Ahmet Altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.9.16

Ahmet ve Mehmet Altan'ın dramı!

Ahmet ve Mehmet Altan’ın gözaltına alınması çok hazin bir durum ve belki de trajik bir son.
Siz yıllarca Kemalist ya da ulusalcı olduğuna inandığınız darbecilere karşı mücadele ettiğinizi söyleyeceksiniz, dahası siyasal islamcılar ile demokratik bir gelecek kurulabileceğine ilişkin fantastik tezler ortaya atacaksınız, sonra da islamcı darbecilerle işbirliği yapmaktan kapınızı polis çalacak. Siz hem AKP-Cemaat koalisyonunun Türkiye’yi demokratikleştirerek, “askeri vesayete son vereceği” görüşünün en hararetli savunucusu olacaksınız hem de İslamcı oldukları ortaya çıkan darbecilerle yardım ve yataklık suçlamasıyla gözaltına alınacaksınız.
Ahmet ve Mehmet Altan bakımından dramatik bir tabloyla karşı karşıya olduğumuza kuşku yok. Bu iki kardeş, sanırız son 15-20 yıl boyunca savundukları bütün görüşlerin ve yaşadıkları hayatın “çöp” olacağını bildikleri için, eski görüşlerinde ısrar ediyorlardı. Örneğin Tayyip Erdoğan konusunda yanılmadıklarını düşünüyor, onun devlet tarafından teslim alındığı gibi garip ve hiçbir temele dayanmayan iddialar ortaya atıyorlardı. Dahası, 15 Temmuz darbesinin Cemaat tarafından yapılmadığını, bu kanlı darbe girişiminin de Kemalistlerin eseri olduğu gibi, artık meczupluk derecesine ulaşan görüşler savunuyorlardı. İş, zırva düzeyine varmıştı.
İki kardeş, “demokratik” ve pek "hümünist" gerekçelerle yıllarca bu ülkede zalimlerin yanında durdu, onlarla işbirliği yaptı. Demokrasilerin temelinin laik düzenler olduğunu kavrayamayacak kadar zihinleri liberal ve gerici bir kirlenme içindeydi. Bu liberal demokrat aydınlar, muhalef insanlar zindanlara doldurulur ve acımasız bir devlet terörüne maruz kalırken, ülkenin özgürleştiğine herkesi inandırmaya çalışıyordu. İslamcı iktidara bu amaçla toplumsal bir rıza üretmek için ellerinden geleni yapıyorlardı.
Ahmet Altan, Cemaat parası ve başlangıçta hükümet desteğiyle çıkardığı Taraf gazetesinde Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden biri olan 2008-2013 döneminde hukuk, adalet ve insanlık dışı iktidar-cemaat tertiplerinin bülteni işlevini görüyordu. Polis istihbaratıyla işbirliği içinde yapılan yayınlarla yurtsever aydınların, anti-emperyalist duyarlılığa sahip sosyalistlerin, suçsuz cumhuriyetçi askerlerin, AKP-Cemaat iktidarının muhaliflerinin hayatları karartılıyordu.
Altan kardeşlerin yaşamlarındaki en büyük talihsizlik, Cemaatin, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturması ile –ki bu dosyalar doruydu- Tayyip Erdoğan’ı bir Polis-Adliye operasyonu sonucu tasfiye etmeye kalkışmasıydı. Siyasal İslamcı ve Amerikancı iktidarın iki kanadı arasında devlete kimin hakim olacağı konusunda açık bir kavga başlamıştı. Gerçi bu çatışmanın işaretleri daha önceden, Hakan Fidan'ın ifadeye çağrılmasıyla verilmişti, ama düşük yoğunluklu ve sessizce sürdürülen çekişme, ilk kez açık çatışmaya dönüşmüştü.
Çok kısa sürede Ergenekon, Balyoz ve Askeri casusluk gibi davalarla ünlenen, gerçekte AKP-Cemaat iktidarının Cumhuriyeti tasfiye araçları olan operasyonlar çöktü. İktidarın sözcüleri bu davaların “kumpas” olduğunu, sahte kanıt ve tanıklara dayandığını ilan ve itiraf etti. Bu gelişme üzerine bütün tezlerini bu davaların doğruluğu üzerine kuran liberaller ve sol liberaller büyük bir bozguna uğradı. Daha kötüsü, bu liberallerin hem objektif hem de subjektif olarak kumpasın parçası oldukları ortaya çıktı. Yaşam onları yalanlamış ve yanlışlamış, gerçek ortaya çıkmıştı.
Altan kardeşlerin dramındaki ikinci perde, bu çatışmada yanlış yerde durmalarından kaynaklanıyordu. Onlar, daha Amerikancı gördükleri Gülen Cemaati’nden yana tavır almıştı. Belki de yaşamlarında ilk kez kaybeden tarafa oynamışlardı.
Gerçeğin apaçık ve bir güneş parlaklığında ortaya çıkması üzerine, islamcılar, muhafazakar sağcılar ve liberaller arasında son 15 yılda oluşan ‘yeni gerici blok’ da dağıldı. Nihayet 15 Temmuz 2016 tarihinde Cemaatin TSK yapılanması üzerinden kalkıştığı askeri darbeden sonra, bu blok bütünüyle çöktü.
Siyasal islamcılık ve tarihsel gericilikle, “Kemalist-Askeri vesayet” dedikleri rejimi yıkarak; ortak bir demokrasi projesi oluşturmaya kalkışan liberallerin bütün tarih tezleri, siyasal iddiaları ve gelecek tasarımları da darmadağın oldu.
Çoğu soldan gelen ya da dönek olan bu liberaller, Kemalistlerden bir askeri darbe beklerken, iktidarın eski ortağı olan İslamcıların darbe girişiminde bulunması tam bir şaşkınlığa yol açtı. Şaşırdılar çünkü, onlar bu ülkede darbeleri ancak Kemalistler, Jakobenler, ulusalcılar ya da cumhuriyetçi sol çevreler yapar sanıyordu.
Tarih onları mahkum etmişti.
İşte tarihin siyaseten, ahlaken, hukuken, felsefi ve edebi bakımdan mahkum ettiği isimler arasında Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler ilk sıralarda yer alıyordu. Bir dönem destekledikleri, muhalefet edenleri ise en ağır şekilde suçlayıp hakaret ettikleri pek sevgili AKP iktidarı onları sabah evlerinden aldı.
Üstelik, dinci faşizan iktidar bunu öyle bir dönemde yaptı ki, bizden başka onların hukukunu savunacak kimse de kalmadı. Biz o hukuku savunacağız, bundan kimse kuşku duymasın. Tıpkı, Boğaz Köprüsü'nde darbe sabahı teslim olduğu halde yobazlar tarafından tekbir sesleri eşliğinde başı kesilen askerin, poliste işkence gören subayın ve generalin hukukunu savunduğumuz gibi... Liberallerin, özellikle sol liberallerin Ergenekon vb. davaların mağdurlarına karşı sergilediği o hoyrat kıyıcılığı kimse bizden beklemesin.
Ancak tam buraya bir de kayıt düşelim; o liberal ihanetin parçası olanlardan söz konusu dönemin hesabını sormaktan da asla vaz geçmeyeceğiz. Açık ve dürüst bir özeleştiri ve bu toplumdan samimiyetle özür dilenene kadar iki elimiz yakalarında olacak.
Keskin Kalem, ABC Gazetesi, 11 Eylül 2016

Ahmet Altan'ın gözaltına alınması için ne diyorum?

Türkan Saylan'ın evi polisler tarafından basıldığında Ahmet Altan, Taraf gazetesinde "Direk ve kıymık" başlıklı bir yazı yazmıştı. Madem Ahmet Altan gözaltına alındı... O zaman benzer bir "Direk ve kıymık" yazısı yazmanın tam zamanı...
 
AHMET ALTAN, TÜRKAN SAYLAN İÇİN BU YAZIYI YAZMIŞTI
İşte Ahmet Altan’ın ‘Direk ve kıymık’ yazısı

Şimdi ortada adına Ergenekon denilen kocaman bir direk var.

Bir de bu direğin üstündeki kıymıklar.
Türkan Saylan’ın görüntüsü bir kıymıktı.

İşin özü değil, “görüntüsüydü” insanın gözüne batan.

Cüzam konusunda büyük mücadeleler vermiş hasta bir kadının evinin aranması, görüntüsüyle insanı rahatsız ediyordu.

Böyle bir şey olmasın istiyordunuz.

Ama özüne baktığınızda, hukuksuz bir iş olmadığını görüyordunuz.

Türkan Saylan’ın yönetimindeki kuruluş, çocukları fişliyor, üstelik darbeci kuruluşlarla da ciddi ilişkileri bulunuyor.

Öyle bir yer ve o yerin yöneticisinin evi aranır.

Ama “görüntü” insanın içini sızlatıyor, sızlatmaması da mümkün değil.

Değil de, hayat da sadece “görüntü” değil, o görüntünün arka planına bakmalı.

Orada bir haksızlığa ve hukuksuzluğa rastlamıyorsunuz.



BEN DE AYNI YAZIYI AHMET ALTAN’A UYARLIYORUM
Bu da Ahmet Altan için ‘Direk ve kıymık’ yazısı

ŞİMDİ ortada 240 kişinin katledilmesine yol açan 15 Temmuz adlı kocaman bir direk var.

Bir de bu direğin üstündeki kıymıklar...

Ahmet Altan’ın gözaltına alınması bir kıymıktır.

İşin özü değil, “görüntüsüdür” insanın gözüne batan.

Romancılığa da heves etmiş ileri yaşlardaki bir gazetecinin kardeşiyle birlikte gözaltına alınması, insanı tabii ki rahatsız eder.

Böyle bir şey olmasın istersiniz.

Ama özüne baktığınızda, hukuksuz bir iş olmadığını da görürsünüz.

Ahmet Altan’ın çıkardığı gazete kumpaslara imza atmış, üstelik çıkardığı gazetenin FETÖ’cü yapılarla ciddi ilişkileri var.

Böyle bir kişi tabii ki gözaltına alınır.

Ama “görüntü” insanın içini sızlatıyor, sızlatmaması da mümkün değil.

Değil de, hayat da sadece “görüntü” değil, o görüntünün arka planına bakmalı.

Orada bir haksızlığa ve hukuksuzluğa rastlamıyorsunuz.
Ahmet Hakan, Hürriyet. 11.09.2016 Pazar

12.5.16

Sırat Köprüsü'nde hamal olacaksın Ahmet Altan

ELİNE kan bulaştı Ahmet Altan. Hiç laga luga yapma, bu kanı temizleyeceksin.
Öyle çok zor da değil bu kanı temizlemek.
Bir küçük özür bile kurtarır.
Aslında sen çok güzel, çok harika, çok yaltaklanarak özür dilersin.
Hatırlıyor musun?

Hükümet ile Cemaat’in bu ülkeye ortaklaşa egemen olduğu günlerde Fethullah Gülen’le ilgili yaptığın küçücük, minicik ve önemsiz bir hata nedeniyle nasıl da yaltaklanarak, nasıl da bin bir temennayla özürler dilemiştin.

Fethullah Gülen’den özür dilerken şunları yazmıştın:

Kaş yaparken gözü lobuyla beraber çıkarıp aldım. Mahcup oldum ki mahcubiyet çok harika bir duygu değildir.

Bu hatadan dolayı kendisine borçlandım. Bu dünyada ödeyebileceğim kefaret özür dilemek.

Ama ahirette ayrı ayrı bölümlerde ikamet edecek olsak da ben kendisini kabul ederlerse Sırat Köprüsü’nde sırtımda taşırım. Umarım böylece ödeşiriz.

Küçücük, minicik ve önemsiz bir hata için bile dilediğin şu özre bak!
“Aman Hocam, gel seni Sırat Köprüsü’nde sırtımda taşıyayım” demeler...“
Yaman Hocam, bilmem beni affedebilecek misin” diye yaltaklanmalar...
Fethullah Gülen’i sırtına alıp Sırat Köprüsü’nde taşıyacağını söyleyen sen, sıra öldürdüğün Kuddusi Okkır’a, intihar ettirdiğin Ali Tatar’a, iftira attığın Nedim Şener ve Ahmet Şık’a, hayatını karattığın Mehmet Ali Çelebi’ye, yapmadığını bırakmadığın Dursun Çiçek’e gelince...
Bırak özrü, bırak nedameti, bırak mahcubiyeti, en küçük bir yüz kızarıklığı bile yaşamıyorsun.
Çünkü biliyorsun ki...
Eğer yüzünü azıcık da olsa kızartırsan...
Günah defterinin açılması kaçınılmaz olacak.
Çirkefleşerek, adileşerek, müptezelleşerek, seviyesizleşerek ve bana saldırarak durumu geçiştirmeye çalışmanın tek makul açıklaması bu.
Ama yağma yok!
Ahdettim!
Sana özür dileteceğim.
Belki Fethullah Gülen’den özür dilerken yaltaklandığın gibi yaltaklanmanı sağlayamamam.
Ama hiç değilse bir kuru özrünü alacağım senin.
Hiç kurtuluşun yok.

BAŞBAKAN ADAYLARI BİLE BÖYLE YALAKALIK YAPAMAZ
AHMET Altan’ın yaptığı Tayyip Erdoğan yalakalığının daha mürekkebi bile kurumadı.
Taraf gazetesinde yazdığı başyazılarda Tayyip Erdoğan’a öyle vıcık vıcık yalakalıklar yapıyordu ki...
Bugün Ahmet Davutoğlu’nun yerine başbakan olmak isteyenler bile böyle yalakalık yapmayı beceremezler.
İşte Ahmet Altan’ın Tayyip Erdoğan’a yaptığı yalakalıklardan bir demet:

Başkasını bilmem ama ben Tayyip Erdoğan’ın müthiş girişimini, olağanüstü cesur liderliğini, vizyonunu hayranlıkla selamlayıp bütün gücümle destekliyorum.

Tayyip Erdoğan, ona her zaman yakıştığını düşündüğüm biçimde şövalyece davrandı ve bize çok önemli bir gerçeği gösterdi.

Eğer bu ülkede küçük bir çocuğun başı derde girerse, bu ülkede o çocuğun yardımına koşacak bir başbakan var. Bu benim için de ülke için de çok büyük güvence.

Tayyip Erdoğan sadece Türkiye’deki savaşı durdurmadı, Davutoğlu’nun da büyük katkılarıyla bütün bölgeye barış getirecek açılımlar yaptı.

Tayyip Erdoğan’ın kalibresine sahip kim var bu ülkede? Onun cesaretine ve vizyonuna sahip kim var? Kimse yok. Erdoğan, Türkiye’de rakipsiz...

Düne kadar bunları yazan Ahmet Altan, bugün tam tersi şeyler yazıyor.
Daha düne kadar...
Vizyonuna hayran kaldığı, cesur liderliğine şapka çıkardığı, kalibresine yaltaklandığı, rakipsizliği karşısında önüne yattığı Tayyip Erdoğan için...
Bugün ağzını her açtığında “diktatör”, ağzını her kapattığında “diktatör” diyor.
Ve bu denli yanıldığı, bu denli öngörüsüz olduğu, bu denli avanak olduğu, bu denli isabetsiz teşhislerde bulunduğu, bu denli muazzam bir batış yaşadığı halde...
Bugün hâlâ çıkıp üst perdeden yazılar yazarak...
Tayyip Erdoğan’a karşı nasıl mücadele etmemiz gerektiği konusunda hepimize akıl vermeye kalkışıyor.
Ve hiç kimse de kendisine “Hadi oradan be, dünün yalakası” demiyor.
Ki işte bu yüzden bu ülkede Ahmet Altan hâlâ adamdan ve aydından sayılıyor.
Ahmet Hakan, Hürriyet, 12.05.2016

18.11.12

PALAVRACI!

Palavracılığın günlük hayatta sempatik bir yanı da vardır, bir zaman sonra palavracıyı tanır, anlattıklarını eğlenerek dinlersiniz.

Ama siyasette “palavra” çok tehlikeli bir iştir, bedeli ağırdır.

Tayyip Erdoğan, hızla yükselen bir ivmeyle siyasetini “palavra” üzerine dayandırmaya başladı.

Yapamayacağı işleri yapacakmış gibi bağıra çağıra anlatıp ortalığı birbirine katıyor.

Sanırım halkın palavracılıktan hoşlandığına dair yanlış bir algısı var.

Halkın bir kesimi o “babalanmaları” gerçek sandığı sürece bundan hoşlanıp destekler ama onların “palavra” olduğunu anladığında öfkelenir.

Ben size bu palavralardan ve sonuçlarından bir iki örnek vereyim isterseniz, tehlikenin ne olduğunu hep birlikte görelim.

Başbakan, İsrail’i Gazze’den çıkartacakmış gibi davrandı.

Suriye’ye girecekmiş, ona her dediğini yaptıracakmış gibi davrandı.

Şimdi de idamı geri getirecekmiş gibi yapıyor.

Onun İsrail politikasının sonucunda, İsrail’in gözü dönmüş yönetimi dokuz yurttaşımızı öldürdü.

Erdoğan parmağını kımıldatamadı.

Suriye, uçağımızı düşürüp iki pilotumuzu öldürdü, üstelik bir de “ben vurdum” diye açıkladı.

Biz “yok sen vurmamışsındır” deyip geri adım attık, durduk yerde pilotlarımızı palavraya kurban verdik.

Başbakan, “idamı geri getirmekten” söz etti, Dışişleri Bakanı Avrupalılara “siz ona bakmayın, o Norveç’ten söz ediyor” demek zorunda kaldı.

İsrail’le ve Suriye’yle savaşmadığımız iyi oldu ama Erdoğan’ın “savaşacakmış” gibi davranma palavralarını insanlarımız hayatlarıyla ödediler.

Başbakan birkaç oy alacak diye o palavralara gerek yoktu.

Gerçekçi davransaydı, yapamayacağını yapacakmış gibi söylemeseydi, o iki ülkeyi eleştirip durması gereken yerde dursaydı, o insanlar şimdi hayatta olacaktı.

İdam palavrası ise toplumu gerdikçe geriyor.

Başbakan’ın aklında, “başkanlık” kılıfında bir “tek adam rejimi” kurup ülkede canının istediğini asma yetkisine sahip olmak gibi hastalıklı hayaller olabilir.

Ama bunu yapamaz.

Erdoğan idamı geri getiremez.

“İdamı geri getiriyoruz” dediğiniz anda Türkiye’yi Avrupa’dan atarlar.

Dünya siyaseti, bir “yapboz” oyunu gibi kurulmuştur, her ülkenin durduğu yer diğer ülkelerin durduğu yeri de belirler, bir ülkeyi kımıldattığınızda birçok ülke birden kımıldamak zorunda kalır.

Türkiye’yi Avrupa’dan çıkartacak böyle bir adım attığınızda bu sadece Türkiye’yi değil dünyadaki birçok ülkeyi de ilgilendirir ve sorun bir anda “uluslararası” bir sorun hâline gelir.

Bugün dünyadaki hiçbir siyasetçinin, ülkesini böylesine büyük bir değişime sürükleme gücü ve lüksü yoktur, bunu yapmaya kalktığında çok ciddi tepkilerle karşılaşır.

Erdoğan yapamayacağı işleri yapacakmış gibi palavrayı sıkıyor ama bunun iki çok büyük tehlikesi var.

Birincisi, gerçekten yapacağını sanabilirler.

İkincisi ve bence daha da tehlikelisi, yapamayacağını bilirler ama Türkiye’yi karmakarışık etmek için bu bahaneyi kullanırlar.

Erdoğan, “ben Türkiye’yi Avrupa’dan çıkartacağım, başka bloka katılacağım” dediğinde birçok ürkütücü ihtimal devreye girer.

Türkiye’yi ekonomik açıdan sıkıştırmaktan askerî darbeye kadar her türlü bela karşımıza dikilir.

Tarhan Erdem, iki gündür boşuna “darbe uyarıları” yapmıyor.

Bu sefer darbe olursa, Erdoğan da dâhil olmak üzere hepimizi evimizin önünde vururlar, Endonezya tipi bir darbe olur bu, kan sel olur akar sokaklarda.

AKP yöneticileriyle muhafazakârların bir kısmı Erdoğan’ın palavralarını sırıta sırıta dinliyor ama bu sefer bir darbe gelirse Türkiye’den “muhafazakâr politikacı” denen insan türünü kökünden kazırlar.

Onlar sanıyor ki bu sefer de sadece yazarçizerleri temizlerler, öyle olmaz, hep beraber gideriz.

Hep birlikte Erdoğan’ın palavralarına kurban ediliriz.

Böyle “asacam kesecem” palavralarıyla sorunları çözemeyeceğimiz gibi daha da büyük sorunlarla karşılaşırız.

Artık bu palavraları bitirmek lazım.

“Siz ona bakmayın Norveç için söylüyor” sözleriyle de kurtulamayacağımız bataklıkların içine girmenin âlemi yok.

Başbakan, dur durak, sınır, ölçü tanımaz hâle geldi.

“Başkan olacağım, başkan olacağım” kasılmalarıyla bütün ülkeyi felakete sürükleyecek.

 Her yandan uyarılar geliyor, aklı başındaki herkes Erdoğan’ı da AKP yönetimini de bu sarhoşluktan ayıltmaya çabalıyor, AKP’liler yazılanları biraz dikkatli biçimde okusunlar bence.

Yaklaşan belayı daha nasıl anlatacağız?

Kör müsünüz gerçekten, bu palavraların nelere yol açabileceğini görmüyor musunuz?

Oyun mu bir ülkeyi yönetmek, “palavracılık şampiyonası” mı bu?

Ciddi sorunlarımız var, bu gayrıciddiyetin, bu palavracılığın ne yeri, ne zamanı, aklınızı başınıza toplayın.

Barış içinde, huzur içinde, eşit, özgür ve zengin yaşamak için her imkânımız var, palavra balonlarıyla uçup Çankaya’ya konma hayalleri için yakacak mısınız bu ülkeyi de, kendinizi de?

Rahat batıyor mu size?


Ahmet ALTAN, TARAF, 14 Kasım 2012

18.4.09

“Ergenekon’u savunmuyorum ama...” derken, darbeci çizgiye düşmek!

Berlin’den yazıyorum bu satırları. Köşemi birazdan Ahmet Altan’a bırakacağım. Çünkü bir konuda benim derdimi de çok iyi anlatmış...
Konu yine Ergenekon.
Bir başka deyişle:
Türkiye’de darbeciliğin ilk kez ciddi olarak, üstelik bu kez emekli generalleriyle birlikte yargı sahnesine çıkarılmış olması...
Ergenekon’u bu nedenle önemsediğimi kaç aydır söylüyor ve yazıyorum.
Darbecilik geleneğini silmek ve bu ülkede demokrasiyle hukukun üstünlüğünü yerli yerine oturtmak için Ergenekon davasını tarihi bir dönemeç olarak görüyorum.
Fırsat kullanılabilecek mi?
Yoksa heba mı olacak?
Ergenekon rayından sapacak mı?
Bu ihtimal de var tabii.
Çünkü dava düz bir çizgi izlemiyor. Hukuk çizgisi bazen belirsizleşiyor. Hukuk açısından soru işaretleri çoğalıyor.
Davayı sulandırmaya, inandırıcılığını törpülemeye müsait savrukluk ve yalpalamalar, devletin her zamanki hoyratlığını dışa vuran kötü örnekler yaşanıyor.
Bunun en son iki talihsiz ve çirkin örneği, daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, Prof. Dr. Türkan Saylan’la gazetemizden Tijen Mergen’in karşı karşıya kaldıkları muameledir.
Toplum vicdanını haklı olarak rahatsız eden durumlara meydan vermekten özenle kaçınmak ve hukukun gereği neyse sonuna kadar titizlikle yapmak gerekiyor.
Yoksa, Ergenekon’da pusula şaşıyor mu sorusu gitgide meşru hale gelir.
Belki daha önemlisi, 12 Mart sonrasında olduğu gibi ‘darbeciler’ bir kez daha ‘demokrasi kahramanı’ haline gelebilir.
Bizden uyarması...
Ya da İsmet Berkan’ın dün Radikal’deki köşesinde yaptığı uyarı:
“Ergenekon’a ciddi ümit bağlamış bir kamuoyu var. Bu kamuoyu, demokrasinin bu dava yoluyla Türkiye’ye geleceğini düşünüyor. Ama ülkeye demokrasiyi getirecek bir davanın demokrasinin, insan hakları ilkelerinin ve en önemlisi insan onurunun çiğnenmediği bir dava olması gerekir, oysa adalet cephesinde değişen çok da bir şey yok, davanın yürütülüş şekli sıkıyönetim dönemlerini çok da aratmıyor açıkçası...”
Şimdi köşemi Ahmet Altan’a bırakıyor, onun 16 Nisan 09 tarihli Taraf gazetesindeki “12 Eylül niye kötüydü peki?” başlıklı yazısının bir bölümünü aşağıya alıyorum.

* * *

“Darbeden yana mısın? Değil misin? Darbeden yanaysan, yap darbeyi. Cezası neyse çekmeye de razı ol. Bu sefer darbeyi de, darbecileri de affetmeyecekler çünkü.
Yok, ‘darbeye karşıyım’ diyorsan, o zaman Ergenekon’u niye savunduğunu, dilini kulağından çıkarıp açıkça anlat.
Ergenekon’la darbe arasında bir bağ olmadığına mı inanıyorsun? Ergenekon sanıklarının, bir darbe hazırlığında olmadıklarına mı inanıyorsun?
Eğer öyle inanıyorsan, bulunan cephanelikleri, Danıştay baskınını, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombayla Ergenekon cephaneliğindeki bombaların aynı seri numarasına sahip olmasını, darbeci paşaların hazırladıkları ‘lahikaları’, fişlemeleri, kayıtlara geçen konuşmaları, yazışmaları, toplantıları, Özden’in ve Balbay’ın günlüklerini, İlhan Selçuk’un ‘paşaya’ söylediklerini, Manisalı’nın General Ersöz’e tavsiyelerini, rektörlerin ‘hemen harekete geçelim’ önerilerini nasıl açıklıyorsun?
Ne bunlar sence?
Oyun mu? Eğlence mi?
Ergenekon sanıkları arasında bulunan JİTEM’cilerin Güneydoğu’da öldürdükleri insanlar ‘hayal’ mi? O kuyulardan çıkan kemikler ne?
‘Darbeye karşıyım’ diyorsan ve Ergenekon’u savunuyorsan bunlara ne diyorsun?
Kıbrıs’ta yapılanlar hakkında, ‘oğula babasını öldürtecek’ beyin yıkamaları hakkında, dağıtılan milyonlarca dolar hakkında ne düşünüyorsun?
Bir sendika başkanının milyonlarca doları darbecilere vermesi sana normal mi geliyor?
Profesörlerle darbecilerin işbirliğini olağan mı karşılıyorsun? Niye Ergenekon’u savunuyorsun? Niye gerçekleri gizlemeye çalışıyorsun? Söyle bize, bunları niye yapıyorsun?
Darbecilerin gelip dindarları, Kürtleri, demokratları asması çok mu mutlu edecek seni?
Çok mu sevineceksin?
O insanların öldürülmesi için çalışanları desteklemek sana ‘solculuk’ gibi mi gözüküyor? Böyle bir şeyi desteklemek insanca mı geliyor sana?
Yeryüzünde darbecileri destekleyen kaç aydın gördün?
Faşistlerle kolkola giren kaç sanatçı tanıyorsun yeryüzünde?
Biliyorum var birkaç tane ama onlar da ‘lanetliler’ arasında çoktan yerlerini aldılar. Onların arasına mı katılmak istiyorsun?
Kendine sanatçı diyen, aydın diyen, yazar diyen, gazeteci diyen, daha da önemlisi kendine ‘insan’ diyen biri için ‘darbeyi desteklemekten’ daha büyük bir günah, daha büyük alçaklık, daha büyük bir suç yoktur.
“Ben AKP’ye kızıyorum onun için darbeyi destekliyorum” demek insanı alçaklıktan kurtarmaz.
AKP’ye karşıysan ona oy verme, ona karşı bir partiye gir çalış ama ‘Halk benim seçtiğim partiyi seçmez, onun için darbe olsun’ dersen, küçük bir Kenan Evren olursun.
Oluyorsun da.
Üstelik o, darbeyi yapmıştı, sen sadece ‘işbirlikçisin’, darbecilerin peşinde ‘paşam, paşam’ diye dolaşan bir arsızlıkla kirlenmişsin.
‘Dindarları, Kürtleri, demokratları assınlar’, bunu mu istiyorsun?
Sen buna ‘solculuk’ mu diyorsun, sen buna ‘sanatçılık’ mı diyorsun, sen buna ‘ilericilik’ mi diyorsun?
Bunlar ilericilikse, ‘rezillik’ nedir be oğlum, kaypaklık nedir, alçaklık nedir?”
Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr
“Ergenekon’u savunmuyorum ama...” derken, darbeci çizgiye düşmek!
Hasan Cemal ve Ahmet Altan biraderler, Milliyet, 18 Nisan 2009
Yorumcunun Notu: Yavaşlığıyla ünlü ya ağababasından yardım istemiş, aman ha,doğru bir laf falan ederim, iyi saatte olsunlar aklıma gelen iyi bir düşünceyi kağıda aktarıverir, sonra cemaate rezil olurum... Yazık...