İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.4.19

Çocuklar boşanın, boşanın çocuklar

Bir insanı seversin ve dünya bunun farkındadır. Çığlık atmak istersin yine de fısıldarsın, herkes duyar. Dirseğin dirseğine değdiğinde uzaklara giden trenler kalkar. Göz göze geldiğinde ambulanslar siren çalar.
Bir insanı sevmek, gayrıyı sevmektir. Damların saçağını, apartman boşluklarını, ıssız sokaklarını sevmektir.
Hiçbir aşk yoktur ki şehir tanığı olmasın. Şehri öldürürken, aşklarımızı ve çocuklarımızı da mı öldürüyoruz?
Cumartesi akşamı Sabah’ın sahibi Kalyonlar ile Hürriyet’in patronu Demirörenler dünür oldu. Fotoğraflardan kolanın su gibi aktığının görüldüğü gece, daha 24 yaşındaki Yelda Demirören, Kalyoncular’ın gelini oldu. İşin aslı “evet” derken bile şehre karşı suç işlendi. Sultan Abdülaziz’in ve Mimar Balyan’ın mirası olan Çırağan Sarayı’na, bütün İstanbul’un göreceği şekilde, nargile kafeleri aratmayacak bir çirkin bina günler içinde eklendi.
Mimarlarla konuştum. Birinci grup eski eser olan yapının siluetini kapatacak böyle bir inşa mümkün değildi. Bunun için İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ve Tabiat Komisyonu’ndan yıllar sürebilecek izin prosedürü gerekiyordu. Konu, nikâh ağlarıyla örülen sermaye olunca, hukuk düzeni yine ayaklar altına alındı.
Kaçak bina hakkında suç duyurusunda bulunması gerekenler ya da dozerlerle yıkacaklar, düğün davetlisi, nikâhın kıyıcısı ya da şahidiydi. Öyle ya mazbatası verilse “Kabul ediyor musun” diye soracak kişi Ekrem İmamoğlu olacaktı. Oylar “sayılamayınca” nikâhı uzatmalı başkan kıydı. Böylece medya patronları her gün aleyhinde kara propaganda yaptıkları İmamoğlu’na “evet” demekten kurtuldu. 

Sermayeler nikâhla bağlanıyor
Sahi nasıl oluyor? Fırsat olsa da sermaye evliliklerinin kitabını yazsak.
Taksim’e gidin. Elinize Ülker’in gofretini alıp meydanda durun. Sırtınızın baktığı AKM inşaatını eski FETÖ destekçisi Tamince yapıyor. İkisinin çocukları geçen hafta evlendi. Üzerinden geçtiğiniz Taksim’i betonlaştıran yayalaştırma projesinde Kalyon İnşaat var. Az ileride ise Demirören’in dev AVM’sini görüyorsunuz. Onların çocukları da artık evli.
Sabah’ın oğlunun Hürriyet’in kızına tesadüfen “Bir kahve içelim mi” deme ihtimali nedir? Okul sıralarında mı tanıştılar, arkadaş çevrelerinde mi buluştular; bilmiyoruz. Herkesin söylediği, patron babaların ve iktidar sahiplerinin bu evliliği “çok uygun” bulduğu. Bildiğimiz; çocuklar değil, holdingler evleniyor. İki sermayeyi nikâh bir araya getiriyor.
Öyle ki, cumartesi günkü nikâhtan sonra Türkiye’nin bir zamanlar “merkez medya” dediği gazete ve televizyonların neredeyse tamamı tek bir ailenin oldu.
Sadece medya mı?
Pelikan hikâyesinde Kalyonlar’ın İstanbul bağımlılığını anlatmıştım. Ya Demirörenler? Keşke mesele yalnız Çırağan’dan ibaret olsaydı. 

Demirören’in İstanbul işleri
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin arşivlerine girince CNN Türk’ün ya da Hürriyet’in parti bülteni gibi çıkmasının sırrı anlaşılıyor.
2004’te 19 bin metrekare inşaat izni verilen Demirören AVM, 7 yılda 50 bin metrekarelik inşaat alanına ulaştı. Teftiş Kurulu raporuna göre hem son iki katı, hem yeraltındaki kısımlarının bir bölümü, hem de arkaya uzanan blokların bir parçası kaçaktı. Yetmedi, tarihi Beyoğlu’nun göbeğinde 30 metre yeraltına inen inşaat, yanı başındaki 16. yüzyıldan kalma Ağa Camii’ni tahrip etti, camii ibadete kapatıldı. İnşaatın yakınında birçok tarihi bina hasar gördü. Her gün binlerce insanın girdiği Demirören AVM iskânsız, yetmedi yangın yönetmeliklerine aykırı şekilde açıldı. Binanın yasalara aykırı şekilde yapıldığını anlatan rapor, Belediye’nin arşivinde duruyor. “Yangın çıkarsa sorumluluk kimin olacak” çığlığı da tutanaklarda. Ancak bütün tespitlere, suç duyurularına, soruşturmalara rağmen binaya dokunmaya kimsenin gücü yetmedi. Tıpkı düğündeki gibi… Yıkması beklenen Kadir Topbaş’ın muhallebicisi AVM’de dükkân bile açmıştı. Sanki Milliyet ve Vatan gazetelerini alarak yandaşlaştıran Demirören’e bir el, hediye olarak “devam et” demişti.
Bitmedi…
Aralarında Hürriyet ve Kanal D’nin de olduğu medyayı tam bir yıl önce satın alan Demirören’e bir hediye daha verildi. İstanbul’un ciğeri Belgrad Ormanları’nın dibindeki golf sahasına 306 tane villa yapmasına geçen eylül ayında onay çıktı. Demirören’in medya parası, yine İstanbul’un yıkımından çıkarılmıştı.
Demirören’in İstanbul işleri, holdingin inşaat şirketinin konut projelerine kadar uzanıyor. Levent’te çocuk parkı olarak görünen bölgedeki tek yeşil alana bile inşaat yapmak için türlü girişimde bulundular. 

Betonlar ve damatlar düzeni
Günlerdir tartıştığımız İstanbul seçimlerinde İmamoğlu’nun “gün gelir isimlerini bile anmam” dediği Demirörenler bir anda “tehdit ediliyoruz” diye ayağa kalktı ya. Aslında tehdit altında olan; nişan yüzüklerini de nikâh şahitliğini de Cumhurbaşkanı’nın yaptığı, sonunda hep İstanbul’un kaybettiği düzen. Kaybetmemek için medyalarıyla, holdingleriyle, pelikanlarıyla İstanbul’a tırnaklarını geçiriyorlar.
Daha kötüsü, şehirlerimizden sonra çocuklarının aşklarını da “betonlar ve damatlar düzeni”ne feda etmeleri. İktidar üzerinden zenginleşmelerini, İstanbul’a karşı düğün günü bile işledikleri suçlarla sürdürüyorlar.
Dostça bir temenni: Çocuklar boşanın, boşanın çocuklar…
Gerçek aşkınız, babanızın sermayesinde değil, şehrin kaldırımlarında ayakkabılarını eskitmiş hülyalı insanların yüreğindedir.

Cumhuriyet, Barış Terkoğlu, 15 Nisan 2019

10.4.16

Geldik, yedik, bitirdik!

İthal tohumların toprağın façasını bozmadığı yıllardı.
Diyarbakır karpuzunun tohumu ABD’den, Beypazarı havucununki İsrail’den, Urfa biberi Meksika’dan, Ayaş domatesi Fransa’dan gelmezdi...
Çengelköy’de Kaliforniyalı değil, yerli hıyar yetişirdi. [Haber görseli]
Topatan kavunumuz vardı henüz. Kara karpuzumuz vardı, çatırdatınca ses veren.
Patatesimiz vardı, kütür kütür, sapsarı.
Domatesimiz iri, sulu ve kokuluydu. Bıçağın tersini sürtünce derisine, etinden incecik sıyrılırdı kabuğu. Özü öylesine kırmızıydı ki, Yeşilçam filmlerine kan efekti sunardı!
Ankara, Cumhuriyetin kalbi ve kalesi, tertemiz bir memur kentiydi.
Daima demokrat İzmir, Ege’nin incisi.
Yazarların, ozanların yetiştiği Adana ovasında dünyanın en kaliteli pamuğu ekilir, toplanırdı.
Turunç kokulu bir yeryüzü cennetiydi, Antalya.
Karadeniz kıyısında çay ekilen gürbüz topraklarımız, henüz zehirlenmemişti.
Serhat burcu Edirne’de meyve kokulu sabunlar üretilir; Trakya’da kekikle beslenmiş kuzular yetişir, manda sütünden bıçakla kesilen yoğurt ve sakız rayihalı tereyağı yapılırdı. 

***
İstanbul yine en kalabalık, en pis, en zor ve haşmetin sefalete karıştığı şehirdi.
Ama betona gömülmemişti, daha. Baharda erguvanların şavkıdığı bir deniz nehri geçiyordu, iki göğsünün arasından.
Alaaddin Yavaşça’nın “şen gönüller yatağı” henüz yağmalanmamıştı. Boğaziçi zümrüt bir gerdanlıktı, İstanbul’un bağrında...
Yıl 1962, Maurice Pialat 37 yaşındaydı. Kısa metrajlı belgeselleriyle tanınmaya başlamıştı.
Como Film’in sahibi Samy Halfon ise “Hiroşima Sevgilim” gibi ölümsüz filmlerin prodüktörüydü. Tam da o yıl, Alain Robbe-Grillet’nin İstanbul’da çekilen ve Sezer Sezin ile Ulvi Uraz’ın da rol aldığı “Ölümsüz Kadın” filminin yapımcılığını üstlenmişti. Belki filmdeki mekânın etkisinde kaldığı için, Pialat’ya bir dizi İstanbul belgeseli ısmarladı. 

***
Maurice Pialat, İstanbul’a geldi. Meraklı bir şaşkınlıkla seyrettiği İstanbul’un hallerinden 1962 ile 64 arasında, altı bölümlük bir dizi belgesel çekti. Kımıl kımıl bir kentin bazen görkemli, bazen zavallı büyüsünü; Gerard de Nerval’in, Stefan Zweig’ın metinleri ve Nâzım Hikmet’in şiirleriyle mıhladı.
Boğaziçi, Bizans, İstanbul, Haliç, Galip Usta ve Pehlivan başlıklarını taşıyan belgesel dizisini, bugün seyretmek inanın çok acı veriyor. Çünkü 1962’den bu yana İstanbul’un uğradığı talan ve tecavüzde kaybettiği doğal güzelliği, hatta uygarlığı gözler önüne seriyor.
1691 yıllık bir tarihe saygısız ve görgüsüz bir kalabalığın kemirdiği bu şehirde, bir zamanlar “su tadıcıları” olduğunu bilir miydiniz?
Zayfiyet için Fırat’tan, yorgunluk için Tuna’dan damacanalarla sular taşınıp içildiğini; 1833 tarihli Nil suyunun en leziz su olarak mumlu mühürlü şişelerde satıldığını anlatıyor Maurice Pialat, İstanbul filminde... 

***
En vurucu bölümü, Nâzım Hikmet’in dizeleriyle “Galip Usta” başlıklı bölüm olan bu belgesel o yıllardan bugüne herhangi bir televizyonda yayımlandı mı, kısa metraj festivallerinde gösterildi mi, bilmiyorum. Ama YouTube’da tamamına ulaşılabiliyor.
İlk uzun metrajını ancak 1968’de çeken Maurice Pialat, 1983’te “Aşklarımıza” filmiyle Cesar ve 1987’de “Şeytanın Güneşi Altında” filmiyle Altın Palmiye ödüllerini aldı; dünyaca ünlü bir yönetmen oldu ve 2003’te öldü.
Kısa metraj dalında bir başyapıt sayılan İstanbul belgeselinde zamanın yoksul varoşları ve kepaze altyapıyı atlamamış; kenti “Kulislerini gezmeden görülmesi gereken bir tiyatro sahnesi” diye tanımlamıştı.
Bugün varoşların kemirdiği İstanbul’u görseydi, “Sahne yıkılmış, tiyatro kulislerden ibaret!” derdi. 

“Kentler çocuk gibidir. Uyurken ışık açık bırakılır.”
JACQUES SAVOIE  

 Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet, 10 Nisan 2016 Pazar

5.10.15

'Osmanlı tarihine nokta koyamadık'

Prof. Dr. Cemal Kafadar dünyanın sayılı Osmanlı tarihçileri arasında gösterilen bir isim. Kafadar uzun yıllardır, dünyanın en iyi üniversitelerinin başında gelen Harvard’da Osmanlı tarihi dersleri veriyor. Bir dönem Harvard’ın Ortadoğu Çalışmaları Merkezi’ni de yönetti. Bütün seneyi Cambridge-İstanbul arasında mekik dokuyarak geçiriyor. Geçen yıl Harvard’ın yaz okulunu Sabancı Üniversitesi ile birlikte İstanbul’a taşıyan projede de onun imzası vardı. Bu yıl ise Harvard’da meslektaşı Sibel Bozdoğan ile birlikte ‘İstanbul’ isimli bir ders veriyor. Kent mekanları üzerinden İstanbul’un tarihini anlattıkları derse hem mimari hem tarih öğrencilerinden yoğun ilgi var. Türkiye’nin kendi içindeki kutuplaşmalara endekslendiği şu dönemde dünyanın öteki ucundaki gençlerin neden İstanbul çalışmaya hevesli olduğunu anlattı. Kafadar’ın muhafazakar iktidarlarla Osmanlı mirası arasındaki ilişkiyi irdeleyen tespitleri düşündürücü.

BİZ DİSKURUNA AĞIR ANLAM KATMANLARI YÜKLENDİ

- Türkiye’den bakınca belki insan dünyanın başka ucunda yaşayan birileri neden İstanbul dersi alır ki diye düşünebilir.
Şunu anlayamıyoruz galiba Türkiye’de; özel olarak İstanbul ama daha geniş olarak Osmanlı tarihi, evrensel temalar çerçevesinde ilgi uyandırmaya ve bütün insanlığın kendi geçmişini ve bugününü anlama çabasına katkıda bulunmaya müsait en ilginç, en öğretici, en heyecan verici tecrübelerden biri. İstanbul’un tarihi o kadar derinlikli ki layıkıyla ele alındığında şehircilikle ilgilenen herkesin ilgi duymaması mümkün değil. Aynı şeyi Paris için de, Delhi için de söyleyebilirim. Mesela bir yazarımız çok yerel ve küçük bir hikaye anlatıyor gibidir ama o hikayede evrensel bir damarı yakaladığı için kaç dile tercüme edilir. Bir boza satıcısını ele alıyordur ama evrensel ilgi yaratır. Tarih söz konusu olduğunda biz Türkiye’nin kendine has ideolojik meselelerinden, kavgalarından dolayı çerçeveyi çok daraltıyoruz.
Osmanlı yazarlarının çoğu ‘biz’ diye konuşmaz. ‘Osmanlılar’ der. Üçüncü şahıs diliyle konuştuğunuzda herkesin daha rahat paylaşacağı bir obje oluyor. Ötekileştirme azalıyor.

- Bugünün Türkiye’sinde ise herkesin ayrı bir ‘biz’ kavramı var değil mi? O farklı ‘biz’ tariflerinin hepsinde de çok dışlayıcı vurgular var.
‘Kim Varmış Biz Burada Yoğ İken’in önsözünde şöyle ifade etmiştim: ‘biz’ dediğimizde bir yandan ‘onlardan farkımızın’ altını çiziyoruz, bir yandan da ‘ayağını denk alması gereken sizler’in üstünü. Sadece ‘biz ve onlar’ yok, ‘biz ve siz’ var, yani bizden olması gereken ama olamayan, yerli olma vasfını kaybetmiş olanlar var, onlar ‘onlar’dan da kötü icabında. Türkiye’deki diskurda, hele son yıllarda, ‘biz’ daha da ağır anlam katmanları kazandı.

MUHAFAZAKAR İKTİDARLAR BELKİ DE TAHRİBATTA ELLERİNİ GENİŞ TUTMAK İÇİN SAHİP ÇIKIYORLAR OSMANLI’YA! 
- Osmanlı referanslarını çok güçlü kullanan bir iktidar partisi var son 13 yıldır Türkiye’de. Peki neden bütün bu kavramlar Osmanlı’dakine zıt bir retorikle kullanılıyor sizce?
Bu soru ters taraftan da sorulabilir. Neden tarihi mirasa bunca hoyrat ve nobran davranıldığı bir dönemde Osmanlı düğmesine devamlı basılıyor? Bu şekilde sorduğumuzda belki de yanıt ‘tam da bu yüzden’ olabilir. Hızla yok etmekte olduğumuz için belki de bu kadar vurgu ihtiyacı. Toplum olarak miras bildiğimiz, keyif aldığımız şeylerin hoyratça yok edilmesi yönündeki gidişatın üstünü kapatmak için, bunun toplumsal tartışma konusu olmaması için ‘Osmanlı biziz, Osmanlı’yı yaşatıyoruz’ denmesi bana normal geliyor. Bir yanda AKP öncesinden beri süregelen, modernizmin kalkınma  perspektifini sorgu sualsiz benimsemiş muhafazakar iktidarların Osmanlı kültür mirasına karşı hoyratlığı da var.
İstanbul’un tarihi dokusu açısından en tahrip edici müdahale Menderes döneminde ‘Vatan-Millet’ caddeleriyle olmuştur. 1950’lerden bugüne kendini muhafazakar addeden, Osmanlı mirasına sahip çıkmakta kendine toz kondurmayan iktidarlar neden böyle bir ideolojik söylem kullanıyor? Tahribatta ellerini geniş, gönüllerini ferah tutmak için yapıyorlar belki.

- Tahrip ettiklerini biliyorlar da o halde...
En azından bir ölçüde farkındalar. Tabii toplum olarak konuşuyoruz son yıllarda bunu. En berbat restorasyonların son yıllarda yapıldığını bütün restoratörler, mimarlar, sanat tarihçileri, arkeologlar, kamuoyunun hassas kesimleri konuşuyor. Dünyaya rezil olmuş durumdayız. Ama dünyaya rezil olmaktan daha önemli olan bir şey var; bizzat Türkiye toplumunun yitirilen mirası. Ve olumlu tarafından bakarsak toplumun mekanlara sahip çıkması.

- Restorasyon demişken....Aspendos’un merdivenlerine bembeyaz mermer tartışmasını takip edebildiniz mi?
Çok yakından takip etmedim Aspendos’u ama gördüğüm kadarıyla orada olan Osmanlı veya Selçuk yapılarına yapılanlardan farklı değil.

SÜLEYMANİYE’YE GİRENİN İÇİ BURULUYOR

- Sorunun kaynağı tam olarak nedir? Restaratörler mi değişti ve bu ideolojik bir değiştirme mi?

Türkiye’de bugün ihalelerin geneli için ne söylenebilirse restorasyon ihaleleri için de aynı şeyler söylenebilir. Yandaşlara verilme durumu. Tabii bunu AKP’den önce başka partiler de yapıyordu. Türkiye’nin bazı sorunlarının yapısal olduğunun altını çizmek gerekir. Özal’la birlikte başlayan Vakıflar İdaresi’nin dönüşümü meselesi. Olumlu yanları da vardır ama restorasyonlara yansıyan boyutu, işi ihalelere açmak, ihalelerin de yandaşlara ya da ehil olmayan insanlara verilmesinin sonuçlarını yaşıyoruz. Artı şöyle ideolojik bir boyutu da var. Türkiye’nin mimari tarih ve restorasyon konusunda çok kalifiye bir birikimi var. İTÜ ve ODTÜ dünya çapında kurumlar. Ama bugün bu kurumların restorasyon uzmanlarına hiçbir şey sorulmuyor. Onlar ‘her şeye muhalif, elini taşın altına koymayan, eleştirmekten başka bir şey bilmeyen solcu entel takımının temsilcileri’ olarak addediliyor. O kafayla hareket edince tabii ehliyetli olup olmamak yerine saçma sapan başka kriterlere bakılıyor. Sonuç ortada. Süleymaniye’ye girenin içi buruluyor.

- Sene başında Magma Dergisi’ne verdiğiniz bir mülakatta Şehir Üniversitesi’ndeki bir toplantıda AHMET DAVUTOĞLU’nun size ‘Eleştiriyorsunuz ama Türkiye’de en çok restorasyon bizim dönemimizde yapıldı’ dediğini anlatmıştınız. Ak Parti iktidarının üslubunu yansıtan iki kavram ‘en çok’ ve ‘en büyük’ sanki.
Mega kelimesi bile yetersiz kalır oldu. 10 sene önce mega gözüken şey şimdi küçük gözükmeye başladı. Üçüncü havaalanı mesela dünyanın en büyük havaalanı olacak. Peki ne kadar büyük biliyor musunuz? Şu anda alan olarak dünyadaki en büyük havaalanı olan Paris’teki Charles De Gaulle’ün üç misli daha büyük. E bir dakika yani...Diyorum ya mega kelimesi yetersiz.

- Türkün gücünü dünyaya gösterme takıntısıyla ilgili olabilir mi?
Tabii bir güç gösterisi meselesi var. ‘En büyüğü, en yükseği, en fazlasını biz yaparız’ durumu. Zaten siyasi sorunlar ya da tepkiler ortaya çıktığında komplocu açıklama bulma ihtiyacı da bununla bağlantılı. ‘Biz en büyüğü yapmakta olduğumuz için gelip ülkemizi karıştırıyorlar’ şeklinde. Dolayısıyla Gezi bir Alman oyunuydu, bilmem ne Amerikan oyunuydu demek çok kullanışlı. Bu demek değil ki Türkiye üzerinde oyun oynanmıyor ama ben Türkiye’ye bu bağlamda tuzak kuracak olsam, “en büyüğünü yapar, hepinizi geçeriz” iddialaşmasına yönlendirir, İstanbul’un ve ülkenin eşsiz coğrafyasının canına okumalarını sağlardım. Olan da budur, belki oyun da budur, bilmem. Önemli olan ve Türkiye insaninin kendisine sorması gereken soru şu; neden İstanbul’u en yaşanır şehir haline getirmiyoruz da en büyük havaalanı olan şehir haline getirmeye çalışıyoruz? En büyük havaalanı olunca İstanbul daha yaşanır bir şehir mi olacak? Kaybolan ormanın yeri ‘bilmem kaç ağaç diktik’ argümanıyla doldurulabilir mi? Kuzey ormanları bir ağaç sayısı meselesi midir?

- İstanbul’un karakterini değiştirecek hamlelerin miladı nedir size göre?
İstanbul’un aslında bu istikamette hızla evrilmesi Özal ve Dalan dönemleriyle başlayan bir trend. Dalan döneminde yapılan değişikliklere sahip çıkan ya da sesini hiç çıkarmayan çevrelerin şu anda sırf AKP yapıyor diye tarihi mirasa sahip çıkmasının samimi olduğuna inandırması çok zor. Dalan Galata surlarından son kalan parçayı yıkarken çok küçük grup bir insan sesini çıkartıyordu. Onlara ‘entel işte, kalkınmadan, yatırımdan, iktisattan ne anlar’ gözüyle bakan, hatta ranttan payını alanlar, simdi ilke düzeyinde mi muhalefet ediyor belli değil.

- Aslında bu söyledikleriniz bizi şuraya getiriyor; asıl problem Türkiye’de sağ kalkınmacı hareketlerin omurgasında.
Kalkınma meselesi otomatiğe bağlanmış durumda, tartışılmış ya da içi doldurulmuş bir kavram değil. Zihinlerimizde tarihini pek iyi anlamadığımız ve fetişleştirdiğimiz bir Batı var, orası kalkınmış, güçlenmiş, biz geç kalmışız, şimdi biz de treni yakalamak için kalkınmalıyız. Ama 500 yıllık bu kalkınma hikayesi ne gibi iniş çıkışlarla, ne gibi mücadelelerle şekillenmiş, ne gibi kayıplar yaşanmış, bunların hesabi verilmiş mi, nasıl verilmiş, bizi ilgilendirmiyor. Bizim buradan çıkaracağımız dersler nedir, kendi kalkınma maceramıza vermek istediğimiz şekil, içini doldurmak istediğimiz değerler nedir? Adalet ve Kalkınma kelimelerini ele alalım. Türkiye’de adalet kelimesi bütün insanlar için çok derinlikli bir kavramdır. İyi bilir, kötü bilir ama içini doldurduğu kadim bir şeyler vardır zihninde. Kalkınma dediğinizde ise iktisadi hayat bakımından bizim rakamlarımız da batıya benzesin gibi bir şey, otomatik bir durum geliyor akla. Oysa tarihteki örneklerine baktığımızda kalkınma olgusunun kaybettirdikleri de vardır, hele günümüzün perspektifiyle baktığımızda sürdürülebilirlikle ilgili çok ciddi sorunları vardır.

TÜRKİYE’DE ASIL SORUN KENDİ TARAFIMIZI YEDİRMEME HALİ

- Mevcut toplumsal kutuplaşmaların bütün bu meselelere bakışı da doğrudan etkilediğini biliyoruz. Oysa bahsettiğiniz değişimlere içimizin sızlaması seküler ya da muhafazakar olmamıza bağlı olmamalıydı.

Güncele endeksli yaşama halimiz olduğundan, bir de her konuda hep taraf olduğumuzdan kendi tarafımızı yedirmeme tavrı çok güçlü. Ben pek çok insanla dostluk yaptığımda insani düzeyde aynı hassasiyetleri paylaştığını biliyorum. Ama iş o hassasiyetin kamusal platformda ifade edilmesine geldiğinde ‘şimdi bunu yaparsak kendi kalemize gol atmış oluruz’ gibi düşünceler onları durduruyor. Meseleler bazında cesur bir şekilde kamusal platformda tavır almak kolay bir şey değil Türkiye’de. Ya yedirmemek için, ya onlarla aynı çizgide görünmemek için....hepimiz yapıyoruz herhalde.  Ama bunu konuşmamız ve deşmemiz lazım.
Çağdaşlaşma Türkiye’nin tarih kültür hayatında çok büyük bir yarık açtı. Kültürel devrim yaşayan her toplumda buna benzer şeyler var, Türkiye’deki çoğundan daha derin. Birbiriyle konuşmayan, birbirini anlamayan, anlamak istemeyen, birbirine tahammül edemeyen tavırlar yarattı. Uzlaşma alanları aramaktansa farklılığını vurgulayan, ‘ben onlardan değilim’ demeyi öne çıkartan bir hikayemiz var.

ÇAĞDAŞLAŞMA İSTİKAMETİNDE KIRILMA OLUYOR GİBİ GELSE DE HALA ANA HAT ÜZERİNDEYİZ

- Çağdaşlaşma tarihi derken sanıyorum Osmanlı’nın son dönemi ama daha çok Cumhuriyet dönemini kastediyorsunuz. Bu düzlemde baktığınızda AK Parti dönemi o çağdaşlaşma istikametinde neyi temsil ediyor? Cumhuriyet’in ana hattı üzerinde bir kırılma mıdır yoksa her şeye rağmen yine de o ana hat üzerinde miyiz?
Hala ana hat üzerindeyiz gibi geliyor. Tarihte bir trend gördüğümüz zaman muhakkak onun kontrasını da aramak zorundayız çünkü ikisi birlikte vardır. Eğer bir muhafazakarlaşma trendi varsa muhakkak aynı toplumda muhafazakarlığı alt etme trendi de vardır. Zaman zaman çok güçlü bir kırılma oluyor gibi gelse de geriye doğru baktığımda o ana hat üzerinde gidiyoruz ve muhafazakar iktidarların daha sert bir versiyonunu yaşıyoruz gibi geliyor.

OSMANLI’YLA FAZLA GURUR DUYMAK DA ASLINDA BARIŞAMAMA ALAMETİ

- Dikkatimi çekiyor Harvard’da farklı fakültelerde Osmanlı dönemi ele alınırken hep devlet yönetimindeki pragmatik tavrın getirdiği açılımlara vurgu var. Bugün Osmanlı’nın mirasçısı olmakla övünen devleti yönetenler kültürel haklar konusunda en azından o pragmatizmi neden örnek alamıyor?

Osmanlı tarihinin örnek alınmayacak da çok yanı var. Alevilik konusunda örnek alınması gerektiğini düşünmüyorum mesela. Osmanlı tarihini normalize etmek, ideolojik kamplaşmalarımızı destekleyecek yanıyla ya da kutuplaşmış tavırlar etrafında görmekten çıkmalıyız. Toplumun tarihi malzemeye daha rahat ve açık fikirle bakıp oradan dilediğini dilediği şekilde devşirebilmesi lazım. Bu illa ki örnek almak değildir ama ilham kaynağı olabilir. Benim asıl meselem Osmanlı’nı şu ya da bu tarafını örnek almak yerine Türkiye’nin tarihiyle barışık bir şekilde yaşayan bir toplum olması. Osmanlı tarihini hazmedebilmiş değiliz. Sanki geçmişimizle ilgili bir fazlalık. Barışamadığımız bir dönem; fazla gurur duymak da barışamamanın alametidir bence. Helalleşemediğimiz bir dönem. Bitti Osmanlı tarihi. O noktayı da koyamadık. Miras başka şey.

- Bittiğini kabul edersek reddetmiş oluruz kaygısından mı?
Elbette büyük bir Osmanlı mirasımız var, onu doğru anlayıp, ondan ilham alıp geleceğe bakmamız lazım. Ama Osmanlı tarihinin kendisinin devamı içindeymişiz gibi yaşıyoruz. Şu anda hala Abdülhamit ile İttihat ve Terakki’nin çekişmesini konuşup duruyoruz sanki. Kurtlar Vadisi dizisinin bile dönüp dolaşıp geldiği yer yine Abdülhamit-İttihat Terakki günleri. O günlerden beri başımıza örülen çorapların hesabıyla ilgili bir güncel değerlendirmeye geçiliyor hemen.

İSTANBUL YEŞİL, BOZ, TÜYLÜ, PULLU, GAGALI BÜTÜN KOMŞULARIYLA SIFIR SORUN POLİTİKASINA GİTMELİ

- İstanbul için bir hayaliniz var mı?

İstanbul’un kendine has ve çok hassas bir hinterlandı, doğası var. Bütün bu kalkınma mecrası içinde o coğrafyanın süratle canına okuyoruz. Yeşili, suyu, balığı... Tamamen bir paradigma değişikliğine gitmeli. İstanbul’un yeşil ve boz ve gümüşi, tüylü ve pullu ve gagalı bütün komşularıyla sıfır sorun gibi bir paradigmaya gitmesi lazım. Asıl o komşularımızla yaşamayı gündeme almak lazım. Osmanlı geleneğinde özenilecek şeyler varsa onlardan bir tanesi de doğal çevreleriyle çok daha dost yaşamış olmaları. Eğer biz bugün tarihimizde özenilecek şeyler arıyorsak işin bu tarafına da bakmalıyız. İstanbul bunu ilan eden ilk şehir olsun, buna yönelik projesi olsun isterim.

SOFYA’DA 16. YÜZYILDAN KALMA CAMİNİN İÇİNE YEPYENİ KÜTAHYA ÇİNİSİ KOYAN FİRMA MİHRABA BAKAN PANOYA DA TELEFONUNU YAZMIŞ

- Son dönemin sizin en çok içinizi parçalayan restorasyon örnekleri hangileri?
Geçenlerde eşim Gülru (Necipoğlu) ile birlikte Sofya’ya gittik, o bunu daha geniş yazdı. Sofya’da çok az Osmanlı eseri kalmış ama kalanlar da kıymetli şeyler. Camilerden bir tanesi gıcır gıcır restore edilmiş, Türkiye’nin katkısıyla. 16. Yüzyıldan kalma o caminin içine yepyeni Kütahya çinileri konmuş ve de çinileri yapan firma mihraba bakan duvardaki panolara adını ve telefon numarasını yazmayı ihmal etmemiş, olur a belki evinizin banyosuna fayans istersiniz. Buna benzer görgüsüzlükleri Türkiye’de bugün herhangi bir yerde de görebilirsiniz. Ama Osmanlı mirasından konuşuyoruz ya hani buyrun! Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan Külliyesi’ni mi anlatayım, Romanya’daki (yine Türkiye’nin önayak olduğu) Sari Saltuk Türbesi’ni mi?

GEZİ TARİHE PATRONA HALİL GİBİ DÖNÜŞTÜRÜCÜ BİR VAKA OLARAK GEÇECEK

- Şehir mimarisi üzerinden dönüşen toplumsal ilişkilere bakarsak, mekanlara sahip çıkma meselesinin Gezi’deki damar üzerinden yeni bir boyut kazandığını düşünüyor musunuz?

Hatta Gezi’den de öncesi var. Gezi’nin nasıl bir süreçte ortaya çıktığını anlayamıyor onu basit komplo teorileriyle izah etmeye çalışanlar. Gezi’den önce Emek Sineması vardı, İnci Pastanesi vardı, daha önce Yedikule Bostanları vardı. Şehri daha az yaşanır kılan dönüşümlere karşı bir hassasiyet uyanmaktaydı. Ama Gezi bambaşka, gerçekten de dönüştürücü bir vakadır. Osmanlı tarihinde nasıl Patrona Halil Vakası gibi büyük harflerle ‘vaka’ dediğimiz şeyler gibi aynen. Gezi kesinlikle tarihte o tür bir vaka olarak değerlendirilecek dönüştürücü bir olaydır. Gezi’den sonra şehirle ve mekanla ilgili hassasiyetler siyasi gündemde öne fırladı. Şu anda maalesef yeniden terör olayları içine düştüğümüz için haliyle birincil olmaktan çıktı. Ama 2013-2015 arasında birincil önemdeydi. Yeniden de öyle olacak gibime geliyor. Bursa’da mesela çok büyük bir dönüşüm yaşanıyor şu an, Bursalılarda da bir hassasiyet oluşmuş durumda. Şehirlerde artık böyle bir duyarlılık, bir ‘yettiyse yetti’ hali var. Gezi sırasında Kadir Topbaş ‘Artık bir durak değişecek olsa vatandaşa soracağız’ demişti. Keşke yapılsaydı bu.
İstinye’de yaşıyorum. Her gün yürüdüğüm yol Emirgan’da denize doğru yol genişletmesi yapıldı, Emirganlıya soruldu mu? Boğaz’ın kıyı şeridini böyle cetvelle çizilmiş bir hale getirecek örneklerin artması beni korkutuyor. Oldu olacak, Boğaz’ı bari büyük bir caddeye çevirelim, New York’un bulvarları gibi dümdüz çekelim. Bir sürü girdi çıktıya ne ihtiyaç var!

Cansu Çamlıbel, Hürriyet, 5 Ekim 2015

27.6.13

İstanbul’da büyük deprem her an olabilir

Alman ekibin bulgularını uzmanları yorumladı: İstanbul'da her an büyük deprem olabilir...

Marmara’da deprem araştırması yapan Alman ekibin bulgularını yorumlayan uzmanlar: Fay hattında kırılma olmayan tek bölüm İstanbul’un önünden geçiyor. Bu noktadaki son büyük deprem ise 1766′da yaşanmış
Alman uzmanlar tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, olası bir İstanbul depremi için çıkış noktası tarihi yarımadaya 15 ila 20 kilometrede olabilir. Merkezi Potsdam’da bulunan Jeolojik Araştırmalar Merkezi’ne (GFZ) bağlı uzmanların Türk meslektaşlarıyla yaptığı araştırmanın sonuçları geçen hafta açıklanmıştı.

KIRILMA OLMAYAN TEK BÖLÜM
Prestijli bilimsel dergilerden “Nature Communications”ın internet sitesinde yayımlanan araştırmada, “İstanbul’un güneyinde saptanan, 30 km. uzunluk ve 10 km. derinliğe sahip bir noktanın olası bir İstanbul depremi için çıkış noktası olabileceği” uyarısında bulunulmuştu. Bilimsel konulardaki makaleleriyle tanınan gazeteci Dagmar Röhrlich, Deutschlandradio ile söyleşisinde uzmanların nasıl böyle bir sonuca vardıklarını şöyle anlattı: “Kuzey Anadolu Fay Hattı yaklaşık 1400 kilometre. Van Gölü’nden Ege Denizi’ne doğru uzanıyor. Bu hatta Anadolu Plakası ile Avrasya Plakası hareket ediyor. 1930′lu yıllardan bu yana hatta sürekli kırılmalar yaşandı. Son olarak 1999′da İzmit ve Düzce depremleri oldu. Bu hatta kırılmanın olmadığı tek bölüm ise İstanbul’un önünden geçen bölüm. Bu noktada kaydedilen son büyük deprem 1766′da olmuş.” Her 200 ila 250 yılda bir şiddetli deprem olduğunu belirten Röhrlich, şöyle devam etti: “İstanbul depreminin eli kulağında olduğu söylenebilir. Bu yüzden İstanbul’un güneyindeki Adalar’a Alman ve Türk deprembilimciler bir ölçüm mekanizması yerleştirdiler ve hareketliliği ölçüyorlar. Şehrin sadece birkaç kilometre ilerisinin, olası bir İstanbul depremi için çıkış noktası olabileceği sonucuna vardılar.”

SIRADIŞI SESSİZLİK…
Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın son yıllarda kaygı verici seviyede sakin olması da uzmanların özellikle dikkat çektiği bir nokta… Bu sessizliğin, fay hattında gerilimin biriktiği anlamına geldiği belirtiliyor. Adalar’ın söz konusu ölçümleri yapmak için ideal noktalar olduğunu kaydeden uzman Dagmar Röhrlich şöyle konuştu: “Potsdam Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nin burada 2006 ile 2010 arasında topladıkları verilerin analizinde şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Tam o noktada fay hattı sağlı sollu kemirilmiş izlenimi veriyor, sağında solunda ufak sarsıntılar oluyor, ancak fay hattının üzerinde tamamen bir sessizlik var. Bu çok sıradışı.”

TEK BİR DEPREM Mİ BİR DİZİ SARSINTI MI?
Alman ve Türk sismologlar olası depremin zamanlamasına ilişkin 2004 tarihli bir rapora dikkat çekiliyor. Raporda, Marmara Denizi’nde olası bir depremin büyüklüğünün en az 7 olacağı vurgulanmıştı. Bazı uzmanlar raporda yer alan bu teze karşılık daha az şiddette bir dizi deprem olasılığının güçlü olduğunu savunmuşlardı. Düzce ve İzmit’te 1999′da meydana gelen depremlerde resmi rakamlara göre, 20 binden fazla kişi hayatını kaybetmişti.
Sözcü, 27 Haziran  2013 |

16.2.09

İstanbul'un kokusu

Bir bu eksikti... Ünlü "şef parfümör" Andor Hun, İstanbul'un kokusunu bulmak ve bundan bir parfüm üretmek için İstanbul'un çeşitli yerlerini dolaşıyor, farklı köşelerini kokluyormuş... Bu koku kenti anlatacak, hem çok dışa dönük hem "elegan" hem de otantik çağrışımlar uyandıran bir koku olacakmış... Nasıl olacaksa?
Biz tanımıyoruz ama adam ünlüymüş, adamda bir burun varmış ki... Burnunu bir buçuk milyon dolara sigortalatmış.
İkitelli'ye uğrarsa burnu düşer de sigorta şirketi bir buçuk milyon dolardan olur maazallah!
Şaka bir yana, ne olabilir İstanbul'un kokusu?
Lüfer kokusu mu?.. Mutlaka.
Yaz gelince patlıcan ve biber kızartması kokusu mu? Muhakkak.
Lodos esince deniz kokusu mu? Kuşkusuz.
Şirketi Hayriye vapurlarının kazan dairelerinden yükselen kızgın buhar kokusu mu? Bilen bilir ama şüphesiz...
Banliyo tren hatlarının yağlı pas kokusu mu? Sıcak günlerde erimiş asfalt kokusu mu? Hem de nasıl...
Adalardan mimoza, Boğaz'dan erguvan kokusu mu? Tabii.
Mısır Çarşısı'nın baharat ve pastırma kokusu mu? Kurukahveci Mahmut Efendi'nin yeni kavrulmuş kahve kokusu mu? Hacı Bekir'in akide şekeri, lokum ve demirhindi kokusu mu? İnci Pastanesi'nin profiterol ve limonata kokusu mu? Halkacı fırınlarının kurabiye ve simit kokusu mu? Elbette.
Turşu, yeşil salata, turp, taze soğan... Midye tava... Midye dolma... İstavrit... Köfte...
Yoksa belediye otobüslerinin ter kokusu mu?
Zürafa Sokağı'nın sperm ve apış arası kokusu mu?
Umumi tuvaletlerin kendine özgü dışkı, sidik, su ve ucuz kolonya karışımı kokusu mu?
Semt pazarlarının karanlık basınca toplanan tahtalarından sızan çürük sebze ve çöp kokusu mu?
Kavun kabuğu, pırasa yaprağı, Arap sabunu, peynir...
Bakkal dükkânlarının o iç bayıltıcı kalıp sabunla karışık ayçiçek yağı ve de bisküvit kokusu mu?
Etiler barlarının sabaha karşı yorgun kadın, zengin erkek kokusu mu?
Yoksa oralardan çıkınca gidilen işkembecinin sarmısaklı sirkeli damardan tuzlama ve kokoreç kokusu mu?
Acılı kebap, lahmacun, döner, mütebbel, muhammara kokuları mı?
Yoksa varoşların, yıkanmamış bedenlerde yağlı saç ve hacıyağı kokuları mı?
Egzost kokusu mu, benzin kokusu mu, yağ yakan motor kokusu mu?
Yoksa motor yağında ızgara palamut kokusu mu?
Rakı kokusu mu? Esrar kokusu mu?
Nedir İstanbul'un kokusu? Adamın işi zor.
Engin Ardıç, Sabah, 15.02.2009