kadın hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.6.16

Erkeği öldürmek

Hukuk erkektir.
Keza toplum da homojen bir şekilde erkektir.
Yoksa cumhurbaşkanının zekâsından toplumsal yargılara kadar neden her şey kadının bu kadar aleyhine şekillensin?
Tanrı’nın erkek olduğu hayalinden başlayan, peygamberlerin istisnasız erkek olmasıyla devam eden ve nihayetinde tüm toplumsal algıları, değer yargılarını ve ahlak mekanizmasını testosterona boğan en la-net haliyle erke talip erkeklik, her türlü iktidar modelline arsızca sirayet eder.
Hukuk aslında varsayıldığı gibi eşitlikçi bir adalet değil, lanetli bir iktidar modelidir ve doğal olarak o da fena halde testosteron kokar.
Bin yıllardır içinde, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı ve varlığının yegâne anlamının erkeğe hizmet etmek ve ona çocuklar doğurmak olduğu yazılı kitaplara inanarak tüm ahlak algısını buna göre biçimlendiren insanlık bugünlere, kadın mevzuunda hep çuvallaya çuvallaya geldi.
O yüzden hedefinde sözde adalet olan hukuk bile bizim buralarda iş kadın-erkek arasındaki meseleleri çözmeye gelince kadın aleyhine çalışır.
Hukukun elinde tahrik diye tehlikeli bir enstrüman vardır.
Bu topraklarda o enstrümanı kadın kullanırsa başka ses çıkar, erkek kullanırsa başka ses. Şimdi evde tek başınıza bir deney yapın.
Tahrik ve kadın kelimesini yan yana getirin.
Bir de erkekle tahrik kelimesini yan yana getirin.
Sonra gözünüzde canlandırdığınız şeyden derhal utanıp, hem önyargılarınızı hem de değer yargılarınızı, hadi başlamışken tam olsun tüm yargılarınızı bir daha gözden geçirin.
Kadının tahrik olmasını sevişirken edepsizlik olarak algılayan bir toplum, doğal olarak kadından, kendisine yapılan eziyet karşısında da tahrik değil sinik olmasını bekler.
Ve erkeğin erkekliğine zeval getiren ya da erkekliğini uyandıran herhangi bir şeyden hızla tahrik olup gözü dönmüş bir şekilde saldırganlaşmasını kaçınılmaz kabul eden bir toplum da onun potansiyel katil olmasını kolayca hazmeder.
Bu beklentiler ve hazımlar cehenneminde büyüyen çocuklar doğal olarak kendi rollerini erkenden benimser, o roller nasıl icap ettiriyorsa o bilinçle büyürler.
O yüzden sevişirken de ezilirken de kendini tutan; mutsuz olan, tatminsiz olan, üzgün olan, hırpalanmış olan, deli olan, sakat olan kadın, canından olur ama kolay kolay tahrik olmaz.
Yanlışlıkla tahrik olursa bilir ki haklılığını erkek kadar kolay kanıtlayamaz.
O yüzden siner.
Yatakta,sokakta ve hatta mahkemede siner.
Şimdi...
Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığını anlatan hikâyelere gerçekten inananlar, Cumhurbaşkanı’nın laflarına ya da hukukun kararlarına dellenmeden önce bir dursunlar ve kendi zihinlerinin derinliklerinde yer etmiş kabullenişleri bir düşünsünler.
Kadının ve erkeğin hayattaki sınırlarına dair gerçek fikirlerini bir gözden geçirsinler.
Ahlaki şartlanmalarla oluşan yargılarını masaya yatırsınlar.
Adil davranan hemen fark edecek;
Hepimizin aklı da kalbi de bin yıllardır kadını değersizleştiren, erkeği de yücelten salakça şeylerle dolu.
O içimize tıkıştırılan ve ruhumuza kaynayan, dilimize vuran ve hukuka yansıyan salaklıklar yüzünden...
Yani bizim salaklığımız yüzünden...
Buralarda hep kadınlar öldürülür ve hep erkekler ölür.
Sonra bir gün beklenmedik bir şey olur.
Kalkar bir kadın bir erkeği öldürür.
Ve elleri kelepçeli, der ki “Hep erkekler mi kadınları öldürecek?”
Salağız ya... Buna da seviniriz.
Öç alma duyusuyla bir an içimiz serinler.
“Tabii ya biraz da kadınlar öldürsün” diye seviniriz.
Kısasa kısasın hayatımızda neyi çoğalttığını neyi eksilttiğini hiç düşünmeyiz.
İşte..
Sırf biz böyle salağız diye, dünya daha yüzyıllar boyunca kadın aleyhine dönmeye devam edecek ve bizim bünyemize kabul ettiğimiz ve afiyetle sindirdiğimiz o değersiz yargılar yüzünden hiç kimse, kimsenin kimseyi öldürmediği bir dünyayı sittin sene hayal bile edemeyecek.
 Mine Söğüt, Cumhuriyet, 10 Haziran 2016

18.5.16

Kendine ait bir siyaset

Ülkenin yüzde ellisi sevinçli bir telaş içinde.
Hem bir düğün yapıyorlar, hem de güle eğlene bir cenaze kaldırıyorlar.
Evlenen Cumhurbaşkanı’nın kızı; gömülen ülkenin rejimi.

Milli bayramları şehitler bahanesiyle iptal eden ve gösterişli gelinliğinin içindeki tesettürlü kızını Genelkurmay Başkanı’nın da katıldığı bir törenle geleceğine yatırım yaptığı delikanlıya büyük hesaplarla veren Cumhurbaşkanı, bu düğünle Cumhuriyetin henüz canı tam çıkmamış mevcudiyetinin üzerine bir kürek daha toprak atıyor.
O toprak yüzümüze gözümüze doluyor.
Yıllardır hayatın sahnesinden adım adım geriletilen...
Hem toplum hem de devlet nezdinde erkeğin himayesinde ısrarla ikinci sınıf bir yaratık haline getirilmek istenen;
Gönlünce seviştiği an ahlaksız diye damgalanan;
Çocuk doğurmak koşuluyla manasızca kutsallaştırılan;
Bedeninden ve varlığından her fırsatta ölesiye utandırılan;
Çıplaklığı küfür, varlığı fazlalık diye anılan;
Saçı, kolu, bacağı, göğsü, boynu, her tarafı sıkıca kumaşlarla sarılıp sarmalanmadan zinhar sokağa salınmayan...
Ve asla adamdan sayılmayan ülke kadınlarını temsilen...
Tamamı erkek olan şahitlerin arasında bembeyaz bir tuzluk gibi kifayetsizce dikilen ve fotoğraf çekilirken son derece mesut gülümseyen genç kadın...
Kendisini o an muhtemelen bir sultanın kızı gibi hissediyor ve o da aklından mevcut rejim için neşeli bir cenaze marşı geçiriyor. Ne de olsa babası onun bu mutlu gününde muhaliflerine takım taklavat okkalı bir mesaj veriyor.
Ve muhtemelen düğünde takılan Cumhuriyet altınlarına bakarak, başkan olduğu gün onları tedavülden kaldırıp yerine yenilerini tasarlatmayı düşünüyor.
İktidarın hayalleri geniş, zamanı sonsuz, yolu uzun, gözü pek.
Muhalefetinse hayali dar, zamanı kısa ve değil yolu, neredeyse yatacak yeri bile yok.
Kadınlar ve erkekler, gelinler ve damatlar, düğünler ve cenazeler, gömenler ve gömülenler arasında kendine hâlâ bir dil arıyor. Cenazelerin gölgesinde kıyılan nikâhlar; savaşların şemsiyesinde demlenen iktidarlar üzerine ahkâm keserken gözümüze takılan kadınların hikâyelerinden olan bitenin korkunçluğunu bir daha okuyoruz.
Muhalefet partilerinden birinin kongre kalkışması sırasında çıkan karmaşada polise direnmemesi için kendisine müdahale etmeye yeltenen kocasını azarlayan başkan adayının sert sesinin üst üste montajlanmış tekrarı kulaklarımıza doluyor. Kadın, polis barikatı önünde nöbet tutmasını engellemek isteyen kocasını tersliyor.
Sana ne oluyor! Sana ne oluyor! Sana ne oluyor!
Sonra oğluna sesleniyor.
Al şu babanı. Al şu babanı. Al şu babanı.
Kadına ancak, onu politika sahnesinde en dişil haliyle erkeğin gölgesinde ya da en eril haliyle küstah bir lider mertebesinde gördüğümüzde anlam yüklüyoruz. Bir de zamanında, sırf sarışın diye oy verdiğimiz ve marifetiyle köşesinden tutuşturduğu korkunç siyasetin ateşinde ülkece hızla eriyip bittiğimiz fena bir maceramız var.
Kadın erkek tarafından ezilmiş bir figür olmadıkça ya da külliyen erkekleşmedikçe ya da ya da sarışın ve güzel olmadıkça seçmenin gözünde beş para etmiyor.
Belki bir gün kızları da askere alsalar ve Genelkurmay’ı kadından yapsalar....
Tüm partilerin tepesine de kadın gibi birer kadın kondursalar...
Politikanın binlerce yıllık testosteronu azalacak ve ülke biraz da östrojenden nemalanacak.
Bunun için kadının eril dili kökünden yıkması ve mümkünse artık kendine ait bir siyasete çıkması şart.
Mine Söğüt, Cumhuriyet, 18 Mayıs

12.11.15

10 Kasım’ı anlamak için 11 Kasım’a bakmak lazım


11 Kasım 1938.
Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı. Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı. Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon, 200 gram formalin, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide pehenque, 1000 gram su’dan oluşuyordu. Profesör Aksu, tahnit işlemi bittikten sonra, iki küçük şişeye solüsyondan doldurdu, ağızlarını lehimledi, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibi yazdı, Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı. Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.

*

Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rifat Börekçi’ye danışıldı. Milli mücadele kahramanı Börekçi, “Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir” dedi. Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Tekbir, Türkçe verildi.

*

15 sene sonra…
Anıtkabir tamamlandı.

*

Atatürk’ün ebedi istiharatı için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.

*

8 Kasım 1953, saat 23 suları… Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Arayan, Ankara valisiydi. “Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiğini” bildirdi.

*

9 Kasım 1953, saat 7.30… Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu. İçinden “galiba bayılacağım” diye mırıldandı. Ama, dayanmak zorundaydı. Saygı duruşu yapıldı. Ve “başlayalım lütfen” dedi. Yardımcı olmaları için, Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti, öğretmenler gül acağı tabutun vidalarını söktü, kapak kaldırıldı, kurşun tabutun lehimleri söküldü, onun kapağı da kaldırıldı, ortalığı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı. Cenaze, kahverengi muşambaya sarılıydı. Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklar talaşla doldurulmuştu. Talaş ıslaktı, bu iyiye işaretti, koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu. Profesör Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı, vücut parafinli sargılarla örtülüydü, yüzü ise, ıslak pamukla kaplıydı. Adeta zaman durmuştu. Çıt çıkmıyordu. Nefesler tutulmuştu. Profesör Mutlu, pamuk tabakasını yavaşça kaldırdı. Atatürk’ün yüzü ortaya çıktı. Hiç bozulmamıştı… Teni bronzdu. Altın saçları, rengini kaybetmemişti. Kalın kaşlarından bi kaç tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Sakalı hafif uzamıştı. İnce dudakları yapışıktı. 15 sene önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi. Ne bozulma, ne kokuşma vardı. İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı. Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Yanağına dokundu, okşadı. O an neler hissetti derseniz… Hatıralarında anlatacaktı. “Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim” diyecekti. Salonda derin sessizlik hakimdi, duygular darmadağındı. Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu, Türk Bayrağı’yla örtüldü, yarın Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.

*

Demem o ki…

*

Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.

*

Çünkü… 1938’de Atatürk’ün naaşını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek’ken, 1953’te bir kadın’dı.

*

Çünkü kadınlar… Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.

*

Kamile Şevki, 1924’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1930’da mezun oldu. O tarihe kadar kadın hekimlere kamusal görev verilmiyordu, Sağlık Bakanlığı ilk kez 1930 mezunu kadın hekimlere kadro verdi, Kamile Şevki patoloji asistanı oldu. 1931’de Milli Tıp Türk Kongresi’ne tek başına bildiri sundu, bu bildiri kadın hekimlerimiz adına ilk’ti. Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı oldu. Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü oldu. Türkiye’nin ilk elektron mikroskobu laboratuvarı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Kamile Şevki’nin yönetimindeki histoloji kürsüsünde kuruldu. Ankara Üniversitesi Senatosu’nda ilk kadın öğretim üyesi oldu. Bugün bile hâlâ kendi adıyla anılan, böbreküstü beziyle alakalı “Şevki metodu”nu geliştirdi. 1987’de rahmetli oldu. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.

*

Sabiha Rıfat, 1927’de, bugünkü adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi, o sene ilk defa kız öğrenci kabul eden üniversitenin, ilk kız öğrencisiydi. 1933’te mezun oldu, Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisi oldu. TBMM binası dahil, sayısız önemli projeye imza attı ama, şüphesiz en kıymetlisi… Anıtkabir ona emanet edildi. Anıtkabir inşaatında, kontrol şefi olarak 10 sene çalıştı. Mesleki başarısının yanısıra, sporcu kişiliğiyle tanınıyordu. Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusuydu. Ve, bu konuda da erkeklerden daha başarılıydı. Üniversite öğrencisiyken, o tarihlerde karma oynanan, beş erkek ve bir kadından oluşan, İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe voleybol takımının “kaptan”ıydı. 2003’te rahmetli oldu. Çocuğu olmamıştı, tüm servetini şehit çocuklarının eğitimine bağışladı. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.

*

Dolayısıyla…
10 Kasım’ı anlayabilmek için, 11 Kasım’a bu açıdan bakmak lazım.

*
(Atatürk’e kefere diyen siyasal dinci bıyıklı herifleri, utanmadan, kadın kontenjanından CHP’nin tepesine monte eden guguk kuşları da iyi okusun…)
 

*

Atatürk varsa, kadın vardır.
Kadın varsa, Atatürk vardır.

*

Atatürk’ü öldürmenin tek yolu, kadınları erkeğin gerisinde bırakmak, erkeğe muhtaç hale getirmektir. Karşıdevrimci yobazların, kadın haklarına, kadın eşitliğine, kadın özgürlüğüne düşman olmasının temel sebebi, budur.
Yılmaz Özdil, Sözcü, 11 Kasım 2015

6.10.14

Biz Öncelikle Türküz, Sonra Müslümanız

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in konuşması

3.4.13

Şeriat Ülkesinde Kadın Olmak

Merhaba Mine Hanım,
20 Mart 2013 tarihli ‘Ne Şeriatın Şekeri, Ne Suudi’nin Parası!’ başlıklı yazınızı; ‘Ne diyelim? Suudi Arabistan’ı övüp şeriata özenen her kula, adaletini tatmak da nasip olur, inşallah!’ diye bitirmişsiniz.
Hâşâ! Kimseye, özellikle kadın ve emekçi kardeşlerime asla Suudi Arabistan gerçeğini yaşamak nasip olmasın.
2002-2006 yılları arasında kadın öğretmen olarak Riyad Uluslararası Türk Okulu’nda çalıştım. Orada yaşamayan, orada yaşananları asla hayal edemez. Tek başına bir kadın olduğunuz için, 200 metre ilerideki bakkala ya da markete gidemezsiniz.
Şeriat mahkemelerinde, tecavüz ve cinsel tacize uğrayan kadın, hem iffetini koruyamamış, hem de koruyamadığını açıklamış olmakla suçlanır. Yabancı kadınlar, her an kaçırılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

***

Suudi Arabistan’da kaldığım sürece bir kez olsun tek başıma sokağa çıkamadım. Duvarlar arasına kıstırılmışlığın şiddetini, travmasını; balkonsuz binalarda buzlu camlı, demir parmaklıklı pencerenin ardında mahpus Suudi kadınının nasıl bir cehennemde yaşatıldığını gördüm, o cehennemi ben de yaşadım.
Suudi şeriat, ulema fetvalarıyla yorumlanır, 10 bin polisle uygulanır. Mutavva denilen dini ahlak polisi, kadınları hayatın her alanında gölge gibi izleyip şeriata uygun davranıp davranmadıklarını denetlemektedir.
Kadın, abeye denilen dış giysiyle tepeden tırnağa örtünmek ve peçe takmak zorundadır. Görevi, evde kalıp çocuklarına bakmak ve kocasını efendi bilip, kulluk kölelik etmektir. İtaatkâr, minnettar, fedakâr, suskun, kaderine boyun eğen kadın, iyi kadındır.
Sadece ticaret odaları seçimlerinin serbest olduğu bu ülkede, Suudi kadını oy kullanamaz. Kral tarafından atanan Şûra (danışma meclisi) erkeklerden oluşur. Mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşdeğerdir. Çoğu zaman tecavüz olaylarında bile kadınların tanıklığı geçerli olmaz.

***
 
Suudi Arabistan, cinsiyet ayrımcılığını, kadını aşağılamayı kurumsallaştırıp, içselleştirmiştir. Kadınların siyasal hakları inkâr edilir. Erkeklerin vesayeti ve velayeti altındadır. Kadının yetersiz ve aklının kısa olduğu yolundaki görüş şeriat hükmüne dayandırılır.
Şehirlerarası ve milletlerarası yolculuklara tek başına çıkması yasak olan kadınların otellerde tek başına kalmaları da ahlaka aykırıdır. Baba, ağabey, kocanın yazılı onayı olmadan yurtdışına çıkamaz. Bir erkeğin izni olmadan tedavi için hastaneye bile gidemez. Sokakta trafik kazası geçirmiş ya da hastalanmış bir kadına eşi, oğlu ve babası dışında hiçbir erkek yardım edemez. Birinci dereceden akraba olmayan karşı cinsler bir araya gelirse zina yapmış olurlar. Dil, ayak, göz, kulak, el zinası gibi...
Ezan makamsız okunur Suudi Arabistan’da, kadın hocanın sesine âşık olmasın diye!
Fotoğraf çektirmek yasak olduğu için kadınlara kimlik verilmemiştir 2007’ye kadar.
Çokeşlilik yasal, haftalık, aylık muta nikâh, yani geçici evlilik yaygındır. Bu da fuhuşun yasallaştırılmış şeklidir. Ama kürtaj yasaktır.

***

Kız ve erkek çocuklar ayrıştırıldığı için, gençler arasında aynı cinse özenti yaygındır. Sokaklarda kız erkek el ele dolaşamaz, ama el ele dolaşan erkekler görebilirsiniz.
Kız öğrenciler eğitimlerinin hiçbir aşamasında erkeklerle aynı sınıfta okuyamazlar.
Kadının siyasete atılması, Suudi ulemasına göre şeytan işidir.
Suudiler, İslamın içinden ortaya çıkmış tüm mezhepleri reddederler. Kendi mezheplerinden olmayan Müslümanları kâfir görürler. Sanata ve felsefeye düşmandırlar. Yapılar, kişiliksiz görkemiyle krallığın gücünü simgeler.
Suudi Arabistan’da geçirdiğim süreç, benden çok şey götürdü, ancak düşünmemi de sağladı. Kadın sorunları üzerinde daha çok düşündüm, kafa yordum. Laikliğin geçerli olmadığı bir ülkede demokrasiden söz etmenin mümkün olamayacağını öğrendim.
Şeriatla yönetilen İslam ülkelerinde, kadın yaşamının işkenceye eşit olmadığını bana kimse söyleyemez!
Zekiye Yüksel*
Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet, 3 Nisan 2013

13.3.13

Laiklik Kadın Demektir

Laiklik “kadın”dır ya da kadın demektir (La laicità è donna”), İtalya’da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle çıkan bir kitabın adı.
Örtünme, türban konusunda Fransa ile beraber Türkiye örneğine de başvuran kitap; laikliğin gerilemesiyle kadın haklarının sistemli biçimde geri gittiğini söylüyor.
İtalyan anayasasının laikliğiyle konuya yaklaşan kitap, kürtaj ve suni döllenme gibi alanlarda Katolikliğin bu anayasal laikliği delmesiyle, kadın haklarının geri gittiğini söylüyor.
Bunun yanı sıra göçle birlikte İtalya’ya giren İslamiyete, “İslamcı yönde” verilen tavizlerle, bu hakların gene katmerli bir geri dönüş yaşadığını belirtiyor.
Günümüzde kadınların evden çıkıp özgürleşmeleri adına sözüm ona
“modern mahrem” aracı olarak savunulan türbanın aslında bir itaat, boyun eğme ve teslim olma aracı olduğunu söylüyor “Laiklik Kadın’dır” kitabı...
Hangi mazaret altında savunulursa savunulsun
“laiklik ve kadın haklarına” ayrılan 116 sayfa boyunca türban bir gerileme simgesi olarak öne çıkıyor.
Marilisa D’Amico adındaki yazar, tez çalışması olarak yaptığı araştırmada,
“elde edildiğini varsaydığımız ve bir nihai varış noktası olarak gördüğümüz temel haklar, bugün (postmodern yorumlar ve uygulamalar nedeniyle) tartışmaya açıldı ve belirsizlik içine girdi” diyor ve özetle “laiklik güçlendirilmeden, kadın haklarında anlamlı iyileştirmeler yapılamayacağını” savunuyor.
Hangi din söz konusu olursa olsun, laiklikten verilen ödünlerin bedelini kadınlar ağır biçimde ödüyor.
Bu küçük ancak içi dolu kitabı okurken insan; demokrasi, feminizm ve laiklik mücadelelerinin sade Türkiye’de değil İtalya gibi gelişmiş bazı Batı ülkeleri için dahi giderek nerdeyse geçmişte kalan geçen yüzyılın güzel düşleri olduğunu düşünüyor.
İster istemez
“Bu düşlere sonuna dek inanmış bir kadın olarak acaba ben bir yol kazası mıyım?” duygusuna kapılıyor. Bildiğimiz, inandığımız değerler bağlamında hafsalanın almadığı şekilde geri giden bir dünyada yaşıyoruz.
Bayram değil yas günü!
Böylesi bir ortamda şuursuzca yapılan “kadınlar günü kutlamalarına” artık ne yalan söyleyim, bozuluyorum.
Dünden beri posta kutum, bir bayram yaşıyormuşuz gibi “
kadınlar gününüz kutlu olsun” mesajlarıyla doluyor…
8 Mart, oysaki bir bayram değil bir anma günü.
Bu olsa olsa yaslı bir anma günü olabilir.
Kadınlara gönderilmesi gereken 8 Mart mesajları da, kutlama değil
“yitirdiğiniz hakların ve değerlerin acısını duyuyor, paylaşıyorum” sözleri olabilir ancak.
8 Mart’ı öncelikle bu vahim anlam kaymasından kurtarmamız gerekiyor.
Ortada kutlanacak bir şey olmadığını görmek için
“Dünya Ekonomik Forumu” nun (WEF) Küresel Cinsiyet Uçurumu raporlarına göz atmak kâfi.
2006’dan beri düzenli olarak yayımlanan bu raporlarda Türkiye sistemli olarak hep geri gidiyor.
AKP iktidarlarının laikliği mayınladığı ölçüde kısacası, kadın hakları da yıldan yıla eriyor.
Raporun ilk yayımlandığı yıl olan 2006’da, cinsiyet eşitsizliğinde 105. sıradaki Türkiye; altı yılda 135 ülke arasında 124. sıraya düşmüş…
Yerkürede daha beter durumda olan sadece 11 ülke var...
Onlar da Suudi Arabistan ve İran gibi evlerden ırak tescilli
“kadın düşmanı” rejimlerle; “dünyanın kadınlar için en tehlikeli yerinden” biri olarak nam salan Pakistan gibi coğrafyalar…
Buna karşın Ortadoğu’da Lübnan (122), Anıtkabir ziyaretinde gözyaşlarını tutamayan
Kral Abdullah’ın ülkesi olan Ürdün (121), Körfez şeyhliklerinden Katar (115), Birleşik Arap Emirlikleri (107) “kadın erkek eşitliği” konusunda hep Türkiye’den daha üstün, daha iyi yerlerdeler.
Kadınların eğitime erişimi 2006’da 92. sıradayken arka arka gerileyerek 108. sıraya düşmüş.

“Ekonomik yaşama katılım ve fırsat eşitliği” gibi konularda da 2006’daki 106. sıradan, 129. sıraya düşülmüş. “Fırsat eşitliği” bağlamında bu da “kadın için dünyada en kötü 6. ülke” olmak demek oluyor.
Kadın AKP ile ‘esir’ edildi
G20’lerde kadının durumunu mercek altına alan “TrustLaw” raporuna baktığımızda ise kadınların “yüzde 74”ünün Türkiye’de çalışmadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Aynı rapor; 3.8 milyon kadının Türkiye’de hâlâ okuma yazma bilmediğini; yeni gelinlerin yüzde 26’sının 16-19 yaş arasında olduğunu ortaya koyuyor. “Kadınlar ve kızlar, Türkiye’de hâlâ töre cinayetlerine kurban gidiyor, genç yaşta evlenmeye veya ev içi esarete mahkûm ediliyorlar” diyor Türkiye’ye ilişkin raporun ilk cümleleri ve arkadan şöyle devam ediyor:
İşgücü ve karar alıcı mevkilerde kadınlar ciddi biçimde düşük oranlarda temsil ediliyor. Siyasete ana akıma dönüşen muhafazakârlık, kadınların özgürlüklerini kısarken geleneksel cinsiyetçi rol modellerini pekiştiriyor.”
Okuduğum en özlü
“8 Mart” sözünü dün Önay Alpago söyledi.
Çiller döneminde
“Aileden Sorumlu Bakan” olan Alpago; “Geldiğimiz nokta, kadının eşitlik hakkından çok, yaşam hakkını savunma noktasına geriledi” dedi.
Kadının
“esir” edildiği yerde, başka ne beklenir?
Nilgün Cerrahoğlu, 9 Mart 2013 - Cumhuriyet