hukuk devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hukuk devleti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.3.13

REDDEDIYORUZ


Türkiye Ergenekon davasında savcıların verdiği esas hakkındaki mütalaayı konuşuyor.

İşte savcıların tartışılan mütalaasına, Ergenekon davası tutuklularından yanıt geldi.

Sanık avukatları aracılığıyla kamuoyuna açıklanan, “Ergenekon tutsaklarının Savcılığının esas hakkındaki mütalaasına cevabıdır” başlıklı o metni yayınlıyoruz:

“Bugün, Silivri’de adalet, hukuk ve insan hakları bir kez daha ayaklar altına alınmıştır.
Savcılar, meclisin çıkardığı yasaları hiçe saymıştır.

Hukukun bütün temel ilkeleri çiğnenmiştir.

Sanıkların, savunmaları, gösterdikleri lehe deliller tamamen yok sayılmıştır.

Güvenilirliği tartışmalı, gizli tanıkların, sanıklarla arasında açıkça husumet bulunan sözde tanıkların akıl ve mantıktan uzak iddiaları, kesin delil sayılmıştır.

Mahkeme heyeti; savcıların iddialarına karşılık sanıkların ve avukatların savunma taleplerini reddetmiş; maddi gerçeğe ulaşmak için ayağına kadar gelen tanıkları dahi dinlemeyi reddetmiştir.

İddianame; delil değeri olmayan, sonradan üretilmiş, çoğu sahte delillere dayandırılmış, yargılama aşamasında hukuka aykırı deliller hiçbir şekilde ayıklanmamıştır.

Bugün okunan belgeler, savunma tarafına ve dolayısıyla iddia makamına henüz sunulmadan, 2200 küsur sayfadan ibaret esas hakkındaki mütalaanın savcılar tarafından duruşmada yazılı olarak okunması, mütalaanın da tıpkı karar gibi önceden hazırlanmış olduğunu ortaya koymuştur.

Bu davanın hedefi cumhuriyetin değerleri, kurumları, Atatürk ilke ve devrimleridir.
Bu nedenlerle savcılığın sözde esas hakkındaki mütalaasını tanımıyoruz, reddediyoruz.

Gelinen noktada hukuku, halka birlikte arama mücadelesini sürdüreceğiz.

Davanın bundan sonraki aşamalarında mahkeme heyetine ve savcılığa rağmen adaleti ve özgürlüğü istemeye devam edeceğiz.

Bu dava Türkiye’nin hukuk imtihanıdır. Tüm halkımızı Ergenekon tutsaklarının hukuk mücadelesine omuz vermeye çağırıyoruz.”

Odatv.com
18 mart 2013

8.1.13

Hukuk katliamı


Balyoz’dan hükümlü askerlerden ‘gerekçeli karar’ açıklaması
Balyoz davasıyla ilgili dün açıklanan gerekçeli karar hakkında davada hüküm alan askerler açıklama yayınladı. Hadımköy Askeri Cezaevi’ndeki kalan aralarında Orgeneral Bilgin Balanlı’nın da bulunduğu askerler, “Bu gerekçeli karar aynı zamanda suçsuzluğumuzun ispatı niteliğindedir” dedi.

Balyoz davasıyla ilgili İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği gerekçeli karar hakkında davadan hüküm alan askerler açıklama yayınladı.

Aralarında 18 yıl hapis cezası verilen YAŞ üyesi Orgeneral Bilgin Balanlı’nın da bulunduğu Hadımköy Askeri Cezaevi’nde kalan askerler, yaptıkları açıklamada “İftiralara mazeret uydurulması amacıyla hazırlandığı anlaşılan bu gerekçeli karar aynı zamanda suçsuzluğumuzun ispatı niteliğindedir” dedi.

“Gerekçe içermeyen gerekçeli (!) karar” başlıklı yayınlanan açıklama şu şekilde:

"Devlet içerisinde devlet haline geldiklerinden şikayet edilerek kaldırılan, ancak evrensel hukuk ilkeleri yerle bir edilerek bizler için ‘özel yetkisi’ geçici maddelerle devam ettirilen 10. Ağır Ceza Mahkemesinin kamuoyunda ‘Balyoz’ adıyla bilinen davaya ilişkin ‘Gerekçeli kararı’ 7 Ocak 2013 tarihinde avukatlardan önce medyaya servis edilmiş ve medyada sadece seçilmiş bölümleri ihtiva eden metinle ilgili bilgiler yayınlanmıştır.


Bu suretle dava öncesinde ve dava sürecinde yürütülen karalama ve itibarsızlaştırmaya yönelik basın politikası kapsamında medyanın her türlü iletişim vasıtasından istifade edilerek asılsız haberlerle, çarpıtılmış bilgilerle, mantıksız yorumlarla, gerçek dışı isnatlar ve iddialarla kamuoyunda arzu edilen istikamette bir algı oluşturmak hedeflenmiştir.


Gerekçeli(!) kararın davanın usul ve esasına ilişkin hiçbir gerekçeyi içermeyeceğini yalan ve iftira ürünü dijital verilere dayanan uydurma senaryoların kamuoyuna ‘gerekçe’ adı altında bir aldatmaca ile sunulacağını, 1435 sayfadan oluştuğu belirtilen gerekçeli(!) kararın aslında ‘iddianame’ ve ‘esas hakkındaki mütalaanın’ bir araya getirilmesinden ibaret ‘içi boş bir yalan rüzgarı’ olacağını biliyorduk.


Bu sabah seçilmiş metinden alınarak medyaya yansıtılan maksatlı haberlerde, tüm dijital belgelerin gerçek olduğu iddia edilmiştir. Bu davada yalan ve iftira ürünü, düzmece ve sahte olduğu kanıtlanmamış hiçbir delil kalmamıştır. Mahkeme verdiği hükmün gerekçelerini ortaya koymak yerine yaptığı hukuksuzluk ve adaletsizliklere mazeret üretmeye çalışmıştır.


Mahkeme imzasız, yalan ve iftira ürünü dijital verileri delil kabul ederek karar vermiştir. Tüm özellikleri değiştirebilen, kim tarafından ve hangi bilgisayarda yazıldığı bilinmeyen dijital veriler delil olabilir mi? Kanunda açıkça yer alması ve Yargıtay içtihatları olmasına rağmen mahkeme delillerin tartışılması aşamasını atlamıştır. Delil diye sunulan sahte dijital veriler mahkeme huzurunda hiç tartışılmamış ve değerlendirilmemiştir. Gerekçeli (!) kararda bu uygulamanın hukuki gerekçesi var mıdır?


Bugüne kadar delil olduğu iddia edilen dijital veriler için yurt içi ve yurt dışından onlarca Bilirkişi ve Uzman raporu alınmış ve sözde delillerin sahte olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır. Ancak mahkeme bilirkişiye gitmekten ısrarla kaçınmıştır. Gerekçeli (!) kararda bu usul hukukuna aykırılığın bir gerekçesi ve bilimsel gerçeklere verilen bir cevap yoktur. Gerçekte, hukukta “Hakim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanır” ifadesi yer almaktadır. Bu durumda mahkeme kanaatlerini neye istinat ettirmiştir? Gerekçeli (!) kararda bunun cevabı veya iddiaları destekleyecek kesin ve inandırıcı bir kanıt var mıdır? Eğer bu davada bilirkişi raporu aldırılsaydı, bilirkişi, ‘Dökümanların tarih ve zamanlarında sahtecilik yapılmıştır. 2003 yılında CD’ye kaydedildiği iddia edilen dökümanlarda dünyada 2007 yılından önce mevcut olmayan şema ve yazı karakterlerine rastlanmıştır. Bunların mahkemelerde delil olarak kullanılması mümkün değil’ diyecek ve dava düşecekti.


Dijital verilerin Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen belgelerle aynı olduğu ve asıllarının Genelkurmay Başkanlığı’nda olduğu iddia edilmiştir. Bu iddia tümüyle gerçek dışıdır ve dava konusu yapılan iftira ürünü dijital verilerin gerçek olduğuna dair Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılmış herhangi bir açıklama veya yazışma söz konusu olmamıştır.


Devlet kurumları içerisine sızdığı değerlendirilen bir çete tarafından, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde ‘Balyoz’ adıyla oluşturulmuş bir darbe çalışması olduğu izlenimi yaratmak amacıyla kurgulanmış sahte dijital veriler arasına, işbirlikçileri aracılığı ile Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinden çalınan bir takım imzalı resmi belgeler de katılarak sahtekarlıklara gerçekmiş görüntüsü verilmeye çalışılmıştır.


Silahlı kuvvetlerin çeşitli birliklerinden çalınarak çeteye aktarılmış olan söz konusu gerçek belgeler muhtelif görevler ile ilgili resmi yazışmalardan ibarettir. Bu belgeler dava ile ilgisi olmayan ve 2003 yılında geçerli olan yasa, yönetmelik, emir ve Milli Güvenlik Kurulu kararları doğrultusunda hazırlanmış yasal belgelerdir. Bahse konu belgelerde imzası olanların çoğu sanık bile değildir. Mahkemece bu belgeler ilgili askeri kurumlara sorulmuş ve doğal olarak bu belgelerin yasal resmi yazışmalar olduğu cevabı alınmıştır.


Bir kısım yazılı ve görsel medyada daha önce yayınlanan ‘Türk Silahlı Kuvvetleri Gölcük’te çıkan belgeleri doğruladı’ şeklinde yapılan yayınların da gerçeği çarpıtarak kamuoyunu yanlış yönde ve olumsuz olarak etkileme amacını taşıdığı aşikârdır.


Bu gerçek dışı iddia hakkında Genelkurmay Başkanlığınca bir açıklama yapılmasının zorunlu olduğunu değerlendiriyoruz.


Dijital verilerde 2003 yılından sonra güncelleme yapıldığı iddiasına gelince, bu iddia da tamamen gerçek dışıdır. Çünkü 2003 yılında kaydedildiği iddia edilen ve üzerine tekrar kayıt yapılma imkanı olmayan bir CD’deki verilerin teknik olarak güncellenmesi imkansızdır. Adli bilişim uzmanlarının ötesinde çok sınırlı bilgisayar bilgisi olan bir kişi bile bunu anlayabilir. Bu o kadar mesnetsiz ve gülünç bir iddiadır ki, güncelleme yapılmış olsaydı 2003 yılında ismi geçen ve daha sonra emekli olan veya rütbe/görevi değişen kişilerle ilgili olarak teşkilat yapısında da gerekli değişikliklerin yapılması gerekmez miydi? Bu durum bile bilirkişiye gidilmesi gerekliliğini göstermektedir.


Sonuç olarak; hiçbir gerçeğin gerekçesini bu kararda göremezsiniz. Çünkü bu şekli ve hukuk katliamına dönüşen yargılamada adil yargılanma şartları değil, hukuka aykırılık ve keyfilik geçerli olmuş, gerçekler “hakim takdiri” ile örtülmeye çalışılmıştır.


Hakim takdiri demek; davanın başından beri sanıklara ve avukatlarına önyargılı tutum ve davranışlarda bulunarak davayı aleyhlerine sonuçlandırmak için özel bir çaba sarf etmek midir?


Sanıklara hitaben ‘sizin değil mahkemenin ne anladığı önemlidir’ diyerek, adil yargılanma hakkını ve hukukun üstünlüğünü yerle bir etmek midir?


Bir merkezden düğmeye basılmış gibi aynı dönemde Balyoz ve benzeri davalar başlatılıyor ve hepsinin dayanağı sahte dijital veriler. Hem de çok az bilgisayar bilgisine sahip bir kişinin dahi kolaylıkla sahteliğini anlayabileceği nitelikte dijital veriler.


Bu gerçeği daha önce de vurgulamıştır. İftiralara mazeret uydurulması amacıyla hazırlandığı anlaşılan bu gerekçeli karar aynı zamanda suçsuzluğumuzun ispatı niteliğindedir.


Saygılarımızla."


08.01.2013
Muhalifgazete.com 

18.12.12

Ergenekon mahkemesi avukatları nasıl fişliyor


13. Ağır Ceza Mahkemesi 13 Aralık'taki duruşmada Avukatların söz alma konusundaki ısrarını suç duyurusu yaptı. Avukatların hangi suçu işledikleri mutlaka bulunacaktır. Ancak merak ettiğimiz Türk Ceza Kanunu'nda olmayan bir suç tipi nasıl yaratılacağı konusudur. Savcıların bu konuda pek mahir olduklarını biliyoruz. Mutlaka bir suç tipine sokulacaktır bu ısrar. Avukatların söz almasına ne gerek var oysa... Avukatlar olmasa ne yargılama süreçlerinde olumsuzluk da olmaz.

Aslında susturmalı bu avukatları, susturmalı bir biçimde. Korkutma başıralamadı hiç değilse susturma başarılmalı. Hatta daha ileri gitmeli, kent içinde polis robokoplar kent dışında jandarma robokoplarla ezilmeliler. Bir daha söz istemenin kendilerine cop, biber gazı ve müvekkillerine mahkumiyet olarak geri dönmeli. Görün bir daha başlarını kaldırabilirler mi? İleri demokrasimizin nasıl atılım yapacağını, nasıl insanların özgürleşeceğini o zaman görün işte.

Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri yukarıdaki sözlerden pek mutlu olmuştur sanırım. Belki bu satırların yazarına özel sempati bile duyabilirler.

Ama gerçekleri kim silebilir? Kim gizleyebilir bu hukuksuzluk denizindeki sörfü?

Mahkeme bir yandan avukatları susturmak isterken diğer yandan da FİŞLİYOR... Evet her avukat her davranışı ile fişleniyor. Duruşmalardaki konuşmaları ile, duruşma aralarındaki meslektaşları ile kendi aralarında konuşmaları ile de fişleniyor. Bunu bizzat gözlerimle gördüm. Mahkeme başkanı tepeden sarkan 15 mikrofon için itiraz ettiğimizde merak etmeyin duruşma kapanınca o mikrofonlar da kapanıyor. Duruşma aralarında görev yapmıyor demişti. Ama ben gördüm. Gözlerimle gördüm. Duruşma arası hem sesli hem de görüntülü Mahkeme Başkanı'nın odasında naklen canlı yayın yapılıyordu. Doğal olarak kayda da alınıyordu tabii ki...

Mahkeme bu tavrı ile meşruiyet sınırlarını da aşmış oldu. Mahkeme artık meşru bir mahkeme değil. Duruşma aralarında ses ve görüntülü kaydı almak yasal olmadığı gibi ayrıca suç . TCK 133 maddesinin 1. fıkrası "kişiler arasındaki aleni olmayan ko­nuşmaların dinlenmesi ve kayda alınmasını" suç olarak tanımlanmaktadır. Bu suçun bir kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetkiyi kötüye kullanarak işlenmesi durumunda ise suçun nitelikli hali oluşmaktadır ki bu durumu da TCK 137. maddesi düzenlemektedir. Avukatların celse aralarındaki konuşmaları özel konuşmalardır. Bunların dinlenmesi ve kayda alınması onların izni ile olan bir eylem olmadığı için de elbette suçtur.

Bu konu SAVUNMA HAKKI ve HUKUK SİSTEMİMİZ açısından oldukça önemlidir. 12 MART ve 12 EYLÜL sıkıyönetim mahkemeleri bile avukatları celse arasında dinlemedi ve görünütlerini kayda almadı.
Bu nedenle tüm hukuk kurumlarını ve Üniversiteleri, basını bu olayın üstüne gitmeye çağırıyorum...

Bu arada duruşma 27 Aralık 2012 Perşembe gününe kalmış bulunmaktadır. Bu duruşmaya Türkiyenin her yerinden avukat arkadaşlarımızın cübbeleriyle katılmaları gerekiyor. Bu konuyu tüm Baroların ve TBB'nin de gündeme alması gerekir. Avukatları ilgilendiren bu iki temel konu meslek onuru için büyük önem taşımaktadır. Birincisi söz hakkı isteyen avukatların söz almak için direnmelerinin suç duyurusu konusu yapılması ikincisbi de celse aralarında kendi aralarında yaptığı konuşmaların görüntülü olarak dinlenmesi ve kayda alınmasıdır.

Kimilerine bu duruşmada "dikkat et saygınlığın yitiyor" denerek anımsatılmak isteniyor.

Av. Celal Ülgen

Odatv.com
18.12.2012

29.11.12

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal eleştirdi


Izmir’in Foça İlçesi’nde Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Şubesi’nin düzenlediği ‘Hukuk- Demokrasi- Anayasa’ konulu panelde konuşan İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, AKP iktidarına ağır eleştirilerde bulundu. Kocasakal, hiç kimsenin karşı olmadığı ‘demokrasi, insan hakları, özgürlük, kardeşlik’ gibi kavramların arkasına sığınılarak zihinsel işgal gerçekleştirildiğini ileri sürdü.

Foça Belediyesi Reha Midilli Kültür Merkezi’ndeki paneli bazı belediye meclisi üyeleri, ADD şubelerinin yöneticileri ve çok sayıda Foçalı izledi. AKP iktidarına yüklenen İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, yalan yanlışlarla kahramanların hain, hainlerin kahramanlaştırıldığını vurguladı. Siyasi iktidarın kurgulanmış, emperyalizmin taşeronluğunu yaptığını ileri süren Kocasakal, ihale kanununda değişiklikler yaparak Cumhuriyet’in bütün zenginliklerini yandaşlarına peşkeş çektiğini arkasından kendi devletini kurduğunu belirterek şunları söyledi:

“Sözde bir halk oylamasıyla zaten kuşatılmış olan yargıyı tamamen ele geçirdiler, tutsak ettiler. Halka yalan söyleyerek bunları yaptılar. Burada da nazileri örnek aldılar. Bu süreçte kabahati kusuru olmayan tek kesim halktır. Kusurlu olanlarsa başta genetiği değiştirilmiş aydınlardır. İkinci müsebbibi genetiği değiştirilmiş solculardır. 163′üncü Madde’nin kaldırılmasından başlayıp “Yetmez ama evetçiliğe’ uzananlardır. Bu kadar hukuksuzluk olurken bu ülkedeki 103 tane hukuk fakültesi dekanı ne yapıyor? Şöyle bir cübbelerini giyip “Beyler kendinize gelin, ne yapıyorsunuz siz?’ deseler olay biter. Hiç kimsenin karşı olmadığı demokrasi, insan hakları, özgürlük, kardeşlik gibi kavramların arkasına sığınılarak zihinsel işgal gerçekleştirildi. Türkiye’de partiyle devlet iç içe geçti. Bunun tarihteki en büyük örneği Nazizmdir. Tarih hepsini yargılayacak. Milli irade diye bir yalan var. Bunu tarihte en çok kullanan iki kiş vardır. Biri Hitler diğeri Mussolini’dir. Hazırlanmak istenen yeni anayasa Atatürk’ü tasfiye anayasası olacaktır. Bir bölünme anayasası, emperyalizmin anayasası olacak. Ülkenin bütün değerleri yozlaştırılıyor, çürütülüyor. Ülke paramparça ediliyor. Türkiye bu anlamda işgal altındadır.”

(...)

Seyfi GÜL, www.sozcu.com.tr, 29.11.2012

13.11.12

Size selamları var



10 Kasım törenlerinde...

Askeri cezaevindeydim.

Açık görüşte.

*

İsmet Çınkı, Sami Yüksel, Cüneyt Küsmez, Can Bolat, Bülent Olcay, Ender Kahya, Fahri Yavuz Uras, Gürsel Çaypınar, Derya Günergin, Berker Emre Tok, Ali Yasin Türker, Baybars Küçükatay, Levent Kerim Uça, Cem Okyay, Hasan Özyurt, Önder Çelebi, Erdinç Altıner ve aileleriyle birlikteydim.

*

Ortak özellikleri...
Hepsi kurmay albay.
Hepsi sınıfının birincisi.
Hepsi generallik bekliyordu.
Hepsi içerde!

*

Komodor var aralarında, amiral yetkilerine sahip filo komutanı yani... Donanmanın gözbebeği Oruçreis ve Gelibolu fırkateynleri nasıl yüzüyor bilmiyorum, çünkü, şu anki komutanları hapiste. Yıldırım, Gökova, Yavuz, Gemlik, Gediz, Salihreis fırkateynlerinin eski komutanları da orda... Hepiniz fırkateyn mi kullanıyorsunuz birader dedim, biri denizaltı komutanı çıktı. Bordo bereli var. Pilot var.

*

Pilot albay’ı bir başka albay pilot’la birlikte, İMKB’yi basmakla suçlayıp, içeri tıkmışlar. Bu pilot, burda. Öbürü nerde? THY’de uçuyor iyi mi... Sanırım, Atatürkçüysen buraya konuyorsun, badem’sen pırrr.

*

Roma ataşesi orda.
Bir diğer “ortak özellik”leri bu... Paris’te, Atina’da, Kabil’de, Yeni Delhi’de, İslamabad’ta “ataşe” olarak görev yapmışlar. ABD, Fransa, Almanya, İspanya, 50’den fazla ülkede Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmişler.

*

Girit adasında, NATO merkezinde görevli olanı mesela... Gel demişler, Beşiktaş’taki savcılığa gelmiş, tam geldiği gün, 13 şehit var, akşama kadar beklemiş, işimiz başımızdan aşkın, sen en iyisi Girit’e geri dön, sonra çağırırız demişler, peki demiş, Girit’e geri dönmüş, sonra gene çağırmışlar, gene gelmiş... Bizzat savcılık tarafından yurtdışına gitmesine izin verilen albayı “kaçma şüphesi”yle tutuklamışlar!

*

Kimisi Aden Körfezi’nden gelmiş tutuklanmak için, kimisi Hint Okyanusu’ndan... Gemisinin kasasında nakit üç milyon dolar varken, Libya’dan gelip, kaçma şüphesiyle tutuklanan var. Tutuklanacağı belli olmasına rağmen, “Birleşmiş Milletler görevini aksatma, tamamla, ondan sonra teslim ol” emri üzerine, kasasında 1.5 trilyon lirayla, 15 yurtdışı liman ziyareti yapan, sonra gelip teslim olan var.

*

Yunanistan’da görevli bulunan, daha bi enteresan... Hükümeti devirmek kastıyla, şu şu tarihte, Aksaz’da görevli bi tuğgenerali takip etmekle suçlanıyor. Şu şu denilen tarih, Kasım 2002’den önce... Yıkmaya teşebbüs ettiği hükümet henüz kurulmamış! Bu işlerden pek anlamam ama, yıkmak için önce bi hükümetin kurulması gerekmiyor mu? Tuğgenerali şu şu tarihte Aksaz’da takip ettiği iddia ediliyor, halbuki, o tarihten üç ay önce Gölcük’e tayin olmuş, taşınmış, arada hem üç ay, hem 700 kilometre var! Bitmedi... Şu şu denilen tarihlerde, bırak Aksaz’ı Gölcük’ü filan, gemisiyle beraber Yunanistan’ın Suda Limanı’nda! Üstelik, adının geçtiği bilgisayar diski’nin sahte olduğu, çok sonradan oluşturulduğu, üniversite bilirkişisi tarafından resmen tespit ediliyor. Gemi jurnallerini, raporları, şahitleri, fotoğrafları kanıt olarak mahkemeye sunuyor, hâkim “hımm, peki” diyor. 16 seneyi yapıştırıyor!

*

Ben hayatımda bu kadar onurlu, bu kadar çelik iradeli adamları birarada hiç görmedim. Gülümseyerek konuşuyorlar. Yazayım çizeyim, hiçbir beklentileri yok. Sadece eşleri ve çocukları için endişe ediyorlar. Aile fertlerinin telefondaki ses tınıları onlar için her şeyden önemli... Canlarını sıkkın, morallerini bozuk hissederlerse, 16 seneden ağır geliyor. Bazıları sohbet sırasında izin isteyip, yan taraftaki sahada, ziyarete gelen çocuklarıyla basketbol oynadı. Kızlarının, oğullarının bir anlık kahkahası, onlar için dünyaya bedel... Maalesef, bazılarının isimlerini özellikle vermedim. Çünkü, bazılarının 85-90 yaşındaki ana-babalarının haberi bile yok. Eşleriyle konuşma vakitlerinden vazgeçip, telefon haklarını mecburen ana-babalarına ayırıyorlar, yurtdışında görevdeyim diyorlar.

*

Bir kez daha görüyorum ki...
Sınıflarında birinci, kariyerlerinin zirvesindeki bu pırıl pırıl adamları, nizami rekabetle geçmeleri, komuta kademesindeki ilerleyişlerini durdurmaları “normal şartlar”da asla ve asla mümkün değil... Tek yol var. Önce içeri tıkmak, sonra silahlı kuvvetlerden atmak. Başka yolu yok.

*

Ve astsubaylar...

*

Tuncay Küçük, Cafer Uyar, Bülent Akalın, Canatan Turgut, Murat Dülek, Kenan Yüce... Denizci astsubaylar. Onlar da orda yatıyor. Onlarla da görüştüm. “Bize cüzzamlı muamelesi yapmayan herkese minnettarız” diyorlar. Hepsi çoluk çocuk sahibi. Kimisinin kızı üniversitede okuyor, kimisinin oğlu otistik... “Aklım hep onda” diyor, “Hayatı öğrenip, anlamaya çalışıyor, gerçi, öğrenip anlasa da, bu hayatın ne işe yarayacağını bilmiyorum ama, yine de çabalıyor işte” diyor!
Bir tanesi ise, ömrümün sonuna kadar unutamayacağım şu benzetmeyi yapıyor: “Son günlerde kimliği merakla aranan bahtsız bedevi var ya... Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki 96 bin astsubayın arasından seçilen bizleriz o bahtsız bedevi!”

*

10 Kasım sabahı...
Kıdem sırasına göre dizilip, tören yaptılar, Atatürk’ü andılar. Sonra, açık görüşe çıktılar, bi çadırın içinde aileleriyle kucaklaştılar. Tek tek tanıştık. İlk sordukları soru, helikopterdeki 17 şehitti. Kimlerdi, nasıl olmuştu, nereliydiler filan... Gazeteciyim ya, hadiseyi bütün detaylarıyla anlattım.
“Bilmiyorum” dedim!

*

İki saat kadar sohbet ettik.
Belki öyle zannedebilirsiniz ama, mahkeme konuşmadık. Konuşmuyorlar. Yukarda anlattığım “hukuki vaziyet”i, internetten, yayınlanmış haberlerden derledim.
Çünkü, sadece, “Ömrümüzü vatana verdik, helali hoş olsun, suç işlemedik, suça karışmadık, bu komplonun neden kurulduğunu da tahmin ediyoruz, gerekçeli kararı bekliyoruz” diyorlar. Hepsi o.

*

Çocuklarımızdan, büyüdüğümüz şehirlerden, okul maceralarımızdan bahsettik, sağlık durumlarını konuştuk; bir tanesi beyin ameliyatı olmuş, öylesine sakin anlatıyor, sanırsın bademcik ameliyatı oldu. Denizci subayla evlenip, Gölcük’e yerleşen ve eşi hapse atılan Koreli gelin’den sözettik, ki, yazsam film olur.

*

Prosedürü bilmediğim için, öküz gibi, eli boş gittim. Çay ikram ettiler. “Boyoz bulamadık, kusura bakma” dediler. Baybars albay’ın beş yaşındaki kızı Beray geldi, piti piti yaklaştı, “Size İzmir’in dağlarında çiçekler açar’ı söyleyeyim mi” dedi, 10 Kasım için, babasına sürpriz için ezberlemiş, baştan sona söyledi, alkışladık. Bu kadar gurur duyarken, bu kadar utandığımı hiç hatırlamıyorum.

*

Neticede süre doldu.
Uğurlarken, Milgem projesiyle inşa edilen, ilk Türk savaş gemisi “Heybeliada”nın şapkasını hediye ettiler bana, hatıra olarak... Ayrıldık. Tel örgülerin arkasından el salladılar.
Hepinize selamları var.
 
Yılmaz ÖZDİL, Hürriyet, 13.11. 2012

27.3.12

Balyoz Hakimi'nden ilginç sözler: Konuşun, konuşun, bunlar size geri dönecek

Balyoz Hakimi'nden hukuk dersi: Konuşun, konuşun, bunlar size geri dönecek!

Balyoz Davası'nı izlemek için dün Silivri'deydim. Benim şansıma
duruşma, başlamadan bitti!

Nasıl mı?

Anlatayım:

Mahkeme Başkanı, önce tutuklu sanıkların, sonra tutuksuz sanıkların
yoklamasını yaptı.

Tutuklu sanıklar salonu doldurduğu için, tutuksuz sanıklar basına
ayrılan bölüme oturtulmuştu.

Bu yüzden mübaşir beni de "tutuksuz sanık" sandı ve adımı, soyadımı
söylemem için mikrofon uzattı. Mübaşirin bu nazik teklifini reddettim
ve sabahın o saatinde şarkı söylemek için sesimin uygun olmadığını (!)
belirttim.


***


Sonra avukat yoklamaları yapıldı. Kıdemli ceza avukatı Celal Ülgen
usul hakkında söz istedi. Mahkeme Başkanı bu talebi duymazdan gelince,
Celal Bey ısrarcı oldu ve "Söz talep ediyorum. Konuşturmak
zorundasınız" dedi.

Mahkeme Başkanı da bunun üzerine, Ülgen'e döndü ve "Konuşturmazsam ne
yapacaksın" diye çok anlamlı bir soru sordu.

Bu anlamlı soru, "Konuşurum", "Konuşturmam" savaşına dönüştü...

Sonunda Başkan Bey, Celal Ülgen'i salondan attırmakla tehdit etti.
Ülgen, "Attırın o zaman" diye direnince, Mahkeme Başkanı duruşmaya beş
dakika ara verdi.

Bu arada tutuklu sanıkların oturduğu bölümden ve seyircilerden
tepkiler yükselince; Mahkeme Başkanı'nın, "Konuşun, konuşun... Bunlar
size geri dönecek" dediği duyuldu.

Bu tehdit, sanıkları, izleyicileri ve avukatları daha da
sinirlendirdi. Mahkeme Başkanı'nın kulağı çok iyi duyuyor olmalı ki, o
gürültüde sanıklardan birinin kendisine, "Şerefsiz" dediğini iddia
etti ve bunu tutanaklara geçirtti.


***


Verilen arada hemen duruşma salonunun yanındaki avukat odasına
koştum... Tüm avukatlar oradaydı. Mahkeme Başkanı'nın, görevlerini
yapmalarına engel olduğunu söyleyerek, toplu halde oturuma katılmama
kararı almayı tartıştılar.

Sonuçta avukatların bir bölümü aradan sonra duruşma salonuna hiç
dönmezken, dönenler adına genç avukat Hüseyin Ersöz söz aldı ve
Başkan'ın tutumunu eleştirdi. Ayrıca Celal Ülgen'in salona alınmasını
da talep etti.

Başkan, az önce Celal Ülgen'le yaşadığı polemiğin aynısını bu kez
Hüseyin Ersöz'le yaşadı ve onu da "zorla" dışarı attırma kararı aldı.

Bunun üzerine tüm sanık avukatları toplu halde salonu terk etti.

On beş dakika sonra da "reddi hâkim" kararı aldıklarını açıkladılar.


***


Başkan, ortalığın durulmasından sonra birkaç sanığa söz verdi.

Emekli Oramiral Özden Örnek ve Emekli Orgeneral Çetin Doğan başta
olmak üzere söz alan tüm sanıklar; hâkime, "Lehimize olan bilirkişi
raporlarını dosyaya neden almıyorsunuz? Savcılık iddianamesine göre
bizim darbe yapmamızı engellediğini söyleyen Aytaç Yalman'ı neden
aylardır tanık olarak dinlemiyorsunuz?" gibi son derece net sorular
sordular.

Hatta bir başka sanık, "Sunum yapmak için kürsüye gelebilir miyim?" dedi...

Ne ilginçtir ki; daha on beş dakika önce, onca gürültüde kendisine
"Şerefsiz" denildiğini duyduğunu iddia eden Mahkeme Başkanı, bu son
derece net soruları duyduğunu ve anladığını belli eden bir imada bile
bulunmadı. Sadece öylesine, uzun uzun bakındı, durdu.

Sonuçta da duruşmayı bugüne erteledi.


***


Aylar önce hukuk profesörlerine bir çağrıda bulunmuş ve "Tüm
öğrencilerinizi Silivri'ye getirin. 'Bir yargılama nasıl olmamalı?'
sorusunun yanıtını, uygulamalı olarak burada öğretebilirsiniz"
demiştim...

Şimdi tiyatro hocalarına sesleniyorum:

Siz de tiyatro oyunculuğu eğitimi alan öğrencilerinizi Silivri'ye
getirin ve duruşmaları izletin:

Dünyanın en trajikomik oyununu izleme şansını onlardan esirgemeyin!


*****


SERAP'TAN BABASINA!

Tutuklu sanıkların yakınları evleniyorlar, doğum yapıyorlar,
hastalanıyorlar, askere gidiyorlar; ama tüm bunları "canlarından ayrı"
yaşıyorlar.

Hepsine katlanıyorlar da... Cezaevlerindeki yakınlarının doğum
günleri, onları inanılmaz bir acıya boğuyor!

Bugün de "Serap'ın babası"nın doğum günü!

"Onlar da kim?" mi diyorsunuz?

Baba; Balyoz Davası sanıklarından Koramiral Kadir Sağdıç... 60 yaşına
giriyor... Serap da onun kızı!

Yayınlamamı istediği mesajı aynen şöyle:

"Seni çok seviyoruz baba... Yeni yaşında çok daha güzel günleri
birlikte özgürce geçirmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz. Kızın, Oğulların,
Eşin..."

Babalar belki yargılandıkları Balyoz'dan aklanıp kurtulacak...

Ama çocuklarının; başlarına düşen asıl balyozun etkisini ömür boyu
atlatabileceklerini sanmıyorum!

Doğum gününüz kutlu olsun Kadir Bey...


*****


GÜNÜN SORUSU

BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, "Biz İmralı, Kandil ve BDP
olarak Kürt sorunun çözümü için müzakereye hazırız" demiş...

Sözüm Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na:

BDP'nin terör örgütüyle ilişkisini görüp, görevinizin gereğini
yapmanız için, adamların ayrıca bir de dilekçe vermeleri mi gerekiyor?


*****


Kutlayalım da... Nasıl?

Bugün 27 Mart... Dünya Tiyatro Günü! Bizim ülkemizde tüm "özel günler"
gibi, bunun da anlamı kalmadı!

Sanatın kötülendiği... Sanatçıların horlandığı... Devletin sanata
destek yerine köstek olduğu... Devlet Tiyatrosu'ndaki ve Şehir
Tiyatroları'ndaki binlerce tiyatrocunun üç otuz paraya talim
ettirildiği... Sergilenecek eserlerin sanatsal kriterler yerine,
"iktidarı eleştirip eleştirmediğine" göre seçildiği... Özel ve amatör
toplulukların hâlâ oyun sergilemek için sahne bulamadığı... Binlerce
tiyatrocunun aç ve açıkta olduğu... Bu yüzden bazılarının piyasa işi
televizyon dizilerinde oyunculuklarını köreltip, yüzlerini eskittiği
bir dönemde...

Dünya Tiyatro Günü'nü kutlamak, bana gerçekten anlamsız geliyor...

Mustafa Mutlu, Vatan gazetesi, 27 Mart 2012