28.5.13
23.5.13
Eşlerimizi son bir kez daha göreve çağırıyorum
Yaklaşık dört yıldır devam eden bu çileli hayat mutlaka bir gün bitecek. Kadınlarımız tekrar sadece eşlerimiz olacaklar. Eski mutlu günler inanıyorum ki en kısa zamanda gelecek. Bunca çileyi tek başlarına omuzlarında taşıyan cefakâr kadınlarımızı son bir defa daha göreve çağırıyorum. Bugüne kadar pek çok şey oldunuz. Anne oldunuz, baba oldunuz, öğretmen oldunuz, aktivist oldunuz. Duruşmalara geldiniz. Seyircilere ayrılan bölümde eşlerinize yapılan bu haksızlıkları savcının, mahkeme heyetinin yüzüne haykırmak istediniz ama seyirci olduğunuz için yapamadınız. Yüreğinizin sesini içinize gömdünüz. Yutkundunuz. Gözyaşlarınızı içinize akıttınız. Şimdi ben sizlere duruşmalara gidip, eşlerinizi savunabileceğinizi söylüyorum. Eşinizin avukatının yanına oturup, daima kocanızın yanında olduğunuzu, onun için adalet istediğinizi tüm dünyaya haykırabileceğinizi, söz alıp savcıya, yaptığı suçlamaların hepsinin asılsız ve iftira olduğunu, mahkeme heyetine tüm bunların birer komplo olduğunu, tek bir somut ve hukuki delil olmadan kocanızı haksız yere tutukladığını yüzlerine haykırabileceğinizi söylüyorum.
Şimdi tüm bunları nasıl yapacağınızı kısaca açıklayacağım. Türkiye Cumhuriyeti’nde görev yapan tüm mahkemeler, önlerine gelen davaları 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun hükümlerine göre yürütürler. Ne zaman iddianame okunacak, sanık tanık, bilirkişiler ne zaman dinlenecek, delillerin zaman ortaya konulup tartışılacak gibi tüm bu hususlar 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunundaki yasal düzenlemeler ile belirlenir. Bu Kanunun 149 ile 15.maddeleri arasında yer alan düzenlemeler müdafi seçimini, görevlendirilmesi ile görev ve yetkilerini belirlemektedir. Örneğin, 149.madde müdafi seçimini, 153. madde müdafinin dosyayı inceleme yetkisini, 154 madde müdafi ile görüşmeyi düzenlemektedir. Bu bölümdeki maddelerin arasında Balyoz, Ergenekon, Casusluk ve benzeri davalann kahraman kadınlarını ilgilendiren madde, " Kanuni Temsilci veya Eşin Duruşmada Hazır Bulunması" başlıklı 155.maddedir. İşte bu 155.madde sanık eşlerine duruşma salonunun içerisinde bir avukat gibi eşinizi savunma ve mahkeme heyetine onun suçsuzluğunu haykırma olanağını vermektedir.
Ceza Muhakemesi Kanununun 155.maddesi iki fıkradan meydana gelmiştir.
" (I) Sanığın kanuni temsilcisine duruşma gün ve saati bildirilir ve duruşmaya kabul edilerek istemi üzerine dinienebilir. (2) Sanığın eşi hakkında da tebligat yapılmaksızın birinci fıkra hükmü uygulanır" CMK’nın 155.maddesi ile eşe kanuni temsilci olma hakkı verilmiştir. Peki nedir bu kanuni temsilcilik. Ansiklopedik Hukuk Sözlüğüne göre kanuni temsilcilik " bir kimseyi veya bir şeyi kanunen temsil etme yetkisine sahip olan kimse " olarak tanımlanmıştır. Bu maddenin ne demek istediğini daha iyi anlatabilmek için kanun gerekçesini inceleyelim. Bu maddenin amacı, yani hangi amaca hizmet etmek için yasama erki tarafından kanun olarak düzenlendiği Tasarı gerekçesinde şu şekilde açıklanmıştır; "Madde, sanığın yasal temsilcisine duruşma gün ve saatinin bildirileceği ve adı gecenin duruşmaya kabul edilerek isterse dinlenebileceği hükmünü getirmiştir. Böylece yasal temsilci sonuna kadar hazır bulunmak ve gerektiğinde dinlennesini istemek hakkına sahip olmaktadır. İkinci fikraya göre sanığın eş, karı ve koca olsun, birinci fıkranın verdiği hakkı kullanabilecektir. Ancak adı geçenlere, bu hakkı kullanabilmeleri için tebligat yapılması gerekmemektedır." Madde gerekçesi açık olarak eşi, kanuni temsilcinin haklarına sahip kılmaktadır. Sanığın eşine de (karı veya koca) birinci fıkranın kanuni temsilciye sağladığı hakları kullanabilme olanağı getirilmiştir. Sanığın eşinin duruşmaya geldiğinde kabul edilerek duruşmaya katılmasının sağlanacağı, isterse dinleneceği ve hatta kanuni temsilci sıfatıyla eşi hakkında verilen kararı temyiz edebileceği hüküm altına alınmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, davetiye gönderilmeyeceği göz önünde bulundurularak eşin kendiliğinden duruşmaya gelmesi ve sanık olan eşin duruşmada hazır bulunmasıdır. Kanuni temsilci olan eş, ancak sanık olan eşiyle birlikte hazır bulunabilir. Temyiz Safhasindaki Davalar CMK.nın 155. maddesindeki bu haklar, sadece Ergenekon, Casusluk, 28 Şubat gibi henüz karar verilmemiş ,duruşmalan devam eden davalar ile sınırlı değildir. Balyoz davası gibi temyiz aşamasında olan ve temyiz incelemeleri Yargıtay'da duruşmalı olarak yapılacak davalarıda kapsamaktadır. Ceza Muhakemesi Kanununun "Duruşmalı İnceleme" başlıklı 299.maddesi "(1) On yıl veya daha fazla cezasına ilişkin hükümlerde, Yargıtay,incelemelerini sanığın veya katılanın temyiz başvurusu üzerine veya re'sen duruşma yoluyla yapar. Duruşma gününde sanığa, katılana, müdafi ve vekile haber verilir. Sanık duruşmada hazır bulunabileceği gibi, kendisini bir müdafi ile de temsil ettirebilir. (2) Sanık tutuklu ise duruşmaya katılmak isteminde bulunamaz." hükmü ile Yargıtay'da yapılacak olan duruşmalı incelemenin duruşma gününden, sanığın, katılanın mudafi ve vekillerinin yanısıra temyiz başvurusunda bulunan sanığın eşinin ve yasal temsilcisinin de haberdar edilmesini zorunlu kılmaktadır.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 155 ve 299. maddeleri, eşlerinizin kanuni temsilcileri olarak sizlere Silivri’de; Çağlayan’da, Bayraklı’da, Yargıtay’da yapılan duruşmalara katılma ve onları savunma hakkı vermektedir. Haydi hanımlar gidin Silivri'ye 267 kadın oturun dimdik avukatların yanına. Bakın savcılan, hakimlerin gözlerine, birde siz orada gurur ile otururken vicdanları rahatsa sizlerin yüzüne karşı suçlasınlar kocalarınızı. Sizler Balyoz'un asil kadınları, üç yüz yirmi beşiniz birden dikilin yüksek yargıçlann karşısına. Onlara birde sizler anlatın kocalannızın suçsuz olduğunu. İzmir Bayraklı 'da oturun duruşma salonunun savunma bölümüne.Tüm dünyaya gösterin kocanızın birer kahraman olduğunu. Onlara casus diyenlere haykırın tüm vakarınız ile kocalannızın yanında olduğunuzu. Alın yanınıza evlilik cüzdanlarınızı iyi günde kötü günde Silivride, Bayraklı’da, Ankara’da her zaman ve her yerde kocalarınızın yanında olduğunuzu gösterin tüm dünyaya. Haydi kadınlar şimdi savunma zamanı. Söz söyleme sırası sizde.
Okuyan
anne
saat
19:45
Labels:
Hukuk dersi,
kadın,
Türkiye
12.4.13
İhale ile Cenaze Töreni
Buraya kadar tamam... Eksikleri araştırarak tamamlayın. Benim derdim başka.
İşte tartışmayı açıyorum: Erkek siyasilerden daha erkek ve emperyalist ve yayılmacı bir kadın liderin, ülkenin başına gelmesinden, kadınlar memnun olabilir mi? Kadınların özgürleşmesini, toplumda yükselmesini destekleyen erkekler, yaşasın başardı bir kadın, diye sevinebilir mi, sevinmeli?Erkek mi erkek siyasetçiler yetmiyormuş gibi şimdi de bir kadının erkeklerin benzeri, tıpkısının aynısı veya daha şiddetlisi bir role soyunması, kadın olması açısından bizi ilgilendirmeli mi? Thatcher örneğinde kalırsak sistemin onu tercih etmesi Thatcher’ın bir kadın olarak başarısı mı, yoksa kapitalist sistemin o dönemdeki taleplerini erkek siyasetçilerden bile daha iyi ve acımasızca yerine getirebilecek bir aday olduğu için mi “başardı”? O dönem, büyük bir olasılıkla vahşi liberal uygulamaları ondan daha iyi gerçekleştirebilecek bir erkek politikacı aday yoktu!
Bizde de bir “ilk kadın başbakan” oldu! Erkeklere rahmet okuttu! Geçmişini falan hiç deşmiyorum.
Hayır, erkek siyasetçilerle yarış edecek ve düzenin her türlü kirliliğini savunacak, omuzlarında taşıyacak, üstelik geliştirecek bir kadını, kadın olduğu için desteklemem söz konusu olamaz. Bu tür kadınların yapabileceği tek şey, bırakın sistemin bütününü, kadınlar üzerindeki baskıyı pekiştirmek ve resmileştirmek olur.
Eşitlik?! Pardon, erkek siyasetten yeteri kadar çekmişken bunun üzerine bir de kendini kanıtlayacak diye daha azgın ve azman düzen sürdürücüsü olarak ortaya çıkacak bir kadın politikacı istemem! Omuzlarımdaki yük iki kat ağırlaşmış hissederim.Kadınları toplumda değiştirici bir güç olarak görüyorum çünkü toplumun ezilmişleridir. Başkaldırılarının özünde, erkeklerin politik işlevlerine taliplik olamaz; bu kirli toplumun, toplumsal ilişkilerin, eşitsizliğin ve adaletsizliğin sürdürücüsü olamazlar, olmamalıdırlar. Sistemin erkek sürdürücüsü rolünü üstlenemezler, üstlenmemelidirler.
Kadınlar, toplumun iyiyi, güzeli ve özgürlüğü arayacak, isteyecek ve belki de gerçekleştirecek büyük rezerv güçleridir.
Bu bilinç ve değiştirici güçle politika yapacak kadınları başı üzerinde taşımalı toplum. Gerisi, erkek politikacıdan farkı yok benim için.
Okuyan
anne
saat
13:28
Labels:
Cumhuriyet,
Demir Lady,
kadın,
Orhan Bursalı
3.4.13
Şeriat Ülkesinde Kadın Olmak
Hâşâ! Kimseye, özellikle kadın ve emekçi kardeşlerime asla Suudi Arabistan gerçeğini yaşamak nasip olmasın.
2002-2006 yılları arasında kadın öğretmen olarak Riyad Uluslararası Türk Okulu’nda çalıştım. Orada yaşamayan, orada yaşananları asla hayal edemez. Tek başına bir kadın olduğunuz için, 200 metre ilerideki bakkala ya da markete gidemezsiniz.
Şeriat mahkemelerinde, tecavüz ve cinsel tacize uğrayan kadın, hem iffetini koruyamamış, hem de koruyamadığını açıklamış olmakla suçlanır. Yabancı kadınlar, her an kaçırılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Okuyan
anne
saat
12:22
Labels:
Cumhuriyet,
demokrasi,
kadın,
kadın hakları,
laiklik,
Mine G. Kırıkkanat
13.3.13
Laiklik Kadın Demektir
Örtünme, türban konusunda Fransa ile beraber Türkiye örneğine de başvuran kitap; laikliğin gerilemesiyle kadın haklarının sistemli biçimde geri gittiğini söylüyor.
İtalyan anayasasının laikliğiyle konuya yaklaşan kitap, kürtaj ve suni döllenme gibi alanlarda Katolikliğin bu anayasal laikliği delmesiyle, kadın haklarının geri gittiğini söylüyor. Bunun yanı sıra göçle birlikte İtalya’ya giren İslamiyete, “İslamcı yönde” verilen tavizlerle, bu hakların gene katmerli bir geri dönüş yaşadığını belirtiyor.
Günümüzde kadınların evden çıkıp özgürleşmeleri adına sözüm ona “modern mahrem” aracı olarak savunulan türbanın aslında bir itaat, boyun eğme ve teslim olma aracı olduğunu söylüyor “Laiklik Kadın’dır” kitabı...
Hangi mazaret altında savunulursa savunulsun “laiklik ve kadın haklarına” ayrılan 116 sayfa boyunca türban bir gerileme simgesi olarak öne çıkıyor.
Marilisa D’Amico adındaki yazar, tez çalışması olarak yaptığı araştırmada, “elde edildiğini varsaydığımız ve bir nihai varış noktası olarak gördüğümüz temel haklar, bugün (postmodern yorumlar ve uygulamalar nedeniyle) tartışmaya açıldı ve belirsizlik içine girdi” diyor ve özetle “laiklik güçlendirilmeden, kadın haklarında anlamlı iyileştirmeler yapılamayacağını” savunuyor.
Hangi din söz konusu olursa olsun, laiklikten verilen ödünlerin bedelini kadınlar ağır biçimde ödüyor.
Bu küçük ancak içi dolu kitabı okurken insan; demokrasi, feminizm ve laiklik mücadelelerinin sade Türkiye’de değil İtalya gibi gelişmiş bazı Batı ülkeleri için dahi giderek nerdeyse geçmişte kalan geçen yüzyılın güzel düşleri olduğunu düşünüyor.
İster istemez “Bu düşlere sonuna dek inanmış bir kadın olarak acaba ben bir yol kazası mıyım?” duygusuna kapılıyor. Bildiğimiz, inandığımız değerler bağlamında hafsalanın almadığı şekilde geri giden bir dünyada yaşıyoruz.
Dünden beri posta kutum, bir bayram yaşıyormuşuz gibi “kadınlar gününüz kutlu olsun” mesajlarıyla doluyor…
8 Mart, oysaki bir bayram değil bir anma günü.
Bu olsa olsa yaslı bir anma günü olabilir.
Kadınlara gönderilmesi gereken 8 Mart mesajları da, kutlama değil “yitirdiğiniz hakların ve değerlerin acısını duyuyor, paylaşıyorum” sözleri olabilir ancak.
8 Mart’ı öncelikle bu vahim anlam kaymasından kurtarmamız gerekiyor.
Ortada kutlanacak bir şey olmadığını görmek için “Dünya Ekonomik Forumu” nun (WEF) Küresel Cinsiyet Uçurumu raporlarına göz atmak kâfi.
2006’dan beri düzenli olarak yayımlanan bu raporlarda Türkiye sistemli olarak hep geri gidiyor. AKP iktidarlarının laikliği mayınladığı ölçüde kısacası, kadın hakları da yıldan yıla eriyor.
Raporun ilk yayımlandığı yıl olan 2006’da, cinsiyet eşitsizliğinde 105. sıradaki Türkiye; altı yılda 135 ülke arasında 124. sıraya düşmüş…
Yerkürede daha beter durumda olan sadece 11 ülke var...
Onlar da Suudi Arabistan ve İran gibi evlerden ırak tescilli “kadın düşmanı” rejimlerle; “dünyanın kadınlar için en tehlikeli yerinden” biri olarak nam salan Pakistan gibi coğrafyalar…
Buna karşın Ortadoğu’da Lübnan (122), Anıtkabir ziyaretinde gözyaşlarını tutamayan Kral Abdullah’ın ülkesi olan Ürdün (121), Körfez şeyhliklerinden Katar (115), Birleşik Arap Emirlikleri (107) “kadın erkek eşitliği” konusunda hep Türkiye’den daha üstün, daha iyi yerlerdeler.
Kadınların eğitime erişimi 2006’da 92. sıradayken arka arka gerileyerek 108. sıraya düşmüş.
“Ekonomik yaşama katılım ve fırsat eşitliği” gibi konularda da 2006’daki 106. sıradan, 129. sıraya düşülmüş. “Fırsat eşitliği” bağlamında bu da “kadın için dünyada en kötü 6. ülke” olmak demek oluyor.
“İşgücü ve karar alıcı mevkilerde kadınlar ciddi biçimde düşük oranlarda temsil ediliyor. Siyasete ana akıma dönüşen muhafazakârlık, kadınların özgürlüklerini kısarken geleneksel cinsiyetçi rol modellerini pekiştiriyor.”
Okuduğum en özlü “8 Mart” sözünü dün Önay Alpago söyledi.
Çiller döneminde “Aileden Sorumlu Bakan” olan Alpago; “Geldiğimiz nokta, kadının eşitlik hakkından çok, yaşam hakkını savunma noktasına geriledi” dedi.
Kadının “esir” edildiği yerde, başka ne beklenir?
6.2.13
Parisli 'Bayanlara' Pantolon Artık Serbest
Unglaublich, aber wahr: 214 Jahre lang war es in Paris Frauen untersagt, Hosen zu tragen. Ein Gesetz aus Revolutionszeiten verbot den Damen Jeans und Co. - außer sie hatten ein Pferd oder Fahrrad dabei. Nun hat die Ministerin für die Rechte der Frauen ein Machtwort gesprochen.
Daily Telegraph'ın haberine göre, kadınların pantolon giymesini yasaklayan 1800 tarihli kararın, teknik olarak hala yürürlükte olduğu ortaya çıktı.
Buna göre Fransa, en azından teorik olarak kılık kıyafet serbestisi açısından Sudan'dan daha geride bulunuyor.
Paris emniyet müdürlüğünün o tarihteki yasağına göre, erkek gibi giyinmek isteyen Parisli kadınların "izin almak için Paris polis karakoluna başvurması" gerekiyordu.
Yasak 1892'de yapılan değişiklikle biraz gevşetildi ve kadınlara ata binmeleri halinde pantolon giyme izni verildi. Yasak 1909'da yeni bir madde eklenerek daha da "sulandırıldı" ve "bisiklet sürüyorlarsa veya bisikletin gidonlarını tutuyorlarsa" kadınların pantolon giyebilecekleri belirtildi.
Dünya çapında kadın hareketinin yükseldiği 1969'da Paris belediye meclisi, yasak kararını kaldırma yönünde Paris emniyeti nezdinde bir girişimde bulunduysa da başarılı olamadı.
Modası geçmiş yasak kararını kaldırmak için 2003'te son bir girişimde daha bulunuldu.
Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin partisinden bir milletvekili toplumsal cinsiyet eşitliğinden sorumlu bakana başvurdu ancak bakandan olumsuz yanıt aldı.
Le Droit des Femmes (Kadın Hakları) adlı bir kitap yazan hukuk profesörü Evelyne Pisier, kitabında yasağa dikkat çekerek, halihazırda Parisli kadın polis memurların pantolon giymesinin zorunlu olduğuna, bu durumda hepsinin kararı ihlal ettiğine işaret etti.
Okuyan
anne
saat
19:40
Labels:
'Demokrasi' Dersi,
Batı,
eşitlik,
kadın
12.2.08
Nııı nı nı nı nı nı Nınınınını
Nııı nı nı nı nı nı Nınınınını
Beynimde devamlı bu melodi çalıyor.
Hababam Sınıfı film müziği.
Hani Münir Özkul öğretmenimin öğrencilerine kırgın olduğu sahnelerde, hüzünlü suratının arkasında çalan, o yavaşlamış Hababam Sınıfı melodisi...
İnce ve derinden.
Yavaş yavaş piyanonun tuşlarında ilerleyen...
İçimi titreten.
Düşündürten.
Melodi her yavaşladığında, seyredenin gözlerine yağmur yağdıran ritminden...
Yavaş yavaş insanı hüzünlendiren.
İçime sabırsızlık düşüren...
Nasıl olsa herşey bir sahne sonra tatlıya bağlanacak ve müzik birden hızlanıp neşe saçacak!
“Hadi o zaman, ne olur bekletmeyin bizi!” dedirten...
Olacakları, kahkahanın yolda olduğunu bildiğimden, o mutlu sahnenin çabucak gelmesini isterdim.
Öğrenciler; yüzleri kızarıp hatalarını anlayacak,
Adile Naşit bir mahzun mahcup bakış atacak, dudaklarını ısıracak...
Ellerini üzerinde kavuşturduğu o tombiş tonton karnı sallana sallana kahkahasından sarsılacak...
Birden fonda müzik hızlanacak,
İnek Şaban olaya geç vakıf olacak ama, olacak.
Oysa müzik yavaşladı mı...
“Eyvah!” derdim.
“Kötü giden birşeyler var Yonca... ağlamaya hazırlan!”.
Öyle bir müziktir Hababam Sınıfı film müziği.
İnsanla konuşur.
Şartlı refleks olmuştur.
Durumu kelimelere dökmeden anlatır.
Tek kelime olmasa da sahnede, bütün seyredenler olayın vehametini de, mutluluğunu da müzikten çoktan anlamıştır.
O yüzden sanırım melodiyi atamıyorum kafamdan.
Beynimde yavaşladı müzik bu aralar.
Hüzünlendim de ondan.
Öğretmenimi bekliyorum.
Gelsin çıksın ortaya bana; eğriyi doğruyu, yalanı yanlışı, dürüstü düzenbazı anlatsın istiyorum.
Bana yol göstersin istiyorum.
Uygarlıktan örnekler versin, tarihten dersler çıkarsın önüme istiyorum.
Kız öğrencilere kendine güvenmeyi,
Erkek öğrencilere de, kızlara İNSAN muamalesi yapmanın erdemini, örnek olarak anlatsın diye bekliyorum.
Bana “Çocuklar bizim geleceğimizdir” dendi...
Geleceğimizi kurtarmak istiyorum.
Öğretmenimi arıyorum!
Gören, bulan olursa...
Lütfen
Haber versin.
Sınıfta en ön sırada yerimi tuttum,
Okuyan
Little girl
saat
14:34
Labels:
Hababam sinifi,
kadın,
ogretmen
14.1.08
Söyle bakalım türbanla yoğurt mayalayabilir misin?
Latife Tekin'in en belirgin özelliği ne diye soracak olursanız, benim cevabım farklılığı olacaktır. Kesin farklı bir kadın. Cesur ve kimselere benzemiyor.
İki farklı adamdan biri erkek, biri kız iki çocuğu var. İkisi de onun yanında. Güçlü ve özgür bir kadın. Kendine güvenen bir kadın. Doğal bir kadın. Bütün bu özellikler de onu çok güzel kılıyor. 10 yıldır Bodrum, Gümüşlük'te yaşıyor. Son kitabı Muinar bir kadın manifestosu. İçinde türban masalları var. Türbana bakışı da farklı, başka bir perspektiften. Türban bu ülkede uzun zamandır konuşuluyor, tartışılıyor. Bence Latife Tekin de ciddiye alınması ve tartışılması gereken şeyler söylüyor...
- Muinar, benim içimde uyanan ölümsüz bir ruh. On bin yaşında bir kocakarı...
Ooooooo!
- Evet, evet. Şaşacak bir şey yok, ben bütün kadınların içinde bir kocakarının saklı olduğuna inanırım. Muinar bana dünyadaki ilk kadından bu yana, biz kadınlar neler yaşadık, nasıl var olduk, kadın olarak kendimizi nasıl taşıdık, bugünlere nasıl geldik bunları anlatıyor. Gerçekten de bir fısıltı gibi uyandı içimde. Ben sordum o anlattı, hikaye derinleştikçe derinleşti. Haliyle, konu kadınların örtünme meselesine de geldi.
Kadın meselesi, türban üzerine yazabilmek için muhtemelen bir araştırma yaptınız. Ne kadar derine gittiniz? Örtünme ne zaman başlıyor?
- Ben 17-18 yaşından itibaren kadın hareketinin içindeydim. Kadınlar hakkında düşündüm, okudum, o yıllardan beri de bu konu üzerine çalışıyorum. Muinar'ı yazarken de bir sürü şeyi yeniden okudum. Tamam, insan doğa karşısında zayıf bir varlık, ilk önce korunma içgüdüsüyle örtündü. Ama türban, böyle bir şey değil. Bazı kadınların başlarını örtmesi, kendilerini diğer kadınlardan ayırmaları Sümerler'le başlıyor. Türban adını verdiğimiz o üniformaya gelince, biraz daha alengirli bir mesele. Türkiye'de geçmişi pek gerilere gitmiyor, yeni bir şey, üstelik şehirlerde çıktı. Bizde, her iktidara gelenin bir şapkası var dikkat ettiyseniz. Atatürk'ün kalpağı, Demirel'in fötr şapkası, Ecevit'in kasketi, Özal'ın kovboy şapkasını da unutmamamız lazım. Tayyip Bey'in görünürde bir şeyi yok ama aslında var. Şapka cinsiyet ve biçim değiştirdi diyorum ben, Tayyip Bey'in şapkası bugün Emine Hanım'ın başında. Tanrısal anlamı bir yana; türbanı, iktidardakilerin kendilerini diğerlerinden ayırmak için kullandıkları bir simge olarak değerlendiriyorum ben.
TUHAF OLAN AYNI BİÇİMDE SARIYOR OLMALARI
Sizce türban kadınların kendi iradeleriyle karar verdikleri bir örtünme biçimi mi? Yoksa, erkeklerin dayatması mı?
- Ben herhangi bir soruya cevap ararken doğaya bakarım. Doğa bize yalan söylemez. İnsan dışında, doğada başına bir şey şeyler geçiren, bez dolayan başka bir canlı var mı? Yok. Diğer canlılar, kendilerini, nasıl var oldularsa öyle taşıyorlar. Sadece insan, kılıktan kılığa giriyor. Başı kıymetli tabii insanın, beyni var, hassas bir organ, orayı korumak ihtiyacı hissedebilirsin, o nedenle de bir şeyler sarabilirsin kafana. Ama burada tuhaf olan, bütün bu insanların hep aynı biçimde sarıyor olması. Ben kafayı buna takıyorum. Tabii bir de şu var: Dünyayı kadınlar yönetiyor olsaydı, takarlar mıydı başlarına örtü? Hiç zannetmiyorum. Tabii ki erkeklerin dayatması. Erkekler olmasa, kadınlar başlarını örtmeyecekti. Karşı cinsle bir mesele var yani.
Ama "Ne alakası var ben kendi isteğimle örtündüm!" diyen bir sürü kadın var. Bir kadının aile ve mahalle baskısı olmadan örtünmesi mümkün değil mi?
- Benim de kendi isteğiyle örtündüğünü söyleyen dostlarım var. Onlarla aramızdaki tartışma şu: İyi tamam, örtünmek istediniz, böyle bir ihtiyaç hissettiniz, o zaman başınıza bir şey atarsınız ama bu yaptığınız şeyin bir formu ve biçimi var. Bu, tasarlanmış bir şey. Herkes aynı anda, aynı şekilde kapanmayı adet edinmiş. Neden? Örtünmenize karşı değilim, örtünün, bu sizin kendi seçiminiz ama aynı biçimde örtünmeniz irkiltici. Üniforma gibi. Eğer inancınız doğrultusunda, Allah'a kendinizi daha yakın hissetmek ya da sevdirmek için yaptığınız bir şeyse, bunun bir ortak biçimi olamaz. Bana doğal gelmeyen bu. Bir de tabii, biz nasıl doğduysak, öyle yaşayıp gitmeliyiz, başımız, alnımız açık. Bizimle birlikte dünyada var olan erkekler kapanıp örtünmezken, biz niye örtünelim?
Sizce, türban kadının nesine aykırı?
- Nesine uygun ki! Varlığına mı, doğasına mı? Bedenimizi, saçlarımızı kapatıyorlar. Oysa saçlarımız tel tel, bunun bir anlamı var. İçinde hava gezsin dolaşsın, rüzgar uçuşsun, hava alsın kafamız diye. Bunu sürekli bir bezle sıkı sıkıya kapamak, insanın doğasına aykırı bir şey.
Sizce kadının hangi özelliğini bastırmaya yönelik bir şey bu?
- Kadın, kışkırtıcı, lanetlenmiş yaratık olarak değerlendiriliyor. Şeytan, içine girmiş ya...
Niye bu şeytan, sadece kadının içine giriyor da, erkeğe bir türlü uğramıyor...
- Erkeğin içine de giriyor ama erkeğin şeytanı serbest. Güç ve iktidar sahibi olduğu için, erkeğin şeytanıyla başı hoş. Kadın ise baskı altında. Gerçekten de kadın, uzun yıllardır yönetemiyor dünyayı. Her şey erkeklerin kontrolünde ve hayat, onların istediği bir biçimde örgütlenmiş. Kadın da haliyle kendini erkeğe bağlı tarif ediyor. İtiraz ettiğim şeylerden bir de bu: Türbanı konuşurken, hep karşı cinsle ilgili bir şeymiş gibi konuşuyoruz. Kadınlar olarak kendimize dair şu soruların cevabını vermiyoruz: Dünyada biz niye varız? Var olma sebebimiz nedir? Erkekleri kışkırtmak için mi varız? Bu mudur yani? Kışkırtmamamız için, kafalarımızı bezle örtmemiz mi gerekiyor! Bizler, bezsi ve çaputsu yaratıklar haline dönüştük. Hele Anadolu'daki kadınların hali çok hüzün verici. Bezlerden, kumaşlardan görünmüyor. Pardösülerin içinde iki büklüm olmuş haldeler. Dişilikten tamamen budanmış bir görüntü, estetik de görünmüyor...
Ya büyük şehirlerde durum ne?
- Türban artık bir sektör, varlıklı insanlar şehirlerde göze hoş gelebilecek bir biçimde örtünebiliyor, gençler renklendiriyorlar da ama yine de benim gözümü rahatsız ediyorlar. Her zaman olduğu gibi yoksulların durumu içler acısı. Bedenleri içe doğru bükülmüş, ifadeleri solmuş...
Benim anlayamadığım bir şey daha var: Kafamızı örttüğümüz bez parçaları, erkeklerin bize şehvet duymasını nasıl engelleyebilir? Hayal gücü diye bir şey var, adam seni arzulayacaksa sen ne yaparsan yap arzulayacaktır...
- Tabii öyle. Bir de şu mesele var: Kadınların şehvet hisleri ne olacak? Yani şehvet, sadece erkeklerin duyduğu bir şey midir? Tuhaf değil mi, hep erkek merkezde. Şehvet duyacak olan erkek, namusu korunacak olan erkek. Sorun şehvetse, bizim de böyle hislerimiz var. Neden bütün tedbirler kadına getiriliyor da erkeğe getirilmiyor? Getirilsin, onlar da örtünsün!
Peki sizce kadınlar neden isyan etmiyor? Neden kapanmak, örtünmek normal geliyor?
- "Kadınlar sokağa çıkamıyor, ama türbanlarını takınca bu hakkı elde ediyorlar. Türban kadınlar için bir özgürleşme aracı" diyenler var. Ben katılmıyorum. Türbanı tek başına konuştuğumuz zaman doğru olabilir ama büyük fotoğrafa baktığımızda, iktidarda olan partinin bayraklaştırdığı bir simge. Hiç de masum değil.
Bazı liberal aydınlar, türbana anlayış gösterirken, hatta desteklerken siz neden göstermiyorsunuz?
- Çünkü ben liberal aydın değilim! Zaten anlayış göstermenin bile, bir yukardan bakmak olduğunu düşünüyorum. Ben kendimi, türban takan kadınlara anlayış gösterecek bir konumda tanımlamıyorum. Ben size duygularımı söylüyorum. Türban beni irkiltiyor, göz sinirlerimi geriyor, ruhum kaldırmıyor, boğulma hissi geliyor. Emine Hanım'la Hayrünnisa Hanım'ın yan yana fotoğraflarını basıyorlar, bakamıyorum, gözlerimi kaçırıyorum, rahatsız oluyorum, bende ruhsal bir sıkışma yaratıyor.
Neden bu kadar tepkilisiniz?
- E çünkü ben kendileri örtünmediği halde, türbana destek veren insanları anlayamıyorum. Merak ediyorum nasıl bir ortamda yetiştiler? Bir kız çocuğu olarak, bir genç kız olarak özgürleşme mücadelesi verdiler mi? Erkek baskısından, mahalle baskısından kurtulmak için çaba sarf ettiler mi? Ben örtü baskısı yaşamadım ama kadınların üstünde çok ciddi bir baskı olduğunu hep bildim. Ve özgürleşebilmek için çok ciddi bir mücadele verdim.
Nasıl bir mücadele?
- Ben Beşiktaş'ta büyüdüm, Hayrünnisa Hanım'ın büyüdüğü yerde. Beşiktaş, Kayserililerin çok yoğun olduğu bir bölgedir. İnanılmaz bir hemşerilik baskısı vardır. Hep denetlenirsin, nereye gidiyorsun, nereden geliyorsun, ne yapıyorsun? Yani mahalle baskısı denen şeyi ben küçükken çok net ve güçlü bir şekilde yaşadım. O durumda yapılabilecek iki şey var: Ya onların görmek istediği gibi akıllı uslu bir kız çocuğu olursun, icabında başını da örtersin, başını örtmüyorsan bile namusuna halel getirmezsin, utandırmazsın mahallenin erkeklerini... Ya da o baskıdan kurtulmak için, onlarla kavga etmeye başlarsın. Ben çocukluğumdan beri bunu yaptım. O yüzden türban benim için irkiltici. Örtünen kadın benim için, erkekle uzlaşmış, onun baskılarına boyun eğmiş kadın anlamına geliyor. Böyle özgürleşme olmaz. Böyle, sadece erkeğin koluna girersin, onunla uzlaşırsın.
Mutlaka aksini söyleyecek kadınlar vardır...
- Tabii. Diyebilir ki, "Benim özgürlüğüm değil mi, istersem uzlaşırım sana ne."
Bir de tabii şöyle diyebilirler: "Bunun erkeklerle uzlaşmakla alakası yok, bu benim inancım, kutsal kitabımın gereklerini yerine getiriyorum!"
- Kitapta böyle bir şey yazmıyor. O kadarını biliyoruz. İlla örtünün diye bir şey yok. Allah sevgisi için örtünmek gerektiğini de zannetmiyorum, erkeğin sevgisi için olabilir ama...
Peki bir kutuplaşma, bir iddialaşma yüzünden birtakım genç kızların okuyamaması sizi üzmüyor mu?
- Üzmez mi? Üzüyor. Ben zaten kadınlar türban takmasınlar demiyorum ki, istediklerini yapsınlar ama ben de bütün bu olup biten karşısında ne hissediyorsam söyleyebileyim.
Okumak için başka ülkelere gitmek zorunda kalmaları acıklı ve tuhaf gelmiyor mu?
- Valla hiç okuyamayan gençlerin dramı bana daha acıklı geliyor! Onların hiç değilse paraları var, gidiyorlar...
Sizin için bu türban meselesinin en can sıkıcı tarafı ne?
- Kadınların buna heves ediyor olması. Beni ilgilendiren, kadınların özgürleşmesi. Dünyanın her yerinde erkekler ellerini kollarını sallayıp nasıl rahat rahat dolaşabiliyorsa, kadınlar da aynı hakka sahip olmalı diye düşünüyorum. Biz kadınlar, geceleyin türban taksak da takmasak da, ıssız bir sokaktan geçerken korkuyoruz. Türban takan kadınlar, bir biçimde belki daha korunmalı durumdalar. Hani, "Ben sizin kurallarınıza uyuyorum, örtülüyüm, sahibim var, namusluyum" falan filan. "Bana saldırmayın, ötekilere saldırın" gibi bir şey de yansıyor, ister istemez. Erkeklerin sokağında, erkekleri rahat ettirecek bir şekilde giyindikleri için, böyle giyinmeyen kadınları yalnızlaştırıyorlar, ötekileştiriyorlar. Ama yine söylüyorum, türbanlı ya da türbansız, kadınlar derin bir korku taşıyorlar içlerinde. Beni işte bu korkuyla yüzleşebilmek, bu korkudan kurtulabilmek ilgilendiriyor. Bunun da yolunun, kafamıza, sağımıza, solumuza bir şey sarmaktan geçtiğine inanmıyorum. Tersine, bedenimizi bütün doğallığıyla taşıyabilmemiz, saçımız başımızla, doğuştan gelen var oluşumuzla daha barışık olmamız gerekiyor. Kadınların korkularının örtündükçe derinleşeceğini düşünüyorum.
Bu konuştuklarımız, bir kız annesi olarak sizi ne kadar endişelendiriyor?
- Anlatamayacağım kadar çok. Ben Türkiye'de bir yeraltı kadın hareketinin olması gerektiğini düşünüyorum. Türban takanlar bunu nasıl örgütlü ve güçlü bir biçimde ifade edebiliyorlarsa, bizler de kendi duygularımızı çok açık ve kuvvetli bir biçimde ifade etmeliyiz. Özgürlük alanımızın daraltıldığını hissediyorsak, buna izin vermemeliyiz. Böyle bir örgüt olsa, kızımla ben bir direniş hücresi oluştururum hemen!
TÜRBAN İLE TÜLBENT ARASINDAKİ FARK
Başörtüsü yani tülbent büyükannelerimizin geleneksel örtüsü. Yumuşacık bir dokusu var, doğal ve pamuklu. Kadınlar onu kendilerince bağlıyorlar. "Erkeğin örtüsü" anlamını aşındırmışlar, hafifletmişler, bir mutfak aleti gibi kullanıyorlar. Şöyle üzerlerinden atıveriyorlar. Türban gibi ağır, kafaya yapışan bir şey değil. Alıyorlar çekiyorlar başlarından, uyuyan çocukların üzerine örtüyorlar. Ucuyla gözyaşlarını siliyorlar. Gülerken ağızlarını kapatıyorlar. Yoğurt süzüyorlar. Terlerini siliyorlar. O kadar çok amaçlı kullanıyorlar ki, ter bezi, toz bezi. Ellerinin uzantısı haline getirmişler. Bir uçurtma yapmadıkları kalmış. Ben büyükannelerimizin, kadın atalarımızın bize o örtüyü çok hafifleterek ulaştırdıklarını düşünüyorum. Bizi özgürleştirmişler, baş ferahlığı bahşetmişler. Peki biz ne yapmışız? Onu bir kenara atıp, kafamıza sentetik ağır bir cendere takmışız: Türban. Türbanla yoğurt mayalayabilir misin söyle bakalım...
Anne tarafından Kürt olmanıza rağmen, Kürt meselesinde hiç sesinizi duymadık. Neden "Kürtler eziliyor!" diye ortalığa çıkmadınız?
- Halbuki çıkmalıydım değil mi! Annem Kürt ama babam da Türk. Böyle çok aile var bu ülkede, eve dair anılarımızı orta yerinden bölemeyiz. Hem ben oradaki hayatı bilmiyorum. Doğrudan yaşamadığım bir şey. Tabii ki özgürleşme mücadelesi veren herkesin yanında hissediyorum kendimi ama ben o trene atlayamazdım. Orhan Pamuk’un ’Kürtler’in trenini atladım’ diye bir lafı vardır, ben o trenden indim! Çünkü benim için bu ahlaki bir meseleydi, içinde gerçekten yer almadığım bir hareketin, mücadelenin sözcülüğünü yapamam, Kürtler’e ayıp etmiş olurdum. Ayrıca, ben kendi devletimden bile haz etmiyorum, başka bir devlet kurmak isteyen insanların ne kadar yanında olabilirim ki?
KÜRTLERİ YAZIN, BASALIM
Yıllar önce Edward Said Türkiye’ye gelmişti. Onunla yemek yedik, güzel bir gece geçirdik, Türkiye’yi ve dünyayı konuştuk. Yanında çok ünlü Amerikalı editör bir hanım vardı, New York’ta yayımlanan önemli bir edebiyat dergisinin editörüydü. Bir süre sonra yayınevime bir faks geldi o hanımdan, "Latife Tekin’in Kürtler hakkında yazacağı bir şey varsa, yayımlamak isteriz!" Ben gülümsedim sadece, "Latife Tekin’in Kürtler hakkında Amerikalılara söyleyeceği hiçbir şey yok!"
LİBERAL AYDIN FERAHLIĞI
Türkiye’de olup biten şeyleri, geleceğimiz adına endişe verici buluyorum. Hiç de öyle liberal aydın kadınların ferahlığıyla bakamıyorum duruma. Bence insan, pek öyle güvenilir bir yaratık değil. Üstelik kötülüğün çok hızlı örgütlendiğini biliyorum.
AH İSTANBUL!
İstanbul, artık benim için "Kentsel dönüşüm bulantısı" geçiren bir şehir. Orada nasıl yaşanabilir, gittikçe anlayamaz ve inanamaz hale geliyorum. Bazı köşe yazarlarını okurken de benzer şeyler hissediyorum. O kadar büyük bir umutsuzluk ve bir tekrar duygusu yansıyor ki yazılarına. Hep huzursuz, hep saldırgan, hep İstanbul merkezli. Anladık İstanbul’da çok insan yaşıyor ama sanki her şey sadece orada olup bitiyormuş gibi. Yaz olunca Bodrum programları başlıyor, bir de bombaların patladığı diğer şehirler var. Türkiye, bundan mı ibaret?
ÖRTÜLERDEN KURTULMAK
İtalya’da, İslam ülkelerinden gelen kadın yazarların katıldığı bir toplantıda Bedira ile tanıştım. Suudi Arabistanlı bir kadın yazar. Bir akşam yemeğinde yakaladı beni, "Biz bu örtülerden kurtulmak istiyoruz, neden sizin kadınlarınız örtünmek istiyor, çıldırdılar mı?" diye sordu. Havaalanına giderken, örtüsünü bir kenara atmak için nasıl sabırsızlandığını anlattı bana. Uçağa binince "Normal kadın" oluyordu, İtalya’da örtüsü yoktu, siyah upuzun saçlarını durmadan sevinç içinde savurup gülüyordu. "Uçağa bindiğimde yine örtüneceğim, bundan nefret ediyorum. Herhangi gibi bir kadının gönüllü kapanmasını aklım almıyor" diyordu. Al, benden de o kadar!
Okuyan
anne
saat
14:16
Labels:
'Demokrasi' Dersi,
kadın,
Türkiye
18.5.07
'Dünyayı anneler yönetsin'
Öngör, iklim değişikliği konusunda bundan 20-30 yıl önce bilim adamlarının dünyanın önde gelen liderleri ve öncülük yapan ülkelerin yönetimindekilere bilgiler verdiğini ve komitelerin kurulduğunu hatırlatarak, şöyle konuştu: ''Küresel ısınma konusunda uyarılmalarına rağmen liderler önlem almamışlar. İlim ve fen konusunda en ileri güçlü olan ülkelerdeki erkek liderler neden önlem almadı. Çünkü dünyayı yaşlı erkekler idare ediyor da ondan. Yaşlı erkekler idare ettiği zaman olayları önündeki süreç içinde değerlendiriyor. Dünyayı yaşlı erkekler yerine anneler idare etseydi, çok daha farklı olurdu. Çünkü anneler farklı bakıyor, olaylara çocuklarının istikbaline göre bakıyor. 30-40 yıl sonrasını da düşünüyor.''
Öngör, WWF-İnternational'ın hazırladığı rapora göre, gelecek 5 yıl içinde eğer koordineli bir şekilde ülkelerin yan yana gelip mevcut teknolojilerle bir takım kararları alıp uygulamaya koyabilmeleri durumunda 2 derecelik ısı artışında sınırlı kalınabileceğini dile getirerek, ''Bir umut var, ama bu umudu gerçekleştirmek için liderliğe ihtiyaç var. Ama yaşlı erkeklerin liderliğine değil, annelerin liderliğine ihtiyaç var'' dedi.
Akın Öngör, küresel ısınmanın en olumsuz etki yaptığı alanın ''su'' üzerinde olduğunu belirterek, suyun yüzde 75'lik kısmının tarım sulamalarında ''vahşi sulama'' yöntemiyle kullanıldığını, vahşi sulama yerine ''damlama sulama yöntemine'' geçilmesi durumunda yüzde 75'lik bir tasarrufun sağlanacağına dikkat çekti. Türkiye'nin bu yıl kurak bir dönem içinde olmasının suyun önemini daha da arttığını vurgulayan Öngör, su konusunda herkesin daha da bilinçlendirilmesi gerektiğini, tüketicilere su tasarrufu konusunda büyük görevler düştüğünü söyledi.
''TÜRKİYE KYOTO PROTOKOLÜ'NE TARAF OLMALIDIR''
Akın Öngör, küresel ısınmaya karşı küresel bir çaba gerektirdiğini vurgulayarak, bu konuda Birleşmiş Milletler tarafından İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin yapıldığını anımsattı. 1994'de yürürlüğe giren ve Türkiye'nin taraf olduğu bu sözleşmenin yaptırımı olmadığını savunan Öngör, bu sözleşmenin devamı olan ve bir takım yaptırımlar getiren ''Kyoto Protokolü''nün yaptırımlar içerdiğini belirtti.
Öngör, Türkiye'nin 167 ülkenin taraf olduğu Kyoto Protokolü'nü imzalamadığını anımsatarak, ''Türkiye Kyoto Protokolü'ne mutlaka taraf olmalıdır. Kyoto'yu imzalamakla beraber Türkiye ekonomisine getireceği yükü de göz ardı etmiyoruz. İmzalayalım. Parlamentodan geçirmeden müzakerelerini yapalım'' diye konuştu. Türkiye'de su yönetimi ile sulama politikalarının mutlaka oluşturulması gerektiğini vurgulayan Öngör, ''Türkiye sularının büyük bir kısmını, 1 milyon 300 bin hektarlık su alanını kaybetmiş. Bu, 3 Van Gölü demektir'' dedi.
Öngör, deniz koruma alanlarının da bir an önce oluşturulması gerektiğini belirterek, Pasifik adalarında yaşayan kabilelerin denizlere Türkiye'de yaşayan insanlardan da daha saygılı olduklarını ileri sürdü. Cem Duna da artık yerel gündemlerin küresel gündemlerle yer değiştirdiğini belirterek, ''Türkiye de, yerel gündemden ziyade kendisini ilgilendiren küresel gündeme geçmelidir. Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne katılması hayati önem taşımaktadır. Bu konudaki en büyük görev, devlete ve hükümete düşmektedir'' diye konuştu.
AL GORE TÜRKİYE'YE GELECEK
Bu arada, küresel iklim değişikliği konusunda kitlelerin bilinçlendirilmesi amacıyla dünya çapında seferberlik başlatan ABD eski Başkan Yardımcısı Al Gore'un, WWW-Türkiye ve Garanti Bankası'nın konuğu olarak Türkiye'ye geleceği ve 12 Haziran 2007 Salı günü İstanbul'da bir konuşma ve sunum yapacağı bildirildi. Oscar ödüllü ''uygunsuz Gerçek'' filmiyle aynı ismi taşıyan sunumda Al Gore, küresel iklim değişikliğinin etkilerini, eriyen buzullar, fırtınalar ve kuraklıklar gibi somut örneklerle gözler önüne sereceği kaydedildi.
Okuyan
anne
saat
22:08
Labels:
kadın,
küresel ısınma,
magazin
17.3.07
Meclis’e girmek için bıyık mı bırakalım?
KADER, seçim kampanyasını partilerden önce başlattı. 4 ünlünün bıyık ve kravat taktığı kampanyada amaç kadınların, listelerde ilk üç sırada yer almasını sağlamak
Projenin mimarları KADER (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) üyeleri... 10 yıldır kadınların siyasi eşitliği kazanmaları için çalışmalar yürüten dernek böylece siyasi partilerden önce seçim kampanyasını başlatmış oldu. Amaç 8 Mart’dan bu yana aday listelerinde daha fazla kadına yer vereceklerini açıklayan siyasi parti liderlerinin sözünü tutmasını ve aday listelerinde ilk üç sırada en az bir kadının yer almasını sağlamak.
KA-DER kurucu üyesi Şirin Tekeli cinsiyet ayrımının siyasi partilerin içlerine kadar sindiğini savunarak “Bütün siyasi partilere soruyorum, kadınların önünü tıkamaya daha ne kadar devam edeceksiniz? Bu seçim yılında yüzde 10 başarısını yakalamalıyız” dedi. Kampanyanın birinci ayağının “uyandırma-farkındalık”, ikinci ayağının “bilinçlendirme”, üçüncü ayağının da “ayaklandırma” olarak belirlendiğini anlatan KADER üyelerinin hazırladığı billboard’larda “Haydi kadınları seçelim” ve “Meclis’e girmek için erkek olmak şart mı” mesajları yer alacak.
72 yılda 186 kadın
* Türk kadını seçme seçilme hakkını Avrupalı hemcinslerinden önce kazandı.
* 1935’te TBMM’deki kadın milletvekili oranı yüzde 4.6’ydı. Kadın temsilinde dünya sıralamasında Türkiye’nin yeri ikinci sıraydı. Uzun dönem Türk Meclisi’ndeki kadın sayısı çoğu Avrupa ülkesini bile geride bıraktı.
* Dünya parlamentolarında kadınların sayısı hızla yükselirken, Türkiye’de çok partili döneme geçilmesiyle birlikte kadınların seçilme oranı da düşmeye başladı. Bugün yüzde 4.4’le, 167 ülke arasında 163. sıradayız.
* 72 yılda TBMM’ye 8 bin 294 erkek girdi. Aynı zaman içinde Meclis koltuklarında oturabilen kadın sayısı ise sadece 186.
28.10.06
'Hapse de atsalar ülkemi AB'ye şikayet etmeyeceğim'
* Siz Sümerleri çok seviyorsunuz?
Ee tabii, yıllardır onları çalıştım.
* Sadece çalışmaktan değil, sanki siz Sümerleri gelmiş geçmiş en uygar halk olarak görüyorsunuz?
Evet, evet, öyle! Çünkü Sümerler bugünkü kültürün temelini kuran bir millet. Evveli yok. Çivi yazısını bulmuşlar ve yaptıkları her şeyi yazmışlar. Mimariyi onlar başlatmış. Kubbe, kemer ve kanallar yapmışlar. Bunlar, fevkalade hesap isteyen şeyler. Matematikte 6'lı sistemi koymuşlar. Bugün hâlâ kullandığımız saat, daire, üçgen hesaplamaları Sümerler'in 6'lı sistemiyle yapılıyor. MÖ 590'larda yaşayan Pisagor'un formülünü biz Sümer tabletlerinde bulduk, Yunanlılar onlardan almış. Astronomi çok önemli. Beş gezegeni tespit etmişler. Keplere kadar altıncıyı bulan çıkmamış. Burçların adlarında hâlâ onların tercümesini kullanıyoruz. Geniş edebiyat anlayışları var. Gılgamış Destanları ve mitolojileri var.
* Yunan mitolojisinin aslında Sümerlerden alıntı olduğu söylenir?
Hem de nasıl. Aynı zamanda Sümer mitolojisiyle Türk mitolojisinde de büyük benzerlikler vardır.
* Tarihte Türkler mi daha eski, Sümerler mi?
Tam olarak bilmiyoruz, ama Türkler daha eski görünüyor. Genel kanı Sümerler'in de Orta Asya'dan gelmiş olduğu yönünde. Bizim meslektaşların arasında yüzde 90 böyle biliniyor.
* Peki bugünkü Sümerler sizce kim?
Bilmiyoruz, Asya'dan Anadolu'ya devamlı bir göç olduğu için kimin ne olduğu belli değil. Şu anki haritaya göre Irak'ın güneyi ve Bağdat'ta yaşamışlar. Oradan Anadolu'ya geldiklerine dair elimizde belge yok, ama bana göre soyumuzda Sümerlilik de olabilir. Çünkü Sümer diliyle Türkçe arasında o kadar benzerlik var ki... Mesela Sümerce alım-Türkçe alımlı, bab-baba, dim-dimdik, es-esmek, gim-kim, güles-güleç, ib-ip, ir-er, kıya-kıyı, ulu-ulu, kusu-koşmak gibi...
* Sümerliler neye inanıyorlarmış?
Dört büyük yaratıcı tanrıları var: Yer, gök, hava ve su tanrıları. Bunların dışında bir de idareci tanrıları var. Ama tanrıçalara da büyük önem veriyorlar. Mesela sosyal-adaleti koruyan bir tanrıça, sanatı koruyan bir tanrıça, bereket ve aşkı koruyan bir tanrıça. Aynı tanrıçaya savaş tanrıçalığı da verilmiş. Aşk ve savaşı birleştiriyorlar.
* Kadın-erkek ilişkisi nasılmış?
Sümerler'de tek eşlilik var. Eğer kadın kendi görevini yapamayacak kadar yaşlanır veya hastalanırsa, ancak o zaman kadının izniyle kocası bir başka kadınla evlenebiliyor. Bu konuda çok güzel bir metin elime geçti. Bir kadın kocasına ikinci bir kadını alırken şöyle bir mukavele yazmış: 'Ben bu kadını kocama karı, kendime kardeş olarak alıyorum. Şayet benim koca beni boşamaya kalkarsa kardeşimi de alır giderim.' Bu mukavelenin altına da şahitlere imza attırıyor.
* Resmi nikâh mı yapıyorlarmış?
Yapıyorlar tabii. O kadar tanrıları olmalarına rağmen günlük işlerini hiç tanrılarla yürütmemişler. Son derece laik devlet. Nikâhı bir yetkilinin önünde yapıyorlar. Mukavelesi olmayan evlilik, evlilik sayılmıyor. Bizde Cumhuriyete kadar yoktu böyle bir şey.
* Aşk ne kadar önemli?
Çok önem veriyorlar ki aşk tanrıçaları var. Dünyanın bilinen ilk aşk şiirini onlar yazmış. Sümerli kadın, aşık olup kocasını seçebiliyor.
* O zaman şimdi dava konusu da olan şu malum örtünme bölümüne gelelim: Sümerlerde kimler, neden örtünüyormuş?
Her tanrının bir evi var, onlara mabet diyorlar. Bu evlerde tanrılar için çeşitli şeyler yapılıyor. Neler yapılacağını tanrılar insanlara söylemiyor, insanlar kendileri tanrıları için ne yapmaları gerektiğini anlayıp, yapıyor.
* Yani 'vicdan evi' gibi bir şey mi?
Evet, vicdanlarıyla baş başa kaldıkları yer oluyor. Bugünkü kilise, cami ve havralardaki ibadet şekillerinden daha özgürler. Tanrıları hoş tutabilmek için orada danslar yapıyorlar, şarkılar söylüyorlar. İşte bu mabetlerde rahibeler var. Bu rahibelerin bazıları da genel kadınlık yapıyor.
* 'Genel kadın' tam olarak ne demek?
Görevi seks yapmak olan kadınlara deniyor. Onlar fahişe değil, bunu para karşılığı yapmıyorlar. Mabetlerde aşk odaları var ve anladığım kadarıyla o odalarda gençlere cinselliği öğretiyorlar. Bunu nereden çıkartıyorum; çünkü Gılgamış Destanı'nda da ormanda, hayvanlarla büyümüş olan adamı insanlaştırmak için bir mabetten rahibe getiriliyor ve ona cinselliği, yemeyi, konuşmayı rahibe öğretiyor. O genel kadın dediğimiz rahibeler Sümerler'de her şeyi öğreten bir varlık olarak görülüyor. Bunu yaparken kendilerini tamamen tanrıya vakfetmiş sayıyorlar. Çünkü Sümerler'de aslında bekaret var. Bekarete önem verilmesine rağmen genel kadınların mabetlerde ilişkiye girebilmesi, bu hizmete verilen kutsal değeri gösteriyor.
* Bekarete önem verildiğini nasıl biliyorsunuz?
Tabletlere göre evlenmeden önce bakire olmadığını söylemeyen kadın boşanırken yarı tazminat alabiliyor.
* Peki bu genel kadınlar başörtüsünü niye takıyorlar?
Onları diğer rahibelerden ayırmak için böyle başörtüsü kuralı konmuş. Sokaktaki fahişeler de başörtüsü takamıyor. Bu sadece mabetlerdeki görevli kadınlara özel bir durum. Tarihteki ilk başörtüsü böyle çıkmış oluyor.
* Sonradan bu iş nasıl tersine dönüyor?
Sümerler'den uzun yılar sonra, M.Ö. 16. yüzyılda, Asurlular birden bire kanun çıkarıyorlar. Diyorlar ki, bundan sonra evli ve dul kadınların da hepsi başını örtecek. Aslında burada, evli ve dul kadınların yasal bir şekilde cinsel ilişkiye girdiklerini düşünerek genel kadınlar gibi örtünmelerini ve kendilerini belli etmelerini istiyorlar.
* Asurlar'da başörtüsü takan kadın, cinsel ilişkiye girmiş, bekareti olmayan kadın anlamına geliyor?
Evet aynen öyle. Ama bunu bazı dinciler yanlış anlayıp 'Tarihte ilk başörtüsünü fahişeler taktı' diyorum sanıyor. Oysa ne Sümerler'deki rahibeler fahişe, ne de Asurlar'daki evli ve dul kadınlar.
* Yani örtünme, İslamiyet'ten binlerce yıl önce, kadının toplumdaki statüsünü belirlemek için bulunmuş bir çare?
Benim anlatmak istediğim de bu! Bunu da ben söylemiyorum, tarih söylüyor. Kendimden bir şey eklemiyorum, yorum yapmıyorum, bilimsel tarihi anlatıyorum.
* O zaman Asurlular'dan İslamiyet'in doğduğu döneme gelelim. Orada başörtüsü karşımıza nasıl çıkıyor?
Kızım, ben İslam uzmanı değilim, ama tarih yönünden baktığımızda orada da şöyle oluyor: Hz. Muhammed peygamber olduktan sonra ailesindeki kadınlarla birlikte Mekke'de oturuyor. İnsanlar hangisi Hz. Muhammed'in karısı, hangisi kızı, hangisi cariyesi biliyorlarmış. O yüzden de orada bu kadınlara sataşma katiyen yokmuş. Ama Medine'ye hicret ettikten sonra durum değişiyor. Çünkü Medine çok kalabalık; Hıristiyanı, Yahudisi, her milletten insan var. İnsanlar Peygamber'in ailesini tanımıyorlar. İşte bu dönemde Peygamber'e bir vahiy geliyor. Bir ayete göre 'Peygamber karıları, peygamber kızları ve mümin kadınlar sokağa çıkarken tanınmayacak şekilde örtünsünler' deniyor. Oysa bir başka yorumda da deniyor ki, 'tanınacak şekilde' örtünecekler.
* Bu anlattığınız mantığa göre 'tanınmaları' daha doğru değil mi ?
Evet, o daha doğru. Bence 'mümin kadınlar' lafı da sonradan eklenmiş bir laf. Çünkü biliyorsunuz, Kuran Peygamber zamanında oluşturulmadı. Ebu Bekir döneminde tanıklardan alınan ayetlerin birleştirilmesiyle yazıldı.
* Zaten Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu da İlahiyat okumamış kişilerin Kuran Müslümanlığı yapmamalarını, asıl ilmi yorumları dikkate almaları gerektiğini söylüyor?
Ama o yorumların da ölçüsü ne olacak? Ondan sonra her ilahiyatçı ayrı bir yorum yapıyor, herkes ayrı bir tarikat kuruyor. Bence her şey Kuran'da açık bir şekilde anlatılıyor. Ama mesela bir ayette diyor ki şarap içme, bir başka ayette de diyor ki, namaza gidemeyecek kadar sarhoş olma. Buradan vicdanına ve aklına en uygun yorumu yapabilirsin. Allah niye bize akıl vermiş? Bu yorumu yapabilelim diye. Aslında bu kâinatın sahibi Allah'ın yanında mikrop kadar bile değiliz. İbadetimize O'nun hiç ihtiyacı yok. O yüzden bence en büyük ibadet kendi kendine iyi insan olabilmektir. Peki nasıl iyi insan olunur; onu da aklınla ve vicdanınla sen bulacaksın!
* Hakkınızda dava açan İzmirli Avukat Yusuf Akın kimdir, hiç tanıyor musunuz?
Tanımıyorum, ama merak ediyorum. Aslında İzmir'e bir gidişimde kendisiyle tanışmak istedim. 'Nedir seni kızdıran, oturup tartışalım' diyecektim. Canın sıkılır, konuşma dediler, ben de yapmadım.
* Siz kızmadınız mı?
Yok, hayır. Ben de kendime hayret ediyorum, ama dava açıldığından beri bana en ufak bir sinir gelmedi. Fakat tabii bir şeye çok üzülüyorum. Bu çocukları böyle yetiştiren bizler olduk. Bizim neslimiz daha kararlı çıksaymış bugün çocuklarımız da böyle olmazdı.
* Yargılandığınız maddede 'Basın yoluyla kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlere hakaret; halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme' deniyor?
Bunu kabul etmiyorum. Kimseye hakaret etmedim, tersine dine hakaret edenlere karşı çıktım. Tarikatlarda seks yapabilmek için imam nikâhı kıyıyorlar. Bunları televizyonlarda görünce çok sinirlendim. İnandığım Allah'ı yerin dibine sokuyorlar. Ben de 'Madem imam nikâhını alet ederek bu işi yapacaksınız, o zaman camilerde yapın bari' dedim. Bu söz, yaptıkları kötülük daha iyi anlaşılsın diye söylenmiş bir hiciv. Yoksa oturup da camilere aşk odası yapın der miyim, olacak iş mi? Cami nedir, ben bilmiyor muyum?
* 1 Kasım'daki duruşmada sizi desteklemeye gelecekler var mı?
Kimseyi çağırmam, ama sürekli telefonum çalıyor 'Geleceğiz' diyorlar. Yağmur yağarsa ıslanırlar diye korkuyorum, ama galiba şenlik olacak. (Gülüyor) Hayatımda ilk kez mahkemeye çıkacağım.
* Davanız şu ünlü 301. madde kapsamında olmadığı için belki de diğer davalara olan ilgiye benzemeyecektir?
Kastettiğiniz AB temsilcileriyse zaten gelmesinler. Hapse girecek bile olsam ben Avrupa'ya şikayet etmem ülkemi.
* Evrensel hukuk denilen bir şey var ama?
Olsun, bu bana annemi, babamı komşuya şikâyet etmek gibi gelir. O kadar alçalmadım.
* Bu AB temsilcilerinin ilgilenip ilgilenmediği konusu Rektör Aşkın'ın davasında da gündeme gelmişti?
Ona da davası 301 değil, o yüzden ilgilenmiyoruz dediler, bahane. Asıl sebep Atatürkçü olmamız. Atatürkçülerin başına gelenlerle ilgilenmiyorlar. Laiklikle ilgilenmiyorlar. Çünkü dertleri bizim gelişmemiz, uyanmamız değil. Onların varsa yoksa işleri Türkiye'yi karıştıracak konular.
* Emine Erdoğan'ın başörtüsünü çıkarmasını önermeniz 'tuhaf' olmadı mı biraz?
Niye tuhafmış? Evinde ne isterse takar, ama Başbakan'ın eşi olarak dekolte de giyemez, haç da takamaz, türban da takamaz. Öyleyse miras hakkından da vazgeçsinler, ikinci eşi de kabul etsinler, görelim.
3N+1K
Cumhuriyet'in 92 yaşındaki çılgın kızı
KİM: Muazzez İlmiye Çığ, Birinci Dünya Savaşı sırasında doğdu (1914-Bursa), Kurtuluş Savaşı yıllarında ilkokulu okudu, İkinci Dünya Savaşı başladığında Ankara Dil-Tarih'ten mezun oldu. Aynı yıl okul arkadaşı Kemal Çığ'la evlendi. 33 yıl İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde çalıştı. Depolardan bulup çıkardığı yaklaşık 3 bin Sümer tabletinin anlamını tarih ve arkeoloji dünyasına kazandırdı. 1972'de emekli olduktan sonra 8 kitabına 5 kitap daha ekledi. Heidelberg Üniversitesi, Roma ve Londra sergilerinde çalışmalar yaptı. İngilizce ve Almanca biliyor. Pek çok ödülü olan Çığ'ın iki kızı var.
NEDEN: Araya Şeker Bayramı girince unutmanızı istemedik: Cumhuriyet'in 92 yaşındaki çılgın kızı 15 gün sonra ilk kez hâkim karşısına çıkacak. 1 Kasım'da, Beyoğlu 2. Asliye Ceza'da. Şimdiden not edin ve neler olacak; izleyin.
NE ZAMAN: 13 Ekim, Cuma.
NEREDE: Çığ'ın İstanbul'daki evinde.
Kaynak: Röportaj 16/10/2006 tarihli Vatan Gazetesinden alınmıştır. Röportaj Devrim Sevimay tarafından yapılmıştır.
Röportajı yapan Devrim Sevimay ile aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:
* Davanız şu ünlü 301. madde kapsamında olmadığı için belki de diğer davalara olan ilgiye benzemeyecektir?
Kastettiğiniz AB temsilcileriyse zaten gelmesinler. Hapse girecek bile olsam ben Avrupa'ya şikayet etmem ülkemi.
* Evrensel hukuk denilen bir şey var ama?
Olsun, bu bana annemi, babamı komşuya şikâyet etmek gibi gelir. O kadar alçalmadım.
Burada iki temel farklı yaklaşım şöyle dile getirilebilir:
(A) 'Kol kırılır, yen içinde kalır.' Annem, babam bana haksızlık da yapmış olsa, ben annemi, babamı komşuya şikâyet etmem. Devletimin yasaları insan olarak özgürce yaşamamı (Muazzez İlmiye Çığ örneğinde bilimsel gerçekleri ifade etmemi) engelliyor olsa da, ben ülkemi Avrupa'ya şikâyet etmem. Bu bir seviye meselesidir ve ben o kadar alçalmadım.
(B) Hangi aileye, hangi ülkeye doğarsa doğsun, insan olarak doğmanın getirdiği bazı evrensel haklar vardır. Anne ve babalar çocuk yetiştirirken ailede, ülke yönetiminde devlet bu evrensel insan haklarını yaşatmak zorunda olmalıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin varoluş amacı da budur.
Siz bu iki farklı görüşten hangisini kendi yaşam felsefenize yatkın buluyorsunuz? Niçin?
Zaman ve emeğiniz için teşekkür ederim.
Doğan Cüceloğlu (21/10/2006)
19.9.06
Islami Omerta
DÜN gazetelerin birinci sayfasındaki o fotoğrafa bakınca ne hissettiniz?
Müdür bey, bir yanına başı türbanlı eşini almış...
Öbür yanında sevgilisi.
O fotoğrafa bakınca ben bir gece önceyi düşündüm.
Acaba türbanlı eşini, o basın toplantısında sevgilisiyle yan yana oturtmayı nasıl başardı?
Her çapkının alması gereken derslerle dolu bir gece...
Bir an kendinizi o fotoğrafa sığdırmaya çalışın.
Erkekseniz, eşinizi o çerçeveye sokmaya ikna edebilir misiniz?
Kadınsanız, o çerçeveye girmeyi kabul eder misiniz?
Başınıza böyle bir olay gelebilir.
Ama ne sizin ikna gücünüz, ne de karınızın karakteri o çerçeveye kolay kolay sığmaz.
Çoğunuz tepkinizi anında gösterir.
Bazınız sessiz kalır, içinize atarsınız, içinizi kanatırsınız; ama o kürsüye asla çıkmazsınız.
Öyleyse, o türbanlı eş, nasıl böyle bir fotoğrafa girmeyi kabul edebiliyor?
Bu "erkeğin zaferi mi", yoksa kadının "zavallılığı", hezimeti mi?
İşte ben bu psikolojiyi çözmeye çalışıyorum.
Müdür bey bütün gece boyunca karısına neler anlattı?
Onu nasıl ikna etti?
"Yeni bir İSKİ skandalı başlıyor."
Bu sadece bir tahmin değil.
Tahminden çok öte bir duygu.
Çünkü kadının isyankár ruhuna güvendim.
Ama evdeki türbanlı eş, isyan etmedi.
"Biat etti..."
Tıpkı milletvekili kocasından dayak yiyen öteki türbanlı eş gibi.
Hatta onun kadar bile yapamadı.
O, hiç olmazsa önce karakola gitti, sonra şikáyetini geri almak zorunda bırakıldı.
Bu nasıl bir duygu, nasıl bir aile terbiyesidir ki, kadını süklüm püklüm o kareye sokturmayı başarıyor.
İslami hayat tarzını seçmiş bütün kadınlar, bunu kendi kendine sormalıdır.
Hazreti Ayşe’nin meydan okuyuşunu efsaneleştirip onu kadın haklarının ilk savunucularından biri olarak sunan İslam feylesofları, tarihçileri, İslam adına hareket edenler, 14 yüzyıl sonra kadını nasıl bu seviyeye indirgeyebildiklerini düşünmelidirler.
Düşünmeleri gereken bir şey daha var.
Bu tür olayların üstü örtüldükçe, bu "biat anlayışı", güya İslami hayat tarzını benimsemiş olan çevrelerin "omerta kuralı" haline geliyor.
Yani, mafya içinde konuşanı susturma kuralını hákim kılıyor.
Bir tarikat camiinde iki cinayet işleniyor.
Acayip parasal olaylar dönüyor, dehlizlerinde kadı mahkemeleri kurulduğu iddia ediliyor.
Bunu yazdığınız zaman hemen önünüze o bayatlamış terane sürülüyor.
"28 Şubat’ı mı hortlatmak istiyorsunuz?"
İSKİ’de çatır çatır hesabı sorulan, sorumlusu cezaevine gönderilen olayın tıpkısı yine İstanbul Belediyesi’nde yaşanıyor.
Bu defa "omerta sessizliği"...
Adam utanmadan, sıkılmadan insanların karşısına çıkıyor.
"Çaydan geçirme" gibi kargaları bile güldürecek bir bahaneyi ortaya atıyor.
Hemen arkasından, bütün dinci üçkáğıtçıların mor çatısına sığınıyor:
"Benim üstümden AKP yıpratılıyor."
AKP’yi asıl böyle omerta sessizliklerinin, kapalı cemaat sükûtunun yıprattığını fark etmiyor.
Zavallı mı desem, müstahak mı?..
Diyorum ya, o geceyi merak ediyorum.
Adam ne dedi, kadın ne dinledi.
Yoksa, "Kocamı kaybettim, hiç olmazsa konuşup paraları da kaybetmeyeyim" endişesi mi?
Ama bunu o utanç kürsüsüne çıkmadan da yapamaz mıydı?..
