Bekir Coşkun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bekir Coşkun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.12.13

Eşekler...

Bütçe görüşmeleri; Google’da 62 bin tıklama...
Eşekler buz tuttu; 554 bin tıklama...

*
Muhterem karım “Koş...” dedi:
“Koş, eşekler buz tutmuş...”
“Ama onlar Urfa Siverek’te, koşsam da yetişemem ki” dedim... 

*
Şırnak-Cizre yolu kapandı haberi...
15 bin tıklama...
Eşekler için kurtarma ekibi yola çıktı... 350 bin tıklama...
 
*
Andree’yi kardeşim Haldun’a yönlendirdim... Urfa’daki harasında bir sürü yarış atı var nasıl olsa...
“Dört tane de eşeğin oldu” haberine hiç sevinmedi:
Özellikle bebek olan var ya...”
“Sıpa?..”
“Evet, önce onu giydirmek lazım...”
Battaniye, elektrik sobası, artık ne varsa...
Ama ekler palto giymez yenge” dedi Haldun... 

*
Cumhuriyet haber portalında en çok okunanlar:
1- Eşekler dondu...
2- Bülent Arınç dedi ki...
3- TBMM’de kavga...
4- Acun’un yeni bombası...
5- CHP’den önemli açıklama...
..........
10- Başbakan İzmir’de...
 
*
Kaymakamı sabaha kadar uyutmadılar...
Bir de 68 depreminde bu kadar aranmıştı...
Zabıta müdürü koşarken “Yav nedir bu başımıza gelen?” dedi...
Saat 15.00...
Siverek Belediye Başkanı Sevgili Ali Murat Bucak beni aradı “Yenge merak etmesin, kurtarma ekibi eşekleri kurtardı” dedi... 

*
Büyüksün memleketim...
Kimi zaman içimizdeki canavarlar vuruşsa da... Birbirimizi acımasızca paralasak da... Toz tutmuş o yüce merhamet başını kaldırdığında...
Yüreğin eşekler için dahi “cız” diye yandığında...
Yücesin memleketim...
Kurban olurum taşına toprağına...  
Bekir Coşkun, Cumhuriyet, 15 Aralık 2013 Pazar

30.4.13

Süreç Duası...


Ya Rabbim...
Bu defa süreç meselemiz nedeniyle geldik kapına...
Sürecimizi açılımımız yerine kaim eyle...
Mesafesini daim eyle...
Neticesini mühim eyle...
Beğenmeyenlerin ağzını lehim eyle...
Terörle görüşen şerefsizdiyerek terör örgütü ile anayasa yapan Sayın Başbakanımızın hakkını teslim eyle Ya Rabbim...

*
 
Ya Rabbim...
Sayın Abdullah Öcalan kardeşimizin yol haritasını makbul eyle...
Mektuplarını makul eyle...
Kırk bin ölümü faili meçhul eyle...
Bütün bu işlerden İsmet İnönüyü mesul eyle Ya Rabbim...

*

Ya Rabbim...
Geri çekilmekte olan masum terörist çocuklarımızın yolunu iniş eyle...
Nöbetçi kulübelerinin arasını geniş eyle...
Yine de gören çavuş olursa...
Bir koşu, karakol mutfağında finiş eyle...

*

Ya Rabbim...
Necdet Paşamızı denizde ve havada muzaffer kılıp fişek eyle...
Karada bir miktar gevşek eyle...
Askerlik yan gelip yatma yeri değil demişti ol muhterem kulun...
Karargâhı bir müddet paşamıza döşek eyle Ya Rabbim...

*

Ya Rabbim...
Sürecin muvaffakiyeti bakımından akil insanlarımızın sözünü bol eyle...
Atılan yumurtaları havada gül eyle...
Akillerimizi kovalayanları topal eyle...
Abdurrahman Dilipakı idol...
Lale Mansuru sembol...
Kadir İnanırı bandrol...
Tarhan Erdemi turnusol...
Her sözlerini gol...
Sığındıkları otelleri dört yol eyle...
Bilhassa...
Küsmüş ve alınmış bulunan Orhan Gencebay kardeşimizi heyete bilahare dahil eyle Ya Rabbim...

*

Ya Rabbim geldik kapına...
Bu sürecimizi kabul eyle...
Bu milleti kul...
Muhalefeti zül...
Kullarının kafalarını ampul eyle Ya Rabbim...

Bekir Coşkn, Cumhuriyet, 30 Nisan 2013

11.9.09

Güle güle Bekir Bey


DÜNYANIN en zarif adamlarından biri gitti:

Bekir Coşkun.

Artık bizim gazetede yazmayacak.
Bundan böyle Habertürk’te.
Bu satırları ona güle güle demek için yazıyorum.
*
Güle güle Bekir Bey...
Siz benim bu gazetede en sevdiğim insanlardan biri oldunuz.
Hep.
Çünkü siz de biliyorsunuz ki, sizin gibi insanlardan bu dünyada pek yok.
Hele bu medyada... Allah muhafaza!
Zekânız, duyarlılığınız, mütevazılığınız, saflığınız, utangaçlığınız, kocaman elleriniz, güzel gülüşünüz, peltek peltek konuşmanız...
O inanılmaz cümleleriniz...
Minicik, kısacık, küçücük yazılarla...
Dünyanın en büyük duygularını anlatışınız...
Ezilenleri, itilip kakılanları, fakirleri, fukarayı, ihtiyacı olanları...
Bir erkek gibi değil de...
Bir baba gibi koruyuşunuz, esirgeyişiniz...
Yaşlıları, çocukları, hayvanları sevme biçiminiz...
Ve o dibine kadar sahici haliniz...
Size hep hayran olmama sebep oldu.
Benim için siz “duyguların efendisi”ydiniz.
İnsani her türlü zaafı, ayrıntıyı yakalamakta, ifade etmekte üzerine olmayan “usta”...
*
Ama itiraf ediyorum, “insan”a dair yazdıklarınızı, siyasi yazılarınıza tercih ettim.
Çünkü sizin gibi “insan”ı anlatan yoktu.
Ben balyozlar yerine, hafif dokundurmaları sevdim.
İtiş kakışlardan, iktidar savaşlarından nefret ettim.
Gülümsemeden okuduğum bir tek yazınızı hatırlamıyorum
Acı acı da olsa, gülümsemişimdir...
Sizin köşeniz, bana nefes aldığım, es verdiğim, soluklandığım mis kokulu bir bahçe gibi gelirdi.
Enerji toplar, hayata devam ederdim.
Ama söylüyorum bir ara, “Tutturuk Kemalistler gibi yazıyor. Cumhuriyet emin ellerde, o abartıyor!” dedim.
Sonra bir gün geldi, “Ulan, acaba Bekir Bey haklı mı?” diye şüphe ettim.
Bir uçtan bir uca gittim.
Hâlâ zaman zaman gidip, geliyorum.
Herkes gibi ben de endişeyle memleketimi izliyorum.
Ama yine de insana dair yazdığınız yazıları tercih ettim.
Hep de öyle olacak...
*
Kardeşimin evlilik telaşında gazete okuyamadım.
Sadece bir gün...
Koptum bütün medyadan...
Bağlandığımda bir de ne öğreneyim...
Gitmişsiniz!
Bir günde gitmediniz, biliyorum.
Sizinki uzuuuun bir kırgınlıktı, hissediyorum.
Sevgilisine küsen delikanlılar gibiydiniz.
Sizin kalbiniz kırılmıştı.
Kendinizi oyunun dışında kalmış gibi hissediyordunuz.
Eminim herkes kendine göre haklıdır, ben sadece gittiğiniz yerde mutlu olmanızı diliyorum.
Güzel Andree’nizle...
Cunda’nızla, tekneniz Pako’yla, sizinle renklenen Ankara’nızla, köpekleriniz Postal ve Mösyö Hırpani’yle, kedilerinizle ve dünyanızı tanımlayan her şeyinizle...
Mutlu olun...
Ve hep bizim Bekir Coşkun’umuz olarak kalın...
Güle güle.
HAMİŞ: Yarın Hürriyet’in ilavesi Look’ta, Yeşim Çobankent’in Bekir Bey’le Cunda’da yaptığı bir söyleşi yayınlanacak. Bütün bu tantanadan önce konuşmuşlar. Bekir Bey, yine anlattığı bir sürü şeyle beni güldürdü. Çok keyifli bir söyleşi. Fotoğraflarda da pek yakışıklı görünüyor. Kaçırmayın derim.
HAMİŞ 1: Bu arada, beni de tipik bir İstanbul gazetecisi olarak tanımlamış. Oysa o görmeyeli, ben kasaba gülü oldum! Yine de... Bekir Bey, ne diyorsa haklıdır. Hiçbir şey ona sevgimi değiştiremez. Onun benim hakkımdaki düşünceleri bile...

Ayse Arman, Hurriyet, 11.09.09

16.4.09

Şaşıranlar...

"Ergenekon şaşırdı..."
"Ergenekon’da pusula şaşıyor mu?.."
"Ergenekon’da sapma..."

(.......)
Arkadaşlar Ergenekon’un ne olduğunu yeni yeni anladılar. Ki sosyolojide buna "geç intikal" diyorlar.
Yeni kuşaktaki karşılığı; jetonun geç düşmesi...
Bana kalırsa; idrak sorunu...
Hani otomobili banketten uçurduktan sonra, yolun kenarına oturup "Ben nerdeyim?" demek gibi... Ya da içkiyi ayran gibi içtikten sonra, lavaboyu kucaklamışken "Bana ne oldu?" sorusu gibi...

Bu kanaat önderleri, Tayyip Erdoğan’ın "değişmesini" tam altı sene beklediler...
Keza bir "dinci" iktidarın Türkiye’yi AB’ye sokmasını...
Ya da; AKP’nin çağdaş reformlar yapmasını...
Hiçbiri olmadı...
Benzer başlıklar altı sene sonra atıldı:
"AKP şaşırttı..."
"Pusula şaşıyor mu?..."
"AB’den sapma mı?..."

Bence şu "geç intikal" sorunu, aslında kıvırma sanatının bir unsuru olmalı...
Bal gibi biliyorlardı neyin ne olduğunu... Artık mızrak çuvala sığmadığında, insanları aptal yerine koymanın sınırına dayanıldığında, mal ortaya çıktığında... Bir yere kaçamayıp soruyordur bizi eşek yerine koyarak:
"Ergenekon şaşırttı..."
"AKP’de pusula şaşıyor mu?..."
"Laiklikten sapma mı?.."

Allah bir topluma ceza vermek istiyorsa, ona akılsız-ahmak aydınlar verirmiş...
Şimdi mi uyandınız, öyle mi?...
Şimdi mi görebildiniz gözünüzün önünü?...
Bu kadar mıydı zekánız, sezginiz, donanımınız, aklınız?...
Peki kim ödeyecek bu günahların bedelini...
Kayıp yıllar, yaralı-bereli bir cumhuriyet, kan kaybetmiş bir ülke?..
Peki, hiç utanmaz mısınız siz?...
Bekir Coşkun, Hürriyet, 16 Nisan 2009

17.2.09

Iki Adam

BİRİNCİ adam; "Bunlar cumhuriyeti yıkıp tarikat devleti kuruyorlar" dedi...
İkinci adam; ne kadar molla, sofu, tarikatçı, mürit, karısı türbanlı varsa devlet kadrolarına doldurdu...
Birinci adamı suçladınız...

(.........)

Birinci adam; Tandoğan’da, Çağlayan’da, Kordon’da "Türkiye laiktir, laik kalacak" diye bağırdı...
İkinci adam; Anayasa’mızda cumhuriyetin temel ilkesi laikliği tekmeledi...
Birinci adamın evini bastınız...

(.........)

Birinci adam; Mustafa Kemal’in açtığı çağdaşlık yolundan sapıldığını öne sürdü...
İkinci adam; ortaçağ görüntüsüyle, türbanı-tesettürü ile çıkıp devletin tepesine oturdu...
Birinci adamı yakaladınız...

(.........)

Birinci adam; Türkiye’yi yöneten iktidarın, irticanın merkezi olduğunu öne sürdü...
İkinci adam; devletin en yüksek mahkemesi Anayasa Mahkemesi’nde yargılandı ve "irticai faaliyetlerin merkezi olduğuna" karar verildi...
Birinci adamı içeri kapattınız...

*

Birinci adam:
Emekli maaşından başka bir şeyi yok... Genelde devletin verdiği lojmanlarda oturur... Topluca yemek yediklerinde, bir ara masanın altından paralar toplanır da yemeğin faturası ödenir... Hep aynı takım elbiseyi giyer... En zenginleri, yani "kasa" dedikleri tutukluyken öldüğünde, cenazesi para toplanarak kaldırılır...

İkinci adam:
Altın zengini... Torba altınlarını medya yaza yaza bitiremez... Damatlar, oğullar, dünürler, yandaşlar, ortaklar, komisyoncular... Yumurta işleri, bakliyat işleri, mısır işleri, gemicik işleri, parfümeri işleri, mücevherat işleri... Tümü din-iman adına, gizli-kapaklı ve akıl almaz bir iktidar nimeti...
Ama siz birinci adama kızdınız...

(.........)

Birinci adamı; vatan haini saydınız...
İkinci adamı; başınıza taç yaptınız...
Tebrik ederim sizi...
İyi yaptınız...
Bekir COŞKUN, Hürriyet, 17 Şubat 2009

2.2.09

Hormon...

BİLİM adamları başıma işler açan şeyi buldular:
Oksitoksin hormonu...
Japon Abuza Üniversitesi'ne göre; çocuklarını sevip okşayan annelerde-babalarda görülen "oksitoksin hormonu" yükselmesi, hayvanlarını seven insanlarda da aynı biçimde yükseliyor.
Açıklamada; köpekleri-kedileri ile sadece 25 dakika oynayan, ilgilenen ya da "göz temasına" giren bireylerdeki "oksitoksin hormonu", aynı değerlere sahip diğer insanlara göre yüzde 25 artıyor.
Bilim adamları; hayvan sahibi insanlarda saptanan, depresyonla baş edebilmenin, sakinleşmenin, huzur duygusunun sebebinin "oksitoksin hormonundaki" bu artış olduğunu tıp dünyasına duyurdular.

*

Şimdi daha iyi anlıyorum:
Bizim "çocuklar" sehpanın ayağını yediklerinde onlara niye hiç kızamadığımı...
Oksitoksin hormonudur...
Aslında kızıp "Şimdi görürsünüz..." diyerek üzerlerine yürüdüğümde ve onlarla göz göze geldiğimde, demek ki oksitoksin hormonu yüzde 25'e fırlıyor... Ve ben "Neleri de yemişler neleri..." diyerek sanki üç ayaklı sehpaya sevinmişim gibi oluyorum...
Sebep?..
Oksitoksin hormonu...

*

Böylece anlıyoruz ki:
Kavgacı, asabi, marazi tipleri biraz normalleştirmek için demek ki sevip oynayacakları ya da en azından "göz teması" sağlayacakları sevimli canlılara gerek var.
Ama hayvan sevmeyip, üstelik onu kanını görüp sürünmek kaydıyla kesiyorlarsa...
Oksitoksin hormonu, ne bilelim biz, belki eksi 30...
Artık ne sevgi, ne hoşgörü, ne saygı ara...

*

Doğu toplumlarındaki hoşgörüsüzlüğün-didişmenin-nefretin, her evde mutlaka kedi-köpek beslenen Batı toplumlarından daha fazla olmasını da açıklıyor Japon Abuza Üniversitesi'nin buluşu.
Ve ben, sehpanın üç ayaklı kalışına niye kızamadığımı...
Onları okşamanın verdiği inanılmaz ve doyulmaz huzurun-mutluluğun nedenini...
Evin "çocuklarını" niye çok sevdiğimi...
Onları kaybettiğimde niye ağladığımı...
Şimdi anladım...
Bekir Coşkun, Hürriyet, 01.02.2009

23.11.08

Bilezik...

KUCAĞINDA küçük bir köpek vardı.
Veteriner Tıp Merkezi’nin önünde dolanıp durdu bir süre.
Arada bir köpeğini okşuyor, hasta köpeği tüm acılarına rağmen o okşadıkça başını kaldırıp sahibini koklayarak öpüyordu.
Ve içeri girdiler.
Adam Karabük’te bir apartman görevlisiydi, adı; Oktay Özkul.
Köpeği Colly’nin çok hasta olduğunu anlattı, köpeği başını kaldırıp "Neler oluyor?.." der gibi onları dinledi.
Sevgili Veteriner Hekim Ateş, köpeği muayene etti. Kafasında tümör vardı ve ciddi bir ameliyat gerekiyordu.
Üstelik hemen...
Köpeğin sahibi o an elini cebine soktu, bir bilezik çıkarttı. "Bu karımın tek bileziği, çabuk gelelim diye bozdurmaya vakit bulamadım, bunu verebilir miyim?.." dedi.
Hekim Ateş’in gözleri doldu.
Adam ağladı...
Ve küçük köpek ameliyat edilmek üzere içeri alındı.

*

Van’daki vahşete, Şanlıurfa’da dört ayağı insan tarafından kesilmiş kediye, her an yurdun dört bir yanından gelen kötü-dehşet verici haberlere takılmışken...
Bir anda küçük köpeğini tedavi ettirmek için karısının tek bileziğini alıp koşan Karabük’ten Oktay’ın boynuna sarıldım, taa uzaktan uzaktan...
Onun yüce bir insan olduğunu düşündüm.
Ona, "Sen insanlığın yüz akısın" dedim, duysa da duymasa da...
Onu yüzünü görmeden sevdim...
Onunla aynı ulustan olmaktan, aynı topraklarda yaşamaktan, onunla vatandaşlığı paylaşmaktan gurur duydum...

*

Yazının tam burasında VTM’yi aradım:
Colly’nin durumu iyi. Ameliyat çok iyi geçmiş, kafası sargılar içinde öyle oturuyormuş.
Gözü kapıda...
Çünkü ben bunları bilirim; canları çok yansa da onların akılları sevdikleri insandadır, öyle beklerler...
VTM bileziği almadı, tüm masrafları karşıladı.
Belki yakında Colly, sahibinin kucağında evine dönecek.
Kolunda tek bilezik, ama yüreğinde hazineler taşıyan annesinin... Belki apartman görevlisi, ama insanlığın en yüce mertebesinde beylerbeyi olan babasının yanına...

Bekir Coşkun, 23.11.2008, Hurriyet

15.11.08

Masa

EMİN değilim, ama müşavirleri Cumhurbaşkanı'nıza bilgi vermişlerdir belki de:
"Size büyük bir hediye getirdi İsviçreli meslektaşınız..."
O heyecanlanmıştır:
"Nedir, nedir, nedir?..."
"Masa..."
"......?"


***

Ben böyle tuhaf hediyelere kızarım.
Ne yapacaksınız masayı?
Kimi zaman bu gibi gereksiz hediyeler getirenler olur. Bir cumhurbaşkanımıza hediye olarak deve getirmişlerdi.
Öyle baktı deveye.
Ne yapsın deveyi?
Zaten deve de onu görünce korkup kaçtıydı.
En iyisini Kenan Evren yaptıydı; kendisine verilen öyle değersiz teneke-meneke plaketleri çuvala doldurup denize attığını açıklamıştı, bilirsiniz.


***

Masa, cumhuriyet ile birlikte anlam kazandı.
Şeriat okullarında masa olmaz, tarikat kurslarında, dergáhlarda her şey yere yakınken, cumhuriyet okullarında öğrencilerin masasına "sıra" denildi ve artık öğretmen masaları vardı. Arap kültüründe masa (Latincedir) yoktur, çölde ağaç olmadığı için belki de...
Ve dinciler (dindarlar demiyorum) masayı sevmezler. Çünkü masa; medeni nikáh masasından, Atatürk'ün içki masasına... modern evlerde yemek masasından, şeyhlerin-şıhların yerine geçen müdür masalarına kadar, dincileri rahatsız etti.


***

Hele hele Lozan masası...
Hilafetin yerine laik ve çağdaş cumhuriyeti tüm dünyaya kabul ettiren, Atatürk devrimlerine yol veren bağımsızlık anlaşmasının imzalandığı masadır o...
İsviçre Konfederasyonu Başkanı Couchepin, sen kalk masayı Abdullah Gül'e hediye getir...
Haberlere göre Cumhurbaşkanı'nız önce teşekkür etmeyi unuttu, sonra da masanın yanına bile gitmedi zaten.
Arap emirlerin, kralların, sultanların getirdikleri hediyeleri, tüm ısrarlara rağmen açıklamadıkları için bilmiyoruz; ama masadan da hediye mi olur...
Ben kızarım böyle tuhaf hediyelere...

Bekir COŞKUN, Hürriyet, 13 Kasım 2008



*****************************
Olayı bilmeyenlere:


Ankara'da tarihi gün

A.A

İsviçre, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e Lozan Anlaşması'nın imzalandığı masayı hediye etti.

İŞTE TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN KABUL EDİLDİĞİ O MASA
Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye'ye resmi ziyarette bulunan İsviçre Konfederasyonu Başkanı Pascal Couchepin ile Türkiye ve İsviçre arasındaki diplomatik ilişkilerin başlangıcının 80. yıl dönümü dolayısıyla Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nde düzenlenen etkinliğe katıldı.
Diplomatik ilişkilerin 80. yılının kutlanmasının İsviçre'nin iki ülke işbirliğine ve ilişkilerine verdiği önemi gösterdiğini anlatan Cumhurbaşkanı Gül, Couchepin'in Türkiye ziyaretinin de bunun kanıtını olduğunu ifade etti.
“Türkiye ile İsviçre arasındaki ilişkiler önemli, çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin en önemli tarihi anıları İsviçre'de gerçekleşti. Lozan bunların başında geliyor” diyen Cumhurbaşkanı Gül, Montrö Sözleşmesi'nin de İsviçre'de imzalandığını hatırlattı. Geçmişte bu kadar sağlam ilişkilerin olduğu bir ülkeyle bugün de sağlam ve ayrıcalıklı ilişkiler kurulmasının doğru olduğunu belirten Gül, her iki ülkenin de bunu hak ettiğini kaydetti.
İsviçre Konfederasyonu Başkanı Couchepin'in ziyaretinin 80 yıllık ilişkilerde devlet başkanı düzeyinde yapılan ilk ziyaret olduğunu anımsatan Cumhurbaşkanı Gül, “İnanıyorum ki bu ziyaret Türkiye ile İsviçre arasındaki ilişkiler için yeni bir sayfa olacaktır” dedi.

ANLAMLI HEDİYE
Cumhurbaşkanı Gül, İsviçre'nin Lozan kentinde 24 Temmuz 1923'te Lozan Anlaşması'nın imzalandığı masayı Türkiye'ye getirerek, hediye ettikleri için de Couchepin'e teşekkür etti. Gül, “Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna sahne olan bir masa. Bizim için manevi değeri tabii ki büyük olan bir anı. Tabii ki bu, Türkiye'de depoda durmayacak, Türkiye'de en güzel şekilde sergilenecek” diye konuştu.

GÖRÜŞMELERDE TÜRKİYE'Yİ İSMET PAŞA TEMSİL ETMİŞTİ
Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, S.S.C.B ve Yugoslavya Özgürlük Ülkesi temsilcileri tarafından, Lozan Üniversitesi salonunda imzalanmış barış antlaşmasıdır.
Lozan Antlaşması'nin yazılması için düzenlenen Lozan Barış Konferansı 8 ay sürmüş ve Türk tarafının kayıtsız şartsız bağımsızlık talebi nedeniyle çetin geçmiştir. Görüşmelerde Türkiye'yi temsil eden İsmet Paşa başkanlığındaki Lozan Barış Konferansı üyelerinin rolü büyüktür
.
12 Kasım

10.9.08

Sıra bizde…

İŞTE benim size altı senedir ezile büzüle, kahırlar içinde anlatmaya çalıştığım “Başbakan” buydu.
Ama siz anlamamazlıktan geldiniz.
“Sıra size gelecek” yazısını yazdığım günü hatırlıyorum; önce başlığa “Sıra bize gelecek” yazmıştım. Masamın etrafında hızla üç kez sağdan sola, üç kez soldan sağa dolandıktan sonra, vaziyeti düşünüp yeniden eski başlığa dönmüştüm:
“Sıra size gelecek…”
Oysa dün televizyona baktım:
Sıra bizde…

***

Altı senedir anlatamadım; bu Başbakan asla “demokrat” değildir…
Siyasete “Minareler süngümüz…” diye adım atan insanı, sanki bir demokrasi manifestosu sunmuş gibi karşıladınız.

(………)

Bu Başbakan “çağdaş” da değildir.
Batılılığı-çağdaşlığı reddeden anlayışın simgesi haline getirdikleri türbanı-tesettürü yanında taşıyan ve kadrolarını türbanlı hanımlar ordusundan kuran insanı “çağdaş” sandınız.

(………)

Bu Başbakan “hukuk” da tanımaz…
Seçimlerde aldığı yüzde 46 oyu hukukun üstünde gören ve halk desteğinin mahkeme kararlarının üzerinde olduğunu açıkça söyleyen insanı “hukuki” saydınız.

(………)

Bu Başbakan “Türkiye’yi AB’ye sokacak adam” da olamaz…
Çünkü AB; demokrasi, hukuk, laiklik, çağdaş yaşam biçimi demektir. Bunlardan bir tekine sahip olmayan insandan, Türkiye’yi “AB’ye sokmasını” beklediniz.

(………)

Bu Başbakan “AK” da değil…
Ormana yapılan villadan gıda dağıtım şirketine… İki kamu bankasından verilen 350’şerden 700 milyon dolarla damada alınan medya şirketinden gemiciğe… Burs paralarından kral hediyelerine… Çevresindekilerin yolsuzluklarını görmemesinden kendisini koruyan dokunulmazlığı (millete söz verdiği halde) kaldırmamasına kadar…

***

Üstelik bu Başbakan artık gerçek kimliğini gizlemiyor; haksız-hukuksuz, demokrasiye tahammülsüz, çağdışı ve saldırgan…
Ve sıra bize geldi.
Sıra size de gelecek.
Bekir COŞKUN, Hürriyet, 09 Eylül

26.8.08

Bir kedi yavrusu olsaydım...

BENCE bizler boşu boşuna onlara hayvanları anlatıp duruyoruz, insanlar hayvanları yeterince tanıyorlar aslında.

Koyunun kopyasını çıkartan insanoğlunun zekásı, evinin saçağındaki kuşun yavrularına yiyecek taşırken sahip olduğu anne duygusunun boyutlarını nasıl bilemez?

Ya da önceki gün izledi insanlar:

Almanya'nın Münster Hayvanat Bahçesi'ndeki goril, ölen yavrusunu uyandırmak için onu kucağından bırakmadı, okşadı, sevdi, ağladı... Ertesi gün insanoğluna bir başka haber ulaşıyordu televizyonlardan, gazetelerden:

Avustralya'da Sydney açıklarında bir balina yavrusu, annesi zannettiği bir tekneyi emmek istiyordu. Millerce teknenin altında yol aldı, annesine (!) sokulmak istedi, ona seslendi, karnı acıkınca emmeyi denedi, ama olmadı.

Tüm dünya izledi bunu.

Her gün medyada yayınlanan bu tür haberler-görüntüler, kendi sağlığı söz konusu olunca gözle görülmeyen virüslerin-mikropların dünyasını çözen insanoğluna, bahçesindeki hayvanların da duyguları olduğunu anlatmaya yetmez mi sizce?

Bal gibi yeter...

*

Ama genelde ahlaki değerlerden yoksundur insan.

Merhametsiz...

Sevgisiz...

Ve çıkarcıdır...

Toplumun içinde kalma zorunluluğu, öğretiler, kurallar, yasalar, onu öyle düzgün tutsa da bir kedi yavrusu ile baş başa kaldığında onun gerçek kimliği ortaya çıkar. Fok yavrularının kürkleri için diri diri yüzülmelerinde ya da boğa güreşlerinde, o baskılar ortadan kalktığında, gerçek yüzünü görürsünüz insanın.

Kürk mağazalarına koşarken ya da arenalarda zavallı bir dananın kılıçla delinmesini çılgınca alkışlarken... Böyledir insanoğlu...

Acımasız, merhametsiz, çıkarcı...

*

Çevrenizdeki insanlara iyi bakın.

Savunması olmayan, güçsüz, korunmasız, kimsesiz, dilsiz canlılara merhamet göstermeyenlerden korkmalısınız.

Bir gün sizin gücünüz tükendiğinde, o insanlara muhtaç olduğunuzda, savunmasız kaldığınızda, bir parça kuru ekmeği esirgediği kediden hiç farkınız olmayacaktır.

Bir kedi yavrusu olsaydım...

Size dostlarınızı saysaydım...

Bekir Coskun, Hurriyet, 24.08.2008