Radikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Radikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.7.13

Müslüman Kardeşler’in izdüşümü…

Yılın ilk ayı idi.
Beyrut’ta birlikte olduğum Arap dünyasının kimi kalburüstü entelektüellerinin tüm dikkatleri Mısır’ın üzerindeydi. Hemen hemen tümü “’Müslüman Kardeşler Tecrübe’sinin başarısızlıkla sonuçlandığı” kanısındaydılar.
Tümü de, Mısır’da 25 Ocak (2011) Devrimi’ni hararetle desteklemişlerdi. Müslüman Kardeşler’in Mısır’da seçimle, demokratik yıldan iktidara gelmesini çok önemsemişlerdi. Mısır’ın başta Arap dünyası, tüm bölge için tartışılmaz değerinin farkındaydılar. O yüzden, “Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin Mısır’da “başarısızlıkla sonuçlanması” onlar açısından “hüzünlü” bir durumu ifade ediyordu.
Mısır’daki “Müslüman Kardeşler Tecrübesi” hakkında “erken hüküm” verdikleri kanısındaydım. Verdikleri hükmü isabetli bulmamıştım. Bence, yanılıyorlardı. Yine de o hükme bir yere not ettim. Ama, Temmuz 2013 itibarıyla onların hükmü doğru çıktı. Mısır’da Müslüman Kardeşler Tecrübesi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Bu satırları, Mısır Ordusu’nun Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye çekilmesi için verdiği ültimatomun dolmasına dakikalar kala yazıyorum. Mısır’ın “kader günü”nde yazılan satırlar, söz konusu hükmü değiştirmeyecek. Mısır’da “Müslüman Kardeşler Tecrübesi” –ne yazık ki- başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Mısır Ordusu’nun, seçimle gelmiş “meşru” bir yönetimi, “askeri müdahale” ile görevinden uzaklaştırmaya, yani “gayrı meşru” yollara başvurmaya kalkması, “Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin başarısızlığı anlamına gelir mi?
Soru bu değil. Sorulması gereken soru bu değil. Soru,30 Haziran 2011’de ”sandıktan çıktığı” halde, Müslüman Kardeşler lideri Muhammed Mursi’nin nasıl olup da, tam bir yıl sonra, kendisinin çekilmesini isteyen tarihin en büyük kitle gösterilerinin hedefi haline gelmiş olması.
30 Haziran 2013 gününde, Kahire, dünya tarihinin en büyük kitle gösterisine sahne oldu. O muazzam kalabalığın, o insan selinin içinde, Hüsnü Mübarek rejimini yıkan Ocak-Şubat 2011’in Tahrir kalabalıkları vardı; yetmemiş gibi ikiye katlanmıştı. Dolayısıyla, “askeri darbe” ya da  “eski rejim yandaşları”ndan, “karşı-devrimciler”den söz etmenin münasebeti yok.
Önceki gün NYT’da yayımlanan “Mısır: Demokratlar ve Liberaller Birbirine Karşı” başlıklı bir makale “Mursi’yi laik ve liberal muhalefetin desteğiyle askeri darbe yoluyla devirmek, en kötü sonuç verecek gelişme” olur diye bitiyordu. Çok doğru. Seçimle gelen seçimle gitmeli.
Bununla birlikte, tarihin büyük altüst oluşları, çok kez kitabi doğrulara riayet etmiyorlar. Eğer, Mısır halkı onmilyonlar halinde, tarih rekoru kıracak şekilde, seçilmesinden bir yıl sonra Mursi’ye ve Müslüman Kardeşler iktidarına başkaldırmışsa, bu başlı başına bir tarihi olaydır ve askeri darbeye şiddetle karşı olmanız, Mısır 2013’ün sunduğu ve etkisini uzun yıllara yayacak olan “siyaset dersi”ni ortadan kaldırmıyor: Mısır’da Müslüman Kardeşler Tecrübesi, başarısızlıkla sonuçlanmıştır!
Niye böyle olduğu üzerinde de uzun uzun durulacaktır kuşkusuz. Daha şimdiden de tartışılıyor zaten. Örneğin, Mısırlı bir tarihçi, Halid Fehmi, Müslüman Kardeşler’in durumunu, büyük baskılara maruz kaldıkları ve yeraltına çekildikleri Nasır ve Mübarek dönemleriyle kıyaslanmayacak ölçüde “varoluşsal bir kriz” olarak niteliyor ve şunu belirtiyor:
“Mısır halkı, artan sayılarla, olan-bitenin İslam-laiklik karşıtlığı olmadığını söylüyor. Bir tarafta Mısır, diğer tarafta ise bir klik var. Durum budur.”Müslüman Kardeşler, en yakın müttefikleri ve ortakları tarafından dahi terkedilmiş durumdalar. Selefiler ve onların Müslüman Kardeşler’den sonra en fazla oy almış olan partisi Nur da Müslüman Kardeşler ile, bu son krizde ittifak yapmıyor.
Herşeye rağmen, Muhammed Mursi, sıkı duracağını ilan etti; “Eğer meşruiyeti korumanın bedeli bir kanım ise, bu bedeli ödemeyi kabul edeceğim. Bu, bu ülkeyi korumak için ucuz bir fiyattır” diyerek dramatik bir direniş açıklaması yaptı. Bu açıklamasının ardından, onun getirip ordunun başına yerleştirdiği General Abdülfettah el-Sisi ise Mursi’ye karşı “Mısır halkının terörize edilmesi ya da tehdit edilmesine göz yummaktansa, ölmek daha onurludur” sözleriyle bir başka dramatik tepki verdi.
Vatanseverlik ispatı ve halk uğruna, “şehadet”, “ölüm”, “kan” gibi sözcükleri kullanmaya başlamışsanız, zaten, iş şirazesinden çıkmış demektir.
Müslüman Kardeşler, parlamento seçimlerinde yüzde 37 oy aldılar. Mursi, yüzde 51 ile cumhurbaşkanı seçildi. Tüm itirazlara rağmen, Müslüman Kardeşler’in görüşlerinin damgasını vuran yeni anayasa, yüzde 40 katılımın bulunduğu, yani nüfusun yarısının katılmadığı bir halk oylamasında zor bela geçti. Yani, “çoğunlukçuluk”, Müslüman Kardeşler tarafından “çoğulculuk”un üzerine çıkartıldı. Ekonomide kötüleşince, Mursi ve Müslüman Kardeşler’in “kibirli” iktidarı, bir yıl sonra duvara tosladı.
Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler’e, uzunca bir süredir Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresi ve Ak Partili kadrolar “akıl hocalığı” yapıyorlardı. “Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin Mısır’da iflasının, “Türkiye’de Ak Parti Tecrübesi”nin geleceği bakımından iç açıcı olmayan sinyaller veriyor olması doğaldır.
Türkiye’deki Ak Parti ile Mısır Müslüman Kardeşleri arasında, elbette, büyük farklar var –çünkü iki ülke arasında o farklar var- ama “ortak özellikler”, bir türlü “sıhriyet” de var. Dolayısıyla, Morsi’nin akıbetinin Türkiye’deki Tayyip Erdoğan iktidarını yakından ilgilendirdiği açık.
Ak Parti, tarihi geçmiş açısından olmasa da, “ülke yönetimi” yeteneği açısından Mısır’daki Müslüman Kardeşler’den hem çok daha tecrübeli, hem de çok daha başarılı. Türkiye’deki 2002-2011 iktidar performansı bunun kanıtı.
Ne var ki, Taksim-Gezi’den bu yana ortaya koyduğu, ülkesinin yeni dinamiklerine karşı yabancılaşma, sağırlık, anlayışsızlık, vs. gibi özellikleri, Mısır’daki Müslüman Kardeşler performansıyla kıyaslanmasına yol açtı.
“Müslüman Kardeşler Tecrübesi”nin Mısır’da başarısızlığa uğraması, elbette, Ak Parti açısından can sıkıcı bir sonuç. Ancak, benzeri bir gelişmenin Türkiye’de tekrarlanmaması, büyük ölçüde, Ak Parti’nin Mısır’dan doğru dersleri çıkartmasına bağlı.
Türkiye’de çıkartmakta direndiği dersleri, bari Mısır’a bakıp çıkartmasında, “demokrasinin selameti” ve kendi iktidarının sağlığı açısından yarar var.
Radikal, Cengiz ÇANDAR , 4 Temmuz 2013

23.1.11

Sen taraftarsın, haddini bileceksin

Ne söylenirse onu yapacaksın. Kimi hedef gösterirsek ona yükleneceksin. Ama, birkaç senedir sınırları aşıyorsun. Haddini ve yerini bil. Yoksa yapacağımızı biliriz.
Sen taraftarsın, haddini bileceksin. Görevlerin var, ödevlerin var, sorumlulukların var. Bunları her gün yeniden ezberleyeceksin. Ne söylenirse onu yapacaksın. Biz kimi hedef gösterirsek ona yükleneceksin. Gerektiğinde eline sopa da, bilet de veren biziz, karakoldan alan da. O yüzden yediğin ekmeğe ihanet etmeyeceksin. Sözümüzden çıkmazsan sahaya insen de kurtarırız, yasaklansan da sokarız seni stada. Ama sınırı aşıyorsun bu aralar.
Bak, birkaç senedir başına buyruk bir hava seziyoruz sende. Bize minnetin yokmuş gibi davranıyorsun. Eğitim sistemi bile sorgulama diyor, sen kendince bir şeyleri sorguluyorsun. İnternet senin ahlakını bozdu. Oraya buraya kendince yazılar yazıyor, hikmetimizi kurcalıyorsun. Her konuda fikrin var artık. Kulübün nasıl yönetileceğine de kafa yoruyorsun, malî kongre kayıtlarına da sızıyorsun, yetmiyor basına da sızıyorsun. Sözünün bir değeri var zannediyorsun. Yanılıyorsun. Sana mı soracağız stadın nasıl yapılacağını? Sana mı soracağız kulübün tarihini? Sana mı soracağız stadın adını? Sana mı soracağız yeni yasayı? Sen kimsin? Kendini Spartaküs mi sanıyorsun?
Bak bu günlere nasıl geldik anlatayım sana. İyi dinle ve nereden geldiğini unutma. Bundan 40 sene önce esamin okunmazdı bu memlekette. Evet, statlar bugüne oranla daha doluydu. Ama senin cirmin kadar bile yerin yoktu. O gün de sokaklarda yürüyordu insanlar, ama stada gitmek için değil, siyaset yapmak için. Sonra ortalık karıştı, anarşi bizim de kontrolümüzden çıktı ve Yüce Türk Ordusu olaya el koydu. İşte ilk o günlerde geldin sen aklıma.

2000’ler gelince...
Memlekette ‘toplumsal muhalefet’ denen nifak tohumunu soğurmanın, onun yönünü değiştirmenin bir aracıydın artık. Komşularla gerginlik olurdu, diplomasinin söyleyemediği şeyleri sana söyletirdik. Avrupa sesimizi duyacaksa seni bağırtmasını iyi bilirdik. Düşmanlara ana avrat dümdüz giderdin, iyi de ederdin. Bazen gündem sıkışırdı, sen karambolden bir gol atardın, rahatlatırdın bizi.
Sonra 90’lar geldi, Türkiye karanlığın ortasına düştü. O puslu günlerin ortasında sen tam istediğimiz gibi bir neferdin. Biz ne buyurursak tribünde onu yapardın. Sayende pek çok pürüzü o günlerde temizledik. Nefreti de böyle öğrendin. Küfürde sınır tanımazlığı da. Hatırlar mısın, bölücülere küfredenleri “Statta küfür vardı” diye rapor eden hakemi nasıl cezalandırmıştım? Sonuçta bir ritüeldi o. Önce İstiklal Marşı sonra bölücüye ana avrat küfür. Hatırlar mısın, şovenizmin ateşini nasıl beraber harlamıştık? Hatırlar mısın, seni nasıl gaza getirirdim. İtalyan başbakan da Leeds’li gençler de İsviçreliler de nasıl sinmişti?
Ama 2000’lerin başında sana bir haller oldu. İzinsiz gruplar kurar, sanal muhabbetler eder oldun.
Pankartları yasakladım, gene konuştun. Sulu isyana kalkıştın, aile babalarını bile hapislere atıp aylarca tutuklu bıraktım, gene konuştun. Olmadı, tribündeki kendi adamlarımı üzerine saldım. Gene, gene, gene konuştun. Tribünde hem de Avrupa maçında bıçaklı grupların hedefi oldun. Susmadın, devam ettin. Sen artık çok oluyorsun.
Şunu bil. Biz olmasak ne ‘yürüyedur’abilirsin, ne tek yumruk olabilirsin, ne liseni takarız, ne de semtini. Kızdırma bizi, ipliğini ‘Çarşı’ya çıkartmasını da biliriz. ‘Cefakâr’ mı olacağını, sefa mı süreceğini, üniversitede nasıl okuman gerektiğini de biz belirleriz. Akıllı ol. Haddini ve yerini bil. Yoksa biz yapacağımızı biliriz. Hem senin sesin öyle çok uzun süre yükselmez. Yaparız bir transfer unutursun bu günleri. Biz ‘karizmayı’ elbet kurtarırız.
Biz kim miyiz? Sen iyi bilirsin bizi. Biz lacivert takım elbiselileriz. Biz kravatlılarız. Biz göbeği birbirine bağlı, zincirlerimiz dahil kaybedecek pek çok şeyi olanlarız. Biz sadece sevgiyle değil parayla, itibarın cazibesiyle, iktidarın gücüyle bağlıyız bu koltuklara. Hem iktidarız, hem muhalefetiz. Biz vergi affı peşinde koşanlarız. Biz kendi taraftarımızı dövdürenleriz. Biz ulufe dağıtanlarız. Biz copuz, biz mahkemeyiz, biz biber gazıyız. Protesto edeni hapisle tehdit edeniz. Yasayla fişleyeniz. Siyasi partimiz ne olursa olsun, senin dümenini tutmak için, olmadık dümenler çevireniz biz. Ama hepsinden önemlisi biz bir bütünüz. Bakma arada sürtüşür gibi yaptığımıza. Biz biriz.
Peki ya sen? Farklı renklere gönül verdiğini zanneden, her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu sanan, neyse ki birbirine olan kinin yüzünden aynı takımı tuttuğunu göremeyen bir avuç isyancı. 300-500 kendini bilmez. 1000-2000 nifak tohumu. Bu memlekette başka türlü bir futbol olabileceğine inanan 5-10 bin hayalperest. Neyse ki renk körlüğü yüzünden daha fazla çoğalamıyorsun, yan yana gelemiyorsun. Biz de bu sayede saltanatımızı sürüyoruz. Ve emin ol, düzen bu oldukça daha da süreceğiz!

Çağrı
Bugün dayanışma günüdür. Eğer, TT Arena’daki olaylardan sonra taraftarlara yapılanları eleştiriyorsanız, hiçbir siyasi gruba/partiye yanaşmadan, taraftarlığın siyasetini yaparak arkadaşlarımıza sahip çıkalım. İstanbul’da, Trabzon’da, Ankara’da, Bursa’da, Eskişehir’de, Karabük’te, İzmir’de, Adana’da, yani tüm liglerde, tribünlerde bir pankartla olsun onlara destek verelim. Yasa çıkmak üzereyken taraftarın
da bir sözü olduğunu görsünler. Kolay yem edemeyeceklerini de istedikleri gibi yönetemeyeceklerini de…
Arena’nın açılışında yaşananlar ve sonrasındaki gelişmeler, bize bir kez daha Orwell’ın ünlü klasiği ‘1984’ü ve ‘Büyük birader seni gözetliyor’ sloganını hatırlattı.

‘Yasa’nın öznesi kim?
Şiddeti önlemeye çalıştığını iddia eden yeni yasa ile ilgili söyleyecek çok şey var. Bir Ahmet Kaya Resitaller atasözüyle söyleyeyim: “Onu şimdi yazmayacağım, onu sonra yazacağım.” Ama yukarıdaki karikatürize durumla ilgili olarak iki noktayı vurgulamak isterim. Yasada taraftar temsilcisi diye bir yapı var. Kim temsil ediyor biliyor musunuz? Kulüp yönetim kurulu üyelerinden biri. Yani taraftarın temsilcisi bile yönetici. Bırakın özneyi, gizli özne bile olamıyor taraftar. Yetmiyor, yeni düzenlemeyle fişleniyor. Yetmiyor, küfrettiğinde normal hakaret suçundan daha ağır bir şekilde cezalandırılabiliyor. Müşteri olmayı kabullenmesi bile onu kurtarmayacak
hale geliyor. TT Arena’dakiler protesto ettiler diye suç işlemiş gibi soruşturuluyor ya bu aralar. Adnan Polat bile önce protestocu deyip sonra provokasyona çevirirken lafı, ortalıkta hedef gösterilen gruplar hakkında yazılar çıkıyor ya… Bilin ki bunu yapanlar yeni yasa yetişmedi diye çok üzülüyor. Çünkü bu ülkede sorunu çözmek değil sorunu ezmek esas. Çünkü gücü elinde tutan, üç beş kişi sallandırmadan sorunu çözemiyor. Çünkü akla, kültüre, neden-sonuç ilişkisine yatırım yapmak zor, sopalamak kolay. Henry, Zidane için o kafayı attıktan sonra şöyle demişti: “Zidane’ın büyüdüğü mahallelerden Zidane çıkabilir, ama Zidane’dan o mahalleyi çıkaramazsınız.” Bizim mahallemiz de şiddetin, darbenin, öfkenin mahallesi. “Çıkış yok” diye boşa bağırmıyoruz.
BAĞIŞ ERTEN, Radikal, 21/01/2011

19.1.11

Benim bir oğlum var

Üç yaşına basmak üzere olan bir oğlum var. İyi bir insan olsun istiyorum. Dürüst olsun. Çalışkan olsun. Büyüklerini saysın. Küçüklerini sevsin. Sevildiğini ve ona her zaman güvenen bir ailesi olduğunu bilsin. Ama o, ailesine değil, en çok kendine güvensin. Her zaman elinden gelenin en iyisini yapan bir insan olsun. Elinden gelenin daha azıyla yetinmesin. Değerleri olsun. Gerekirse uğruna her şeyini feda edebileceği değerleri. Eğilmesin, bükülmesin. Kimseden fayda ummasın, kol kanat dilenmesin... Fikri, vicdanı, irfanı hür olsun...
Paylaşmayı bilsin. Ödünç aldığını geri vermeyi unutmasın. Doğru bildiğini yapmaktan çekinmesin. Konuşmak kadar, dinlemeyi de önemsesin. Dünyanın en iyi hatibi de olsa, dinlemenin konuşmaktan daha değerli olduğunu öğrensin. Kibar bir insan olsun. Başkalarına değer versin. Dedikodu yapmasın. Zor da olsa her zaman doğruyu söylesin. Oyun oynayacaksa, adil oynasın. Kuralına göre, centilmence oynasın. İşler zora girince mızıkmasın. Ne hak yesin, ne hakkını yedirsin...
Olur olmaz şikâyet etmesin. Zırt pırt ağlamasın. Affedici olsun. Sahip olduklarına şükretmeyi bilsin. Sabırlı olsun. Tabii mümkünse akıllı, yetenekli ve şanslı da... Etrafta küçük padişahlar gibi dolaşan çocuklardan olmasın... Hani her istediği alınan, her dediği yapılan... Hastalanmasın diye misafirlere galoş ikram edilen, sadece çizgi film seyredilen evlerde yaşayan... O uyanmasın diye alçak sesle konuşulan ama kendisi bar bar bağıran... Yok valla, o evlerden olmadı, olmasın bu ev. Benim oğlum, saltanatın bittiğini, bu ev sınırları içinde ya da dışında padişah olamayacağını anlasın.
Ha buna karşılık birey olduğunu da bilsin. Bu ailenin bir ferdi olduğunu, sözünün dinlenmesi için 18 yaşına gelmesi gerekmediğini, mantıklı bir şey söylüyorsa kabul edeceğimizi, tehlikeli bir şey yapıyorsa pek tabii engelleyeceğimizi, tehlike arzetmeyen her şeyin başkalarını rahatsız etmiyorsa serbest olduğunu, ona ‘koşma düşersin’ bile demeyeceğimizi, aksine koşmasını ve düşerse bir şey olmayacağını görmesini istediğimizi bilsin... Bu ev sınırları içerisinde ne anne-baba olmanın abartıldığını, ne çocuk olmanın azımsandığını düşünmesin...
Şımarık olmasın benim oğlum. Arsız olmasın. Dağıtırsa, toplamak zorunda olduğunu bilsin. Kadın-erkek işi diye bir ayrım olmadığını, ‘su getir’ derse o suyun başından aşağı döküleceğini, başka çocuğun elindeki oyuncağı çekip almasına izin vermeyeceğimizi, insan gibi almayı bilmiyorsa, o oyuncaktan kusur kalacağını tahmin etsin. Hak ve sorumluluğun kol kola yaşadığını, sorumluluklarını üstlenmeden haklarının olamayacağını anlasın. Ne 8, ne 18 yaşında silahla oynamasın benim oğlum. İçki içecekse kendi bilir ama ağzıyla, adabıyla içsin.
Yapması gereken bir işi yaptığı için övünmesin. Gerim gerim gerinmesin. Bizim ailede dürüstlüğün ve çalışkanlığın meziyet sayılmadığını, herkesin zaten öyle olması gerektiğini beklediğimizi bilsin. Düşene bir tekme de o vurmasın. Köşeyi dönmeyi beceri saymasın. Başarının eşiğinden atlayınca kavuşulacak bir kapı değil, basamak basamak çıkılacak bir merdiven olduğunu ama her çıkışın bir de inişi olabileceğini unutmasın. Haksızsa özür dilemeyi bilsin ama abartmasın. Varsın biraz naif olsun ama yalaka olmasın.
Gündem ne, sen ne yazmışsın demeyin. Duydum ki “TT Are-na’dakilerin babaları belli değildir” diyenler olmuş, en azından anneleri kim bilsinler istedim.
BANU K. YELKOVAN, Radikal, 19/01/2011

Sayın Polat, 'Galatasaray Türkiye'dir' diyen siz değil miydiniz?

Sarı-Kırmızılı camianın yeni mekânı Aslantepe ya da ‘resmi’ adıyla Türk Telekom Arena’nın açılışı gerçekten ‘tarihi’ oldu. Son derece zevkli ve maharetli ellerin hazırladığı belli olan gösteriler, açılış seremonisine teşrif edenleri büyüledi. Lakin takımın futbol kalitesi yine sorunluydu, dolayısıyla geceye damgasını ‘Hagi’nin Aslanları’ değil, tribünlerin bizatihi kendisi vurdu. Malum, camia uzun süredir Başkan Adnan Polat ve yönetimine tepkili, dolayısıyla hem Ali Sami Yen’deki Beypazarı maçıyla yapılan kapanışta, hem de Arena’daki açılışta Polat’a gösterilen tepkiler artık normalden sayılıyor. Cumartesi gecesinin normalden sayılmayanı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a olan tepkiydi.
Yaşandı ve bitti, şu aralar artık bu tepkinin tortularının ardından geziniyoruz. Basının genel refleksi, ‘Skandal’ ve ‘Tatsızlık’ tanımları etrafında toplanıyor. Fatih Altaylı gibi işi ‘Ayıptır ayıp’a götürenler de var. Benzer bir tartışma Ağustos’ta başlayıp Eylül’de sona eren Dünya Basketbol Şampiyonası’nın finalinde de yaşanmıştı. Hatırlanacağı gibi orada da ödül töreni esnasında Başbakan ‘Bir grup’ seyirci tarafından protesto edilmişti. O dönem de bu tavır eleştirilmiş ve temel argüman olarak da, ‘Yeri ve zamanı değil’ kullanılmıştı. Üstelik ‘suç’ bütün dünyanın gözü önünde işlenmiş, yani en çok korktuğumuz şeyle, ‘Ele güne karşı rezil olduk’la karşı karşıya kalmıştık (Çok şükür cumartesi geceki vakada bu kez, ‘Yabancıya rezil olduk’ hissi yaşanmadı. Ajax’ın başındaki Frank De Boer bile, eski bir Galatasaraylı olarak bizdendi).

Hyde Park vardı da mı gitmedik?
Doğrusu Türkiye-ABD finali sonrası düzenlenen seremonide yaşananlara ilişkin bir yorumum yok. Ama, “Yapanlar kameralarla tespit edilecekler” yaklaşımının, o olayın ‘Çok ayıp’ olarak nitelendirilmesinin ardından, ‘Asıl gerçek ayıp’ olarak tarihe daha fazla geçtiği kanısındayım. ‘Aslantepe vakası’na gelince, eleştirilerde yine ‘Yeri miydi?’ vurgusu öne çıkıyor. Bir diğer vurgu da stadı yapan hükümet ve TOKİ mantığı üzerinden üretilen ‘Nankörlük’ tezi. Şimdi, bu yer ve zaman meselesi oldukça izafi. Öğrenciler Dolmabahçe’de yürüyor, ‘Yeri mi?’ deniyor, Tekel işçileri sesini yükseltmek istiyor, ‘Yeri mi?’ deniyor, Türk Telekom Arena’da neredeyse bütün stat, ‘Münferit’ damgasından uzakta Başbakan’ı protesto ediyor, ‘Yeri mi?’ serzenişleri yükseliyor. Sahi, Türkiye’de bir Hyde Park var da ben mi bilmiyorum? Söyler misiniz, neresidir bu doğru yer ve de zaman? Adamın şehrine git, heykeline “O ucubeyi yıktıracağım” de, dizisine “Yasaklayacağım” tehditinde bulun, içkisine “Yok canım, karışmıyorum” derken “İstediğiniz kadar zıkkımlanın” imasına soyun ve tüm bu eylemler için yeri ve zamanı sen belirle, iş protestoya gelince, “Yeri değil” de. Bana çok da mantıklı ama her şeyden öte adaletli gelmedi.

Yakaladın mı atacaksın…
Diğer protestoları bilemem ama Seyrantepe’dekine ilişkin sadece futbol üzerinden şöyle bir tanımlama yapabilirim; malum bu oyunun en bilinen gerçeklerinden biri, “Yakaladın mı atacaksın”dır. Başbakan ve dünya görüşüne tepki duyanlar, Tayyip Bey’le bir daha nerede karşı karşıya gelecek ki? Meseleye tepkililer, cumartesi gecesi Aslantepe’de uygun pozisyonu yakaladı ve değerlendirmeye çalıştı, olay bence bu kadar basit…
Gelelim protestonun ‘sosyolojik’ açılımına. O gece stada gelenler, Galatasaray taraftar profilinin eni konu ‘Elit tabakası’ydı. Bir kere kombine sahipleri çoğunluktaydı, artı davetiyeliler vardı. Bilindiği gibi yönetim, biletli seyirciyi açılışa çağırmamıştı (Bunu da olası bir ‘protesto gösterisi’nden korktukları için yaptıklarını sanıyorum ama asıl soru çalışmadıkları yerden geldi). Ve bir kez daha anlaşıldı ki, bu ‘Eğitimliler tayfası’, AKP iktidarından hoşlanmıyor ve buldukları fırsatı değerlendirme yoluna gidiyor.
Gelelim işin Adnan Polat boyutuna. Sayın Başkan, 2009’un Şubat’ında ‘Galatasaray Türkiye’dir’ diye bir açıklama yapmıştı. Aynı başkan, cumartesi gecesi protestolardan dolayı üzüntü duydu (evet, duyabilir) ama devletin ve futbolun yönetici sınıfı, stadı terk ettikten sonra kendisi de Seyrantepe’den ayrıldı. Şimdi ben de Ahmet Çakar üslubuyla soruyorum; Biirr, sen değil miydin ‘Galatasaray Türkiye’dir’ diyen, o halde çizdiğin Türkiye modeli böyle bir protestoya soyunmuş, niye kızıyorsun? İkiii, sen ve yönetimin değil miydi, futbolun endüstriyel yönüne sık sık vurgu yapan? Taraftar, madem aynı zamanda müşteridir, o geceki müşteri de böyle uygun görüp davranmış, dolayısıyla ‘Müşteri haklıdır’ı bilmen gerekiyordu. Üüç, o gece statta tribünleri dolduranları bir anlamda sen ve yönetimin belirlemişti (kombine ve davetiye organizasyonlarıyla), o halde kendi belirlediğin topluluğun tavırlarına niye kızıyorsun? Döörttt, Tayyip Erdoğan ve hükümeti, bugün var, yarın yok (yoksa hem yarın hem de yarından ötesi de mi var, bilemedim), ama o Galatasaray taraftarı hep var, dolayısıyla stadı terk etmek, yakışık almadı (biliyorum bu madde fazla hamaset koktu, ama Polat’ın hamasetine ancak böyle cevap verilir diye düşünüyorum).

‘Mekân oynatıyor’ dersen
Yazıyı kaleme almadan hasbihal ettiğim Sırrı Süreyya Önder de olayların müsebbibi olarak Cem Yılmaz’ı gösterdi: “Sen kalkıp ‘Mekân oynatıyor’ dersen, olaylar bu raddeye gelir!” Son olarak yaşanan protestoların ilk kez ‘Üç büyükler’in taraftarları arasında daha önceden görülmemiş bir ‘Dayanışma’ya da kapı araladığını söylemeliyim, başta ‘ekşisözlük’ olmak üzere kimi internet sitelerinde, bazı Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftarlarının, “Bu gece ilk kez sizle gurur duydum” şeklinde, Sarı-Kırmızılılara övgüsü vardı. Anlaşılan protestolar, ‘Üç eğilim’i birleştirmiş.

Ortada fiili eylem bile yok...
Kısa bir zaman yolculuğuna çıkıp, ‘Futbol-siyaset ilişkileri’ üzerine anıları da tazelemek lazım. Zamanında Kenan ‘Netekim’ Evren, Gençlerbirliği ve Galatasaray arasında oynanan ‘Cumhurbaşkanlığı Finali’ni, taraftarların küfrü yüzünden terk etmişti (küfür ona değil, karşı tribünlere ediliyordu). Modern zamanların ‘Muhteşem Süleyman’ı Demirel de Fenerbahçe-Galatasaray Türkiye Kupası finali sonrasında, üzerini yağan yabancı maddeler yüzünden (çünkü Graeme Souness Kadıköy’e bayrak dikmiş ve ortalığı karıştırmıştı), kupa töreninde zorlanmıştı.
Ve Fenerbahçe-Panathinaikos maçında, rahmetli İsmail Cem’le birlikte Saracoğlu’nda karşılaşma öncesi tur atan ve dostluk manzaraları sergileyen o zamanın Yunanistan Dışışleri Bakanı Yorgo Papandreu, tam önümüzden geçmiş, ‘Pana’ taraflarlarının önünde el sallamaya hazırlanıyordu ki, ‘Yunanlı taraftarların bulunduğu topluluktan atılan bir ayran, ceketini beyaza boyamıştı. Özün sözü şu; bütün bu olaylarda aynı zamanda ‘Fiili eylem’ vardı. Astantepe’de Başbakan Erdoğan’a yapılan ise sadece sözlü ve bunu da ‘Demokrasinin bir cilvesi’ olarak görmekten yanayım.
UĞUR VARDAN, Radikal, 17/01/2011

24.4.09

Kafkasya 'yol haritası'; Avrupa'ya 'kestirme yol'...

Ermenistan’da 1998-2008 arasında 10 yıl Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Vartan Oskanyan, ‘Türkiye fırsat kaçırma fırsatını kaçırmıyor’ hükmünü vermekte galiba acele etmiş. O başlıkla kaleme aldığı yazısı 23 Nisan tarihli Lübnan Daily Star gazetesinde yayımlandı. Oskanyan, yazısına İsrail’in büyük devlet adamı olarak kabul eden eski dışişleri bakanlarından Abba Eban’ın ‘Filistinliler hiçbir zaman fırsat kaçırma fırsatını kaçırmadılar’ sözüyle başlayıp, onun kastettiğini Türkiye-Ermenistan ilişkilerine uyarlıyordu.
‘Türk-Ermeni ilişkileri içerikten ziyade jestlere dayanıyor. Gerçekten de, Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın en son açıklamaları Türkiye’nin daha normal ikili ilişkiler kurulmasından bile yan çizmekte olduğuna ipucu teşkil ediyor’ görüşünü dile getiren Oskanyan, yazısında bir de şu anekdotu iletiyordu:
“Türkiye’nin dışişleri bakanı olduğu sırada Gül ile 2003’teki ilk görüşmemde, Türkiye’nin Ermenistan-Türkiye ilişkilerine Azerbaycan-Ermeni ihtilafına bağlamaktan yarar görmediğini kabul ettiğini belirterek, Türkiye’nin bütün komşularıyla normal ikili ilişkiler kurmak istediğini söylemişti. Bu benim kulaklarıma hoş bir müzik olarak gelmişti ve bunu kendisine bildirdim. Ama Azerbaycan baskısı sürdü ve Türk politikası değişmedi...”
Oskanyan’ın yazısı 23 Nisan’da basılmış olduğuna göre daha önce kaleme alınmış olmalı. Hayat, bizim bölgede genellikle hızlı akıyor. Nitekim, 22 Eylül gece yarısı Türkiye Dışişleri Bakanlığı’ndan bir açıklama yapıldı. Açıklamada, “Türkiye ile Ermenistan, İsviçre’nin arabuluculuğunda, ikili ilişkileri normalleştirmek, iyi komşuluk ve karşılıklı saygı çerçevesinde geliştirmek ve bu suretle tüm bölgede barış, güvenlik ve istikrarı ileri götürmek amacıyla yoğun çaba göstermektedirler. İki taraf, bu süreçte somut ilerleme sağlamış ve ikili ilişkilerinin her iki tarafı da tatmin edecek şekilde normalizasyonu için kapsamlı bir çerçeve üzerinde mutabık kalmışlardır. Bu çerçevede, bir yol haritasi belirlenmiştir. Üzerinde mutabık kalınan bu zemin, devam eden bu süreç için olumlu bir perspektif sağladı” deniyor.
Eş zamanlı olarak, benzer bir açıklama Ermenistan tarafından da yayımlandı. İsviçre tarafından da.
Ve, dün Amerikan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, bu açıklamalara bir ‘destek açıklaması’ yayımladı.
***
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
1. Türkiye-Ermenistan normalleşme süreci, önüne geçilmez bir doğrultuda ilerliyor. Dörtlü (Türkiye, Ermenistan, İsviçre, ABD) açıklamaları bu olguyu belgeliyor. Azerbaycan’ın son günlerde pek de haklı bir gerekçeye dayanmadan Türkiye’ye yönelik gereksiz ve olumsuz kampanyası, Türkiye’nin ‘stratejik’ dış politika adımını atmasını frenleyememiştir.
2. Bu açıklamaların zamanlamasına, seçilen sözcüklere (wording) ve ‘ruhu’na bakıldığında ve bugünün 24 Nisan olduğu hesaba katıldığında, ABD Başkanı Barack Obama’nın ‘soykırım’ nitelemesini kullanmayacağı ve Türk-Amerikan ilişkilerinde bir ‘yol kazası’na imkân verilmeyeceği anlaşılmıştır.
3. Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin bir ‘yol haritası’ üzerine hareket etmesi, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Karabağ sorununda bir ‘ilerleme’ ile ‘paralel hareket edilmesi’ni zımnen öngörmektedir. Böylece, Karabağ sorununa ilişkin ‘ilerleme’yi de teşvik eder bir mahiyettedir. Karabağ’da ilerlemenin bir ‘ön şart’ olduğu söylenmeden, böyle bir ilerleme yönünde kendiliğinden bir ‘teşvik unsuru’ sağlanmış olmaktadır.
Bu noktada, ‘yanlış bir değerlendirme’den yola çıktığını belirttiğimiz Vartan Oskanyan’ın yazısının son bölümü dikkate değer bir gözlemde bulunuyor. Oskanyan şöyle yazmış:
“Sınırı kapalı tutmak Yukarı Karabağ ihtilafını çözmeyecek. Tersine, bir açık sınır ihtilafın çözümünü kolaylaştıracak, zira bu herhangi bir şey için bir al-ver durumunu getireceği ya da şartlar koşulmuş olduğu için değil, açık bir sınır tüm komşulara yönelik adil bir konumda bulunmayı sağlayacağı için... Bir uzlaşma ortamı tehditler ve şantajdan arınmış bir bölgesel ortamı gerektirir. Türkiye, bu ihtilafta dengeyi bir taraf yönünde değiştirmeden, her iki taraf da özellikle güvenlik konularında daha uyumlu davranmak zorundadırlar. Yukarı Karabağ ihtilafı güvenliğe ilişkindir. Kendisine hasım iki devlet (Türkiye ve Azerbaycan) arasında sandviç gibi sıkışmış durumdaki Ermenistan’ın, güvenlik uzlaşmalarına gitmesi ve bunu yapabilmesi beklenemez. Sınır kapama hasmane bir davranıştır. O sınırı açmak ise normal bir bölgesel ortam yaratmak anlamına gelir. Tarih, Türkiye’ye bölgesel ilişkileri yeni bir düzeye taşımak fırsatını sunuyor. Ve bir Yukarı Karabağ çözümü için beklemek hiçbir şekilde bir çözüm değildir. Sadece bir fırsatı daha kaçırmaktır.’
Gerçekten de, Karabağ konusunda ilerleme imkânı, Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin ‘yol haritası’ ile artmıştır. Esasen, Azerbaycan ile Ermenistan arasında Minsk grubu öncülüğünde yapılan görüşmelerde Karabağ ile Ermenistan arasındaki koridorun genişliği, Azerbaycan’ı işgal altındaki 5 bölgesinin iadesi gibi konularda, iş, teknik ayrıntıların görüşülmesine geldi. Hatta, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in geçen hafta Moskova’da Karabağ ile Ermenistan anakarasına bağlayacak ‘Laçin koridoru’nun Ermenistan’a bırakılmasını kabul noktasına geldiği bile basına yansıdı.
***
Türkiye açısından bakıldığında Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, Karabağ’da çözüm ön şartına bağlanmamakla birlikte, o alandaki ilerleme ile ‘paralellik’ yaklaşımına bağlanmış durumda. Bu noktada, Amerikan Dışişleri açıklamasının sözcüklerine dikkat etmek gerekiyor.
ABD Dışişleri Sözcüsü Robert Wood, yazılı açıklamada (yani, ayak üstü bir soru üzerine yapılmış sözlü bir açıklama değil, o bakımdan daha önemli) “ABD’nin öteden beri pozisyonu, normalleşmenin ön şartsız ve makul bir zaman diliminde gerçekleşmesi olmuştur” diyor ve ekliyor: “Ermenistan ve Türkiye’yi üzerinde anlaştıkları çerçeve ve yol haritasına uygun şekilde ilerlemeye davet ediyoruz.”
Sihirli kavram haline dönüşen ‘yol haritası’nda bir ‘paket yaklaşım’ söz konusu. Buna göre, diplomatik ilişkilerin kurulması amacıyla Türkiye ile Ermenistan arasında bir ‘hükümetlerarası konferans’ oluşturulması tasarlanıyor. Oluşturulacak alt-komisyonlar, sınır kapılarının işler hale getirilmesi -yani kara sınırının açılması-, kapılarda gümrük düzenlemeleri, doğrudan ekonomik ilişkiler kurulması, mal ve yolcu geçişi için anlaşmaların hazırlanması, uçak ve tren seferlerinin düzene sokulması, diplomatik temsilciliklerin karşılıklı olarak açılması gibi ayrıntıları belirlemek görevini üstlenecekler.
Diplomatik ilişkiler önce ‘akredite büyükelçiler’ ile başlatılacak. İki yıl içinde, karşılıklı başkentlerde ‘yerleşik büyükelçiler’ ve açılacak konsolosluklar için altyapı hazırlanacak. Bu adım ‘tam normalleşme’nin ardından gelecek.
Bir de Türkiye’nin talebi olan ‘ortak tarih komisyonu’ oluşturulacak.
Bunlar ‘yol haritası’ sözcüklerinin anlamına uygun biçimde bir ‘süreci’ ifade ediyor. ‘Süreç’, Karabağ konusunda ilerlemeyi de zorlayacağı için, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde ‘paralellik yaklaşımı’ korunmuş olacak.
Azerbaycan’ın ‘tepki tonu’nun düşmesinden, ‘yol haritası’nın yol alabileceği izlenimini edinmek mümkün. Azerbaycan Dışişleri Sözcüsü İlhan Poluhov, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine ilişkin olarak “Her bağımsız devletin başka devletlerle ilişki kurma hakkı var” dedi ve “Azerbaycan tarafı, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesini ve sınırların açılmasını sadece, Ermeni askeri birliklerinin Azerbaycan topraklarından çekilmesine paralel olarak gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyor” diye ilave etti.
Bir sorun yok. Türkiye de,
zaten, öyle düşünüyor ve öyle de düşünüyordu.
Asıl ilginç olan husus, Azerbaycan sözcüsünün ‘Türkiye’nin Ermenistan ile müzakereler konusunda Bakû’yu bilgilendirip bilgilendirmediği’ sorusuna ‘Tarafların sürece ilişkin bilgi alışverişinde bulunduklarını’ söylemesi. Günlerdir, haftalardır biz de bunu böyle yazıyor, böyle söylüyorduk.
Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, tarihin, coğrafyanın, 21. yüzyılın, günümüz şartlarının kaçınılmaz bir adımıdır.
Elindeki ‘yol haritası’ ile Türkiye’nin Kafkasya yolu açık olsun.
Bilelim ki, o yıl, Türkiye’nin uluslararası sistem üzerindeki Avrupa yolculuğunda da ‘kestirme yol’dur...
CENGİZ ÇANDAR, Radikal, 24 Nisan 2009

Avrupa'nın ortak akılsızlığı

Başta Fransa ve Almanya olmak üzere kimi Avrupalıların ikiyüzlü ve ırkçı olabildiklerini tarihsel örneklerle kanıtlamak o kadar zor değil. Ama ‘Descartes’ın çocukları’nın ‘irrasyonel’, akıldışı davrandıklarını kanıtlamak? Hele birlikte hareket ettikleri, ‘ortak akıl’ ürettikleri iddia edilen bir durumda?
Bunun pek kolay olmaması gerekir.
Peki, o zaman Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’nde ısrar edilmesini nasıl açıklayacaksınız?
Çünkü bu seçim, günümüzün siyasal bağlamında, akla ve mantığa sığmıyor.
Gündelik sağduyu düzeyinde bakın olaya: Yeni bir Amerikan Başkanı seçilmiş, adam selefinin yaptığı yanlışları düzeltmek istiyor, bunlardan birisi de ABD’nin (NATO olarak da okuyabilirsiniz) İslam coğrafyasında düşman olarak algılanmasına son vermek, bunun için birtakım açılımlar yapıyor, bu sırada yeni bir NATO Genel Sekreteri seçilmesi gerekmekte... Elde bir fırsat var...
Ne yaparsınız?
Mantık gereği, bu önceliğinize uygun birini ararsınız. Ne bileyim, belki de NATO’da en fazla askeri olan ikinci ülke Türkiye’den birisini seçersiniz. Jest olur, anlamlı olur, politik kazancı olur.
Ama siz ne yapıyorsunuz? Bu makam için en son düşünülmesi gereken adamı seçiyorsunuz. Bunu yaptığınız anda verdiğiniz mesaj, vermek istediğinizi iddia ettiğiniz mesajın tam tersi oluyor: Yani, canınız cehenneme! Size dünyanın kaç bucak olduğunu gösterecek, sizleri bir an önce hurilerinizin yanına göndermenin yollarını arayacağız!
Rasmussen önerisi, Fransız Sarkozy ile Alman Merkel’den geliyor.
Türkiye, çok haklı olarak (ama çok yanlış bir biçimde) karşı çıkıyor. Onlar hemen şimşekleri Türkiye’nin üzerine gönderip hedef şaşırtıyorlar ve istediklerini gerçekleştiriyorlar.
Durum o kadar akla aykırı ki, ben bunun ABD’ye kuşkuyla bakan, Descartes kadar Makyavel’in de
çocukları olan sinsi Avrupalıların acemi Obama’ya karşı kurdukları bir tuzak olduğunu düşünüyorum.
Öyle ya, Rasmussen’den nefret ettikleri için daha
da imanla savaşacak olan Taliban’ın, El Kaide’nin ve diğer İslamcı örgütlerin karşısında Fransız ve Alman askerleri mi olacak?
Yoo, Amerikan askerleri olacak!
Peki, üniversite son sınıftayken Harvard Hukuk Dergisi’ni yönetecek kadar parlak bir zekâya sahip olan Barack (ve üstelik Hüseyin) Obama bu yanlışı nasıl yapıyor?
Henüz orasını anlayabilmiş değilim.
Zaman ilerledikçe yaptığı hatanın farkına varacak, Sarkozy ile Merkel’i ona göre değerlendirecektir.
George W. Bush döneminde ABD’nin ‘kibirli’ hareket etmesinden, burnundan kıl aldırmamasından söz edilirdi. Şimdi aynı şeyi Fransa ve Alman hükümetleri için söyleyebilmek mümkün. Sonucunu hep birlikte göreceğiz.
Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in “Rasmussen itirazından sonra Türkiye’nin üyeliğini desteklemiyorum!” demesine gelince...
Desteklerken ne yararını gördük ki, desteklemezken hangi zararını görelim?
Değil mi ama! Akıl var, mantık var!
HALUK ŞAHİN, Radikal, 24 Nisan 2009

15.1.09

Okullarda protesto

Dün Milli Eğitim tarihimizde daha önce benzerini gördüğümüzü hatırlamadığım bir olay gerçekleşti.
Yurdun dört bir yanındaki ilköğretim okullarında İsrail’in Gazze’ye saldırısı protesto edildi ve özellikle bombardımanlarda ölen Filistinli çocuklar için saygı duruşu yapıldı.
Ben, bunun, körpe dimağlara nefret tohumları ekebilecek ciddi bir yanlış olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca bu türden okul düzeyinde ‘topluca’ protesto ve saygı duruşlarına daha çok totaliter rejimlerde rastlandığını da unutmuyorum. Eminim K. Kore ve İran’da yapılıyordur.
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik bu işe önayak olarak ne yazık ki kötü bir örnek-olay yarattı. Yarın öbür gün, İsrailli çocukları öldürerek intikam alacaklarını söyleyen Hamaslı kesimden (Evet, maalesef öyleleri de var!) bir intihar bombacısı İsrailli çocukları havaya uçurduğunda, ‘Bunun için de saygı duruşu yapacak mısın?’ diye soracaklara ne cevap verecek?.
Ortadoğu bu, ne olacağı bilinmez!
İsrail’in Gazze operasyonu konusundaki görüşlerimi daha önce yazdım. Hamas’ın kışkırtmaları ne olursa olsun, İsrail’in orantısız güç kullanımı kabul edilemez. Çocukların ve masum sivillerin öleceğini bile bile yoğun bir yerleşim yerini bombardımana tutmak bir insanlık suçudur.
İsrail’in ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum.
Ama Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Gazze’deki çocuk ölümleri konusundaki duygusal-lığını anlıyorum. Haberleri izlerken ben de gözyaşı döktüm. Çocuklara ölüm ve dehşet yağdırmayı hiçbir neden mazur gösteremez. Kurbanları Gazzeli çocuklar da olsa gösteremez, İsrailli çocuklar da...
Benim dün okullarda yapılan toplantılara itirazım da aynı nedene dayanıyor:
O okullardan birinde bir tek Yahudi çocuğunun topluca söylenenleri dinlerken yaşayacağı psikolojik parçalanma duygusunu düşünmek de beni kahrediyor!
O yaştaki arkadaşları İsrailli, Yahudi, Musevi ayrımı yapabilirler mi? Gazzeli çocukları öldürenlere yönelik toplu protesto, ömür
boyu sürecek bazı anti-semitik önyargıların başlangıcı olamaz mı?
Hele çevreleri bu ayrımı yapmayan, tam
tersine Gazze’de olup bitenleri tamamen
Yahudi düşmanlığı zehrine banarak protesto eden öfkeli büyüklerle doluysa.
Milli Eğitim’in gayretkeşliği bu kadarla kalmıyor. Öğrenci velilerine Gazze’ye yardım bağışında bulunmalarını isteyen zarflar gönderilmiş.
Buna ne gerek var? Koskoca Türkiye minicik Gazze’ye yardım etmek için öğrenci velilerine mi muhtaç kaldı? Camilerde, meydanlarda, sokaklarda yardım toplanıyor zaten. Bunu okullara niçin sokuyorsunuz?
İşin içinde Hamas olduğu için mi? Hamas’la AKP arasında özel ilişkiler olduğu için mi?
İnsan aklına gelenlerden utanıyor!..
HALUK ŞAHİN, Radikal, 14 Ocak 2009

17.12.08

Hrant’tan özür diliyorum

Hrant’ın (Dink) arkadaşıydım ben. Onun ölümünün sorumluluğunu hissedenlerden de biri. En yakınlarından biri değildim. Çok sık görüştüğümüz de söylenemezdi. Ama arkadaştık işte. Ortak anılarımız birikmişti. İlk kez yurtdışına çıktığı vakit, Amerika’da Ann Arbor’da Michigan Üniversitesi’nde 7-10 Mart 2002’de ‘Balkan Savaşlarından Yeni Türkiye Cumhuriyetine’ başlıklı atölye çalışmasının son gününde kamuya açık oturumunun iki konuşmacısıydık. 2006’da Paris’te birlikteydik. İstanbul’da, Trabzon’da panellerde birlikte yer aldık. Defalarca, son kez onun Kınalıada’daki evinde aynı sofrayı paylaştık, ekmeği bölüştük.
Herşeyi konuştuğumuzu, ama aramızda hiç ‘soykırım’ tartışması geçmediğini hatırlıyorum. Hrant için en önemli şey, ‘vicdan’dı. O yüzden, hep çok kolay anlaştık. Çok sık görüşmesek, en yakınındakilerden biri değilsem de, hep çok yakın iki arkadaştık. O yüzden, adım adım ölüme yürüdüğünün idrakinde olmamanın ağır sorumluluğunu hissettim.
Ogün Samast, Yasin Hayal, Kemal Kerinçsiz, Veli Küçük; bunların hiçbiriyle ilişkim olmadı. İlk ikisinin adını Hrant’ın öldürülmesinden sonra öğrendim. Üçüncüsünün adını Hrant’ın yargılandığı sırada Şişli Adliyesi’ndeki provokasyonlar ve yaptığı suç duyuruları vesilesiyle biliyorum. Dördüncüsünün varlığından Susurluk’tan bu yana haberim oldu. Bu isimlerin ilk ikisi Hrant Dink cinayeti, son ikisi Ergenekon davası nedeniyle şu anda tutuklu durumdalar.
Yine de Hrant’ın ölümünün sorumlularından biriyim ben. Öldürülebileceğini nedense hiç aklıma getirmediğim ve duruşmalarda onu yalnız bıraktığım için. Öldürüleceğini sezemediğim ve hiç değilse bir süre Türkiye dışına gitmesi için onu ikna etmeye çalışmadığım için.
Oysa, Şişli Adliyesi’ndeki duruşmalar, bir ‘linç gösterisi’ne dönüştürülmüştü. Kemal Kerinçsiz ve arkadaşları mahkemeyi mahkeme olmaktan çıkartmışlardı. Onu mahkeme salonunda ‘Ergenekoncular’ yalnız bırakmamıştı. Veli Küçük de bırakmamıştı. Önceki gün Ergenekon davasında yaptığı savunmada, Şişli’de arabasıyla geçerken bir kalabalık gördüğünü, arabasından inerek Adliye’ye girdiğini söyledi. Yani, Hrant’ın yargılandığı sırada adeta tümüyle bir rastlantı eseri ve merak saikiyle duruşmasında bulunmuş. Veli Küçük, sanki bir alışveriş merkezinin açılışına gider gibi, belinde tabancasıyla o gün Şişli Adliyesi’ne girivermiş. Bizler, Hrant’ın arkadaşları, rastlantı eseri bile olsa o sırada Şişli Adliyesi’nde bulunmadık.
Hrant, duruşmasına Veli Küçük’ün geldiğini görünce, bir ortak arkadaşımıza “İşte şimdi bittik” demiş. Öldürüleceğinin kokusunu o an orada almış. Öldürüldükten sonra kardeşlerinden biri bana “Abim, Veli Küçük’ü mahkemesinde göreli beri öldürülmesi ihtimalini ciddi ciddi düşünmeye başlamıştı, çok rahatsızdı” dedi.
Zaten, öldürülmesinden bir yıl önce onun öldürüleceğini bilmeyen kalmadığını bir adalet sefaleti halinde süregelen cinayet davası safahatında öğrendik. Trabzon Jandarması, Trabzon Emniyeti, İstanbul Emniyeti, devlet kurumlarının içinde Hrant’ın öldürüleceğini ta bir yıl öncesinden bilen sayısı, anlaşılan, bilmeyen sayısından fazla imiş. Hrant da sezmiş öldürüleceğini.
Biz sezemediğimiz, en azından ben kendi payıma sezemediğim ve bu nedenle gereğini yapamadığım için öldürülmesinin sorumluluğunun ağır vicdanî yükünü taşıdım ve taşıyorum.
Bu nedenden ötürü Hrant’tan özür diliyorum...

***

İstanbul’da hayatı durduran en az 200 bin kişinin yürüdüğü, Ankara’dan birçok büyükelçinin, Avrupa’dan bir dizi siyaset adamının gelip katıldığı cenazesine, Bolu Tüneli’nin açılışı nedeniyle İtalya Başbakanı Romano Prodi ile birlikte olan Başbakan Tayyip Erdoğan’ı katılmaya, hiçbir hükümet üyesini cenaze kortejinde yürümeye ikna edemediğimiz için de Hrant’tan özür diliyorum.
Onlar bir yana, kendi meslek çevremizdekileri, medya patronlarını ve en önemli gazete genel yayın yönetmenlerini ne cenazesine, ne de cinayetiyle ilgili duruşmalara getirmeyi sağlayamadığımız için de Hrant’tan ayrıca özür dilemem gerektiğinin idrakindeyim.
Eğer Başbakan ve hükümet üyeleri o cenazede yürüseydi, Hrant Dink cinayeti davasının da, Ergenekon davasının da farklı bir seyirde cereyan edeceğinin farkındayım.
Hrant’ın ölümünden sonra niçin öldürüleceğinin farkında olamadığımı, niçin ruhunu ezen, azgın milliyetçilik gösterileri halinde bir ‘kişisel linç’ şeklini alan duruşmalarında onu yalnız bırakmış olduğumu, böylece ölümünün sorumluları arasına yazıldığımı(zı) çok düşündüm.
Türkiye’de başına belâ sarmak her birimiz için o kadar sıradanlaşmıştı ki, Hrant’ın yargılanmasında öylesine ‘dramatik’ bir yan görmemiştim herhalde. 301’den Orhan Pamuk da, Elif Şafak da, Murat Belge de, 288’den ise Hasan Cemal de, İsmet Berkan da, Halûk Şahin de, Erol Katırcıoğlu da yargılanmıştı zaten. Ben zaten bir ‘andıçlı’ idim. Türkiye’de böyle şeylerin olması doğaldı. Hrant da ‘biz’den biriydi. 301’den yargılanmasında anormal bir şey yoktu. Bunlar bizim yaşadığımız Türkiye’de ahvâl-i adiyeden şeylerdi. Olurdu böyle şeyler. Hrant da ‘bizler’lerden biriydi.
Hrant’ın Ermeni olduğunu unutmuştuk. Evet, Anadolu toprağına, o toprağın altına bile ‘su çatlağını bulur’ derken gözleri dolacak kadar bağlı ateşli bir yurtseverdi Hrant ve bizler gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı idi ama bir farklılığı vardı, Ermeni’ydi.
Ermeni olmanın fark yaratması, ister istemez, ne olup bittiğini biz Müslüman Türkler ömrümüzün çok büyük bölümünde bilmesek bile kimlik kodlarımıza kazınmış, zihnimizin gerisinde hep var olan 1915’deki ‘trajedi’den, eski kuşak Osmanlı Ermenilerinin diliyle ‘Büyük Felâket’ten kaynaklanıyordu.
Bu farkı fark etmeden ölümünün önüne geçmek için gereğini yapmamış olmaktan ötürü Hrant’tan özür diliyorum.

***

Toplu imza kampanyalarını sevmem. Katılmam da. Bana pek ‘Fransız’ bir âdet gibi görünür. İmzayı atarsın, Le Monde gazetesinde diğer imzalarla birlikte yayımlanır. Görev yerine getirilmiş olur yani. Kolay yoldan. Bazıları Türkiye’de buna abonedir. İsimleri ancak kalabalık imza kampanyaları vesilesiyle duyulur. ‘Bireyciliğim’ bu ‘sürü mensubu olmaktan güç alma’ tavrına aykırı düşer.
12 Eylül döneminin ‘Aydınlar Dilekçesi’ burnumun dibinde hazırlandığı ve harekete geçtiği halde ona bile katılmadım. O ‘Dilekçe’ hazırlandığı sırada, 12 Eylül rejiminin sonuna gelmiştik. Öyle bir dilekçe, rejimin en kaba baskı döneminde ortaya çıksa anlamı olacaktı diye düşündüm ve imzalamadım.
Bir süre önce telefonuma düşen bir mesaj, aşağıdaki metnin altına imza atıp atmayacağımı soruyordu:
‘1915’de Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’a duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.’
‘Tamamdır’ cevabını yazıp göndermem birkaç saniye sürdü.
Kampanyanın hazırlanış yöntemine, metne itirazım olabilirdi. Hepsini bir yana bıraktım. ‘Aydınlar Bildirisi’ olabilecek herhangi bir şeyde itirazdan, üstelik haklı itirazlardan bol şey bulunmaz. Bu, o değildi. Bu bir ‘yurttaşlar vicdan hareketi’ olma hedefine yönelikti.
İşe başlamak için kamuoyunca bilinen, göz önünde olanların imzalarıyla yola çıkmanın itiraz edilecek bir yanı olamaz. Ama bu bir ‘aydınlar hareketi’ değil. Bir ‘yurttaşlar hareketi’ ve metnin içeriği işin ayrıntı kısmı. Bu bir ‘vicdan haykırışı’. Nitekim bu yazının yazıldığı sırada, bir yıl sürecek kampanya başlayalı ancak 24 saat olmuşken, yurtiçinden ve dışından gelen imzaların sayısı 7 bine dayanmıştı. İmzaların hadi 100’ü, 200’ü tanıdık isimlerden gelse, binleri, onbinleri nasıl açıklayabilirsiniz ki?
Türkiye insanının vicdanının bir parçası olmaktan, dünyada Türkiye’nin onurunu yüceltecek onbinlerden biri olmaktan mutluyum.
Bu vesileyle bir ‘sırrımı’ burada açıklayabilirim: İmza atıp atmayacağım sorusunu okuduğum o anda, yukarıdan Hrant’ın beni izlediğini hissettim.
‘Tamam’ dediğim anda, Hrant’ın ondan ‘özür dilediğimi’ duyduğunu biliyordum...
CENGİZ ÇANDAR, Radikal, 17 Aralık 2008