dış politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dış politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.12.15

Putin'in Erdoğan'dan farkı ne

Rus liderin konuşmasındaki Türkiye ayrıntısı... Örsan K. Öymen yazdı...

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, gelenekselleşmiş yıl sonu basın toplantısını bu yıl da yaptı. Putin, bini aşkın gazetecinin katılımıyla gerçekleşen toplantıda, 3 saat içinde, 32 gazetecinin, 47 sorusuna yanıt verdi. Putin’in bu konudaki rekoru 2008 yılına ait. O yıl Putin, 4 saat 40 dakika içinde gazetecilerin 106 sorusunu yanıtladı. Ama 3 saat içinde 32 gazeteciye ve 47 soruya yanıt vermek de kolay değil.
Bizde ise, Cumhurbaşkanı kamuflajı altındaki Padişah Erdoğan, yıllardır, sadece kendi seçtiği beş-on “gazetecinin” çanak sorularını yanıtlamakla meşgul. Bizdeki manzara şu: Seçilmiş bir televizyon kanalı stüdyosunda saksı gibi yan yana dizilmiş veya Erdoğan’ın özel uçağına paketlenmiş kargo yükü gibi bindirilen birkaç “gazeteci”, Erdoğan’ı tatmin edecek sorularını soruyorlar, kritik denebilecek 1-2 soruyu da, ürkek bir edayla, lafı ağzında geveleyerek, ultra-diplomatik bir dille, imalı bir biçimde yöneltebiliyorlar.
Erdoğan da çoğunluk oyuyla seçilmiş diktatör, Putin de çoğunluk oyuyla seçilmiş diktatör. Ama anlaşılan Putin, Erdoğan’dan daha cesur.
Putin’in bugün gerçekleşen basın toplantısında, AKP, Erdoğan ve Suriye krizi konusunda yaptığı açıklamalar ise, herkesin, özellikle de ABD, Avrupa Birliği ve Türk medyasının üzerinde düşünmesi gereken ciddi konulardır. Bu açıklamalar, öyle hafife alınacak açıklamalar değildir. Bunlar tarihe düşülen önemli notlardır.
Burada, hiçbir yorum yapmadan, okurları, Putin’in basın toplantısında ifade ettiği alıntılarla baş başa bırakıyorum:

ATATÜRK,  İSLAMLAŞMA VE BATI
“‘Teröre Karşı İslam İttifakı’nda Türkiye de var. Biz Türkiye’yi düşman olarak görmüyoruz. Türkiye, Hava Kuvvetleri’mize karşı düşmanca bir eylemde bulundu. Ama Türkiye’ye düşman ülke olarak yaklaştığımızı söyleyemeyiz. İlişkilerimiz bozuldu, evet. Bu durumdan nasıl çıkarız bilmiyorum. Top bizde değil, Türkiye’nin tarafında.”
“ABD, Suudi Arabistan ve Türkiye'yi içeren bir koalisyonu varken Teröre Karşı İslam İttifakı'nı kurmaya neden gerek gördüler anlayamıyorum. Bir ittifak varken, hemen hemen aynı üyeleri içeren ikinci bir ittifak kurmaya neden gerek gördüler? Kendi planları mı var ya da içeride bazı anlaşmazlıklar mı çıktı? Herhalde bazı anlaşmazlıklar çıktı.”
“Türkiye'deki mevcut yönetimle anlaşmaya varmak zor olacak gibi görünüyor. İlişkilerin onarılması konusunda umut görmüyorum. Türkiye yönetiminden ilişkilerin onarılmasına yönelik bir adım gelmedi. İslamlaştırma politikaları bizi de etkiliyor. Orada bizim ülkemize de sızabilecek militanlar var.”
“Türkiye’de sinsi sinsi yürütülen İslamlaştırma yüzünden Atatürk muhtemelen mezarında ters dönmüştür. Bu (politika) bize de yansıyacak. Türkiye’de Kuzey Kafkasya kökenli militanlar var. Bunu görüyoruz, tespit ediyoruz. Bunu Türk ortaklarımıza birçok kez söyledik. Biz Türkiye’ye böyle davranmıyoruz. O militanlar Türkiye’de yaşıyor, tedavi oluyor, Türkiye ile aramızdaki vize muafiyetinden yararlanarak Türk pasaportlarıyla Rusya’ya geliyor. Biz de daha sonra onları ya Kuzey Kafkasya’da ya da milyonlarca nüfuslu şehirlerde bulup yakalamak zorunda kalıyoruz.”
“Türkiye ile yaşadığımız anlaşmazlıkta üçüncü bir tarafın etkisi var mı bilmiyorum. Belki de mevcut Türk yönetimi, ABD ve AB’ye şunu göstermek istedi: ‘Evet ülkeyi İslamlaştırıyoruz. Ama bizler modern İslamcılarız, medeniyiz.’  Ronald Reagan, zamanında Nikaragualı diktatör Somoza hakkında şöyle demişti: ‘Somoza tabii ki alçak biri ama o bizim alçağımız’ (ABD’nin 32. Başkanı Roosevelt'in sözü). Şimdi Türkiye yönetimi de ‘Evet biz İslamcıyız ama sizin İslamcınızız’ diyor. Ama bundan iyi bir şey çıkmaz.”

ABD-TÜRKİYE ANLAŞTI MI?
“Anlaşmazlıkta üçüncü bir tarafın etkisi var mı bilmiyorum. Belki de Türk yönetiminden birileri (Rus uçağını düşürerek) ABD’lilere yalakalık yapmak istemiştir. Biz bunu bilemeyiz. Çünkü ilk olarak ABD’nin buna ihtiyacı var mı bilmiyorum. Belki şöyle bir anlaşma yaptılar: ‘Biz Rus uçağını vuracağız, siz de Irak’a girip bir kısım toprağını işgal etmemize göz yumacaksınız.’ Bu olabilir. Bilmiyorum belki de böyle bir takas yaptılar. Bizim bu konuda bilgimiz yok.”
“Türkiye uçağımızı düşürdükten sonra oradan (Suriye'den) çekileceğimizi mi düşündü? Rusya öyle bir ülke değil. Suriye'deki varlığımızı güçlendirdik. Suriye'de artık S-400 hava savunma sistemlerimiz var. Türkiye eskiden Suriye'nin hava sahasını sürekli olarak ihlal ediyordu. İsterse, buyursun şimdi de etsin.”

TÜRKMENLER HAKKINDA BİLGİ VERİLMEDİ
“Bu trajedinin yanı sıra bize dokunan bir diğer şey daha var. Biz Türkiye ile işbirliğini reddetmedik ki. Antalya’ya (G20 zirvesine) gittim. Türk meslektaşlarımız önümüze çok hassas konular koydular ve yardım istediler. Sundukları konu uluslararası hukukla bağdaşmıyordu. Ama biz ‘Evet, sizi anlıyoruz ve yardıma hazırız’ dedik. Türkmenler hakkında ise hiçbir şey duymadım. Türkmenistanlı Türkmenleri biliyorum ama bize (oradaki) Türkmenlerden bahsetmediler.”
“Biz Türkler için çok hassas sorunlarda işbirliğine hazır olduğumuzu göstermişken, uçağımızı vurmadan önce telefon açıp ya da mevcut askeri işbirliği kanalları yoluyla bize ulaşıp şöyle diyebilirlerdi: ‘Sınır konusunu konuşmadık ama biz bu bölgede de çıkarlara sahibiz. Haberiniz olsun, sizden bu bölgeyi bombalamanızı istemiyoruz.’ Ama hiç kimse hiçbir şey söylemedi.”

BİZE SORMAK YERİNE NATO’YA SAKLANDILAR
“Bizi çileden çıkaran şey şu oldu: Talihsiz bir durum ortaya çıkarsa hemen telefon açar, durumu açıklarsın. Türk yönetimi, güya, uçağın Rusya’ya ait olduğunu bilmiyormuş. İnsanlar öldü. Ama (Türkler) bize telefon etmek yerine Brüksel’e koştular. ‘Aman yardım edin, bize zarar veriyorlar’ dediler. NATO'nun arkasına saklandılar. Oysa bu mesele NATO’nun meselesi mi? Zaten sonra NATO’nun meselesi olmadığı anlaşıldı.”
“Türkiye yönetiminin uçağımızı düşürmesini, dostça bir adım olarak değil düşmanca bir adım olarak değerlendiriyoruz.”

IŞİD İKİNCİ PLANDA
“Bence, IŞİD ikinci planda olan bir konu. Zamanında Irak’a girdiler, ülkeyi mahvettiler. Sonra petrol ticaretiyle bağlantılı unsurlar ortaya çıktı. Endüstriyel düzeyde petrol kaçakçılığı sistemi Irak’ta kuruldu. Bu kaçakçılık sistemini ve yasadışı ticareti korumak için askeri güce ihtiyaç duydular. İslamcılık faktörünü kullanıp, İslami sloganlarla ‘ölmeye hazır kişileri’ bölgeye çekmek çok iyi bir yöntem. Oysa bu kişiler aslında, ekonomik çıkarlarla bağlantılı bir oyunda oyunculuk yapıyor. Bu kişileri Irak’a çağırdılar ve son aşamada IŞİD ortaya çıktı.”
 OdaTv, 17.12.2015

15.12.13

AKP'nin dış politika başarısızlığının nedeni ortaya çıktı

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu,
 Stratejik Derinlik, Türkiye’nin Uluslararası Konumu
Küre Yayınları, 
72. Baskı, İstanbul 2011, 584 s.

Ahmet Davutoğlu’nun ülkemiz uluslararası ilişkiler literatürüne kazandırdığı bu eser hakkında yazılı ve görsel medyada pek çoğu popüler olmak üzere dile getirilmiş pek çok görüş vardır. Lakin eser üzerinde uluslar arası ilişkiler camiasında “oh ne güzel oldu” dışında Batı’da olduğu gibi bir eleştiri yazısı yazılmadı. Eserin ilk baskısı Nisan 2001, bugüne kadar takip edebildiğim kadar 73 baskı yapmış bir eser. Övgü ve sövgü’den aşırıyız milletçe malum.
Bu kitap, Ahmet Bey’in, öncelikle büyükelçi ve dış politika başdanışmanlığı, ardından Dışişleri Bakanlığı döneminde AKP’nin dış politikasının temel metni olduğu farz edilen bir çalışmadır. O yüzden ayrı bir öneme haizdir. Ahmet Bey’in kitabına başlık olan “stratejik derinlik” kavramı coğrafi olduğu kadar kültürel bir kavram olduğu ve Türk kültürünü ilgilendirdiği için bir Türkolog halk bilimci gözüyle eseri ele almaya çalışacağım.

***

Askeri stratejinin temel literatürü kurucu babalar Ratzel ve Haushofer de dahil olmak üzere dilimizde yoktur. Bu vesileyle uzun zaman geleneksel olarak askeri ve diplomatik stratejimiz kartografya ve coğrafya, jeopolitik bilimin verilerinden uzakta, sevk-i tabii ve ampirik bilgilerle kurgulanmıştır.
Türkler pratikte ve uygulamada, askerlik ve muharebe literatürüne pek çok, örnek olay olarak gösterilen ve incelenen taktik ve uygulama hediye ettiyse de bu anlamda geleneksel olarak yazılı bir askeri strateji literatürü bölük pörçük derleme, tercüme ve notlardan, hizmete özel risalelerden ibarettir. Bunun sağlamasını şu şekilde yapabiliyoruz. Dünyanın meşhur kütüphanelerinin kataloglarına girip anahtar kelimelerle taradığımızda “takke düşüp kel görünüyor”. Sert ve haşin bakışlar, hot, zötle, sert marş söyleyerek, literatür gelişmiyor, tefekkür, tezekkür ve araştırma ile gelişiyor. Mesela Google kütüphaneme bir bakalım:
”military strategy” anahtar kelimesi ile bk[https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy]
Keza jeopolitik , coğrafya ve strateji konularında bk [“geopolitic, geography an strategy “ anahtar kavramlarını kullanarak https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy#hl=tr&q=geopolitic+geography+and+strategy&tbm=bks]
Diplomatik strateji [“diplomaticstrategy” anahtar kavramlarını kullanarak bk https://www.google.com/search?tbm=bks&hl=tr&q=military+strategy#hl=tr&q=diplomatic++and+strategy&tbm=bks]

AHMET DAVUTOĞLU O KİTAPTA NEYİ GÖZDEN KAÇIRIYOR
Bir de bizim ulusal toplu katalogumuza, kütüphanelerimize  girerek Türkçe literatürü tarayalım sonuçta arada Türkçe literatür aleyhine bir uçurum olduğunu görüyoruz.
Bu anlamda Davutoğlu’nun metni en temel coğrafi, jeopolitik stratejik hakimiyet teorilerinden hareketle Türkiye’nin tarihten günümüze reprospektif bir görünümünü tasviri bir üslûpla ortaya koyuyor. Bu anlamda ilk planda şayan-ı dikkat ve takdir edilmesi gerekli bir çaba. Kutluyoruz. Yalnız eser 73 baskı yapmasına rağmen hala güncellenmemiş olması, Strateji konularında son dönemde önemli dikkatleri olan Ramazan Özey’in Merkezi Hâkimiyet Teorisi kitabını ve Türk Dünyası Jeopolitiği makalelerini görmemiş olması çok büyük bir eksikliktir.
Ayrıca Davutoğlu’nun eserini oluştururken kaynakçasına baktığımızda Türkiye’nin Stratejik derinliğini yazarken Türkçe muteber tek bir Türkoloji ve Tarih kaynağına rastlayamıyoruz. Bu eserin bilimselliğine son derece halel getiren bir husustur. Türk kültürünün “stratejik derinliğini” yazarken Gökalp, Togan, Osman Turan, Kafesoğlu, Atsız, Peter Golden, Osman Karatay, Ayhan Bıçak, Şahin Uçar, İlber Ortaylı, Halil İnalcık, Dursun Yıldırım gibi araştırmacılarımızın çalışmalarını özümsemeden ve atıf yapmadan böylesi bir başlığın altı doldurulamaz, eksik kalır nitekim öyle de olmuştur. Rusça literatür bizim sosyal bilimler geleneğine hepten yabancı. Oysaki şarkiyat enstitüsü, ilimler akademisi 300 yıldır bizim bu kültür havzamızla ilgili neşriyat yapıyor. Bu birikimden habersiz bu alanı çalışamazsınız. Keza hocamızın eserinde tek bir Rusça kaynak yok.

AKP'NİN DIŞ POLİTİKA ZAYIFLIĞI BURADAN GELİYOR
Kitabın en büyük eksikliği ve buradan hareketle AKP dış politikasının zayıflığı da burada başlamaktadır. Türkoloji/ Türlük bilimi araştırmalarından bağımsız olarak Türk Kültür Havzası dediğimiz alanı tanıyamaz, envanterini üretmez, çelişki ve çatışmalarını, özelliklerini analitik olarak çözümleyemez ve doğru politikalar geliştiremezsiniz. Batum’u Tebriz’i, Bakü’yü, Halep, Musul , Kerkük yakın kara sahamızı ve 20-100 doğu boylamı ile 33-65 enlemleri arasındaki coğrafyayı ve bu coğrafyadaki Türk kültürünün iltisaklarını bilmeniz gerekir. Her zaman dile getiriyorum yine bir hatırlamak lazım:
“Türkler, Eski Dünya’daki bütün kadim medeniyetlerle kültürel ve siyasal ilişkilerde bulunmuş tarihin kıdemli bir milletidir. Toynbee’den Spengler’e bütün büyük tarih filozofları Türk kültürünü [bazen İslam medeniyeti başlığında] dünyanın büyük kültür ve medeniyetleri arasında zikrederler. (...) Kuzeyde tün ortasından güneyde kün ortasına kadar Tundra kuşağından Akdeniz havzasına, Mezopotomya’ya, Türkistan’dan, Adriyatik sahillerine kadar ulaşan 12 milyon kilometrekarelik alan Türk kültür ve medeniyetinin tarihsel olarak meskûn olduğu coğrafyadır.

AKADEMİK ZAAFLER GİDERİLMELİ
Asya, Avrupa ve Afrika’nın toplam alanı 85 milyon kilometrekaredir. Bu alanın 3/2’sini oluşturan 55 milyon kilometrekarelik alan tarihsel süreçte Türk boy ve topluluklarının siyasal olarak denetim altına aldıkları alandır. 20 doğu boylamı Budapeşte’de Gül Baba tekkesi, Batı’daki en son Türk eseri 100 doğu boylamı Saha-Yenisey hattından Tarım havzasına kadar olan alan, en doğu ucudur. Güneyde Sudan-Hartum ve Suakin limanından Yemen’e, kuzeyde Tundra kuşağını takiben Petersburg, Tümen ve Sibirya’ya kadar olan Türk kültürünün coğrafyasıdır. Bütün bu coğrafyalarda Türk kültürünün izleri/eserleri vardır. (...) Bu coğrafyada Türklerle beraber farklı etnisiteler ve inanç gelenekleri beraberce yaşaya gelmişlerdir. Farklı etnisitelere sahip Müslim topluluklarla aynı inanç dairesi içerisinde ortak bir inanç repertuarında yoğrularak müşterek bir medeniyet sembolizmi ve grameri üretildi. Kürtler, Gürcüler, Arnavutlar, Lazlar, Çerkesler, ilh. Hep bu sembolizmin ve gramerin öğeleridir. Tekil olarak bu kültürleri ele aldığınızda özgün “unique” anlamda bulacağınız şey, sınırlı ve arkaik bir folklorizmden öteye gitmez. Oysa bu halkların da dâhil olduğu ve adına “Türk Kültür Havzası” dediğimiz alan, ortak medeniyetimizin omurgasını teşkil eder. Söz konusu akraba halklar, tarihsel süreçte Türk siyasal hâkimiyetinin yarattığı yaşam ve kendini üretme geliştirme imkânı bulmuşlardır. Türk siyasal hâkimiyetinin zayıfladığı veya kesintiye uğradığı tarihsel kesitlerde bu halkların, her anlamda mağdur ve mazlum olduğunu görürüz. Bu anlamda havzadaki Türk siyasal aklı ve teşkilatçılığını bir istiare ile atomun yapısına benzetebiliriz. Merkezde çekirdek olarak Türk siyasal teşkilatçılığı ve siyasal aklı bulunmaktadır. Çekirdeğin çekim gücü proton, nötron ve diğer parçacıkları bir arada tutarak maddenin oluşumuna imkân sağlamaktadır. Bu anlamda Türk siyasi erki bu coğrafyada ortak inanç eksenindeki akrabalarımızı kendi barış ve güvenlik alanı içerisinde koruyup himaye ederek varlıklarını devam ettirmelerine imkân sağlamıştır/sağlamaktadır. “
Bu anlamda Türkiye Türkolojisi de  akademik alanda zaaflarını bir an önce gidermelidir.’!. XXI Yüzyıl Türkiye  Enstitüsü önderliğinde Amasya’da Türkoloji disiplini ve Uluslararası İlişkiler disiplininin Türkiye’nin ilgili alanlardaki eksikleri konusunda ne gibi ortak çalışmalar üretebileceği hususunda ciddi bir çalıştay yapılmıştır. Orada da bu eksikliklerin üzerinde durulmuştur. TTK, TDK, Yüksek Kurumun üniversitelerimizin çok büyük çoğunluğunun böyle bir kaygısı ve arayışı yoktur; zira öncelikleri planlayan bir kültür bilimleri politikamız yoktur.
Türkiye milli geleneği ve Türkoloji geleneksel birikimi içerisindeki, “yalancı milliyetçiliği” entelektüel planda eleştirel bir tasfiyeye tabi tutulması gerekir. Trubetskoy’un  yalancı milliyetçilik diye nitelendirdiği dalga eleştirel bir nevi Avrasyacılığın manifestosu niteliğinde olan eseri 1920 yılında Sofya’da yayınlanan “Evropa i Chelovechestvo” adlı küçük ama özlü risalesidir. Bu eser dilimize “Avrupa ve Medeniyet” adıyla 2012 yılında Vügar İmanov’un tercümesiyle kazandırılmıştır. Eser Batı merkezci düşünce tarzına dönük çok ciddi eleştirileri içermektedir. Batılıların milliyetçilik anlayışını şovenizm ve kozmopolitizmin bir sentezi olarak gören Trubetskoy’a göre Avrupa’nın bu anlayışının peşine takılanlar yalancı milliyetçilerdir. Onlara göre mensup oldukları halkın milli kültürünün özgünlüğü hiç de önemli değildir. Bunun yanında ben – idraki de pek ehemmiyet kesbetmemektedir. Zira onlar “kendileri gibi” olmaktan ziyade “diğerleri gibi” örneğin Avrupalılar gibi olmayı arzu ederler. Avrupalılaşma, yani Roma-Germenlerin devlet yapısını ve ruhunu, ideolojilerini, güzel sanatlarını ve maddi yaşamlarını tıpatıp taklit etmeye kalkışmak da netice itibarıyla her türlü özgünlüğün kaybına yol açmaktadır. Halk ve kültürlerin eşitliğinin inkâr edilmesine ve kibre dayalı militan şovenlik, yalancı milliyetçiliğin bir başka çeşididir. Trubetskoy’a göre I. Petro sonrası Rusya’da ortaya çıkan milliyetçilik de hastalıklıydı. Bu dönemde Rus aydınlarının ekserisi hiçbir şekilde “kendileri gibi olmak”ı değil, “hakiki Avrupalı” olmayı arzu ediyor, pek çoğu “geri kalmış” ülkelerini hor görüyordu. (Trubetskoy; Avrupa ve Beşeriyet; s.103-104), Trubetskoy’a göre Avrupalılaşma toplumda yukarıdan aşağıya doğru tezahür ediyor ki, ilk olarak da üst kesimleri kapsıyor, bu nedenle de Avrupalılaşmış seçkinler ile Avrupalı olmayan halk arasında derin kültürel uçurum yaratmaktadır. Avrupalı olmayan bir halkın Avrupalılaşması kendisine olan saygısını kaybetmesine yol açar. Ulus kendi tarihini Avrupa’ya özgü bakış açısından değerlendirmeye başlamakta, bu yüzden de Avrupa kültürü ile çelişen her hangi özelliğini, kötülüğün ve geriliğin alameti olarak algılamaktadır. (Meşdi İsmayilov, Avrasyacılık, 31/ B. Atsız Gökdağ’dan alıntıladım.). Bu ekibin bulunduğu sosyal ve siyasal ortama göre birden fazla siyasi görüşü ve onlarca set halinde doğrusu ve tavrı vardır. İlke ve doğrultu tutarlılığı olmadığı için herhangi bir entelektüel üretime kapı aralayamazlar. Bürokrat ve birilerinin adamıdırlar. Sürekli birilerinin adına papağan gibi konuşurlar, kurşun askerdirler… Doğruyu söylemez susarlar. Tanpınar’ın sükût suikastı dediği şey!. Pardösülerinin altında bir hain silahı olan hançer taşırlar…[Dön sırtını gör neçe olur ahvalin]…

BU TEORİNİN DOĞRULU İSPATLANMALI
Tiflis’de oturan elçiniz 30 km ötedeki Borçalı’nın ne demek olduğunu bilmezse olmaz. (danışık dilini danışacak/özendiğimiz ABD’ninkiler öyle.). Tebriz- Erzurum -Trabzon hattını bilecek. Akkoyunlu Karakoyunlu, Safavi tarihsel birikimini ve jeopolitiğini bilecek. Uluslararası İlişkiler disiplini bu anlamda çok yavandır. Ümit Özdağ Bey’e bir sunum esnasında söyledik. Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplinin stratejik öngörüleri ve analizleri “büyük ölçüde” papatya falı gibidir. Karşınızda temel sosyal bilimler kültürü üstüne uluslararası ilişkiler uzmanı olmuş Brezinski, Kissinger,Fuk uyama var onların karşısında “tığ-ı teber, şah-ı merdan çıkarsanız”  duygularınız karmakarışık olur. Bakınız aşağıdaki fotoğrafta sivil Brezinski ! mücahitlere bir makineli tüfek hakkında ders veriyor. Muhataplarımızın donanımı bu çerçevede. [Teori pratik, pentagonda askeri harekat ve lojistik planlamacıların pek çoğu böylece sivil kaynaktan gelen disiplinlerarası eğitim görmüş uzmanlar. Emeklisi geldikten sonra veya muvazzafken sivil kaynakta inkılap tarihi ve uluslar arası ilişkiler doktorası yapıp eline çubuk alıp akıllı tahta karşısında küçük açıklamalar yaprak olmaz bu işler….]

Ben Prof. Dr. Ramazan Özey’in aşağıdaki görüşünün [askeri ve sivil stratejik planlamacılar tarafından da] geniş manada okunduğundan pek şüpheliyim.
“Anadolu, Asya, Avrupa ve Afrika eski kara kütlelerinin bitişme noktasında yer almaktadır. Yarımadanın üç tarafı denizlerle çevrilidir. Yükselti bakımından kıtanın en yücesi olan Asya’dan (ortalama 1010 m.) bile hayli yüksek (Türkiye Ortalama yükseltisi 1132 m.) bir kara parçasını teşkil etmektedir. Asya ve Afrika’ya bitişik olduğu kesimlerde aşılması zor sıradağlar yer almaktadır.
Bütün bu genel özellikleriyle, Anadolu; tam bir kaleyi andırmaktadır. Kalenin Asya’ya açılan burcu Malazgirt, Avrupa’ya açılan burcu ise İstanbul’dur. “Merkezi Hâkimiyet Teorisi” adını verebileceğimiz bu görüşe göre; “Anadolu Yarımadası Heartland, Heartland’ı çevreleyen Balkan yarımadası, Kafkaslar, İran, Arabistan ve Kuzeydoğu Afrika; kısacası Balkanlar ve Ortadoğu, dünya kalesini çevreleyen iç çemberi meydana getirir. Bunun dışındaki kara parçaları ise, dış çemberi ya da dünya adasını oluşturmaktadır.” Bu görüş çerçevesinde şöyle bir sonuca varabiliriz; “Dünya Kalesi’ni (Anadolu’yu) elinde bulunduran bir millet, iç çembere hükmeder. İç çembere hükmeden bir millet ise, dış çembere yani dünyaya hâkim olur.”
Kuşkusuz bir teorinin doğruluğu, ispatlanmasıyla mümkündür. İşte bu teori, tarih boyunca üç kez ispatlanmıştır. Batıya açılan burcu İstanbul ile birlikte Anadolu; M.Ö. 2. yüzyılın ortalarından M.S. 395'e kadar Roma, 395 - 1453 arası Doğu Roma ve 1453 - 1923 devresinde de Osmanlı İmparatorluklarının (Gerçi Anadolu’da Türk hâkimiyeti 1071 Malazgirt Zaferi ile başlar) hâkimiyetlerinde temel çekirdeği oluşturmuş ve kale görevini görmüştür. Söz konusu bu kale, 1923'den bugüne (1995) kadar da Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yer almaktadır.” [Ramzazan Özey; “Türk Dünyasının Jeopolitik Önemi ve Başlıvca Proplemleri”]

AHMET DAVUTOĞLU ELEŞTİRDİKLERİ POLİTİKAYI UYGULUYORLAR
Sıfır sorun diye başlayan süreçte yakın kıta havzamızla Oğuz /Selçuklu coğrafyası ile sorunlu hale gelmemizin sebebi bu alanın tarihsel müktesebatı, donanımı ve envanterini operasyonel bilgi seviyesine dönüştüremememizdir. Ahmet Davutoğlu Bey bunu çok açık biçimde vurguluyor eserinde. “Üniversite ve bağımsız araştırma strateji oluşumuna katkıda bulunması, bu konularda yerleşik bir geleneğin vücut bulmasını ve katkıyı sürekli kılacak sağlıklı bir altyapı ile finansal desteğin sağlanmasını gerektirir. Bu kurumlarının bilgi üretiminin ve analiz kapasitesinin artışı, küresel ölçekli stratejiler geliştiren ülkelerde dış politika yapımının en önemli destek unsurları olarak görülür [Stratejik Derinlik,s.50].” Ne kadar doğru söylemiş uygulamada baktığımızda teori praksis çelişkisini burada da görüyoruz. Ahmet Bey ve bağlı bulunduğu siyasal gelenek eleştirdikleri politikada ısrarlı.
Üniversitelerimizin bölgesel araştırma enstitüleri ve stratejik araştırma enstitüleri kâğıt üzerinde bütçesiz ve kadrosuz atıl bir vaziyette tutulmaktadır. Yaptığımız bütün çağrılar ve bilgilendirmeler muhatabınızla aynı siyasal frenkansta değilse ne kadar önemli olursa olsun hiçbir şey ifade etmiyor.
Hazar’dan Akdeniz’e, Şia-Alevi Türk dünyası gerçeğini milyonlarca doları olan Diyanetiniz ve İSAM’ınız bilmiyorsa, İslam dünyasının çelişkilerini çalışmamışsa, mezhepsel dağılımını, kompozisyonunu çalışmamışsa soydaşlarınızla bugün olduğu gibi anlamsız bir kırgınlığın ve izolasyonun içine girersiniz. Halep ve Rakka Vilayetini Batum Sancağını bileceksiniz. Kars Antlaşmasının Türkiye açısından kazanımlarını bilmeyen Tarihçi! Danişmendlerle çuvallarsınız… Gürcüler Tiflis –Ahıska Sancağını 40 yıl önce Osmanlı belgelerine dayalı olarak çalıştılar, sizin haberiniz dahi yok, oysa burası sizin dünkü vilayetiniz.
Değişen bir şey yok, hala Azerbaycan’a Sovyetler dağıldıktan sonra inen devlet büyüklerinin! Aaa! Bunlar Türkçe konuşuyor afallamasını yaşıyoruz.
Kısacası, Ahmet Bey’in söylediği Yakın Deniz ve yakın Kara havzamızın envanterini üretmeden bir bölge gücü olmaya yönelmek bilimsel temelden yoksundur.
Barış Bey; internet okuyucusu sıkılıyor hocam diyor kısa yaz….Bizim bildirilerimiz uzun, küçük açıklamalar ekibinden değiliz….Bu meseleye kaldığımız yerden “Stratejik Derinlik Kitabını” okumaya ve anlamaya, eleştirmeye devam edeceğiz. “Stratejik Derinlik’”ten “stratejik dehlize” sürüklenmemek için bu uyarıları ve eleştirileri yapmak vicdani ve entelektüel bir borçtur.
Kemal Üçüncü, Odatv, 14.12.2013 15:41