Odatv.com etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Odatv.com etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.12.13

AKP'nin dış politika başarısızlığının nedeni ortaya çıktı

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu,
 Stratejik Derinlik, Türkiye’nin Uluslararası Konumu
Küre Yayınları, 
72. Baskı, İstanbul 2011, 584 s.

Ahmet Davutoğlu’nun ülkemiz uluslararası ilişkiler literatürüne kazandırdığı bu eser hakkında yazılı ve görsel medyada pek çoğu popüler olmak üzere dile getirilmiş pek çok görüş vardır. Lakin eser üzerinde uluslar arası ilişkiler camiasında “oh ne güzel oldu” dışında Batı’da olduğu gibi bir eleştiri yazısı yazılmadı. Eserin ilk baskısı Nisan 2001, bugüne kadar takip edebildiğim kadar 73 baskı yapmış bir eser. Övgü ve sövgü’den aşırıyız milletçe malum.
Bu kitap, Ahmet Bey’in, öncelikle büyükelçi ve dış politika başdanışmanlığı, ardından Dışişleri Bakanlığı döneminde AKP’nin dış politikasının temel metni olduğu farz edilen bir çalışmadır. O yüzden ayrı bir öneme haizdir. Ahmet Bey’in kitabına başlık olan “stratejik derinlik” kavramı coğrafi olduğu kadar kültürel bir kavram olduğu ve Türk kültürünü ilgilendirdiği için bir Türkolog halk bilimci gözüyle eseri ele almaya çalışacağım.

***

Askeri stratejinin temel literatürü kurucu babalar Ratzel ve Haushofer de dahil olmak üzere dilimizde yoktur. Bu vesileyle uzun zaman geleneksel olarak askeri ve diplomatik stratejimiz kartografya ve coğrafya, jeopolitik bilimin verilerinden uzakta, sevk-i tabii ve ampirik bilgilerle kurgulanmıştır.
Türkler pratikte ve uygulamada, askerlik ve muharebe literatürüne pek çok, örnek olay olarak gösterilen ve incelenen taktik ve uygulama hediye ettiyse de bu anlamda geleneksel olarak yazılı bir askeri strateji literatürü bölük pörçük derleme, tercüme ve notlardan, hizmete özel risalelerden ibarettir. Bunun sağlamasını şu şekilde yapabiliyoruz. Dünyanın meşhur kütüphanelerinin kataloglarına girip anahtar kelimelerle taradığımızda “takke düşüp kel görünüyor”. Sert ve haşin bakışlar, hot, zötle, sert marş söyleyerek, literatür gelişmiyor, tefekkür, tezekkür ve araştırma ile gelişiyor. Mesela Google kütüphaneme bir bakalım:
”military strategy” anahtar kelimesi ile bk[https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy]
Keza jeopolitik , coğrafya ve strateji konularında bk [“geopolitic, geography an strategy “ anahtar kavramlarını kullanarak https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy#hl=tr&q=geopolitic+geography+and+strategy&tbm=bks]
Diplomatik strateji [“diplomaticstrategy” anahtar kavramlarını kullanarak bk https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy#hl=tr&q=diplomatic++and+strategy&tbm=bks]

AHMET DAVUTOĞLU O KİTAPTA NEYİ GÖZDEN KAÇIRIYOR
Bir de bizim ulusal toplu katalogumuza, kütüphanelerimize  girerek Türkçe literatürü tarayalım sonuçta arada Türkçe literatür aleyhine bir uçurum olduğunu görüyoruz.
Bu anlamda Davutoğlu’nun metni en temel coğrafi, jeopolitik stratejik hakimiyet teorilerinden hareketle Türkiye’nin tarihten günümüze reprospektif bir görünümünü tasviri bir üslûpla ortaya koyuyor. Bu anlamda ilk planda şayan-ı dikkat ve takdir edilmesi gerekli bir çaba. Kutluyoruz. Yalnız eser 73 baskı yapmasına rağmen hala güncellenmemiş olması, Strateji konularında son dönemde önemli dikkatleri olan Ramazan Özey’in Merkezi Hâkimiyet Teorisi kitabını ve Türk Dünyası Jeopolitiği makalelerini görmemiş olması çok büyük bir eksikliktir.
Ayrıca Davutoğlu’nun eserini oluştururken kaynakçasına baktığımızda Türkiye’nin Stratejik derinliğini yazarken Türkçe muteber tek bir Türkoloji ve Tarih kaynağına rastlayamıyoruz. Bu eserin bilimselliğine son derece halel getiren bir husustur. Türk kültürünün “stratejik derinliğini” yazarken Gökalp, Togan, Osman Turan, Kafesoğlu, Atsız, Peter Golden, Osman Karatay, Ayhan Bıçak, Şahin Uçar, İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Dursun Yıldırım gibi araştırmacılarımızın çalışmalarını özümsemeden ve atıf yapmadan böylesi bir başlığın altı doldurulamaz, eksik kalır nitekim öyle de olmuştur. Rusça literatür bizim sosyal bilimler geleneğine hepten yabancı. Oysaki şarkiyat enstitüsü, ilimler akademisi 300 yıldır bizim bu kültür havzamızla ilgili neşriyat yapıyor. Bu birikimden habersiz bu alanı çalışamazsınız. Keza hocamızın eserinde tek bir Rusça kaynak yok.

AKP'NİN DIŞ POLİTİKA ZAYIFLIĞI BURADAN GELİYOR
Kitabın en büyük eksikliği ve buradan hareketle AKP dış politikasının zayıflığı da burada başlamaktadır. Türkoloji/ Türlük bilimi araştırmalarından bağımsız olarak Türk Kültür Havzası dediğimiz alanı tanıyamaz, envanterini üretmez, çelişki ve çatışmalarını, özelliklerini analitik olarak çözümleyemez ve doğru politikalar geliştiremezsiniz. Batum’u Tebriz’i, Bakü’yü, Halep, Musul , Kerkük yakın kara sahamızı ve 20-100 doğu boylamı ile 33-65 enlemleri arasındaki coğrafyayı ve bu coğrafyadaki Türk kültürünün iltisaklarını bilmeniz gerekir. Her zaman dile getiriyorum yine bir hatırlamak lazım:
“Türkler, Eski Dünya’daki bütün kadim medeniyetlerle kültürel ve siyasal ilişkilerde bulunmuş tarihin kıdemli bir milletidir. Toynbee’den Spengler’e bütün büyük tarih filozofları Türk kültürünü [bazen İslam medeniyeti başlığında] dünyanın büyük kültür ve medeniyetleri arasında zikrederler. (...) Kuzeyde tün ortasından güneyde kün ortasına kadar Tundra kuşağından Akdeniz havzasına, Mezopotomya’ya, Türkistan’dan, Adriyatik sahillerine kadar ulaşan 12 milyon kilometrekarelik alan Türk kültür ve medeniyetinin tarihsel olarak meskûn olduğu coğrafyadır.

AKADEMİK ZAAFLER GİDERİLMELİ
Asya, Avrupa ve Afrika’nın toplam alanı 85 milyon kilometrekaredir. Bu alanın 3/2’sini oluşturan 55 milyon kilometrekarelik alan tarihsel süreçte Türk boy ve topluluklarının siyasal olarak denetim altına aldıkları alandır. 20 doğu boylamı Budapeşte’de Gül Baba tekkesi, Batı’daki en son Türk eseri 100 doğu boylamı Saha-Yenisey hattından Tarım havzasına kadar olan alan, en doğu ucudur. Güneyde Sudan-Hartum ve Suakin limanından Yemen’e, kuzeyde Tundra kuşağını takiben Petersburg, Tümen ve Sibirya’ya kadar olan Türk kültürünün coğrafyasıdır. Bütün bu coğrafyalarda Türk kültürünün izleri/eserleri vardır. (...) Bu coğrafyada Türklerle beraber farklı etnisiteler ve inanç gelenekleri beraberce yaşaya gelmişlerdir. Farklı etnisitelere sahip Müslim topluluklarla aynı inanç dairesi içerisinde ortak bir inanç repertuarında yoğrularak müşterek bir medeniyet sembolizmi ve grameri üretildi. Kürtler, Gürcüler, Arnavutlar, Lazlar, Çerkesler, ilh. Hep bu sembolizmin ve gramerin öğeleridir. Tekil olarak bu kültürleri ele aldığınızda özgün “unique” anlamda bulacağınız şey, sınırlı ve arkaik bir folklorizmden öteye gitmez. Oysa bu halkların da dâhil olduğu ve adına “Türk Kültür Havzası” dediğimiz alan, ortak medeniyetimizin omurgasını teşkil eder. Söz konusu akraba halklar, tarihsel süreçte Türk siyasal hâkimiyetinin yarattığı yaşam ve kendini üretme geliştirme imkânı bulmuşlardır. Türk siyasal hâkimiyetinin zayıfladığı veya kesintiye uğradığı tarihsel kesitlerde bu halkların, her anlamda mağdur ve mazlum olduğunu görürüz. Bu anlamda havzadaki Türk siyasal aklı ve teşkilatçılığını bir istiare ile atomun yapısına benzetebiliriz. Merkezde çekirdek olarak Türk siyasal teşkilatçılığı ve siyasal aklı bulunmaktadır. Çekirdeğin çekim gücü proton, nötron ve diğer parçacıkları bir arada tutarak maddenin oluşumuna imkân sağlamaktadır. Bu anlamda Türk siyasi erki bu coğrafyada ortak inanç eksenindeki akrabalarımızı kendi barış ve güvenlik alanı içerisinde koruyup himaye ederek varlıklarını devam ettirmelerine imkân sağlamıştır/sağlamaktadır. “
Bu anlamda Türkiye Türkolojisi de  akademik alanda zaaflarını bir an önce gidermelidir.’!. XXI Yüzyıl Türkiye  Enstitüsü önderliğinde Amasya’da Türkoloji disiplini ve Uluslararası İlişkiler disiplininin Türkiye’nin ilgili alanlardaki eksikleri konusunda ne gibi ortak çalışmalar üretebileceği hususunda ciddi bir çalıştay yapılmıştır. Orada da bu eksikliklerin üzerinde durulmuştur. TTK, TDK, Yüksek Kurumun üniversitelerimizin çok büyük çoğunluğunun böyle bir kaygısı ve arayışı yoktur; zira öncelikleri planlayan bir kültür bilimleri politikamız yoktur.
Türkiye milli geleneği ve Türkoloji geleneksel birikimi içerisindeki, “yalancı milliyetçiliği” entelektüel planda eleştirel bir tasfiyeye tabi tutulması gerekir. Trubetskoy’un  yalancı milliyetçilik diye nitelendirdiği dalga eleştirel bir nevi Avrasyacılığın manifestosu niteliğinde olan eseri 1920 yılında Sofya’da yayınlanan “Evropa i Chelovechestvo” adlı küçük ama özlü risalesidir. Bu eser dilimize “Avrupa ve Medeniyet” adıyla 2012 yılında Vügar İmanov’un tercümesiyle kazandırılmıştır. Eser Batı merkezci düşünce tarzına dönük çok ciddi eleştirileri içermektedir. Batılıların milliyetçilik anlayışını şovenizm ve kozmopolitizmin bir sentezi olarak gören Trubetskoy’a göre Avrupa’nın bu anlayışının peşine takılanlar yalancı milliyetçilerdir. Onlara göre mensup oldukları halkın milli kültürünün özgünlüğü hiç de önemli değildir. Bunun yanında ben – idraki de pek ehemmiyet kesbetmemektedir. Zira onlar “kendileri gibi” olmaktan ziyade “diğerleri gibi” örneğin Avrupalılar gibi olmayı arzu ederler. Avrupalılaşma, yani Roma-Germenlerin devlet yapısını ve ruhunu, ideolojilerini, güzel sanatlarını ve maddi yaşamlarını tıpatıp taklit etmeye kalkışmak da netice itibarıyla her türlü özgünlüğün kaybına yol açmaktadır. Halk ve kültürlerin eşitliğinin inkâr edilmesine ve kibre dayalı militan şovenlik, yalancı milliyetçiliğin bir başka çeşididir. Trubetskoy’a göre I. Petro sonrası Rusya’da ortaya çıkan milliyetçilik de hastalıklıydı. Bu dönemde Rus aydınlarının ekserisi hiçbir şekilde “kendileri gibi olmak”ı değil, “hakiki Avrupalı” olmayı arzu ediyor, pek çoğu “geri kalmış” ülkelerini hor görüyordu. (Trubetskoy; Avrupa ve Beşeriyet; s.103-104), Trubetskoy’a göre Avrupalılaşma toplumda yukarıdan aşağıya doğru tezahür ediyor ki, ilk olarak da üst kesimleri kapsıyor, bu nedenle de Avrupalılaşmış seçkinler ile Avrupalı olmayan halk arasında derin kültürel uçurum yaratmaktadır. Avrupalı olmayan bir halkın Avrupalılaşması kendisine olan saygısını kaybetmesine yol açar. Ulus kendi tarihini Avrupa’ya özgü bakış açısından değerlendirmeye başlamakta, bu yüzden de Avrupa kültürü ile çelişen her hangi özelliğini, kötülüğün ve geriliğin alameti olarak algılamaktadır. (Meşdi İsmayilov, Avrasyacılık, 31/ B. Atsız Gökdağ’dan alıntıladım.). Bu ekibin bulunduğu sosyal ve siyasal ortama göre birden fazla siyasi görüşü ve onlarca set halinde doğrusu ve tavrı vardır. İlke ve doğrultu tutarlılığı olmadığı için herhangi bir entelektüel üretime kapı aralayamazlar. Bürokrat ve birilerinin adamıdırlar. Sürekli birilerinin adına papağan gibi konuşurlar, kurşun askerdirler… Doğruyu söylemez susarlar. Tanpınar’ın sükût suikastı dediği şey!. Pardösülerinin altında bir hain silahı olan hançer taşırlar…[Dön sırtını gör neçe olur ahvalin]…

BU TEORİNİN DOĞRULU İSPATLANMALI
Tiflis’de oturan elçiniz 30 km ötedeki Borçalı’nın ne demek olduğunu bilmezse olmaz. (danışık dilini danışacak/özendiğimiz ABD’ninkiler öyle.). Tebriz- Erzurum -Trabzon hattını bilecek. Akkoyunlu Karakoyunlu, Safavi tarihsel birikimini ve jeopolitiğini bilecek. Uluslararası İlişkiler disiplini bu anlamda çok yavandır. Ümit Özdağ Bey’e bir sunum esnasında söyledik. Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplinin stratejik öngörüleri ve analizleri “büyük ölçüde” papatya falı gibidir. Karşınızda temel sosyal bilimler kültürü üstüne uluslararası ilişkiler uzmanı olmuş Brezinski, Kissinger,Fuk uyama var onların karşısında “tığ-ı teber, şah-ı merdan çıkarsanız”  duygularınız karmakarışık olur. Bakınız aşağıdaki fotoğrafta sivil Brezinski ! mücahitlere bir makineli tüfek hakkında ders veriyor. Muhataplarımızın donanımı bu çerçevede. [Teori pratik, pentagonda askeri harekat ve lojistik planlamacıların pek çoğu böylece sivil kaynaktan gelen disiplinlerarası eğitim görmüş uzmanlar. Emeklisi geldikten sonra veya muvazzafken sivil kaynakta inkılap tarihi ve uluslar arası ilişkiler doktorası yapıp eline çubuk alıp akıllı tahta karşısında küçük açıklamalar yaprak olmaz bu işler….]

Ben Prof. Dr. Ramazan Özey’in aşağıdaki görüşünün [askeri ve sivil stratejik planlamacılar tarafından da] geniş manada okunduğundan pek şüpheliyim.
“Anadolu, Asya, Avrupa ve Afrika eski kara kütlelerinin bitişme noktasında yer almaktadır. Yarımadanın üç tarafı denizlerle çevrilidir. Yükselti bakımından kıtanın en yücesi olan Asya’dan (ortalama 1010 m.) bile hayli yüksek (Türkiye Ortalama yükseltisi 1132 m.) bir kara parçasını teşkil etmektedir. Asya ve Afrika’ya bitişik olduğu kesimlerde aşılması zor sıradağlar yer almaktadır.
Bütün bu genel özellikleriyle, Anadolu; tam bir kaleyi andırmaktadır. Kalenin Asya’ya açılan burcu Malazgirt, Avrupa’ya açılan burcu ise İstanbul’dur. “Merkezi Hâkimiyet Teorisi” adını verebileceğimiz bu görüşe göre; “Anadolu Yarımadası Heartland, Heartland’ı çevreleyen Balkan yarımadası, Kafkaslar, İran, Arabistan ve Kuzeydoğu Afrika; kısacası Balkanlar ve Ortadoğu, dünya kalesini çevreleyen iç çemberi meydana getirir. Bunun dışındaki kara parçaları ise, dış çemberi ya da dünya adasını oluşturmaktadır.” Bu görüş çerçevesinde şöyle bir sonuca varabiliriz; “Dünya Kalesi’ni (Anadolu’yu) elinde bulunduran bir millet, iç çembere hükmeder. İç çembere hükmeden bir millet ise, dış çembere yani dünyaya hâkim olur.”
Kuşkusuz bir teorinin doğruluğu, ispatlanmasıyla mümkündür. İşte bu teori, tarih boyunca üç kez ispatlanmıştır. Batıya açılan burcu İstanbul ile birlikte Anadolu; M.Ö. 2. yüzyılın ortalarından M.S. 395'e kadar Roma, 395 - 1453 arası Doğu Roma ve 1453 - 1923 devresinde de Osmanlı İmparatorluklarının (Gerçi Anadolu’da Türk hâkimiyeti 1071 Malazgirt Zaferi ile başlar) hâkimiyetlerinde temel çekirdeği oluşturmuş ve kale görevini görmüştür. Söz konusu bu kale, 1923'den bugüne (1995) kadar da Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yer almaktadır.” [Ramzazan Özey; “Türk Dünyasının Jeopolitik Önemi ve Başlıvca Proplemleri”]

AHMET DAVUTOĞLU ELEŞTİRDİKLERİ POLİTİKAYI UYGULUYORLAR
Sıfır sorun diye başlayan süreçte yakın kıta havzamızla Oğuz /Selçuklu coğrafyası ile sorunlu hale gelmemizin sebebi bu alanın tarihsel müktesebatı, donanımı ve envanterini operasyonel bilgi seviyesine dönüştüremememizdir. Ahmet Davutoğlu Bey bunu çok açık biçimde vurguluyor eserinde. “Üniversite ve bağımsız araştırma strateji oluşumuna katkıda bulunması, bu konularda yerleşik bir geleneğin vücut bulmasını ve katkıyı sürekli kılacak sağlıklı bir altyapı ile finansal desteğin sağlanmasını gerektirir. Bu kurumlarının bilgi üretiminin ve analiz kapasitesinin artışı, küresel ölçekli stratejiler geliştiren ülkelerde dış politika yapımının en önemli destek unsurları olarak görülür [Stratejik Derinlik,s.50].” Ne kadar doğru söylemiş uygulamada baktığımızda teori praksis çelişkisini burada da görüyoruz. Ahmet Bey ve bağlı bulunduğu siyasal gelenek eleştirdikleri politikada ısrarlı.
Üniversitelerimizin bölgesel araştırma enstitüleri ve stratejik araştırma enstitüleri kâğıt üzerinde bütçesiz ve kadrosuz atıl bir vaziyette tutulmaktadır. Yaptığımız bütün çağrılar ve bilgilendirmeler muhatabınızla aynı siyasal frenkansta değilse ne kadar önemli olursa olsun hiçbir şey ifade etmiyor.
Hazar’dan Akdeniz’e, Şia-Alevi Türk dünyası gerçeğini milyonlarca doları olan Diyanetiniz ve İSAM’ınız bilmiyorsa, İslam dünyasının çelişkilerini çalışmamışsa, mezhepsel dağılımını, kompozisyonunu çalışmamışsa soydaşlarınızla bugün olduğu gibi anlamsız bir kırgınlığın ve izolasyonun içine girersiniz. Halep ve Rakka Vilayetini Batum Sancağını bileceksiniz. Kars Antlaşmasının Türkiye açısından kazanımlarını bilmeyen Tarihçi! Danişmendlerle çuvallarsınız… Gürcüler Tiflis –Ahıska Sancağını 40 yıl önce Osmanlı belgelerine dayalı olarak çalıştılar, sizin haberiniz dahi yok, oysa burası sizin dünkü vilayetiniz.
Değişen bir şey yok, hala Azerbaycan’a Sovyetler dağıldıktan sonra inen devlet büyüklerinin! Aaa! Bunlar Türkçe konuşuyor afallamasını yaşıyoruz.
Kısacası, Ahmet Bey’in söylediği Yakın Deniz ve yakın Kara havzamızın envanterini üretmeden bir bölge gücü olmaya yönelmek bilimsel temelden yoksundur.
Barış Bey; internet okuyucusu sıkılıyor hocam diyor kısa yaz….Bizim bildirilerimiz uzun, küçük açıklamalar ekibinden değiliz….Bu meseleye kaldığımız yerden “Stratejik Derinlik Kitabını” okumaya ve anlamaya, eleştirmeye devam edeceğiz. “Stratejik Derinlik’”ten “stratejik dehlize” sürüklenmemek için bu uyarıları ve eleştirileri yapmak vicdani ve entelektüel bir borçtur.
Kemal Üçüncü, Odatv, 14.12.2013 15:41

24.11.13

Hasan Cemal'in vicdanını sızlatmak için arkadaşı olmak vardı

MİT’in bir dönemin Taraf yönetici ve yazarlarıyla (Ahmet Altan, Yasemin Çongar, Mehmet Baransu, Amberin Zaman, Markar Esayan) Mehmet Altan’ı sahte isimlerle, hem de “koordineli” yargıçlar aracılığıyla dinlemesi tartışılıyor...
Tartışılmalı elbette. Çünkü John Locke’un dediği gibi; hukukun bittiği yerde zorbanın egemenliği başlar.
Bu zorbalığa teslim olmamak için ise, ilkemiz şu olmalı:
Hukuksuzluğa uğrayanın kimliğine bakılmaz.

Hasan Cemal T24’teki yazısında bu konuyu işlemiş ve haklı çıkarımlarda bulunmuş:
“-Yargı konusunda vicdanlar sürekli kanama halinde.
- Mahkemelerden adalet bekleyenlerin hayal kırıklıkları tükenmiyor, tükenecek gibi de değil.
- Hukuk devleti bunun neresinde?
- Kuvvetler ayrılığı bunun neresinde?
- Hukuk devleti acaba bu memleketin kapısını ne zaman çalacak?”
YOL VERDİNİZ ZORBALIĞA
Ah Hasan Cemal ah…
“Yargı konusunda vicdanların kanama halinde olduğunun” “sürekli” hale geldiğini yazmak, o kanamayı “sürekli” olarak gündeme getirmenizle bir anlam kazanırdı.
Siz ne yaptınız; o kanama Silivri’de başlarken Milliyet’teki köşenizde şu satırlar çıktı kaleminizden:
“Ergenekon Davası, bu ülke için bir demokrasi ve hukuk sınavıdır. Evet, Ergenekon'un soruşturma aşamasında yanlışlar yapılmış, aşırılıklar yaşanmıştır.
Evet, Ergenekon iddianamesi bazı bakımlardan gereksiz ayrıntılarla tıkış tıkıştır.
Evet, davanın Silivri'deki ilk günü adalete yakışmayacak keşmekeşlik içinde açılmıştır.
Bunlar elbette eleştirilecek.
Ama buradan yola çıkarak davanın özünü saptırmaya, Ergenekon'u inandırıcılıktan yoksun kılmaya çalışmak hatadır.”
Evet, bugün yüksek sesle itiraz ettiğiniz hukuksuzlukları, o günlerde gayet kibar bir dille “yanlışlık, aşırılık” diye tanımlamıştınız.
Bu bir hukuk katliamıdır” diye feryat edenleri, “Ergenekon’un özünü unutturmakla” suçladınız, “inandırıcı değiller” dediniz.
Halbuki, geçtik bir gazeteci olarak duruşma salonuna gelmeyi, bir kez bile “yahu bu sanıklar ne diyor” diye duruşma tutanaklarını incelemediniz.
Meşrulaştırdınız hukuksuzlukları, yol verdiniz zorbalığa.
Öyle ya yeni mi oldu illegal dinlemeler?
Örneğin, bu sitenin tüm yöneticileri cezaevine atılırken, hangi delillerle içeri atıldığına hiç baktınız mı?
Dinleme kararları nasıl alındı hiç gördünüz mü? Odatv davasında Soner Yalçın için hukuksuz şekilde yeniden 3 ay dinleme kararı alındığını; bu hukuksuzluk ortaya çıkınca yeni bir hukuksuzluğa daha imza atıp, bu kez geriye dönük dinleme kararı alındığını bilmiyor musunuz?
Yine Odatv davasında Nedim Şener’in, suç unsuru içermediği tespit edilen ve kanun gereği imha edilmesi gereken telefon konuşmaları üzerinden, “hukuksuzluklarını meşrulaştırdığınız” Zekeriya Öz tarafından sorgulandığını bilmiyor musunuz?
Ya sırf Cemaat’in devlet içindeki örgütlenmesini yazdığı için cezaevinde olan Hanefi Avcı’nın, o çok övdüğünüz Ergenekon, Balyoz davalarının beyin takımındaki polis şefi Ali Fuat Yılmazer tarafından yine benzer şekilde sahte isimlerle mahkeme kararı alınarak dinlendiğini? Ve bu konuda Hanefi Avcı’nın yaptığı hukuki itirazların geri çevrildiğini?

HASAN CEMAL YOUTUBE’A BAKSIN
Bırakın Odatv davasını.
Mustafa Balbay’ı dinliyoruz” diye Cumhuriyet gazetesinin santrali dinlenirken, “Tuncay Özkan’ı dinliyoruz” diye Kanaltürk santrali dinlenirken ve o santral konuşmalarının tamamı Balbay ve Özkan’a yazılırken neredeydiniz?
Gazeteci değil misiniz, bilmiyor musunuz bunları? Duymadınız mı, okumadınız mı?
Eşleri gizlice takip edilip, sanki silah arkadaşlarıyla ilişki içindeymiş gibi manşetler atılınca, bu ahlaksızlığa isyan edip intihar eden askerleri de mi görmediniz?
Ya eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın kızının özel hayatına dair fotoğrafların, ABD Büyükelçiliği’ndeki yetkililere Türk polisi tarafından gösterildiğini de mi duymadınız?
Açın lütfen Youtube’u, Dailymotion’u…
Orada onlarca askerin, siyasetçinin, gazetecinin özel hayatına dair videoları göreceksiniz.


Sözün özü:
Ergenekon'dan Balyoz'a, KCK'dan Devrimci Karargah'a kadar tüm siyasi davalarda yıllarca hep aynı hukuksuzluk yapıldı.
AKP DÖNEMİNDE İLLEGAL DİNLENENLERİN LİSTESİ
Ah Hasan Cemal ah…
O insanların hakları için yüksek sesle itiraz etmediniz.
En büyük karşı çıkışınız “Aman Ergenekon’un pusulası şaşmasın” oldu.
Görmediniz, duymadınız, konuşmadınız.
Hukuksuzluğa uğrayanın kimliğine baktınız.
Ne zamanki hukuksuzluğa uğrayan kişiler arkadaşlarınız çıktı, şimdi “Hukuk devleti bunun neresinde?” diye soruyorsunuz.
Benzer hukuksuzluğu yıllarca haykıran insanlara dair iki satır yazmanız için illa ki arkadaşınız mı olmaları gerekiyordu?
Bilmez misiniz; o zaman siz ve arkadaşlarınız bugünkü gibi yüksek sesle itiraz etseydiniz…
Siz ve arkadaşlarınız o hukuksuzluklara çanak tutmasaydınız…
Siz ve arkadaşlarınız sahte delilerle yapılan yargılamaları “demokrasi” diye yutturmaya kalmasaydınız…
Bugün siz ve arkadaşlarınızın başına bunlar gelmeyecekti.
Hasan Cemal’e aşağıda bir liste vereceğim, arşivinde tutmasını öneririm.
Bu liste, sadece 2010 yılına kadar AKP döneminde sesi ve görüntüleri internete düşen; illegal dinlenen / takip edilen kişi ve kurumların listesi.
Yani Hasan Cemal’in arkadaşlarının hukuksuzca dinlendiği döneme ait bir tablo.
Son 3 yıl da düşünülürse ve bilmediklerimiz de eklenirse liste daha da kabarır…
Sormak lazım; aşağıdaki kişi ve kurumlar benzer hukuksuzluğu yaşarken, Hasan Cemal ne yapmıştı: 

HAKİM VE SAVCILAR
1- Ali Osman Feyyaz Paksüt, Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili. (ortam dinlemesi)
2- Serdar Özgüldür, Anayasa Mahkemesi Üyesi. (ortam dinlemesi)
3- Fulya Kantarcıoğlu Anayasa Mahkemesi Üyesi.
4- Yargıtay Birinci Başkanlığı Santrali.
5- Hamdi Yaver Aktan, Yargıtay 8. Daire Üyesi. (ortam dinlemesi)
6- Fatih Arkan, Yargıtay 10. Hukuk Daire Üyesi. (ortam dinlemesi)
7- Yusuf Uluç, Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Üyesi. (ortam dinlemesi)
8- Ali Muhsin Karakaş, Yargıtay 2. Ceza Diresi üyesi.
9- Hüseyin Boyrazoğlu, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı.
10- Ercan Yalçınkaya, Yargıtay Eski Genel Sekreter Yardımcısı.
11- Ali Suat Ertosun, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Üyesi. (ortam dinlemesi)
12- Ömer Faruk Eminağaoğlu, YARSAV Kurucu Başkanı, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı.
13- Aykut Cengiz Engin, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı. (ortam dinlemesi)
14- İlhan Cihaner, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı. (ortam dinlemesi)
15- Hamdi Ünal Karabeyoğlu, Uşak Cumhuriyet Başsavcısı.
16- Osman Kaçmaz, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı.
17- Köksal Şengün, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı.
18- Erkan Canak, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı.
19- Hayri Keskin, Ankara 1. Sulh Ceza Hakimi.
20- Kadir Ünal, Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı.
21- Hakan Kızılarslan, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Bilişim Suçları Savcısı.
22- Ali Çakır, Bakırköy Cumhuriyet Savcısı.
23- Mahmut Kaya, Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi.
24- Yılmaz Güven, Eskişehir Vergi Mahkemesi Üyesi.
25- Mecit Ceylan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili.
26- Murat Yiğit, İstanbul Cumhuriyet Savcısı.
27- Salim Demirci, Ankara Cumhuriyet Savcısı. (ortam dinlemesi)

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ
28- Orgeneral Işık Koşaner, Genelkurmay Başkanı. (ortam dinlemesi)
29- Orgeneral İlker Başbuğ, Genelkurmay Başkanı. (ortam dinlemesi)
30- Orgeneral (E) İsmail Hakkı Karadayı, Genelkurmay Başkanı. (ortam dinlemesi)
31- Orgeneral (E) Aytaç Yalman, Kara Kuvvetleri Komutanı. (ortam dinlemesi)
32- Orgeneral (E) Hurşit Tolon, 1. Ordu Komutanı. (ortam dinlemesi)
33- Genelkurmay Başkanlığı Karargahı. (ortam dinlemesi)
34- Orgeneral Saldıray Berk, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Doktrin Komutanı. (ortam dinlemesi)
35- Orgeneral Nusret Taşdeler, Harp Akademileri Komutanı.
36- Orgeneral (E) Ergin Saygun, Genelkurmay 2. Başkanı.
37- Korgeneral Galip Mendi, Kocaeli Garnizon Komutanı.
38- Korgeneral Metin Yavuz Yalçın, Kocaeli Muhabere Hizmet Destek Eğitim Komutanı. (ortam dinlemesi)
39-Koramiral Kadir Sağdıç, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Öğretim Komutanı. (ortam dinlemesi)
40- Tümgeneral Kenan Koçak, Genelkurmay Başkanlığı Plan Hareket Daire Başkanı.
41- Tümgeneral Gürbüz Kaya, Hakkari Tümen Komutanı. (ortam dinlemesi)
42- Tümgeneral Halil Helvacıoğlu, Foça Jandarma Komando Okulu Komutanı. (ortam dinlemesi)
43- Tümamiral Cem Gürdeniz, Deniz Kuvvetleri Plan Prensipler Dairesi Başkanı. (ortam dinlemesi)
44- Tümgeneral Hıfzı Çubukçu, Genelkurmay Başkanığı Adli Müşaviri. (ortam dinlemesi)
45- Tümgeneral (E) Reha Taşkesen, Kara Harp Okulu Komutanı.
46- Hava Tümgeneral Erol Özdil. (ortam dinlemesi)
47- Tuğgeneral Zeki Es, Çukurca Tugay Komutanı. (ortam dinlemesi)
48- Tuğgeneral (E) Münir Erten, Genelkurmay Başkanlığı Elektronik Sistemleri Komutanı. (ortam dinlemesi)
49- Tuğgeneral (E) Suha Tanyeri, Genelkurmay Başkanlığı Stratejik Araştırmalar ve Etüt Merkezi (SAREM) Komutanı. (ortam dinlemesi)
50- Tuğgeneral (E) Levent Ersöz, Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup Komutanı. (ortam dinlemesi)
51- Deniz Kıdemli Kurmay Albay Dursun Çiçek, Genel Kurmay Başkanlığı Bilgi Destek Dairesi 3. Şube Müdürü. (ortam dinlemesi)
52- Kurmay Albay Mehmet Aygün. (ortam dinlemesi)
53- Albay Ünal Atabay, Kara Kuvvetleri Komutanlığı İç Güvenlik Harekat Şube Müdürü. (ortam dinlemesi)
54- Albay (E) Hasan Atilla Uğur, Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Teknik Daire Başkanı. (ortam dinlemesi)
55- Albay Gürsel Tokmakoğlu. (ortam dinlemesi)
56- Albay (E) Arif Doğan. (ortam dinlemesi)
57- Yarbay Onur Dirik, Dağlıca Tabur Komutanı. (ortam dinlemesi)
58- Yarbay Selami Çakmak.
59- Binbaşı Kadir Ayhan. (ortam dinlemesi)
60- Binbaşı Uğur Cevizoğlu. (ortam dinlemesi)
61- Jandarma Binbaşı Ümit Yüksel Berber. (ortam dinlemesi)
62- Erzincan İl Jandarma Alay Komutanlığı. (ortam dinlemesi)
63- Yüzbaşı Coşkun Başbuğ.
64- Çağlar Canbaz, Üsteğmen. (ortam dinlemesi)
65- Fırat Ç., Hava Pilot Üsteğmen.

DİĞER KURUM VE KİŞİLER
66- Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan.
67- Seyfi Oktay, Eski Adalet Bakanı.
68- Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanı.
69- Tuncay Özkan, Yeni Parti Genel Başkanı.
70- Önder Sav, CHP Genel Sekreteri.
71- Nesrin Baytok, CHP Milletvekili. (ortam dinlemesi)
72- Prof. Dr. Erdoğan Teziç, YÖK Başkanı. (ortam dinlemesi)
73- Prof. Dr. Erhan Ekinci, Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi. (ortam dinlemesi)
74- Selami Öztürk, Kadıköy Belediyesi Başkanı. (ortam dinlemesi)
75- Muzaffer Eryılmaz, Çankaya Belediyesi Başkanı. (ortam dinlemesi)
76- Ulusal Kanal.
77- Kanal Türk.
78- Başkent TV.
79- Avrasya TV.
80- Milliyet Gazetesi santrali.
81- Cumhuriyet Gazetesi santrali.
82- Saygı Öztürk, Gazeteci-yazar.
83- İlhan Taşçı, Gazeteci-yazar.
84- Melih Gökçek, Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı.
85- Osman Baydemir, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı.
86- Gültan Kışanak, BDP Milletvekili.
87- Mehmet Akif Ulusoy, Gelir İdaresi Başkanı.
88- Soner Gedik, Doğan Yayın Holding Başkan Yardımcısı.
89- Necati Altıntaş, Emniyet Genel Müdür Vekili.
90- Ferda Paksüt, Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt'ün eşi.
91- Mukaddes Eruygur, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral (E) Şener Eruygur'un eşi. (ortam dinlemesi)

NOT: Bu listeyi hazırlarken, Ufuk Akkaya'nın "Tele Tayyip" adlı kitabından yararlanılmıştır.
Barış Pehlivan, Odatv.com, 23.11.2013

18.12.12

Ergenekon mahkemesi avukatları nasıl fişliyor


13. Ağır Ceza Mahkemesi 13 Aralık'taki duruşmada Avukatların söz alma konusundaki ısrarını suç duyurusu yaptı. Avukatların hangi suçu işledikleri mutlaka bulunacaktır. Ancak merak ettiğimiz Türk Ceza Kanunu'nda olmayan bir suç tipi nasıl yaratılacağı konusudur. Savcıların bu konuda pek mahir olduklarını biliyoruz. Mutlaka bir suç tipine sokulacaktır bu ısrar. Avukatların söz almasına ne gerek var oysa... Avukatlar olmasa ne yargılama süreçlerinde olumsuzluk da olmaz.

Aslında susturmalı bu avukatları, susturmalı bir biçimde. Korkutma başıralamadı hiç değilse susturma başarılmalı. Hatta daha ileri gitmeli, kent içinde polis robokoplar kent dışında jandarma robokoplarla ezilmeliler. Bir daha söz istemenin kendilerine cop, biber gazı ve müvekkillerine mahkumiyet olarak geri dönmeli. Görün bir daha başlarını kaldırabilirler mi? İleri demokrasimizin nasıl atılım yapacağını, nasıl insanların özgürleşeceğini o zaman görün işte.

Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri yukarıdaki sözlerden pek mutlu olmuştur sanırım. Belki bu satırların yazarına özel sempati bile duyabilirler.

Ama gerçekleri kim silebilir? Kim gizleyebilir bu hukuksuzluk denizindeki sörfü?

Mahkeme bir yandan avukatları susturmak isterken diğer yandan da FİŞLİYOR... Evet her avukat her davranışı ile fişleniyor. Duruşmalardaki konuşmaları ile, duruşma aralarındaki meslektaşları ile kendi aralarında konuşmaları ile de fişleniyor. Bunu bizzat gözlerimle gördüm. Mahkeme başkanı tepeden sarkan 15 mikrofon için itiraz ettiğimizde merak etmeyin duruşma kapanınca o mikrofonlar da kapanıyor. Duruşma aralarında görev yapmıyor demişti. Ama ben gördüm. Gözlerimle gördüm. Duruşma arası hem sesli hem de görüntülü Mahkeme Başkanı'nın odasında naklen canlı yayın yapılıyordu. Doğal olarak kayda da alınıyordu tabii ki...

Mahkeme bu tavrı ile meşruiyet sınırlarını da aşmış oldu. Mahkeme artık meşru bir mahkeme değil. Duruşma aralarında ses ve görüntülü kaydı almak yasal olmadığı gibi ayrıca suç . TCK 133 maddesinin 1. fıkrası "kişiler arasındaki aleni olmayan ko­nuşmaların dinlenmesi ve kayda alınmasını" suç olarak tanımlanmaktadır. Bu suçun bir kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetkiyi kötüye kullanarak işlenmesi durumunda ise suçun nitelikli hali oluşmaktadır ki bu durumu da TCK 137. maddesi düzenlemektedir. Avukatların celse aralarındaki konuşmaları özel konuşmalardır. Bunların dinlenmesi ve kayda alınması onların izni ile olan bir eylem olmadığı için de elbette suçtur.

Bu konu SAVUNMA HAKKI ve HUKUK SİSTEMİMİZ açısından oldukça önemlidir. 12 MART ve 12 EYLÜL sıkıyönetim mahkemeleri bile avukatları celse arasında dinlemedi ve görünütlerini kayda almadı.
Bu nedenle tüm hukuk kurumlarını ve Üniversiteleri, basını bu olayın üstüne gitmeye çağırıyorum...

Bu arada duruşma 27 Aralık 2012 Perşembe gününe kalmış bulunmaktadır. Bu duruşmaya Türkiyenin her yerinden avukat arkadaşlarımızın cübbeleriyle katılmaları gerekiyor. Bu konuyu tüm Baroların ve TBB'nin de gündeme alması gerekir. Avukatları ilgilendiren bu iki temel konu meslek onuru için büyük önem taşımaktadır. Birincisi söz hakkı isteyen avukatların söz almak için direnmelerinin suç duyurusu konusu yapılması ikincisbi de celse aralarında kendi aralarında yaptığı konuşmaların görüntülü olarak dinlenmesi ve kayda alınmasıdır.

Kimilerine bu duruşmada "dikkat et saygınlığın yitiyor" denerek anımsatılmak isteniyor.

Av. Celal Ülgen

Odatv.com
18.12.2012

21.11.12

Alman gazeteciden Erdoğan'a çağrı: Soner Yalçın'ı bırak beni al


Alman Compact dergisinden Jürgen Elsässer Soner Yalçın’ın serbest bırakılması için Başbakan Erdoğan’a seslendi. (...)

İşte "ERDOĞAN: Soner Yalçın’ı serbest bırak!“ başlıklı o yazı:

"Soner Yalcın Erdoğan’ın Hapishane’sinde çünkü o gladyo terör ağı hakkında gerçeği biliyor.
Bugün, 16 Kasım'da hakim karşısında, neredeyse iki yıldır hapiste. Cezaya layık hiç bir suçu olmadan… Sadece çok şey biliyor ve bu konuda bildiklerini yazdı diye.
Hey, siz NATO Avrupa’sının korkak/ahlaksız basın elemanları, siz Sacharow Ödülünü Rus Pussy ..cıklarına vermek istiyorsunuz, değil mi? Eğer kendinizi daha fazla rezil etmek istemiyorsanız, 5 dakika Soner Yalçın ile ilgilenin. Gerçekten bu ödülü hak eden bir meslektaşınız var orada. Erdoğan’ı onu serbest bırakmaya hazırlayın. Derhal!

46 yaşındaki Yalçın 14 Şubat 201’de tutuklandı. İddia: Ergenekon İttifak’ında yönetici üyelik. Bu başlık altında şu an Türkiye'de çok dava var. Özellikle askeri yöneticilere yakıştırma şu, darbeyle İslamcı AKP'nin mevcut hükümetini ortadan kaldırmak.

Ordunun tüm liderleri bu şekilde tırpanlandı ve yerlerine yenileri getirildi.
Bu gelişmeyi batı, basında sempatik karşıladı, çünkü geçmiş zamanlarda Türk Ordusu gücü kendisinde görmüştü, son örneği 1980 darbesi.

Ayrıca gizli askeri çevrelere atfedilen çok sayıda cinayet ve suikast vardı. Türkiye'de bu olaylardan dolayı "derin devlet" konuşuldu. Bunun apaçık soğuk savaş zamanında kurulan NATO Gladyosu ile alakalı olduğu ve birçok ülkede stratejik gerilim yarattığı bilinmekte. İtalya’daki Kızıl Tugaylar’ın cinayetleri (Aldo Moro) ve neo-faşistler (Bologna 1980) ve Almanya’da ki sağcı Ekim (Oktoberfest) bombalanması (1980), "3 Nesil RAF" cinayetleri NATO Gladyosu hesabına havale edilir.

Erdoğan'ın Yargısı “Ergenekon Davaları” ile Gladyo ağı’na karşı savaş mı açtı?
Kim buna inanıyorsa, Soner Yalçın’a karşı açılan dava ile bunun böyle olmadığını anlamış olması gerekir. Çünkü Soner Yalçın Türkiye’de Gladyo’ya karşı en tanınmış savaşçıydı. O Abdullah Çatlı’nın biyografisini yazdı -,o Çatlı ki Papa'nın suikastçısı Mehmet Ali Ağca’ya direktif veren ve onu yalancı KGB efsanesi yapan, işte 1996’da trafik kazasında sahte evraklarla Ankara Emniyet Müdürü ile o zamanın İçişleri Bakanının arabasında bulunan Çatlı. Soner Yalçın, 1993 yılında öldürülen Binbaşı Cem Ersever’in bıraktığı belgeleri inceledi, belgelerde kendi bölümüne ait öldürme emirleri vardı. Bu öldürme emirleri şimdi Türk yargısı tarafından Ergenekonla ilişkilendiriliyor.

Allah aşkına Soner Yalçın’ın Ergenekon ağı ile ne alakası var, kendisi gizli operasyonları ortaya çıkarmışken. Bu aynen Almanya’da aşırıcı sağcı NSU cinayetlerine karışmış devlet organlarını ortaya çıkaran gazetecileri tutuklayıp, bu gazetecilerin NSU üyesi olduğunu iddia etmek gibi bir şey.
Bundan daha sapıkça bir şey olamaz.

Yalçın Türk gazetecileri içerisinde "istihbarat uzmanı”. Gazetelere yazı yazdı, Televizyonlara program yaptı, CNN Türk’te dahi program yaptı, Hürriyet gazetesinde köşe yazarı olarak yazdı. Gladyo ve Türkiye'deki kirli yeraltı savaşı üzerine kitapları altı haneli baskılara ulaştı. Tutuklanıncaya kadar Odatv denen kendi haber portalını işletti.
İddianamede arkadaşlarının (kendisinin değil) Bilgisayarlarında bulunan belgeler esas alınmaktadır. O dışarıdan bir virüs yoluyla bu belgelerin Bilgisayarlara yüklendiğini söylüyor ve dört farklı uzman kurum, Bilgisayarları inceledikten sonra bunu doğruluyorlar. Bilgisayarlarına virüsle yerleştirilen sahte belgeler nedeniyle tutuklanıp ve iki seneye yakın bir süre içeride yatan diğer 3 Odatv gazetecileri şimdi dışarıdalar.
Peki, Bilgisayarında bir şey bulunmayan Soner Yalçın neden hala içeride?

Hücreden 134 sayfalık iddianame hakkında yazdığı açık mektupta: “Haber " kelimesi 361 kere, “Kitap/Yazmak” 280 kere, “sütun” 53 kere, “Röportaj” 26 kere ve “Makale” 5 kere iddianamede öne çıkıyor. İddianamede Silah, Bomba, Cinayet veya Protesto asla yok. Sorgulamam esnasında hâkimler devamlı “Neden bu haber hakkında yazdınız?” veya “Neden bu röportajı yayımladınız” gibi sorular sordular.
Demek ki onun sucu şunlar: Soru sormak, gerçeği aramak için, gerçekler hakkında yazmak. “Diğer bir deyimle, benim suçum benim mesleğim" diyor Yalçın.
Dünya’da tutuklu 170 gazetecinin, gerçekten de 102 tanesi Türkiye'de demir parmaklıklar arkasında bulunmakta.

21 aydır 24 saat ışığı açık, günde 17 saat suyu kapalı bir hücrede.
Neden?

Erdoğan hükümetini eleştirdi için mi içeride. O herkesten daha iyi biliyor ki, Ergenekon temizliği Türk Ordusunu illaki daha demokrat değil, ancak söz dinleyen/yumuşak başlı yapmıştır.
Şimdi Suriye sınırında tank zincirleri sakırdıyor. Havada savaş kokusu var. Böyle bir durumda Soner Yalçın gibi bir eleştirmen ve Amerika’ya sıcak bakmayan tutuklu Generaller tehlikeli olabilirler
Ama Dünya’da Barış’ı, Demokrasi’yi, İnsan Hakları’nı ve Basın Özgürlüğü seven İnsanlar olarak, Soner Yalçın’ın ÖZGÜRLÜGÜ için verdiğimiz mücadele, onun patlayıcı potansiyeli ile daha da tetiklenecek.
Şayet yardımı olacaksa: Ben onunla değişmeye hazırım.
Erdoğan, Soner Yalçın’ı serbest bırak! Beni içeri al. Onun suçu benim de suçum. "

Odatv.com, 21.11.2012

1.1.11

HUGO CHAVEZ ATATÜRK'DEN NASIL ETKİLENMİŞTİ

Son günlerde, “köklerine yabancı”, “ithal kahramanlara” tapan, buna karşın kendi değerinin farkında olmayan “sahte solcuların” boy hedefi oldum. Genelde “siyasal İslamcıların” ve “cemaatçilerin” boy hedefi olan biri olarak bu durum biraz değişik oldu doğrusu! Che, Castro, Mao, Gandi, vb. dünyadaki önemli devrimcilerin Atatürk’ten esinlendiklerini iddia etmem, “sahte solcuların” “ezberini bozdu” sanırım. Çünkü “gerçek solcular”, emperyalizmin karşısına dikilen mazlum milletlerin kahramanı Mustafa Kemal Atatürk’e saygıda ve sevgide kusur etmemişlerdir, etmeyeceklerdir bunu biliyorum.
Türk Kurtuluş Savaşı’na “Kürt halkını ezen, antiemperyalist niteliği olmayan bir savaş”; Atatürk’e de “burjuva milliyetçisi” olarak bakan “sahte solcuların”, özellikle “şöhret peşinde koşanları”, fırsattan istifade kaleme sarılarak ahkam kesmeye, hatta bana cevap yazarak televizyonlara çıkmaya, köşe yazılarına konu olmaya başladılar.
“Atatürk fobili”, ithal kahramanlara tapan bu “şöhret peşindeki solculara” en güzel cevabı önceki gün Tv 8’de Prof. Bilal Şimşir verdi. Prof Dr. Bilal Şimşir, Küba lideri Fidel Castro’nun “Atatürk’ün Nutuk’unu istediğini ve istenen bu Nutuk’un Castro’ya gönderildiğini” bu olayın en yakın tanığı olarak kamuoyuyla paylaştı. Yani, Küba devriminin sembol isimlerinden ve Che’nin yoldaşlarından Fidel Castro, Atatürk devriminden haberdardı ve Nutuk’u okumak istiyordu. Bu gerçek kanıtlandı.
Bu durumda çalakalem, “Latin Amerikalı devrimciler Atatürk’ten etkilenmedi” diyen “sahte solcuların” en azından bir özür dilemeleri veya susmaları gerekirdi. Ama nafile, ezber işte, bozmak zor! Hala “Atatürk devriminin Latin Amerika devrimcilerini etkilemediğini” tekrarlayıp duruyorlar…
Castro’nun Atatürk ve Türk Kurtuluş Savaşı hakkında, Habitat toplantısında ve Havana’da, Dursun Özden’e söylediği “övgü dolu sözler”, Che’nin “Kuvayı Milliye Destanı’nın yazarı Nazım Hikmet hayranlığı, Che’nin fikir kaynaklarından Perulu yazar Mariategui’nin Atatürk’ten ve Türk Kurtuluş Savaşı’ndan övgüyle söz etmesi, (şöhret peşinde koşan solcuların sandığı gibi Mariategui sadece Marksist bir yazar değildir, aynı zamanda antiemperyalist bir yazardır ve bu nedenle Türk Kurtuluş Savaşı’ndan da esinlenmiştir. Lütfen “Türk Devrimi ve İslam” adlı makalesine bakınız). Latin Amerika devrimcilerinin düşünsel kaynakları arasında Atatürk’ün de olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak bu gerçeği, “şöhret peşinde koşan solcularımız” görmek istemiyorlar; çünkü diyalektik düşünce zincirleri bozuluyor!
Bu “şöhret peşinde koşan solcuların” anlaşılan hiç “utanma” duyguları da yok. Çünkü , bir teze cevap vermeleri gerekirken, tezi ileri süren kişiye, o kişinin bilimsel kişiliğine, tek bir yazı üzerinden saldırmayı “sosyalist ahlaka” uygun buluyorlar.
Che’nin ve Castro’nun “Nutuk okuma” ihtimaliyle dalga geçen, konuyu bir “çanta meselesine” indirgeyen, Castro’nun gerçekten de Türkiye’den Nutuk istediğini öğrenmelerine karşın, Castro’nun Nutuk istemesi gerçeğine değil de, Nutuk’un nasıl istediğine takılan, Castro’nun “Mustafa Kemal Atatürk varken kendinize neden başka önder arıyorsunuz” sözüne değil de, Castro’nun bu sözü hangi yıl söylediğine bakan, Marksist literatürü yutan (!) ama Che’nin fikir kaynaklarından Mariategui’nin “Türk Devrimi ve İslam” makalesinden habersiz olan bu “şöhret peşinde koşan solcularımıza” tavsiyem, daha çabuk şöhret olmak için Sinan Meydan’a değil de şöyle “medya maymunu” tiplere saldırmalarıdır. Sinan Meydan’a “Sen Marksist literatürü bilmiyorsun, Yabancı isimleri hep yanlış yazıyorsun, şuradan kopyalamışsın, okumamışsın…” diye takılmadan önce, Sinan Meydan’ın bugüne kadar Atatürk, Ön Türk Tarihi ve Yakın Tarih üzerine 9.000 sayfaya yakın tam 10 kitap yazmış ve zamanını Marksist literatürü değil, Türk devriminin ana kaynaklarını taramakla geçirmiş bir tarihçi olduğunu bilmeleri gerekir.
Artık bu “diyalektik uyanıklara” cevap yazmayacağım. Bu kısa cevaptan sonra asıl konuya geçelim:

***

Bu yazımda yine, Atatürk’e önyargılı gözlerle bakan “sahte solcuları” biraz daha kızdıracak daha başka bir gerçeğin altını çizmek istiyorum. Küba lideri Castro ve Che’nin Atatürk’ün bağımsızlık ruhundan, antiemperyalist önderliğinden etkilendiklerini gördükten sonra, şimdi de günümüzün Venezulla lideri Hugo Chavez’in Atatürk devrimlerinden etkilendiği gerçeğini kamuoyuyla paylaşacağım.
Hiç korkmayın, bizim sahte solcular hemen yarın Hugo Chavez’i arar, bunlar doğru mu diye sorar, ertesi gün de “Chavez Atatürk’ten etkilenmedi!” diye yazı yazar, öbür gün de televizyonlarda boy gösterirler. Ama onlara tavsiyem Banu Avar’ı aramalarıdır. Ulaşmaları çok daha kolay olur!..

BANU AVAR’I ŞAŞIRTAN GERÇEK
Sevgili arkadaşım, değerli dostum gazeteci-yazar Banu Avar, bilindiği gibi sadece Türkiye’nin en önemli aydınlarından biri değil, aynı zamanda dünyayı da en iyi tanıyan gazetecilerden biridir. Kendisi, Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya, Orta Doğu’dan Latin Amerika’ya dünyanın birçok ülkesini gezen çağdaş bir gezgindir…
Banu Avar’ın gittiği ülkelerden biri de Venezuella’dır. Avar’ın Venezuella’da gördüğü bir tablo ise, “sahte solcularımızı” çok kızdıracak, hatta günlerce kara kara düşündürecek türdendir… Çünkü Banu Avar’ın gördükleri, Venezuella’nın antiemperyalist lideri H. Chavez’in de Atatürk’ten, Atatürk devrimlerinden etkilendiğini kanıtlamaktadır.
Şimdi Banu Avar’a kulak verelim:

"Şehri göreceğimiz tepeye doğru tırmanırken, Kemal Atatürk tabelasını geçince şaşırdım ki, tepeye geldik. Genç kız rehber heyecanla ‘şu fabrikayı görüyor musun? yanında nikah salonu, şu sağlık ocağı, şu okul onun arkasındaki de bizim ev.’ ‘Eeee ,dememe kalmadı’ Rehber ‘Biz buna ATATÜRK modeli’ diyoruz’ diye apıştırdı.”
Venezuella’da bu gördükleri ve duydukları üzerine duygulanan Banu Avar: "Venezuella tepesinde tüylerim diken diken, gururum tavan yapmıştı..." diyerek anlatmıştır heyecanını…

Peki ama, Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Venezuella’da “Atatürk Modeli” diye adlandırılan bir fabrikanın ne işi vardı?
“Atatürk Modeli Fabrika” da nedir?
Türkiye’de bu fabrikadan var mıdır?
İşte bütün bu soruların cevaplarını verebilmek için şimdi hep birlikte Nazilli’ye uzanalım!

CUMHURİYETİN DEV PROJESİ: NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI
Venezuella’daki “Atatürk Modeli Fabrika’ya” esin kaynağı olan fabrika, 1937’de Atatürk tarafından açılan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’dır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Atatürk’ün kafasındaki “Sosyal Fabrika Projesi’nin” ilk uygulaması olması bakımından çok önemlidir. Atatürk’ün kafasındaki fabrika, sadece üretim yapılan bir mekan değil, aynı zamanda “ar-ge” çalışmalarının yapıldığı bir labratuvar, eğitim verilen bir okul, her türlü sanat ve spor imkanlarına sahip bir kültür kompleksi, kısacası adeta dört dörtlük bir “yaşam alanı”, bir kampüstür. Atatürk, işçilerin yüksek standartlarda, her türlü imkandan yararlandıkları bu “sosyal fabrikaları” Anadolu’nun her yanına yapmayı planlıyordu. Ama bu projesini yaygınlaştırmaya ömrü yetmeyecekti.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, genç Cumhuriyetin Birinci Beş Yıllık Kalkınma Palanı’nın ilk önemli eseridir. Sümerbank’ın kurduğu ilk Türk basma fabrikasıdır. Devlet eliyle kurulan ilk basma fabrikasıdır.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, genç Cumhuriyetin Birinci Beş Yıllık Kalkınma Palanı’nın ilk önemli eseridir. Sümerbank’ın kurduğu ilk Türk basma fabrikasıdır. Devlet eliyle kurulan ilk basma fabrikasıdır.
Fabrika, Türk-Sovyet ortak yapımıdır. Makineler ve teçhizatların çoğu Sovyetler Birliği’nden narenciye karşılığında alınmıştır. Fabrika kuruluşundaki işçi açığını kapatmak için 120 Sovyet montör ve mühendisi istihdam etmiştir.
Fabrikanın temelleri 25 Ağustos 1935’te atılmış, yapımı 18 ayda tamamlanmış ve 9 Ekim 1937’de açılmıştır. Bina ve makineler dahil, 8 milyon liraya mal olmuştur.
Fabrikanın, 28 bin iğ ve 800 otomatik tezgah ile çalışmaya başlaması ve 2.400.000 kilo iplik işlemesi planlanmıştır. Bununla 20 milyon metre basma imal edilecektir.
Fabrika 15 bin ton kömür yakacaktır.
Fabrika her gün en fazla 2400 işçi çalıştıracak ve ücret olarak senede 1 milyon lira ödeyecektir.
Fabrika, beş kısımdan oluşmuştur: Dokuma bölümü, Basma bölümü, Desen bölümü, Gravür bölümü ve Baskı kısmı…Basma, Desen, Gravür bölümünden geçen kumaşlar, Dokuma bölümünde, yarısı elektronik olmak üzere 768 tezgahta dokunacaktır. Günlük dokuma, 62.000 ile 64.000 metre arasındadır. Baskı bölümünde ise 4 baskı makinesi vardır. Burada farklı renk ve desenlerde günlük ortalama 85.000 metre basma yapılacaktır.
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, sosyalist ülkeler de dahil, dünyada görülmemiş bir “sosyal” niteliğe sahiptir. Evet, fabrika kurulurken Sovyet modeli esas alınmıştır, ama genç cumhuriyetin genç mühendisleri Türk devrimine has, çok özgün bir eser ortaya çıkarmayı başarmışlardır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, 1930’ların dünyasında bir benzerine daha rastlanmayacak kadar özgün bir “sosyo-kültürel” ekonomi projesidir.
İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın şaşırtan özellikleri:

1. Fabrika, balolar, danslar ve partiler düzenlemiştir: 1930’ların ortalarına kadar kadınlı erkekli hiçbir toplantıya katılmamış halk, fabrikanın organize ettiği balolar, danslar ve partilerle sosyalleşmiş, özellikle kadın ön plana çıkmaya başlamıştır.

2. Fabrikada sinema salonu vardır: 1937 yılında 12 bin kişinin yaşadığı bir kentte, bu fabrika bünyesinde 700 kişilik bir sinema salonu açılmıştır. İki defa memurlara, iki defa işçilere ve iki defa da ustalara olmak üzere haftada toplam altı defa film gösterilmiştir

3. Fabrika Halkevi kurmuştur: Fabrika “Sümer Halkevi” adıyla bir halkevi kurarak halkı her konuda bilinçlendirmeye çalışmıştır. Bir fabrika bünyesinde açılan ilk ve tek halkevi Sümer Halkevi’dir. Halkevinin şubelerinde çalışanların büyük çoğunluğu fabrika işçisidir. Halkevinin, hazırladığı oyunları sergilemesi için fabrika içinde bir sahnesi vardır. Sümer Halkevi biçki-dikiş kurslarında her yıl birçok genç kız meslek sahibi olmuştur. Halkevi civar köylere geziler düzenlemiş, köylülerin sorunlarıyla ilgilenmiş, köylere ilaç ve sağlık elemanı göndererek hastaların tedavisini sağlamıştır.

4. Fabrikanın korosu vardır: Fabrika çalışanları arasında bir müzik grubu oluşturulmuştur. Klasik müzik seslendiren grup Nazilli, Aydın ve Denizli’de konserler vererek “çok sesli” müziğin Anadolu’da tanınmasını sağlamıştır. Fabrikada yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okuyan bu koro (grup), işçilerin Beethoven zevke ulaşmalarını sağlamıştır. Fabrikada, çalmayı bilen işçilerin kullanımlarına açık bir de piyano vardır.

5. Fabrikanın hamamı vardır: Fabrika bünyesinde kurulan bir hamam, hem işçilere hem de Nazilli halkına hizmet vermiştir.

6. Fabrikanın Ressamları vardır: Fabrika bünyesindeki desinatörler belli zamanlarda fabrika dışına çıkarak Nazilli ve çevresinin güzel resimlerini yapmışlardır. Fabrika ressamlarının yaptığı bu tablolar açık arttırmalarda satılmıştır. Resim heykel sergileri de düzenleyen fabrika Nazilli’de güzel sanatların gelişmesini sağlamıştır.

7. Fabrikanın spor kulübü vardır: Fabrikanın bünyesinde kurulan lacivert-beyaz renkli Sümer Spor, futbol, basketbol, atletizm, voleybol, bisiklet, güreş, yüzme, boks branşlarında faaliyet göstermiştir. Fabrika bünyesindeki Sümer Spor futbol Sahası Türkiye’nin ilk “alttan ısıtmalı” futbol sahalarından biridir. Ayrıca yine fabrika bünyesinde, basketbol, voleybol sahaları, güreş minderleri, boks ringi, tenis kortu ve paten pisti vardır. Nazilli’de toplumsal kaynaşmayı güçlendiren “paten eğlenceleri” ve” bisiklet yarışları” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın mirasıdır.

8. Fabrika halka bedava basma dağıtmıştır: Bir sosyal fabrika olarak tasarlanan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, altı ayda bir halka “ıskarta basma” dağıtmıştır.

9. Fabrikada işçi hakları üst düzeydedir: Çok sayıda işçiyi barındıran fabrika işçi haklarına da çok önem ermiştir. İşçi ve Memur Biriktirme Sandıkları, İşçi Ölüm ve Hasatlık Yardım Sandıkları oluşturulmuş, fabrika içinde işçi sağlığını koruyacak 40 yataklı bir hastane, bir eczane bir de labratuvar kurulmuştur. Nazilli’nin kabusu haline gelen sıtma hastalığı fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutulmuştur. İşçilere mesleki eğitim verilen fabrikada ayrıca işçiler için beş sınıflı bir okuma-yazma kursu, daha doğrusu bir küçük okul vardır. Sümer İlköğretim Okulu adlı bu işçi okulunun 980 öğrenciye sahiptir. Ayrıca bir işçi radyosu ve işçi çocukları için 26 yatak ve 40 mevcutlu bir kreş kurulmuştur. İşçiler ve memurlar, fabrikanın hemen önünde özel olarak inşa edilen 264 dairelik ve 1000 kişilik lojmanlarda çok uygun bir ücretle kalırken, bekar işçiler için 350 kişilik bir “Bekar İşçi Pavyonu” vardır. Lojmanda kalamayan işçi ve memurları şehirden fabrikaya taşımak için düzenli seferler yapan GIDI GIDI adı verilen mini bir tren kullanılmıştır. Fabrika işçilerinin yiyecek ve giyeceklerini temin etmek için fabrika bünyesinde bir kooperatif vardır. Fabrikanın, işçilere hizmet veren güzel ve temiz bir fırını, işçi yemekhanesi, memur kantini ve bir de hamamı vardır.

10. Fabrikanın ar-ge bölümü vardır: Daha fabrika açılmadan fabrikada kullanılacak kaliteli pamukların çevrede yetiştirilmesi için 200 adet modern tohum ekme makinesi satın alınmıştır. Yine pamuk işinde kullanılmak üzere birçok modern tarım aleti ve makinesi bölgeye getirilerek çiftçilere dağıtılmış ve bunları nasıl kullanacakları öğretilmiştir. Fabrika içinde mekanik odası, fizik labratuvarı, tarım labratuvarı gibi ar-ge bölümlerinde, fabrikada yapılacak üretimin kalitesini arttırmak için çalışmalar yapılmıştır.

11. Fabrikanın atölyesi vardır: Fabrikanın büyük bir atölyesi vardır. Bu atölyenin demirhanesi, marangozhanesi, dökümhanesi, kaynak ve teneke işleri yapan bir kısmı vardı. Diğer fabrikaların ahşap parça ihtiyacı olan makine vurucu kolları burada yapılırdı.

12. Fabrikanın elektrik ve su santralleri vardır: Fabrika, bir dönem hem kendi elektrik ihtiyacını hem de Nazilli kentinin elektrik ihtiyacını kendi bünyesindeki bir elektrik santraliyle sağlamıştır. Dört kazan ve üç türbinli olan bu santral, 2500 kw gücündedir. Fabrikanın su ihtiyacını karşılamak için bir de su santrali vardır.

İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası… İşte Atatürk’ün “Sosyal Fabrika Projesi”nin ilk uygulaması… İşte genç cumhuriyetin, halkına, insanına, işçisine bakışı…

ATATÜRK NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI’NDA
Türkiye’de devlet eliyle kurulan bu ilk basma fabrikasını 9 Ekim 1937’de bizzat Atatürk açmıştır. Atatürk, Ege manevraları için bölgede bulunan ordu komutanlarıyla ve yöneticilerle birlikte açılışa gelmiştir. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, İkinci Ordu Müfettişi Orgeneral İzzetin Çalışlar, Genelkurmay Asbaşkanı Asım Gündüz, Jandarma Genelkomutanı Naci İldeniz gibi komutanlar ve Trakya Umum Müfettişi General Kazım Dirik ile İzmir Valisi Güleç, Başvekil Vekili Celal Bayar, İsmet İnönü, Afet İnan, Kütahya Milletvekili Recep Peker, Ziraat Vekili Şakir Kesebir, Dahiliye Vekili ve CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya, Nafia Vekili Ali Çetinkaya, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras, Milli Müdafaa Vekili Kazım Özalp, Maliye Vekili Fuat Ağralı, Kültür Vekili Saffet Arıkan, Gümrük ve İnhisarlar Vekili Ali Rana, Orman Umum Muhafaza Komutanı Korgeneral Seyfi gibi nerdeyse devletin bütün askeri ve sivil erkanı tam kadro Atatürk’le birlikte Nazilli’dedir.


Atatürk’ün açılışını yaptığını ilk ve son fabrika olan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın açılışına verilen önem, asker-sivil neredeyse bütün devlet erkanın açılışa katılmasından da bellidir.
Nazilli Basma Fabrikası istasyonunda fabrika yetkililerince karşılanan Atatürk’ün ilerlediği istasyondan fabrika müdüriyet binasına kadar parke döşenmiş yolun her iki yanında halk düzenli bir şekilde sıralanmıştır. Sıraya geçmiş küçük kızlar ellerinde pamuk dallarıyla misafirlerini karşılamışlar ve bunları Atatürk’e hediye etmişlerdir. Fabrika binası ve meydanlar bayraklarla süslenmiştir. Atatürk, yanındakilerle birlikte fabrikaya geldiğinde, mahşeri kalabalık tarafından Halkevi Orkestrası eşliğinde büyük sevinç ve tezahüratla karşılanmıştır. Atatürk halkın bu coşkulu karşılamasına fabrikanın girişindeki müdüriyet binasının balkonundan halkı selamlayarak cevap vermiştir.
Açılışta yapılan konuşmalardan sonra Atatürk, fabrikanın yönetim dairesinden çıkarak iplik dokuma ve halı makinelerinin bulunduğu binaların kapısı önüne gelmiştir. Fabrikanın elektrik santralinin önünde elektrikle aydınlanan bir büstünü gören Atatürk, bir süre bu büstü inceledikten sonra “güzel” diyerek fabrika müdürüne iltifatta bulunmuş ve daha sonra açılışı yapmıştır. Atatürk’ün fabrikayı açmasıyla birlikte 480 makine bir anda çalışmaya başlayarak ilk pamuğu işlemiştir. Tören boyunca bir uçak filosu fabrika üzerinde uçuşlar yapmıştır
Atatürk’ün açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, çok kısa bir sürede Nazilli’nin çehresini değiştirmiştir, Daha önce göç veren Nazilli kısa zaman içinde göç alan bir kent haline gelmiştir. Genç cumhuriyetin çağdaşlaşma projesi kapsamında en erken ve en köklü şekilde aydınlanan kentlerden biri, belki de birincisi Nazilli olmuştur. Nazilli’nin “çağdaşlaşmasında” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın yeri çok büyüktür.

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU’NUN İZLENİMLERİ
7 Ekim 1953’te Nazilli’ye gelen şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazilli’deki değişimi şöyle gözlemlemiştir:
“… Altı saat içinde altı lunapark geçtik… Bir de ne görelim şehir baştan aşağı neon ışıkları içinde. Nazilli dediğin nedir ki, Anadolu’da küçük bir kaza değil mi? Gecenin on ikisinde ışık, elektrik ışığı içinde yüzen bir Anadolu kasabasını görmek insanı nasıl sevindirmez… Nazilli’nin iki yakasını bir araya getiren bir ışık fermuarı taa Basma Fabrikası’na kadar uzanmış. Sarı yerine hafif yeşilimtırak bir ışık. Bu ışığın altında yürüdük. Gayet nazik bir memur, belediye memuru mu polis mi pek anlayamadım, küçük bir çocuğa seslendi; ‘Bu misafiri Gıdı Gıdı’ya kadar götür…’ dedi. Evvele bir mahalle, bir semt adı sandım. Sonra bir şoför, bir arabacı olabilir dedim.Gıdı Gıdı dedikleri bir küçük, bir maskara dekovil tren imiş. Belli saatlerde işçileri fabrikaya taşırmış… Bir kedim olsa ismini muhakkak Gıdı Gıdı koyardım… Birkaç adım ötede aynı ışıklarla donanmış birkaç otel sıralanmış. Burası kaza değil vilayet merkezi diyorum. Burasını bu hale fabrika soktu diyorlar.
Dükkan önünde bir otobüs duruyor, içinden birçok işçi çıkıyor çoğu kadın. Birkaç erkek var. Fabrika’dan dönüyorlarmış. Gece Postası. Pek yorgun görünmüyorlar, ama kına gecesinden de dönmedikleri belli. Telaşsız adımlarla sokaklara dalıyorlar. Çoğu siyah gömlek üstüne beyaz bir başörtüsü sallandırmış. Geniş yollar, ışıklı yollar, ışıklı oteller, gece yarısı açık dükkanlar, dizi dizi okaliptüs ağaçları.
Kışın kapıya dayandığı bu günlerde Pazar yerindeki sebze çeşidi insanı şaşırtıyor… Eski evlerin dışardan çok kalender göründüğüne bakmayın içleri cennet gibi. Derli toplu tertemiz. Nazilli’de bisiklet bolluğu göze çarpıyor. Motosikletler ve takma motorlu bisikletler de var. Bisikletlerin çoğu Basma Fabrikası’nda çalışan işçilerin olmalı. Fabrikanın bir bisiklet garajı var. Yol dümdüz olduğu için işçiler bisikleti benimsemişler.
Fabrikanın Nazilli’ye bağışladığı nimetlerden birisi de bu olmalı. Ne yalan söyleyeyim, sinemada görsem reklamdır derdim. Bana Anadolu’da bir kaza merkezinde işine bisikletle giden beş yüz işçi gördüm deseler kolay kolay aklım yatmazdı.
Fabrikayı gezdikçe işçiler sağlanan imkanları, kolaylıkları gördükçe şaşırdım kaldım. Sıcak, lezzetli, kuvvetli bir yemek. Boyalarla uğraşanlara süt ve yoğurt, işçiler mahsusu hastane, kreş, kantin, alabildiğince geniş bir bahçe, Kantinin üstünde bir havuz. Havuzun içinde bir heykeltıraşın elinden çıktığını zannettiğim bronz bir heykel, bir kadın heykeli. İşçilerden birisi yapmış. Fabrikada bronz döktürmüş. Aman Allah’ım! Akademide bronza değil alçıya bile dökmek nasip olmaz. Bir de gazoz tezgahı kurmuşlar. Geliri, işçilerin spor kulübüne veriliyor. Futbol takımları var. Denizli’de yaptığı maçlarda kimseden geri kalmamış.
İstanbul’da eşine az rastlanır bir boyda bir tiyatro salonu var. Geçenlerde ‘Soygun’u oynamışlar. Şehirde böyle bir salon olmadığı için bazı düğünler burada yapılırmış. Balolarda eksik değil. Benim tarihime üst üste iki tane düştü. Fabrika kuruluşunun 16. yılı iki balo ile kutlandı. Birisinde, fabrika işçileriyle aileleri, ötekinde şehirden gelen davetliler vardı. Birisinde yerli oyunlar oynandı, türküler söylendi. Ötekinde bol bol dans edildi. Her ikisi de geç vakte kadar uzadı.
Fabrika ailesinin toplantısında hiç görmediğim bir oyun oynandı. Bir tarafta Köroğlu türküsü söyleniyor, ortada iki kişi bu havaya uygun adımlarla bir koyun yüzüyorlar. Koyun dediğim de yere upuzun yatmış, kaskatı kesilmiş bir genç. Sıra koyun yüzmeye geliyor. Adamcağızı parçalamadan bir güzel şişiriyorlar. Seninki gayet güzel ölü taklidi yaparken biçarenin parçalarından içeriye bir bardak da bira dökmezler mi! O zamana kadar oyunun bütün kısımlarına büyük ustalıkla katlanan genç, yıldırım hızıyla doğruluyor. Bu kötü şakanın hesabını soruyor. Meğer oyun içinde bir başka oyun varmış.
Fabrikanın sanatçısı olan bir genç mikrofon başında hiç de bayat olmayan esprileri döktürüyor. Fabrikanın bülbüllerini birer birer, mikrofon başında şakımaya davet ediyor! Nazlanmadan geliyorlar. Kimi gazel söylüyor, kimi en ön moda caz havalarından birini… Kimi Köroğlu’na girişiyor. Kimi harmandalına. Sonra her sene bu gece çıkarılan Gıdı Gıdı balo gazetesi dağıtılıyor. İçerisinde gene fabrikalı çocuklardan birisinin yaptığı karikatürler var…”


İşte Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu şaşırtan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası gerçeği… Genç cumhuriyetin en devrimci adımlarından biri… Üretime, istihdama, yatırıma önem veren, kendi halkına güvenen, kendini ve dünyayı bilen çağdaş bireyler yetiştirmek isteyen genç cumhuriyetin mucize eserlerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası…


ZİHNİYET FARKI
Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası hakkında çok önemli bir makalesi olan, Yard. Doç. Dr. Günver Güneş’in şu değerlendirmesine katılmamak mümkün müdür:


“Fabrika birçok işlevinin yanında Cumhuriyetin temel kavramlarını halka tanıtan bir köprü olmuştur. Sümerbank bir fabrika olmasının ötesinde bir okul, bir eğitim kurumu, Cumhuriyet öğretilerinin yaşama geçirildiği bir alan olmuştur. Dünya üzerindeki herhangi bir şehirde kurulan bir fabrika, elbette o şehir üzerinde birtakım değişiklikler yapmıştır, Ama hiçbirisinin Nazilli Basma Fabrikası’nın Nazilli üzerinde yarattığı sosyal, kültürel, ekonomik değişimler kadar büyük sonuçlar yaratması mümkün değildir. Çalışanlara her türlü imkanı devlet eliyle verip onları ekonomik refaha kavuşturan bu fabrika, çalışanlarına yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okutup Beethoven dinletecek zevke ulaştırabildiyse, işte bu sözü edilen fabrikanın ne kadar değişik bir felsefeyle yola çıktığının ve bulunduğu yerin halkına neler kazandırdığının açık bir göstergesidir.”


1950’li yılların başında tıpkı yine cumhuriyetin dev eseri Köy Enstitüleri gibi bu fabrikalar da ışık saçmaktadır Anadolu’ya…
Düşünsenize, bu fabrikalardan Anadolu’nun her yanına dikildiğini; Edirne’ye, Manisa’ya, Konya’ya, Tunceli’ye, Diyarbakır’a… Türkiye ne duruma gelirdi! Bugün yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal sıkıntılar yaşanır mıydı? En basitinden Türkiye’yi maddi ve manevi bakımdan her geçen gün biraz daha zora sokan “terör belası” olur muydu? Olsa bile bu boyutta olur muydu?
Türkiye’nin bu gün yaşadığı “ekonomik” ve “sosyo-kültürel” sorunların baş sorumlusu Atatürk’ün ve genç cumhuriyetin kurduğu Köy Enstitüleri, Sosyal Fabrika, Halkevleri, Uçak sanayi, Demiryolu gibi “dev projeleri” ABD istekleri doğrultusuna bir kenara bırakan Atatürk sonrası iktidarlardır.
1950’lerden sonra sürekli kan kaybeden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, son darbeyi 14 Kasım 2002’de yemiştir. Cumhuriyetin dev projelerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Özelleştirme İdaresi’nce bedelsiz olarak Adnan Menderes Üniversitesi’ne devredilmiştir. Fabrika çalışanları da “gözyaşları” içinde Bursa’ya nakledilmiştir. Kapısına kilit vurulan fabrikanın, üniversitenin kullanımı dışındaki büyük bir bölümü, içindeki tarihi dokuma makineleri, araç ve gereçleriyle çürümeye terk edilmiştir. Dünyanın başka bir yerinde olsa en kötüsü “müze” olarak kullanılacak ve milyonlarca turist çekecek bu dev eser, Cumhuriyetin bu dev projesi, bugün Nazilli’de hayvan ahırından bile kötü bir durumda kaderine terk edilmiştir.
Gerçi bugün, işçilerini sosyal haklardan mahrum eden, hatta işçilerini tekme tokat dövdüren bir hükümetin, Cumhuriyetin “sembol” eseri, Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’na daha iyi davranmasını beklemek de doğrusu safdillik olur…
Eee, bizim “sahte solcular”ın kıymetini bilemediği Atatürk’e ve onun dev projelerine gerçek sosyalistler nasıl da sahip çıkıyorlar.
Ne diyebilirim ki! Atatürk Türkiyesi’nin bir ferdi olarak, içim acıyarak “yazık, ama çok yazık…” demekten başka ne diyebilirim ki!
Bu yazımı, Türkiye’nin gerçek Solcularıyla birlikte Tekel ve Kardemir İşçilerine ithaf ediyorum…

Kaynaklar


1. Aslan Buğdaycı, Dünden Bugüne Nazilli, İstanbul, 2001.
2. Atatürk Aydın’da, Aydın, 1981.
3. Aydın İl Yıllığı, Aydın, 1973.
4. Günver Güneş, “Atatürk’ün Nazilli Seyahatleri ve Seyahatlerin Yarattığı Sonuçlar”, Atatürk Haftası Armağanı, Genelkurmay ATESE Başkanlığı Yayınları, 10 Kasım 2004, s.121-135
5. Hulusi Günay, “Nazilli Dokuma Fabrikası” , Yarım Ay, No: 68, 1 İlkkanun 1937, s. 8,9 ve 19.
6. İbrahim Kiraz, Yaşlı Şehir, Nazilli, 2003.
7. L’İlustration de Turquie, İstanbul.
8. Nazilli Basma Fabrikası Gezi Rehberi, Nazilli, 1937.
9. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası Arşivi.
10. Saadet Tekin, “Nazilli Basma Fabrikası”, Tarih ve Toplum, C.39, S.230, Şubat, 2003.
11. Tahir Kodal, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Denizli Seyahatleri” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.19, S.55, Mart 2003.
12. Türkiye Ticaret Postası, Nazilli Basma Fabrikası Özel Sayısı, Ankara, S. 350-103, 14 Temmuz 1948.
13. Zafer Toprak, Sümerbank, Ankara, 1983.
14. 2010 Yılında Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nda bizzat yaptığım incelemeler. (Sinan Meydan



Sinan Meydan, Odatv.com, 30 Aralık 2010

10.9.10

ADALET AĞAOĞLU SANATÇI NE DEMEK BİLİR Mİ

“Sonuna kadar sabreden, kurtulur.” (L.N.Tolstoy)

Sanatçı ideallerinin savaşçısıdır. Buna uymak zorundadır. Sanatını kardeşi, annesi, babası, karısı veya çocukları gibi sevmek zorundadır.
İnsanı sevmek zorundadır. Zorbalığı değil.
Siyasi akışın çalkantısında, kutup yıldızı görevini görmelidir. “Sonbahar Yıldızları” altında Hitler yanaşmalığına yüz vermemelidir.
Sanatçı, büyük usta Nazım Hikmet’in dediği gibi “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi de kardeş” olmayı bilmelidir.
Korkan sanatçı kaybeder.
Korkan sanatçı zarlar atılmadan “mars” olmuş tavla oyuncusudur.
“Şah!” denmeden Şahını devirendir.
Her zaman aykırı olmalıdır sanatçı. Bayrağı en önde taşımalı, korkuyu hissetmemeli ve bir yumruk gibi olmalıdır. Parmaklar tek tek avlanır yoksa.
Hitler Almanyası’nın propoganda uzmanı Goebbels’in “bertaraf” ettiği sanatçılar bugün artık “faşist” olarak bile anılmıyorlarsa, biraz da bundandır işte.

Carl Orff’u dünya çapında ünlendiren kantatı “Carmina Burana”, kendini aklamıştır da bestecisini asla.
Neydi Carl Orff’un yaptığı?
Shakespeare’in “Bir Yaz Gecesi Rüyası” oyununda kullanılan, Yahudi kökenli Felix Mendelssohn’un bestesi Nazilerce yasaklanınca, yeni müzik yazmayı kabul etmişti.
Bu yüzden de Carl Orff’a Naziler, 1930 yılında başına oturduğu Munich Bach Topluluğu’nun şefliğinden almadılar.
Müzik direktörlüğü görevini de verdiler üstelik.
Öyle ki Orff, 1943 yılında, “Die Weisse Rose” adlı direniş örgütünün kurucularından yurtsever arkadaşı Kurt Huber’in bağışlanması için, Huber’in karısının ricasını bile reddetmişti.
Gerekçesi de, Huber ile olan yakınlığının ortaya çıkmasıyla her şeyini yitireceğinden korkmasıydı.
Ve tarihe öyle geçti.
Carmina Burana ise sessiz sedasız, bestecisini bile dinleyenlerin kafasından silerek...
Aynı dönemde Hitler’i destekleyip de sonradan, “biz sanatımızla uğraşıyorduk, siyaset ile pek ilgilenemedik,” diye savunma yapan sinema yönetmeni Leni Rifenstahl, sinema oyuncusu Johannes Heesters gibi isimler bir daha hiç anılmadı.
Bunların farkında mı dersiniz Adalet Ağaoğlu?
Kimse yazarın “edebiyatını” eleştirmiyor. Adalet Ağaoğlu, aldığı çeşitli ödüllerle, romanlarıyla bir dönem insanların “edebiyat” tahtında yerini almıştı. Hakkında çıkan övgü yazıları bir cilt kitap tutar.
Halk kendini yönetenlerden değil, kendisini yönetenlerin “yanlışını” ortaya çıkaranlardan hesap sorar, onları dinler, onlarla yürür...
Sanatçı da “iktidar” ortağı olduğu andan itibaren, kalemini de teslim etmiş demektir.
Artık yazacakları “resmi gazete”de yayınlanmaya bile aday değildir.
Adalet Ağaoğlu’na yöneltilen eleştiri budur işte.
Faşist 12 Eylül darbesinden hemen sonra yayınladığı “Mavi Karanlık” adlı romanının başına küçücük bir not iliştiren Vedat Türkali de “siyasi yaklaşımı” nedeniyle eleştiriliyor.
Ne yazmıştı Mavi Karanlık’ın ilk baskısında Vedat Türkali?
“402 sayfa olarak yazdığım bu roman, günün koşulları nedeniyle kısaltılarak yayımlanmıştır. İleride yeni baskılarında bu eksiklikler giderilecektir.”
Daha sonraki baskılarında ne roman değişmişti, ne sayfa adedi. Değişen tek şey, notun kaldırılması olmuştu.
Diyeceğim o ki, esen rüzgâra yapraklarını kaptıran yaşlı söğüt gibi olmamalıdır sanatçı. Kendi beynini kullanmalıdır, kendisine verilen beyni değil.
Oku sen yönlendirirsin, yay değil.
Başka deyişle, kağıt seni dinlemez, ama kalem senindir.
Tuval de seni dinlemez, fırça senindir.
Kalemin kırılırsa kanınla yaz, kâğıt itiraz etmeyecektir.
Sistem sana saldıracaktır elbet, üstelik kalleşçesine ve en beklemediğin anda. Böyle anda ilk başkaldıransın.
İlk sen haykıracaksın, “dur bakalım ben varım,” diye.
“Haklıymışsın, özür dilerim,” demeyeceksin.
O zaman sanatçısındır işte.
Değilse, sözlükler elbette reddetmeyecektir “yazarlığını, müzisyenliğini, ressamlığını”.
Gerçek bir sanatçı için “iktidar” yoktur.
İktidarın öncesi ve sonrası da yoktur.
Gelecek olan iktidardaki “ikramlar” da yoktur...
Gelen iktidar, sıradaki düşmanıdır sanatçının. Ona karşı daima yüzü dönük ve tetiktedir.
Nereye vuracağını bilen insandır sanatçı. Vurması gerektiğini de bilir. Vurdukça da kendini daha iyi hisseder. Yıkıldığı, yıldığı anlarda ayağa kalkmasını ve kaldırmasını bilen kişidir sanatçı.
Kendisini yok etmeye, sindirmeye, kişiliksizleştirmeye karşı yerini bir an bile terk etmeyen kişidir sanatçı.
Pişman olmayandır. Kaya gibi direnen, sertleşendir.
Çek defteri taşımayan kişidir.
Aklını kiraya vermeyen, başkasından da kiralık akıl almayandır.
Zordur vesselam sanatçı olmak...
Öyle iki ağlamaklı müzikle, birkaç fırça darbesiyle, tangırtıyla, çamuru yoğurmakla, memuriyetten bağırmakla, taverna müziği bestelemekle, Şanlıurfa belgeseli çekmekle, bir milyon gişe yapmakla, tırtık roman yazmakla, 657’ye bağlı sahne almakla...
Ölmeye yatmakla,
Velhasıl, Nobel almakla...
Sanatçı olunmuyor...
Rembetiko gibi bir film yapabiliyor musun?
Ya da 1953 Temuz’undaki Küba’nın resmini?
Bana onu söyle...
08.09.2010 16:04, Mümtaz İdil, Odatv.com

27.7.10

ESRARENGİZ KAZADA ÖLDÜ

22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde çok ciddi bir iddia ortaya atılmıştı. Bilgisayar ortamında sandık sonuçlarının merkeze aktarılması sırasında usulsüzlükler yapılmış ve oylamalar biter bitmez AKP’ye ülke çapında %25 oranında oy yüklemesi yapıldı denilmişti. Bu çerçevede iddialar Yalçın Bayer, Arslan Bulut, Mustafa Mutlu, Ruhat Mengi gibi gazeteciler tarafından dile getirildiği gibi seçimin mağlupları CHP, MHP ve de İP gibi partiler tarafından da ortaya atıldı. Hatta Arslan Bulut iddianın araştırılması olanağının ortadan kalkmaması için Yüksek Seçim Kurulu’na oy pusulalarını imha etmemesi için talimat verilmesini önermişti.
Bu iddia halk arasında da çok yaygın bir şekilde benimseniyor maalesef. Özellikle 2009 yerel seçimlerinde de buna benzer şüpheli durumların oluşu iddia sahiplerinin haklılıkları konusundaki inançlarını pekiştiriyor. O nedenle olmalı ki daha birkaç gün önce İstanbul Esenler’de belediye başkanlığına aday olan Prof. Zekeriya Beyaz ODATV’de sandık hilelerinin nasıl önlenebileceği konusunda görüşlerini açıklamak ihtiyacı duydu.
Her ne kadar şüphe bu kadar yaygın olarak dile getirildiyse de konuyu hiç kimse derinlemesine araştırmadı. Örneğin “Nasıl oluyor da Nisan ayında Erdoğan’nın bizzat kendisinin kabul ettiği gibi AKP’nin oy oranı %26’lardayken, Temmuz ayına gelindiğinde bir elektronik bildiri sayesinde oran %47’ye sıçrayabiliyor?” diye, bu mümkün mü diye, kimse sormuyor. Bu durum elbette demokrasimiz adına kaygı verici. Halbuki ABD’de 2004 ve 2008 başkanlık seçimlerinde oylarda hırsızlık yapıldığı iddiası çok ciddi bir biçimde araştırılmış ve ortaya ürkütücü gerçekler çıkmıştı. Bu yazının amacı ABD’deki oy hırsızlığı olayını özetlemek ve ayni sistemi kullandığımız için bizim de muhatap olabileceğimiz böyle bir operasyona karşı demokrasimizi nasıl koruyabileceğimiz hakkında görüş oluşmasına katkıda bulunabilmek.

SANDIK SONUÇLARINDAKİ ÇELİŞKİ DİKKAT ÇEKİYOR
Stephen Spoonamore ABD’de büyük firmalara bilgisayar güvenlik sistemleri konusunda hizmet veren bir uzman profesyonel. 2004 yılında Ohio’da seçim sonuçlarını televizyonda izlerken ilginç bir çelişki dikkatini çekiyor. Seçim sonuçları analistleri ve istatistikçilere de danıştıktan sonra şüphelerinde haklı olduğuna inanıyor. Televizyon, başkanlık seçimlerinde Ohio’nun 12-14 seçim bölgesinde Bush’un Demokrat Parti’den diğer aday Kerry’den daha fazla oy aldığını gösterirken aynı bölgelerde başka bir makam için yarışan yine Demokrat Parti’den son derece liberal bir diğer aday Kerry’den onbinlerce daha fazla oy alıyor. Uzmanlar son derece liberal bir adayı büyük bir çoğunlukla tercih eden seçmenlerin başkanlık seçimine gelince oylarını açık farkla aşırı muhafazakar bir adaya vermesi olanağını milyarda bir ihtimal olarak değerlendiriyor.
Spoonamore bunun özerine seçim sandıklarından gelen doğru sayım sonuçlarının sayım merkezine gönderilmeden önce elebaşı(kingpin) görevi gören bir gizli bir bilgisayara aktarıldığını, sayıların orada değiştirildikten sonra merkeze iletildiğini iddia ediyor. Aradan zaman geçtikten sonra Spoonamore Ohio Eyaleti başsavcısından seçim sandıklarının sayım sonuçlarının merkeze aktaran bilgisayar sisteminin mimarisinin belgelerini elde ediyor ve bu belgeler şüphelerini doğruluyor. Kerry’ye verilen oyları Bush’a aktaran elebaşı saldırısı(kingpin attack) SmartTech adlı bir firma tarafından gerçekleştirilmiş; firma Bush-Cheney kampının seçim kampanyası başkanı, aşırı muhafazakar evangelist Cumhuriyetçi Parti üyesi ve ayni zamanda Ohio Eyaleti müsteşarı Ken Blackwell tarafından kiralanmış.
Spoonamore elebaşı saldırılarının nasıl gerçekleştirilebileceğini şöyle açıklıyor. İnternet hizmeti verenin adresi belli ve internete bağlanmış ise elektronik oy sayım listeleri saldırıyı yapacak SMARTech bilgisayarları tarafından aranabilir. Bu şekilde oy sayım listelerini görebilen bilgisayar nereden ne kadar oy çalması ve bu oyları kime aktarması gerektiğini bilebilir. Spoonamore Ohio’da yapılanların bunlar olduğunu söylüyor. Nitekim sandık başı anketlerine göre %6.7’lik bir avantaja sahip Kerry sonunda 118.000 oy farkla Ohio’da seçimi kaybediyor ve bu da ulusal seçim sonucunu tayin ediyor.

HIRSIZLIĞIN ARKASINDA BUSH TAKIMI ÇIKIYOR
Bulguları bir aday adına mahkemeye taşıyan avukatlar Bush ve diğer Cumhuriyetçi Parti adaylarının seçim kampanyaları için New Media Communications adlı firması aracılığı ile bilgisayar sistemleri kuran Michael Connell’in şahit olarak dinlenmesini talep ediyorlar çünkü Ohio’da suistimallerin yapıldığı 2004 ve 2006 seçimleri sırasında da ayni Connell’in diğer firması GovTech’in müsteşarın ofisinde görevli olduğu ortaya çıkıyor.
2008 Ekim ayında şahitlik çağrısını alan Connell o yılki seçim kampanyasında görev aldığı için çok meşgul olduğunu belirterek çağrıya olumsuz cevap veriyor. Ayrıca şahitlik sırasında açıklamaya zorlanacağı bilgiler meslek sırrı olduğu için rakiplerinin bunları öğrenip haksız kazanç sağlayacağını iddia ediyor. Fakat daha da önemlisi Connell, Bush’un baş danışmanı ve stratejisti Karl Rove tarafından, şahitlik yapıp suçu Bush ve kendisinin üzerine atmaya kalktığı takdirde karısını da, illegal lobicilik faaliyetlerinde bulunduğu iddiası ile, tutuklattıracakları tehdidiyle şahitlikten vazgeçirmeye çalışıyor.
Davayı açan avukatlar mahkemeye Karl Rove’un tehditlerini şikayet ediyorlar ve onu 2004 seçimlerinde olduğu gibi 2008 seçimlerinde de bu sefer Cumhuriyetçi aday, Obama’nın rakibi, MaCain için oy hırsızlığı yapacağından şüphelendiklerini belirtiyorlar. Tüm göstergeler McCain’in aleyhine iken kendisinin devamlı olarak “Son anda ben kazanacağım,” demesinin arkasındaki güvenin bu gizli bilgiden kaynaklandığı şüphesi yaratıyor. O nedenle davacılar Connell’i mahkemeye getirerek ve böylece Karl Rove’u korkutarak hırsızlığın önüne geçmek istiyorlar. Davacılar Başsavcılığa yaptıkları müracaatta Karl Rove ve ekibinin 2000 yılından başlamak üzere illegal bir şekilde şirketlerden temin ettikleri finansman ve iktidar olanakları ile ülkede tek parti iktidarını, dünyada askeri hegemonyayı amaçladıklarını ve hukuk devleti ilkesini ayaklar altına aldıklarını iddia ederek bu kişiler aleyhine suç işlemek için örgütlü teşekkül oluşturmaktan dolayı ilgili kanuna göre soruşturulmalarını talep ediyorlar.
En nihayet, iki yıllık bir müdaleden sonra, davacılar 2008 yılının Kasım ayında, seçim gününden bir gün önce, mahkemeden Michael Connell’i zorla şahit olarak ifade vermeye çağırtmayı başarıyorlar. Ancak kendisi ani bir kaza sonucu 19 Aralık’ta tek motorlu uçağı ile yere çakılarak yaşamını kaybediyor.

OY HIRSIZLIĞINI ÖNLEMENİN YOLLARI
Spoonamore sandık gürevlilerinin bu son derece uzmanlık gerektiren teknolojik sahtekarlığı anlamalarına olanak olmadığını belirtiyor. Dolayısı ile sahtekarlığı, eğer varsa, ortaya çıkarmak için profesyonellerin kullanılması gerektiğini hatırlatıyor. Ancak sandık görevlilerinin de yapabilecekleri şeyler varmış. Mesela her bir seçim bölgesi oy vermeden önce, verme sırasında ve oylamalar bittikten sonra dahil bilgisayarlarının internete bağlı olmadığını kontrol etmeleri gerekiyormuş. Elektronik sayım tablolarına hiçbir kimsenin veya eloktronik sistemin- kablosuz bağlantı, Blue Tooth veya her hangi başka bir bağlantı- müdahele etmesine izin vermemek gerekirmiş. ABD’de sahtekarlığı yapanlar olayı gizlemek için oy pusulalarını yok etmişler. O nedenle bunun da önüne geçilmesinin önemini vurguluyor ABD’li demokratlar.

Enis Üser, Odatv.com, 25.07.2010 20:14