Milliyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Milliyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.8.15

Ordumuza sahip çıkalım

Türkiye’de karşımıza çıkan antimilitaristlerin hiçbirinin gerçek bir demokrasi düşünce ve tavrına sahip olmadıklarını bilelim. Bütün uygar milletler gibi ordumuza sahip çıkmak zorundayız 

Türklerin kendi dillerini ve alfabelerini kullandıkları 15 asırdan beri Türk ordusu, devlet yapısı ve halkının konumu hakkında daha fazla bilgi sahibiyiz. Bundan önceki asırlarda Türkler hakkında Çin ve eski İran kaynaklarından edindiğimiz bilgiler de daha sonraki asırlardan kendi dilimizdeki bilgilerle örtüşmektedir.
Uzun bir  tarih boyu ortadaki gerçek şudur: Türkler süvari bir millettir. Gerçi bugün Anadolu’da binicilik  sanatı kaybolmaya yüz tutmuş ve geçmişte sayısı binlere ulaşan binicilikle ilgili terim ve deyimler bugün bizim modern kelime haznemizin ve hafızamızın dışında kalmışsa da (o kadar ki bir başbakanımız kırata beyaz at demiş, bir başkası da attan düşmüştür) bugün gelinen bu noktaya rağmen Türkler çağlar boyunca iyi süvari, hızlı at kullanan ve at sırtında savaşan, devlet yapılarında da askeri düzene dayanan bir kavimdi.
Yakın çağlar boyunca ve önce Anadolu’nun içlerine giren (ki bu kocaman bir yurdun etnik yapısının değiştiği hemen hemen en son olaydır), ardından Tuna boyuna ulaşan bu topluluk aslında askeri yapısını ve teknolojisini geliştirmekte ve yenilemekte olağanüstü bir yetenek göstermiştir; bu yeteneğini de halen sürdürmektedir.

18 ve 19’uncu asırda askeri reformlar itici güçtü
Son birkaç asırdır Türk toplumunun sanayisinde, denizciliğinde silah üretimi ve askerlik başrolü oynamaktadır. Örneğin 18 ve 19’uncu asırda tıp, veterinerlik, eczacılık, kimyagerlik, mühendislik, haritacılık ve ressamlık gibi dalların kurulup gelişmesinde dahi askeri reformlar itici güçtür. Hatta Batı musikisi bile kulağa hoş geldiği için değil, Türk musikisinin üstadı  II. Mahmut’un deyişiyle “Muasır muharebe için Batı tipi musiki gerekir” anlayışının sonucunda, Batı tipi Muzika-i Hümayun kurulmuştur.
Askeri okullar her zaman daha düzenli olmuştur ve belirli bir sisteme bağlıdır. Subay sınıfı bizde mevcut olmayan aristokrat sınıflara dayanmaz. En fukara gençlerin bile seçilip yetiştirildiği kurumlardır. Halen hem eğitime alınırken hem de harp akademilerine ayrılırken düzgün ve yeteneğe dayalı seçim yapılmaktadır. Askeri eğitim telaffuzdan güzel yazıya, adab-ı muaşeretten tavırlarını kontrole kadar uyumlu insan yetiştirmekte sivil eğitimin önüne geçmiştir. Uzun bir süre dış temsilciliklerde, ateşemiliterin
o misyonda mahalli dili en iyi bilen görevli olduğu gözlenmiştir.
Şu gerçeği bilmek zorundayız; uzun tarihimiz boyunca bugünkü Afganistan’da, İran’da, Kuzey Hindistan’da, Suriye ve Mezopotamya’da devletler kurduk. Buralarda idare edilen halklar Türkçe konuşmazdı. Doğrusu Türk devleti çarşıda pazarda, hatta bürokrasi ve eğitimde başka dillerin kullanılmasına, yaşamasına destek olmuştur. Fars dilini bütün güzelliğiyle benimsemiştir. Ama Türkçeden başka dilin girmesine müsaade edilmeyen tek alan ordudur. Ordu 2 bin yıldır Türk dilinin yaşadığı ve geliştiği yer olmuştur ve son iki yüzyıldır Türk dilinin sadeleşme ve yaygınlaşmasında da önemli rol oynamıştır.

Propagandalara ve boş laflara kulak asmayalım
Ordunun kendi iç düzeni, terfilerde kurallara sıkı sıkı bağlı kalınması en önemli unsurdur. Darbeyi yapan komutanların bir an önce çekilmelerinde bu da bir etkendir.
Niçin ordu? Türkiye’nin etrafımızdaki ülkelerin durumuna düşmemesi, insanlarımızın birbirini canavarca katletmemesi ve göçmen kafileleriyle yollara düşmemesi için. Öyle bir felakette Almanya Türklere “Ülkemize hoş geldiniz” demez. Niçin ordu? Eğitim ve sanayinin gelişmesindeki başat rolünü korumak için. Taşıdığımız kimliğin selameti için. Çocuklarımıza vatanı bırakabilmek için.
Boş laf kalabalığına ve önyargılara dayanan propagandalara kulak asmayalım. Türkiye’deki antimilitaristlerin hiçbirinin gerçek bir demokrasi düşünce ve tavrına sahip olmadıklarını bilelim. Bütün uygar milletler gibi ordumuza sahip çıkmak zorundayız. “Yarbay Mehmet Alkan kardeşinin cenazesine niye üniformayla geldi?” diyen edepsiz cahillere şimdiye kadar katıldıkları cenazelere askerler ne giyerek katıldı diye sormak lazım.

Bizim var olmamızda en önemli unsur ordudur
Türkiye ve Türk halkı dünya tarihinde askeri medeniyetiyle tanınır. Bütün toplumsal değişimlerde, kültürel yapılanmalarda bu unsur ağır basar. İsteseniz de istemeseniz de bizim var olmamızda en önemli unsur ordudur. Ordunun varlığı sadece dışa karşı savunmada değil, terörün acımasızlığına karşı da en önemli garantidir.
Ağustos ayının sonu, tarihi yönlendiren zaferlerin yıldönümleriyle taçlanmıştır. Bunlar sıradan emperyal  zaferler değildir. 26 Ağustos 1071’de Anadolu kıtasına girdik. Bu gelişin dönüşü yok. Yurdumuz burası. Sekiz asır sonra onu savunduk, başka seçeneğimiz yoktu. Vatanımızı koruduk ve yine bir ağustos sonunda zafer kazandık. Bu zafer günleri ordumuza kutlu olsun. 
İlber Ortaylı, Milliyet, 30 Ağoustos 2015

10.1.12

Yoksa AB demokrasinin güvencesi değil mi?

2004’ten beri AB üyesi olan Macaristan, 1 Ocak 2012’de yürürlüğe giren yeni anayasası marifeti ile “seçimli otoriter rejim”e geçmiş bulunuyor.
İlk iş olarak, 25 Aralık 2011 tarihli Milliyet’in Dış Haberler sayfasında “Bir demokrasi yasal yoldan nasıl öldürülür?” başlığı ile yer alan yorumu atlamış olan okurlara, bulup okumalarını tavsiye ederim. Princeton Üniversitesi’nden Kim Lane Scheppele imzalı metnin geniş özeti, olan biten hakkında asgari bir çerçeve sunuyor. Orijinali, 19 Aralık’ta The New York Times’ta Paul Krugman’ın köşesinde “Macaristan’ın anayasal devrimi” (Hungary’s constitutional revolution) başlığı altında yayımlanmıştı.* Meraklılarına duyurulur.
Yine de kısaca hatırlatmak gerekiyor: Macaristan’da merkez-sağ parti Fidesz, Nisan 2010’da yapılan parlamento seçimlerinde oyların yüzde 53’ünü kazanmış, ancak, orantısız temsile imkân veren seçim sistemi sayesinde meclisteki sandalyelerin yüzde 68’ini almıştı. Bu sayede anayasayı tek başına değiştirme yetkisini ele geçiren Başbakan Viktor Orban liderliğindeki sağ iktidar, bu gücü dilediği gibi kullandı. Anayasayı muhalefete danışmadan tam 10 kez değiştirdiler ve Nisan 2011’de nihayet tek yanlı olarak, referanduma bile sunmadan, muhafazakâr, dinci, milliyetçi ve özgürlük karşıtı yeni bir anayasa yaptılar.
Anayasa, “Tanrı Macarları korusun” cümlesiyle başlıyor. Bunu takip eden “Milli Beyan” bölümünde, “Hıristiyanlığın Macar milliyetini muhafaza etmekteki rolünü tanıyoruz” deniliyor; “bin yıl önce Hıristiyan Avrupa’nın parçası olmaktan gurur duyulduğundan” söz ediliyor.
Otoriterleşmeciliğin birinci stratejik hedefi kontrol ve denge mekanizmalarını etkisizleştirmek... Yeni Macaristan anayasası da bu işi görüyor. Kontrol ve denge organı Anayasa Mahkemesi, sayısı artırılan üyeliklerine Fidesz yandaşlarının yerleştirilmesi ve yetkilerinin budanması suretiyle işlev göremez hale getirildi.
Yüksek yargı mensupları ile mahkeme yargıçlarının seçim ve tayinlerinde yürütmeyi egemen kılan düzenlemeler yolu ile yargı bağımsızlığı fiilen ortadan kaldırıldı. Yüksek yargı başkanlıklarına çok uzun sürelerle yandaşlar atandı.
Parlamento seçimlerinin yasalara uygunluğunu denetleyen “Seçim Kurulu” Fidesz yandaşlarıyla dolduruldu. Seçim bölgeleri, başka partilerin seçim kazanmalarını imkânsız kılacak şekilde düzenlendi.
Devlet denetleme kurulundan, ombudsmanlık müessesesine kadar neredeyse bütün bağımsız kamu teşekkülleri, bu iktidar yoğunlaşmasından paylarına düşeni bağımsızlıklarını kaybederek ya da güç ve yetkilerinin budanması ile aldılar.
Nihayet, otoriterliğin ikinci stratejik hedefi de basın özgürlüğünün azami ölçüde sınırlandırılması... Orban iktidarı bunu geçen yılın başında yürürlüğe koyduğu yeni basın yasası çerçevesinde yandaşlarından oluşturduğu “Medya Kurulu” vasıtası ile yapıyor.
Yeni Anayasa, bütün bu partizan tercih ve otoriterleşmeci düzenlemelerin değiştirilmesi için üçte ikilik nitelikli bir parlamento çoğunluğunu öngörüyor. Yani Fidesz kazara seçim kaybetse bile, yeni hükümeti kuranların üçte ikilik bir çoğunluğa ulaşmadıkça gerçekten de iktidar olmaları imkânsıza yakın.
Macaristan’daki otoriter rejime geçiş süreci, bütünüyle değilse bile büyük ölçüde Türkiye’deki seçimli otoriter rejimin artık tamamlanmakta olan kuruluşunu anımsatıyor. Yalnız arada önemli bir fark var: Macaristan otoriterleşme sürecinden AB üyesi olarak geçiyor; Türkiye ise AB’nin dışında.
Ali Sirmen, Cumhuriyet’te bu konuya değindiği 29 Aralık tarihli yazısında, “Bakalım AB, Macaristan’ın sivil darbeyle diktaya geçmesini engelleyebilecek mi?” diye soruyor ve ardından haklı olarak, “AB’yi Türkiye’de demokrasinin güvencesi olarak görenler bunu dikkatle izlemelidirler” diyordu.
Doğrudur. Ben de AB sürecini demokrasinin güvencesi olarak görenlerdenim ve izleyeceğim. Bu yazı girizgâh olsun.
AB’den Macaristan’a, yönünü çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiye çevirmesi için gerekli sert uyarıların yapılıp yapılmayacağını, yeterli olmaz ise bunları kararlı yaptırımların takip edip etmeyeceğini izleyeceğiz. Bunlarla da sonuç alınmaz ise Macaristan’ın AB’den atılıp atılmayacağını göreceğiz.
Şimdilik kesin olan, bir AB üyesindeki otoriterleşmenin AB tarafından önlenemediğidir. Bu tutarsız durum da AB’nin demokratik değişimi özendiren yumuşak gücünü şimdiden tırpanlamıştır.
Mesela şimdi Türkiye’yi yönetenler, AB kendilerini hukuk devleti ve basın özgürlüğündeki geriye gidiş konularında uyardığında, “Sen önce Macaristan’a bak” diyebileceklerdir.
Kadri Gürsel, Milliyet, 09 Ocak 2012


*Hungary’s Constitutional Revolution
Kim Lane Scheppele


Last week, Paul Krugman’s column “Depression and Democracy” called attention to Hungary’s “authoritarian slide.” Since I was one of the sources for Paul’s column, I’d like to explain why I have been alarmed at the state of both constitutionalism and democracy in Hungary.


In a free and fair election last spring in Hungary, the center-right political party, Fidesz, got 53% of the vote. This translated into 68% of the seats in the parliament under Hungary’s current disproportionate election law. With this supermajority, Fidesz won the power to change the constitution. They have used this power in the most extreme way at every turn, amending the constitution ten times in their first year in office and then enacting a wholly new constitution that will take effect on January 1, 2012.


This constitutional activity has transformed the legal landscape to remove checks on the power of the government and put virtually all power into the hands of the current governing party for the foreseeable future.


The new constitution has attracted a great deal of criticism from the Venice Commission for Democracy through Law of the Council of Europe, the European Parliament and the United States. But the Fidesz government has paid no attention.


Under the new constitutional order, the judiciary has taken the largest hit. The Constitutional Court, which once had the responsibility to review nearly all laws for constitutionality, has been killed off in three ways. First, the government expanded the number of judges on the bench and filled the new positions with their own political allies (think: Roosevelt’s court-packing plan). Then, the government restricted the jurisdiction of the court so that it can no longer review any law that has an impact on the budget, like laws pertaining to taxes and austerity programs, unless the law infringes particular listed rights. Finally, the government changed the rules of access to the court so that it will no longer be easily able to review laws in the abstract for their compliance with the constitution. Moreover, individuals can no longer challenge the constitutionality of laws without first going through a lengthy process in the ordinary courts. The old Constitutional Court, which has served as the major check on governmental power in a unicameral parliamentary system, is now functionally dead.


The ordinary judiciary has suffered a similar fate. The government lowered the retirement age for judges from 70 to 62, giving judges only a few months to adjust to their new futures. More than 200 judges will be forced to retire from the bench starting on January 1, including most of the court presidents who assign cases and manage the daily workings of courts. The new law on the judiciary requires that the Supreme Court president have at least five years of Hungarian judicial experience. The current president of the Supreme Court is disqualified because his 17 years of experience as a judge on the European Court of Human Rights do not count. Therefore, he must leave office on January 1 also.


The law on the judiciary also creates a new National Judicial Office with a single person at the helm who has the power to replace the retiring judges and to name future judges. This person also has the power to move any sitting judge to a different court. A new constitutional amendment – to the new constitution! – will permit both the public prosecutor and the head of this new National Judicial Office to choose which judge will hear each case.


The independence of the judiciary is over when a government puts its own judges onto the bench, moves them around at will, and then selects which ones get particular cases to decide.


The Vice President of the European Commission for Justice, Fundamental Rights and Citizenship, Viviane Reding, issued a strongly worded request for information about the new law last week and demanded immediate replies from the Hungarian government. She also strongly urged the government “to ensure . . . that no measure is implemented until doubts about its compliance with EU law are removed.” The government responded by saying all of these changes are improvements and it seems to be going ahead with implementing the new constitutional framework despite the strong caution from Brussels.


In the new constitutional system, the legal supervision of elections has also been changed. Before the last election, the norm was for the five-member Election Commission to be politically diverse and for the government of the day to consult the opposition before nominating candidates. But the rules were changed last year so that each new national election is now accompanied by a new choice of election commissioners. As a result, the existing commissioners were removed from their offices without allowing them to finish their terms and now the Election Commission consists of five members of the governing party.


The new election law specifies the precise boundaries of the new electoral districts that will send representatives to the parliament. But the new districts are drawn in such a way that no other party on the political horizon besides Fidesz is likely to win elections. A respected Hungarian think tank ran the numbers from the last three elections using the new district boundaries. Fidesz would have won all three elections, including the two they actually lost.


Virtually every independent political institution has taken a hit. The human rights, data protection and minority affairs ombudsmen have been collapsed into one lesser post. The public prosecutor, the state audit office and, most recently, the Central Bank are all slated for more overtly political management in the new legal order.


And all of this has happened while the press operates under day-to-day intimidation. A draconian set of media laws created a new media board – staffed only by Fidesz party loyalists with a chair who is appointed by the Prime Minister to a nine-year term. This board can review all public and private media for their compliance with a nebulous standard of political “balance” and has the power to bankrupt any news organization with large fines. It is not surprising that the media have become self-censoring. This new media regime has been severely criticized by the European Commissioner for Communications, among others.


The new constitution also accepts conservative Christian social doctrine as state policy, in a country where only 21% of the population attends any religious services at all. The fetus is protected from the moment of conception. Marriage is only legal if between a man and a woman. The constitution “recognize(s) the role of Christianity in preserving nationhood” and holds that “the family and the nation constitute the principal framework of our coexistence.” While these religious beliefs are hard-wired into the constitution, a new law on the status of religion cut the number of state-recognized churches to only fourteen, deregistering 348 other churches.


In a democracy, the population can “throw the bums out” and replace the government with a different one that can change the policies that do not have public support. But that will be nearly impossible under this constitution. In addition to compromising institutions that are necessary for a free and fair election – like a free press and a neutral election apparatus – the new constitution embeds Fidesz control even if another political party defies the odds and wins an election.


The new constitution makes huge swaths of public policy changeable only by a two-thirds vote of any subsequent parliament. From here on, all tax and fiscal policy must be decided by a two-thirds supermajority. Even the precise boundaries of electoral districts cannot be changed by simple majority vote, but only by a two-third supermajority. If a new government gets a mere majority, policies instituted during the Fidesz government cannot be changed.


That’s not all. The long arm of the current Fidesz government can grab and shake any foreseeable future government through the officials they are now putting into place. The new constitutional order extends the terms of office for the public prosecutor (9 years), the head of the state audit office (12 years), the head of the national judicial office (9 years), the head of the media board (9 years), the head of the budget council (6 years) and more. Each of these positions has been filled with Fidesz party loyalists who will be able to conduct public investigations, intimidate the media, press criminal charges and continue to pack the courts long after the government’s current term is over. Moreover, unless there is a two-thirds vote to replace these new office holders, they can stay in office until such a two-thirds vote can be achieved, which could extend these long terms of office even further.


How do all of these pieces work together? One example will illustrate. The constitution creates a national budget council with the power to veto any future budget that adds to the national debt, which any foreseeable budget will do. The members of the budget council have been chosen by this government for terms of 6 or 12 years and can only be replaced if two-thirds of the parliament can agree on new candidates when their terms are over. Another part of the constitution requires the parliament to pass a budget by March 31 of each year. If the parliament fails to do so, the president of the country can dissolve the parliament and call new elections. When these pieces are put together, the constraints on any future government are clear. A new government will pass a budget – but that budget can be vetoed by Fidesz loyalists so that the budget deadline is missed, and then the president (also named by Fidesz) will call new elections. And this can be repeated until an acceptable government is voted back into power.


The only parties that might replace Fidesz in the current Hungarian landscape are the Socialist Party or, in a real nightmare scenario, the far-right Jobbik. Under laws that preceded Fidesz’s election last year, political parties that are anti-constitutional may be banned. Some have suggested that Fidesz could eliminate Jobbik in this way. In fact, Europe probably would not mind if Jobbik were excluded from public life because other European countries can ban extremist parties also. But what about Fidesz’s primary competition – the Socialists?


According to a proposed constitutional amendment, the crimes of the former communist party will be listed in the constitution and the statute of limitations for prosecuting crimes committed during the communist period will be lifted. The former communist party is branded a criminal organization and the current opposition Socialist Party is designated as their legal successor. It is still unclear, legally speaking, what this amendment means. But it is probably not good for the major opposition party.


The Fidesz government has accomplished this constitutional revolution by legal means after a democratic election. But though Fidesz was democratically elected and has accomplished this program through constitutional change, Hungary is not a constitutional democracy. Instead Hungary is, as Paul Krugman said, sliding into authoritarianism.

3.4.11

Kaybolan arıların sırrı

Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde arılar kitle halinde kayboluyor. Bir sabah içi bal dolu kovanlardan çıkıyorlar ve bir daha geri dönmüyorlar. Arkalarında neden geri dönmemiş olabileceklerine dair hiçbir ipucu bırakmıyorlar. Ne ölüleri bulunuyor ne de başka bir yere göç ettiklerine dair emare...
Bu endişe verici bir gelişmedir çünkü arılar doğadaki en önemli görevlerden birini yapıyorlar. Bu görev döllendirmedir.
Bir kovanın arıları günde yüz bin çiçek döllendirir. Çiçekten çiçeğe dolaşırken erkek polenlerle dişi polenleri buluşturur. Bu buluşmadan tohum, meyve meydana gelir.
Nasıl erkek olmadan kadın hamile kalamazsa, arı olmadan da birçok bitki çoğalamaz. Meyve, sebze, yenilebilir otlar, çiçekler ve fındık ceviz gibi sert kabuklu yemişlerin yüzde sekseni arılar tarafından döllenir.
“Yediğimiz üç sokumdan birini arılara borçluyuz” diyor bir uzman.
Albert Einstein’in birçok konuda olduğu gibi bu konuda da klasikleşmiş bir lafı var: “Eğer arı yeryüzünden kaybolursa en fazla dört yıl sonra insan da kaybolur. Arı yoksa döllenme yoktur, döllenme yoksa insan yoktur.”
Arıların neden kaybolduğunu öğrenmek için Amerika Birleşik Devletleri’ne gideceğiz. Arılar 2007’de birdenbire burada kaybolmaya başladı. Bazı yerlerde yüzlerce kovan birdenbire boşalıyordu. Pennsylvania eyaletinde arılar bir günde bir arıcının üç bin kovanını birden terk etti.
Amerikalı arıcılar ortalığı velveleye verince diğer ülkelerdeki arıcılardan da ses gelmeye başladı. Fransa’dan Japonya’ya, Türkiye’den İngiltere’ye sayısız ülkede benzer kayıplar olduğu ortaya çıktı.
Bilim adamları bu esrarengiz yok oluşa Koloni Çöküş Sendromu adı verdiler. (Bir kovan grubunun meydana getirdiği arılara koloni denir.) Birçok suçlu incelendi: Parazitler, bakteriler, genetiği ile oynanmış bitkiler, arıların yön bulma organlarını etkilemesi mümkün cep telefonları, sırayla sanık sandalyesine oturtuldu. Ama suçlu bunların arasında değildi.
Diğer bütün olası nedenler elendikten sonra gözler yavaş yavaş Amerika’nın tarımdan çok endüstriye benzeyen, mono-culture denilen, tek ürün ağırlıklı üretim tarzına çevrildi.
Çünkü organik tarım yapan yerlerde, doğal haline bırakılmış arılarda bir sorun yoktu. Kayıplar “gezgin” diye tarif edilen, her yıl döllenme görevi yapmak üzere tek ürün üretim bölgelerine taşınan arılarda yaşanıyordu.
ABD’de mono-culture küçük ülke büyüklüğünde alanları tek bitkiye, örneğin badem veya kiraza, tahsis etmek demektir. Buralarda başka bitkilerin yaşamasına izin verilmez onun için buralarda yılda sadece birkaç hafta dışında çiçek yoktur. Çiçek olmadığı için de arı yoktur.
Her yıl ilkbahara doğru, TIR’lara yüklü kovanlarda milyarlarca arı, ABD’nin birçok eyaletinden tek ürün bölgelerine taşınır.
Florida arıcıları şubat ayının sonundan başlayarak arılarını yükleyip Kaliforniya’nın dev badem ve narenciye plantasyonlarına götürürler. Dört bin kilometreden uzun olan yolu kat etmek bir hafta kadar sürer.
Mart ortalarında arılar Florida’ya geri getirilir. Mayısta Kanada hududundaki kiraz plantasyonları için yeniden yola çıkılır.
ABD’deki arıcılar gelirlerinin yüzde yetmişini baldan değil arılarını bu şekilde çalıştırmaktan kazanıyor. Amerika’nın yeni köleleri arılardır.
İşte bu çalışmadan döndükten sonradır ki arılar ortadan kayboluyor.
“Kaliforniya’ya götürdüğüm arılar geri geldikten birkaç hafta sonra kaybolmaya başlıyor” diye konuştu bir arıcı. “Florida’da bıraktıklarımda hiçbir şey yok.”
Ama neden? Yarın anlatacağım.


* * *



Yıllık ortalama 1,7 milyon ton civarındaki dünya badem ürününün yüzde sekseni ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki dev çiftliklerden alınır.
İki buçuk milyon dönümlük bir alanı kapsayan bu çiftliklerde arı yaşamaz. Çünkü buralarda ağaçlar birkaç hafta çiçek açar. Başka bitkilerin yaşamasına izin verilmediği için bu kısa dönem dışında çiçek yoktur.
Arılar çiçeklerden beslenir. Onun için bademliklerde barınmaları mümkün değil. Bu nedenle ilkbaharda oralara başka yerlerden arı getirilmesi lazım ki çiçekleri döllenebilsin ve ağaçlar badem versin.
Şubat ayının sonlarına doğru badem çiçeklerini döllendirmek üzere arılar TIR’larla Kaliforniya’ya taşınır. ABD’de iki küsur milyon arı kovanı var. Bunların yarısı bu hicrete katılır. Çiçek mevsiminden sonra arılar binlerce kilometre yol kat edip üslerine geri götürülür.
Badem gibi mono-culture yani tek ürün tarımı uygulanan her yerde durum aynıdır.
Tek ürün bölgelerinin bir başka özelliği daha var. Plantasyonlarda hastalık orman yangını gibi çabuk yayıldığı için büyük miktarda sinek ve böcek öldürücü kimyasal kullanılır. Ağaçlar havadan ve yerden sürekli kimyasallarla yıkanır.
Bitkisel kimyasalların atası Almanlar tarafından keşfedilen ve Birinci Dünya Savaşı’nda kullanılan kimyasal silahlardır. Savaştan sonra kimyasal silah üreticileri fabrikalarını kapatmak için ürünlerine sivil alanda kullanım sahası aradılar. Tarımı buldular. İnsanları öldürmek için icat edilen formüller sinek ve böcek öldürmek amacıyla tarımın hizmetine sunuldu.

Piyasaya yeni ilaçlar sürüldü
İnsanları saymazsak, bundan en çok ilaçlanmış, yani zehirlenmiş bitkilerden bal ve polen toplayan arılar etkilendi. İlaçlanmış çiçeklere konan arılar şaşkın ve zihni bulanık sarhoşlar gibi yalpalamaya başlıyorlardı. Sürekli üstlerini temizlemeye çalışıyorlar, sonra düşüyor, bir daha kalkamıyorlardı.
Şikâyet üzerine kimya şirketleri 2003’te piyasaya yeni tarımsal ilaçlar sürdü. Bunlar sadece belli böcekleri öldürecek ama arılara zarar vermeyeceklerdi. Gerçekten arılar ilaçlı çiçeklere temas ettikten sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarına devam ettiler.
Ama üslerine geri döndükten sonra kovanları terk etmeye ve dönmemek üzere ortadan kaybolmaya başladılar. Bilim insanları hem arılarda hem de kovanlarda yüksek miktarlarda “zararlılara” karşı kullanılan kimyasal buldu. Bir Amerikan üniversitesi yirmiden fazla değişik kimyasal tespit etti. Ve şu ortaya çıktı:
Yeni böcek ilaçları arıları hemen öldürmüyor, sinir sistemlerini yavaş yavaş tahrip ediyordu. Hafıza kaybına neden oluyorlar ve arının yön bulma yeteneğini yok ediyorlardı. Arılar kovanlarına dönemiyorlar çünkü yolu bulamıyorlar veya hatırlamıyorlardı.
Kimyasal kullanılan yerlere götürülen koloniler çöküyordu. Yerinde, normal koşullarda bırakılanlara ise hiçbir şey olmuyordu. Çözüm basit gibi görünüyor ama değil. ABD’de çıkar lobilerinin büyük siyasi gücü vardır ve kimya şirketleri çok güçlüdür. Önlem alınmasını önlüyorlar. Arılar ölüyor, kimyasallar ise serbestçe ve bol bol satılmaya devam ediyor.
Arı darlığı başlayınca Avustralya’dan Kaliforniya’ya jumbo jetlerle kovan taşınmaya başlandı. Bilim adamları da kendi kendine döllenen bir badem cinsini mükemmelleştirmeye çalışıyor.
İtalya, Fransa ve Slovenya’da ise bazı kimyasallar yasaklandı. Bizde yasaklanmadığını söylememe bilmem gerek var mı? Demek ki arıların neden ortadan kaybolduğu sır değil. Sır olan paragöz insanın nasıl bu kadar aptal olabileceğidir. (Not: Bu yazının birinci bölümü dün yayımlanmıştı.)
Ama belki bu da sır değil.
Einstein kâinatta sonsuz olan tek şeyin insan aptallığı olduğunu söylememiş miydi?

11.1.10

Eğer yeniden başlayabilseydi

Gazeteler iç karartıcı yorumlar ve haberlerle dolu. İnsana yılın geçmiş olanlardan kötü ve korkunç olduğu izlenimi veriyorlar.
Ama bu doğru değil. Gazeteler her zaman iç karartıcı yorumlar ve haberlerle doludur ve bütün yıllar, bazen daha az bazen daha çok ama daima, kötü ve korkunç olaylarla doludur.
Huzurunuzu haberlere endekslerseniz ateşin üzerinde unutulmuş tencere gibi kaynarsınız, dibiniz tutuncaya kadar. Gazete hayatın milyonlarca boyutundan biridir ve çoğu zaman gerçeği değil gerçeğin puslu bir aksini gösterir.
Gazete huzur değil haber verme işindedir.
Tahrik eder, sarsar, kışkırtır, heyecanlandırır, telaşa verir, galeyana getirir, abartır ve tedirgin eder. Zen’vari bir duruluk istiyorsanız gerçekle gerçeğin görüntüsü arasına bir duvar koymanız, önemli ile önemsizi ayırt edebilme yeteneğinizi bilmeniz gerekir.
Arkadaşım İrfan Kocabıyık ikide bir bana Jorge Luis Borges’in (1899-1986) Anlar adlı şiirini yolluyor. Son mesajı “tekrar okumakta yarar var (son iki satırı s..tir et)” tavsiyesiyle geldi.
“Dinozorlaşmış olsan da, Borges’in dediğini yap” demek istiyor. Bu iyiliğine karşılık ona (ve size), aynı şiirin, bana yolladığından daha kapsamlı olduğunu sandığım bir çevirisini yaptım.


ANLAR
Hayatımı yeniden yaşayabilsem...
İkincisinde -daha çok
Hata yapmaya çalışacağım,
Mükemmel olmaya o kadar gayret etmeyeceğim,
Daha rahat ve umursamaz ve
Daha dolu şimdi olduğumdan,
Hatta daha az şeyi ciddiye alacağım,
Temizliğe daha az önem vereceğim,
Daha çok risk alacağım,
Daha çok gezeceğim,
Daha çok gün doğuşu seyredeceğim,
Daha çok dağa tırmanacağım,
Daha çok nehirde yüzeceğim,
Daha çok yere gideceğim hiç görmediğim,
Daha çok dondurma yiyeceğim ve daha az fasulye,
Daha çok gerçek sorunum olacak ve hayali olanlardan daha az,


Ben ihtiyatlı yaşayan ve çok eser verenlerdendim hayatının her dakikasında,
Tabii keyifli anlarım da oldu ama geri dönebilsem hep güzel anlar yaşamaya çalışırdım,
Belki bilmiyorsunuz hayat şimdi’lerden müteşekkildir,
Şimdi’leri yitirmeyin!


Ben termometresiz hiçbir yere gitmeyenlerdendim,
Sıcak su torbam olmadan, şemsiyesiz,
Paraşütsüz hiç sokağa çıkmadım,
Hayatımı yeniden yaşayabilsem her sokağa çıktığımda yüküm hafif olacak,
Hayatımı yeniden yaşayabilsem ilkbaharın başından sonbaharın sonuna kadar çıplak ayakla çalışmayı deneyeceğim,
Daha çok at arabasına bineceğim,
Daha çok gün doğuşu seyredeceğim ve daha çok çocukla oynayacağım.


Bir şansım daha olsa ama şimdi seksen beşindeyim
ve biliyorum, ölüyorum.


Borges bu şiiri yazdıktan iki yıl sonra öldü.
Umarım hiç olmazsa daha çok dondurma yedi. Ve daha az gazete okudu
Metin Münir, Milliyet, 9 Ocak 2010

21.11.09

Amerikalılar havlu atmış

WASHINGTON
Garip bir atmosfer var bu şehirde. Nasıl anlatmalı bu muallaklığı? Yıllardır buraya gelip giderim, Amerikalıları hiç bu kadar kafayı dağıtmış, bu kadar amaçsız görmemiştim. Ne 11 Eylül sonrasında, ne de Irak savaşının en zor günlerinde bu kadar ‘flu’ değillerdi...
Belki de hata bende. Washington turlarıma önce ‘yetkililerle’, yani halihazırda hükümette görev yapan insanlarla başlamalıydım. Ama gazeteciler, hükümetten yeni ayrılmış isimler, düşünce kuruluşlarıyla başladım. Ardından da Kongre’ye uğradım.
Ve gördüğüm tablo şu: Barack Obama’nın seçimiyle ilgili ilk heyecan dalgası bitmiş. Bitmiş ama güzel laflar ve medyatik gezilerden sonra ortada somut bir başarı yok. Afganistan, Irak, İran’ın nükleer programı ve Ortadoğu barışı... Irak’ı saymazsanız, ABD Başkanı’nın en önemli gündemi olan bu başlıklarda işler daha iyiye gitmiyor. Aradan neredeyse bir yıl geçmiş olmasına karşın hükümet dış politikada bir şey yapabilmiş değil.
“Ciddi anlamda bir başarı öyküsüne ihtiyaç var. İster inan ister inanma; belki de şu zamana kadar dış politikadaki en somut adım Ermenistan ve Türkiye arasındaki o protokollerin imzalanması oldu. Sadece bir niyet beyanı bile olsa, şu zamana kadarki tek iyi haber.”
Bir yetkilinin yukarıdaki sözleri, kafalardaki bütün soru işaretlerine rağmen, Obama yönetiminin Ankara’yla işbirliği konusunda neden bu kadar gayretli olduğunu özetliyor.
‘Kafalardaki soru işaretleri’ diyorum çünkü Türkiye’ye bakış toz pembe değil. Görüştüğüm herkes, ben sormadan, Türkiye’de bir ‘eksen değişikliği’ olduğunu söyledi. Türkiye artık bir Avrupa ülkesi değil, ancak Ortadoğu ve Kafkaslar’ın ‘bölgesel gücü’ olarak görülüyor. Amerikalılar İsrail’le artan gerilimden rahatsız, El Beşir davetine homurdanıyorlar. Özellikle telefon dinlemelerin çığırından çıktığına, hâkimlerin dinlendiğine ilişkin tartışmalar ile Ergenekon’la ilgili tartışmaları duymayan kalmamış. (Tesadüfen öğreniyorum ki Ergenekon soruşturmasını eleştiren raporun yazarı İstanbul’da yaşayan gazeteci Gareth Jenkins bu hafta ABD Kongresi’nde bir oturuma davet edilmiş ve bir dizi temasta bulunmuş. Türkiye’yi yakından izleyenler çevrelerde, Ergenekon’a bakış 6 ay öncesinden çok farklı. Davanın fazlaca dallanıp budaklandığı ve bazı açılardan tartışmalı olduğu izlenimi yaygın.)
“Ama Türkiye’ye ihtiyacımız var şu anda” diye özetliyor üst düzey bir Kongre yetkilisi. Irak’tan 2010’da asker çekme operasyonunun kazasız belasız yapılması, İran’ın uranyumunu Türkiye’ye gönderme ihtimali, Ermenistan’la barışın sağlanabilmesi şu an Amerikalılar için her şeyden daha önemli.
İşin aslı, Amerikalılar artık dünya imparatoru olmaktan yorgun gözüküyorlar. Obama her konuşmasında artık ABD’nin tek başına karar alan (unilateralist) bir dünya gücü olmak istemediğini vurguluyor.
Hükümete yakın Brookings Enstitüsü’nden Jeremy Shapiro ile Nick Witney Financial Times’ta yazdığı bir yazıda Obama’nın stratejisini şöyle aktarıyor. “Dış politika önceliği Amerika’yı post-Amerika dünyası için hazırlamaktır. ABD’nin kısa süren global hâkimiyeti noktasının gelip geçtiğini anlayan biri olarak, taktiksel ittifakları garantilemeyi hedefliyor. Ekonomi için Çin’le, nükleer silahsızlanma için Rusya’yla ve ABD çıkarları için herkesle işbirliği yapabilir.”
Anlayacağınız, Washington neredeyse ‘havlu atmış’ gibi. Artık büyük patron olmak istemiyor...
Aslı Aydıntaşbaş, Milliyet, 19 Kasım  2009

25.8.09

Taraf’zedeler...

Taraf gazetesi şu aralar ciddi ekonomik sıkıntılar yaşıyor. Maaş alamayan Ankara bürosu çalışanları bu rahatsızlıklarını ve durum değişmezse iş bırakma eylemi yapacaklarını geçenlerde Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’a ilettiler. Altan’ın bu uyarıya mektupla verdiği yanıt özetle şu oldu:
“Gördüğüm kadarıyla iş kanunlarını gazetecilikten daha iyi biliyorsunuz. Artık haber yazmayacağınızı bildirmişsiniz ama istifa etmemişsiniz. Çok haysiyetli bir davranış gibi gördüğümü söyleyemem ama elbette herkesin ölçüleri farklıdır. Sanırım parası olmayan bir gazeteden tazminat almak için yapıyorsunuz bunu... Biraz para bulur bulmaz o çok istediğniz ‘çıkış’ kâğıtlarınızı gönderip özlemle beklediğinizi anladığım tazminatlarınızın ödenmesi için elimden geleni yapacağım. Şimdi evinize gidin. Burada bin bir meşakkatle çalışan arkadaşlarınıza karşı haksızlık olacak çünkü.”

Bu yazı üzerine 7 kişi istifa etmiş Ankara bürosundan. Işık Kansu, Cumhuriyet’teki köşesinde diyor ki:
Taraf’ın Ankara bürosundaki meslektaşlarımız çok yakında Ergenekonculukla suçlanırsa hiç şaşırmayın.”
Şaşırmayız elbet. Zira bu iş bir fotokopi düzenlemeye bakar...
Melih Aşık, Milliyet, 23 Ağustos 2009

3.6.09

Bir milyon Ermeni 1917’de kuzeye göç etti

Kemal Karpat’ı bulmuşken ne sorulmaz ki; her şey. Din, dinin toplumdaki yeri, İslam tarihi, Osmanlı tarihi, yakın dönem Cumhuriyet tarihi, azınlıklar meselesi, kimlik meselesi, ulus-devlet, Atatürk, Kürt, Arap, Rus tarihi, Ortadoğu tarihi, hepsi…
Kendisi davet üzerine gidip ABD’nin Wisconsin Üniversitesi’nde Osmanlı Tarihi Bölümü'nü kurmuş, kimi eserleri “kütüphanelere girmesi gereken en üst seviyede kitaplar” arasında gösterilen, 20 ülkede 130 makalesi yayınlanmış, ABD’deki Türk Araştırmaları’yla Orta Asya cemiyetlerinin kurucusu, dünyaca ünlü bir tarihçi. Böyle birinin karşısında bir konuyla yetinmek çok yazık, ama mesele de öyle önemli ki tek söyleşiye ancak sığıyor.
Mesele dediğimiz, geçen 22 Nisan’da Ermenistan’la Türkiye’nin bir tarih komisyonu kurmaya karar vermesi ve tabii 1915. Karpat bu konuda ilk kez bu açıklıkta ve uzunlukta konuşuyor. Başkası söylese belki hiç üzerinde durulmayacak, ama o söyleyince tartışma yaratacak tezler öne sürüyor.
Tabii bir de “AKP” başlığı var. Karpat aynı Ermeni meselesinde olduğu gibi AKP’ye de en az 100 yıllık bir projeksiyon tutarak bakıyor, ancak önce 1915:

- Sizce 1915 için bir tarih komisyonu kurulması faydalı mı olur, yoksa bu meseleyi çözmek öncelikle siyasetçilerin işi midir?
Bence çok faydalı ve lüzumludur. Benim Ermeni meselesine bakışta “üçüncü yol” dediğim de budur. Ve belki sonuç alınmasında birinci derecede de rol oynayabilir.

- Ne bakımdan?
Bu meselenin tarihini sağlam vesikalara göre incelemiş bir adamım ben. Ermeni meselesi ne zaman doğdu? 1877-78’de Rus orduları Osmanlı toprakları olan bugünkü Bulgaristan’a girince orada ekseriyeti Bulgar olan bir millet yaratmak istediler. Çünkü Bulgaristan o şekilde Rusya’nın Balkanlarda öncüsü olacaktı. Fakat o tarihte Bulgaristan’ın Hıristiyan nüfusu Müslümanlardan fazla değildi. Bir Bulgar milli devleti kurmak için önce bir Bulgar ekseriyeti yaratmak lazımdı. Bu amaçla Rus ordusu ve Bulgar çeteleri 300 bin Müslüman Türkü öldürdü, bir milyona kadar insanı da yerinden itti. Böylece Balkanlardan Anadolu’ya en büyük Müslüman Türk akını başladı 1878’de…

- Ermeni meselesini anlatmak için neden Balkanlardan başladınız?
Hemen oraya geleceğim: Böylece 1878 Temmuzunda Berlin kongresi toplandı ve o kongrede otonom bir Bulgaristan yaratılmasına karar verildi. Ayrıca Sırbistan, Romanya, Karadağ istiklâlini kazandı, Bosna-Hersek Avusturya tarafından işgal edildi, Batum-Kars ve Ardahan Ruslara bırakıldı. Artık Osmanlı için yıkılış dönemi başlamıştı.
İşte bu tarihte, Ermeni milliyetçileri de bir millet yaratmanın, müstakil bir ülke kurmanın bu kadar mümkün olduğunu gördüler. Hemen Berlin kongresine bir muhtıra gönderdiler. Muhtırayı kaleme alan o zamanın Ermeni kilisesi lideri “Anadolu’da iki buçuk milyon Ermeni vardır. Onlar da istiklalini istiyor. Onlara da özgürlük verin, müstakil Ermenistan kurulsun” dedi.

- 1878’de Osmanlı’nın Ermeni nüfusu iki buçuk milyon muydu peki?
Oraya da geleceğim, acele etmeyiniz. Bizde hep olduğu gibi hemen işin son noktasına gelmek istiyorsunuz, ama her şeyin bir akışı vardır. (Bu küçük fırçayı bütün sabırsızlar adına kabul edip dinlemeye aynen devam ediyoruz.) Böylece Berlin anlaşmasının değiştirilen 61 ve 16’ıncı maddesinde Ermenilerin kesif yaşadığı Doğu Anadolu bölgesinde reformlar yapılmasına karar verildi. Bu reformlara nezaret etme sorumluluğunu da İngiltere üstlendi. Bu çok mühim, altını çizelim: Ermeni reformunu izleme işi İngiltere’nindi.

- Neye sebep oldu bu anlaşma?
Berlin muahedesinden evvel Müslümanlarla çok iyi yaşamış Ermeniler, birden bire siyasi bir mesele oldu. O güne kadar sadece kültürel, sosyal, ekonomik bir mesele olan Ermeniler artık siyasileşmişti. 1878 Berlin Antlaşması her şeyin başlangıcı oldu.

- İngiltere ilk ne yaptı?
Otonomide bütün mesele nüfus üzerine odaklandığı için İngiltere hemen Ermeni nüfusunu tespit etmeye yöneldi. Ancak bu arada İngiltere’de de büyük bir iç değişiklik oldu. 1880 seçimlerinde bir Yahudi dönmesi ve Osmanlı dostu olan Benjamin Disraeli gitti, yerine sözde liberal, ama aslında koyu bir Protestan ve İngiltere’de İslam’ı küçük görenlerin öncüsü durumundaki Gladstone geldi. Gladstone’un ilk işi Osmanlı’daki elçisi Goschen’e talimat vermek oldu, “Derhal gidiniz, Doğu bölgesinde reformlara girişiniz” dedi.
Ancak tabii bu kadar kolay değildi. Çünkü Osmanlı hükümeti Goschen’in bitaraf olmadığını, Osmanlı aleyhine çalışacağını düşünerek ayak diriyordu. O kadar gerginlikler oldu ki 1881-82’de İngiltere Adriyatik sahillerine, yani bugünkü Arnavutluk’a harp gemilerini gönderdi.

- Bu arada reformdan kasıt ne; otonomi mi?
Gayrimüslimler için kültürel ve ekonomik otonomi öteden beri zaten mevcuttu Osmanlı’da. Kendi okullarını kuruyorlar, kendi kiliselerine istediği başkanı seçiyorlar, o kilise o toplumun başı oluyor, devlet- hükümet ona karışmıyor vs, yani zaten otonomi vardı. Şimdi istenen idari otonomiydi. Çoğunlukta oldukları yerlere bir Ermeni veya hiç olmazsa Ermeni taraftarı olan bir vali tayin edilecekti.

- Bulgaristan’da olduğu gibi?
Tabii, Berlin muahedesi Bulgaristan’ı otonom yaptı, Bulgaristan da 30 yıl sonra istiklâlini ilan etti. Çünkü otonomi siyasi özgürlüğe, ayrılığa giden yolun ilk adımıydı. Bunun başka bir tarifi de yoktu. İngiltere’nin şimdi yapmaya çalıştığı da buydu.

- Peki sonra ne oldu; Goschen bir nüfus sayımı yapabildi mi?
Şimdi oraya geleceğim, fakat kusura bakmayın, ben bunları yazdım. Tarih Vakfı’nın yayınladığı “Osmanlı nüfusu” isimli kitabımda bütün rakamlar, vesikalar mevcut. Ama alıp okuyan kimse yok. Çünkü biz Türkler oturup bir şeyi araştırmaya gitmez, bir çırpıda genel bir fikir elde edip ona göre fikir yürütmeye çok alışkınız. Belki biraz sert konuşuyorum, kusuruma bakmayın lütfen, fakat ben bütün hayatım boyunca gerçeklere dayanarak çalışmayı öngördüm. Onun için de Türkiye’de tutunamadım, Batı’ya gidip orada başarı sağladım bu yöntemlerim sayesinde. (Fırça seansı-2. Ama hiç itirazımız yok, doğru söze ne denir? Hele de 85 yaşındaki bir derya söylüyorsa…)
Şimdi reformlar meselesine gelelim. Goschen Doğu’daki İngiliz konsolosluklarına “İki buçuk milyon iddiası ne derece doğru, araştırın” talimatını verdi. O dönem Erzurum’da, Van’da, Trabzon’da çok bilgili İngiliz konsolosları vardı. Bunlar bir rapor hazırlayıp gönderdiler İstanbul’a. Diyorlar ki, “Ermeni nüfusu en fazla 1 milyon 400 bin.” Sefir tabii büyük şüpheye düşüyor. Arada bir milyondan fazla fark var. Bu defa İngiltere bizzat Ermeni patriğine soruyor, “Bu fark neden?” Ermeni patriğinin mektupları var, orada diyor ki, “Çünkü biz Ermeni nüfusunu bazı yerlerde iki defa saydık. Mesela Sivas vilayetinde saydığımız Ermenileri bir de Erzurum vilayetlerinde saydığımız Ermeniler arasına soktuk. Üstelik biz göçebe Müslümanları da saymadık, yalnız yerleşik halkı saydık.”

- Bu yazışma bilinen bir şey midir?
Hayır, kendi aralarında kaldığı için bilinmiyor.

- Siz nereden aldınız?
İngiliz arşivlerinde bulunan diplomatik mektuplaşmalardan aldım. Ve Ermeni alimleri ekseri ciddi insanlar oldukları için benim bu yazdıklarıma hiç itiraz etmediler. Yine ilan edilmeyen, ama benim bulduğum başka belgelere göre Sultan Abdülhamit de altı vilayette sayım yaptırmış. Onun ulaştığı rakam bir milyon 200 bin. Hemen hemen İngilizleri doğruluyor.

- Peki ne oluyor o bir milyon 400 bin Ermeni’ye?
Bir kısmı tehcir sırasında yolda hücuma uğradılar. Bu kesin. Kürtler ve Türkler tarafından, bazen de jandarmalarca öldürüldüler. Bir kısmı da göç etti.

- Ne kadar kısmı?
Sürgünün yapıldığı 1915’te Doğu Anadolu Rus işgali altındaydı. Ancak 1917’de Rus orduları Bolşevik ihtilali nedeniyle geri çekilme kararı aldı. O tarihte Rus ordusuyla beraber, onların güvencesi altında yaklaşık bir milyon Ermeni gerilere çekildi.

- Bir milyon?
Evet, bir milyon kadar Ermeni Doğu Anadolu’dan Rus ordularıyla beraber kuzeye göçtü.

- Bir milyonu yaşıyor muydu yani 1917’de?
Yaşıyordu tabii ve en can alıcı nokta da bu zaten. Bizzat Ermeni tarihçileri, hatta en milliyetçileri dahi kabul ediyor bunu. Ama ne diyerek; “Nüfus iki buçuk milyondu, bir milyonu çekilince bir buçuk kaldı, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü” diyerek…

- Baştan anlattığınız o iki buçuk milyon meselesi bu yüzden önemli yani?
Tabii, çünkü bütün mesele bu nüfus üzerinde dönüyor. Oysa elimizde tüm vesikalar toplam Ermeni nüfusunun bir buçuk milyon bile olmadığını gösteriyor. Bunun bir milyonu göç ettiyse, 100-200 bini de Anadolu’da kaldı, Müslüman oldu, şu oldu, bu olduysa… İstanbul Ermenilerine de kimse ilişmediğine göre...

- Bir milyon Ermeni’nin Güney Rusya’ya göç ettiği ne kadar kesin; bunun bir belgesi var mı sizde?
Rus nüfusu istatistiklerine bakmak yeterli. İlk mevcut Rus nüfus istatistikleri Erivan’da 40-50 bin kadar Ermeni olduğunu gösteriyor. 1927’de yapılan nüfus sayımında ise bir milyondan fazla çıkıyor. Bunların çoğu da Rusya, Romanya veya Bulgaristan’dan değil, Anadolu’dan gelen Ermeniler. Ama şimdi size de bunlar şok gibi geliyor. Bakıyorum yüzünüze, inanamıyorsunuz, “Vay bu adam uyduruyor mu, ne yapıyor” der gibisiniz...

- Elbette hayır, ama anlamaya çalışıyoruz. Mesela bizzat Talat Paşa’nın tuttuğu iddia edilen notlara göre tehcir öncesi ve sonrasındaki fark 972 bin 246 imiş. Ama bu Ermenilerden kaçının öldüğü, kaçının göç ettiği bilgisi yok.
İşte ben göç etti diyorum size ve bunu da Türklerin yazmalarından değil bizzat Ermenilerin kayıtlarından söylüyorum. Şimdi en başa dönersek, siz komisyonla ilgili bir sual sorarak başladınız, ben de size uzun bir cevap verdim. Belki de beklemediğiniz bir cevap aldınız.

- Doğrusu evet, sizin bu görüşlerinizi daha önce okumamıştık…
Çünkü, ben medya üzerinden devam eden bu 1915 tartışmasına hiç girmem. Bu kapsamda ilk kez konuşuyorum, çünkü bir tarih komisyonunun kurulacak olmasını çok önemsiyorum. Ve ben bunu yeni de değil, daha 40 sene evvel söyledim.

- 40 yıl önce de mi böyle düşünüyordunuz?
Evet, ama beni sakın bir Türk milliyetçisi tarihçi olarak da görmeyin. Ben tam bir Ermeni dostuyumdur. Ermenileri insan olarak çok takdir ederim. Hakikaten Osmanlı devletine büyük katkıları, büyük kabiliyetleri olan, kültüre yatkın, her yerde iz bırakmış, isim yapmış bir millettir Ermeniler. Keşke bizim Türkler de onlar kadar verimli, yaratıcı olsalardı. Bunda hiç şeyim yok, ama gerçekler ayrıdır ve gerçekler de bu.

- Sizin verdiğiniz rakamlara göre 1915’te ölen Ermenilerin sayısı 100-200 bin kadar galiba, değil mi?
Ama bunun bir tanesi bile fazladır ve çok acıdır. Ben öldürmeye kesinkes karşı biriyim.

- Zaten bu çağın insanı değil 100-200 bin, Yugoslavya’da sekiz bin Müslüman’ın öldürülmesine de soykırım diyor.
Evet…

- Peki o halde soykırımın ilk kez tanımlandığı 1948 Cenevre Sözleşmesi geriye dönük işlese 1915 de soykırıma girer mi, girmez mi?
Hayır, çünkü planlı bir hareket değildi. Ermeni milliyetçileri böyle bir planın olduğunu bin bir dereden su getirerek ispat etmeye çalıştılar fakat kullandıkları malzemenin uydurma olduğu hep ortaya çıktı. Bu ispat edilmiş bir şey değil.

- Ya yolda öleceklerini bile bile göndermek?
Bir kere sürülen Ermeni gruplarının bir kısmı sağ salim Suriye ve Lübnan’a yerleşebildi. Bugün Lübnan’ın Suriye’nin nüfusunun büyük bir kısmı Anadolu’dan tecrit edilen ve sağ kalan Ermenilerdir.
İkincisi, 1878’de yüz binlerce Müslüman Türk Rumeli’den sökülüp yok edildi. 1912-1913’te Balkan harbinde 400 bin Müslüman öldürüldü. Aynı miktarda adam göçe mecbur edildi. Yine Kafkaslarda bir buçuk milyon insan öldürüldü. Peki o devirde bütün milletler birbirine soykırım yapıyordu mu diyeceğiz? Hayır, onlar savaş ortasında yaşanmış katliamlardı. Bir coğrafyanın üzerinde sivil savaş gibi bir şey yaşanıyordu ve çok acıydı.

- Dolayısıyla siz 1915’e bir yılın olayları değil, bir dönem olarak bakılsın diyorsunuz…
Evet, 1915’i anlamak istiyorsak tam o 150 seneyi incelemek lazım. Ancak o zaman o devirde nasıl bir büyük göç ve ölüm hareketi yaşandığını görebiliriz. Eğer bunu bütünüyle ele alırsak o zaman bunun insanlığa karşı, herkes tarafından, o dönemki tüm milli devletler tarafından işlenmiş bir suç olduğu ortaya çıkar. Buna Müslüman da maruz kalmış, Rum da, Ermeni de… Çünkü maalesef milli devletlerin kuruluşunda bu gibi acı safhalar vardır ve bir bakıma her yerde olmuştur. Elbette bu hiçbir acıyı hafifletmez, ama bize o dönemi açıklar. Ben bununla da kimseyi savunmuyorum, benim tek savunduğum gerçek.

- Ermeni meselesiyle ilgili bu görüşlerinizi anlattığınızda ABD’de ne tür tepkiler alıyorsunuz?
Size çok basit bir misal vereyim: Benim Amerika’da çok yakın Ermeni dostlarım vardır. Onlardan biri de 1962’de ben Harvard’dayken tanıştığım Avedis Sanjiyan’dır. Avedis’le öyle dost olmuştuk ki bir gün kendisine “Ya bak, ben seninle kardeş gibi konuşuyorum, birbirimize sıcak bakıyoruz, yakınız, aynı topraklardan gelmişiz, aynı kültürde yaşamışız. Gel toplumlarımız arasında da yine bu eski dostluğu kuralım. Bir taraf Ermenilerden bir taraf Türklerden oluşan kendi aramızda komisyon oluşturup, şu 1915 olaylarını inceleyelim” dedim. Bana dostumun cevabı şu oldu: “Önce soykırımı tanıyınız ondan sonra dostuz.”
Tabii komisyonu kuramadık, ama yine dostluğumuz devam etti. Seneler sonra Şikago’da “Osmanlı’da Ermeniler” başlıklı bir panele davet edildim. Orada Ermenilerin Osmanlı devletindeki yerinden söz ettim. Türkiye’de aslen bir Ermeni aleyhtarlığı olmadığını, bir Rumelili olarak bütün çocukluğumun İstanbul’daki Ermeni Türkçe’sine gıptayla geçtiğini, 1915 olaylarının gerisine de bakmak gerektiğini, peşin hüküm vermenin ne büyük hata olduğunu anlattım. Kimse karşı çıkmadı konuşmama. Hatta bittikten sonra bir-iki Ermeni ve Amerikalı geldi, bana “Ya bu meselenin başka yönleri varmış, seni dinledikten sonra bu meselenin yeni yönlerini keşfettik” dedi. Bir baktım onların arasında benim Avedis de var ve bana aynen şöyle diyor, “Kemal, senin bundan 20-30 sene evvel teklif ettiğin komisyonu kurma zamanı geldi galiba.”

- Ne değişmişti Sanjiyan için sizce?
Beni bu konuyla ilgili yarım saat dinledi. Dinleyince gördü ki bende 1915’e dair körü körüne Türk tezini savunma hali yok. O zaman işte gerçekleri araştırdığım fikri onda uyandı ve buradan hareketle “Konuşabiliriz” dedi.

KARPAT’IN KOMİSYON KRİTERLERİ
1- Önce Türk ve Ermeni’lerden seçici bir komisyon oluşturulmalı. BM ve AB gözlemcilerinin de bulunacağı bu komisyon asıl tarih komisyonuna kimlerin seçileceğine karar vermeli.
2- Tarih komisyonu ilgili her ülkeden ve her akademik alandan belirmenmiş bitaraf üyelerden oluşmalı.
3- Çalışma süresine sınır konmamalı, ancak bir buçuk yıl içinde bitirilebilir.
4- Komisyon hiçbir yargıya varmamalı. Sadece olayların gelişimi hakkında görüş birliğine ulaşmalı. İlk anlaşılacak konu da rakamlar.
5- Böyle bir komisyonun kurulabilmesi Türkiye, ama asıl uzun vadede Ermenistan’ın lehine bir başarıdır. Komisyondan sonrasını siyasetçiler çözebilir.

- Cumhurbaşkanı Gül, ABD Başkanı Obama’yla yaptığı ortak basın açıklamasında “Türkiye Cumhuriyeti kurulurken yeni nesilleri nefret duygusuyla beslememek için biz o dönem kaybettiğimiz Türkleri büyük olay haline getirmedik” dedi.
Çok doğrudur. Bu olaylar bizim tarih kitaplarımızda, hatıratlarımızda hiç yer almaz. Tarihle meşgul olan bir insan olarak ben bu olayların ne kadar büyük olduğunu ancak ve ancak İngiliz arşivlerine gittikten sonra öğrendim, Türkiye’de okurken değil.

- Neden böyle oldu, yas mı tutmadık?
Çünkü cumhuriyet yeni bir başlangıç yapmak, eski tarihi bir yana atmak, eski düşmanları unutmak, kimseden toprak talebinin olmadığı, tertemiz bir sayfa açarak dünyaya katılmak istedi. Bizzat Atatürk’ün söylediği bir şey bu, “Biz eski tarihi burada bitiriyoruz, yeni bir hayat başlatıyoruz” diye. O yüzden de yas tutulmadı.

- Sizce hata mıydı?
Evet, bence çok iyi niyetle yapılmıştı, ama sonuçta bir hataydı. Çünkü sırf bu yüzden bile herkes olayların 1915’te başladığını sandı, kimse 150 yılda neler olduğunu göremedi.

- Tabii bunun yalnız iyi niyetten değil, asıl 1915’in suçundan kurtulmak için yapıldığını söyleyenler de var?
Yanlış. Eğer siz Türkiye’yle Osmanlı’nın kesişmesini ve Osmanlı tarihini yalnız ve yalnız 1915’e bağlarsanız çok büyük hata yaparsınız. 500 sene boyunca Osmanlı korkusu ve İslam tehlikesiyle yaşamış Avrupa’ya bunu unutturma fikri çok daha kapsamlı düşünülmüş bir şeydi, sebep asla 1915 değildi.
Tabii Osmanlıyla birden tüm bağımızı bıçak gibi kesmek sadece bir 1915’i tek bir açıdan görmeye değil, daha başka bir çok sancıya sebep oldu.

- Neye mesela?
Biz cumhuriyetin ilk günlerinde dünyada ne kadar kötülük varsa hepsini Osmanlılara yükledik. Kendi tarihimizi öyle bir kesip attık ki sonraki bütün yıllar bunun kopukluğunu yaşadık. Çünkü sonuçta rejim değişmişti, ama toplum hâlâ aynıydı.

- Sizce bu sancı hâlâ sürüyor mu?
Nihayet halkla hükümetin, milletle devletin bir araya geldiği bir devrin içine girdik. Şimdi o dönemdeyiz. Osmanlı’dan bu yana ilk defa halkımızla idarecimiz birbiriyle kaynaşıyor. Devlet ve sosyal elitizmi ilk kez halk arasından gelmiş yeni liderlere teslim ediyoruz. Tabii Cumhuriyet kurulmasaydı, Atatürk demokrasinin bu temellerini atmasaydı bugün bu noktaya da gelmemiz asla mümkün değildi.

- Peki Türkiye’nin ideal noktası bu mudur; sizce görüp göreceğimizin hepsi bu kadar mı?
Hayır, bugünkü AKP bu yeni dönemin sadece bir başlangıcı. Elbette bizim giderek daha yeni bir lider kadrosuna ihtiyacımız oluşacak. AKP de kalite bakımından yükselerek yerini hem dünyayı hem kendi toplumunu daha iyi anlayan başka liderlere teslim edecek.

- Ne zaman?
Bu değişim sancısı hemen bitmez; belki 15-20 sene daha sürer.

- Ya o 15-20 yıl nasıl geçecek; daha muhafazakarlaşarak mı?
Kısmen muhafazakârlaşma, biraz eski kökenlerine dönmenin, yani normalleşmenin ilk etaptaki şartıdır. Biz bu sancıyı eninde sonunda mutlaka yaşayacaktık, ama bu da geçecek. Kehanette bulunmak istemem, ancak ben iyimserim.

- Şimdi yalnız biraz kafalar karışmıştır; AKP’li misiniz, değil misiniz diye…
Ben ömrüm boyunca kimseden olmamak için hep tek durdum. Benim yegane özelliğim budur. Zaten o yüzden de söylediklerim hiçbir tarafın işine gelmez. Mesela iki yıl önce Başbakan’a bir mektup yazıp, “Kendini koyu Atatürkçü sayan kesime de güven vermek zorundasınız. Herkesin sizinle aynı fikirde olması şart değil” dedim, yanıt dahi vermedi.
Sonra o mektubu bir başka büyük gazete duymuş, benden istedi, ama onlar da basmadı. Çünkü yine o mektupta Başbakan’a hitaben dedim ki, “Kader sizi Türkiye’nin çok büyük bir değişim noktasında iktidara getirdi. Bunu değerlendiriniz ve yapınız.”
Ama ben orada AKP’ye sarılarak, “Ah sen kurtuluşsun” demiyorum ki, tam tersi “Büyük entelektüel kabiliyete ihtiyaç duyulan bir dönemde yaşıyorsunuz, ama sizin seçtiğiniz adamlar bu kabiliyetten mahrum. Bunu yerine getirin, Obama gibi olun” diyorum.
Devrim Sevimay, Milliyet, 1.6.2009

8.5.09

Karayılan: ‘Fethullahçılar geleceğe dönük bir risk’

Karayılan Fethullahçılarla ilgili soruya, ‘Fethullahçılar devlet sistemine yerleşmek istiyorlar. AKP ile bunun için yakınlaştılar. Güç kazandılar. Amerika’dan da destek alıyorlar. Fethullahçıları İslam dünyasına sürüyor Amerika’...
‘Biz de PKK’ya karşıyız; biz de devletçiyiz!’ diyerek devlete yerleşiyorlar. Güneydoğu’da varlar ama yoğun değiller. AKP içinden geliyorlar. Poliste, öğretmende yaygınlar. Dine sıcak bakan kesimlerde yaygınlar. Varsayalım PKK bastırıldı, bitirildi. O zaman ne olur bölge biliyor musunuz, gericiliğin merkezi olur Güneydoğu’ diye yanıt veriyor

KANDİL DAĞI, Kuzey Irak
Kuzey Irak’ta gazeteci milletinin Kandil yolunu, yani medyanın PKK ile temasını Talabani’yle Barzani de kesmek istiyor.
Bu nedenle geçen hafta cumartesi günü sabahın erken saatlerinde Kandil Dağı’na giderken Talabani’nin KYP’si ile Barzani’nin KDP’sine ait kontrol noktalarından kendimizi sakınmaya çalıştık.
Bazı noktalarda gazeteci kimliğimizi göstermedik. Fotoğraf makinelerimizi sakladık. İran sınırına yaklaşırken de araba değiştirip PKK’nın işaret ettiği Kürt kaçakçıların cipine bindik. Kandil Dağı’na tırmanırken yolculuğumuzun bir bölümünü kaçakçı yollarından yaptık.
Kaçakçılar Renya bölgesinde PKK’nın şemsiyesi altına girmişler. Herhalde bunun bedelini hem para olarak ödüyorlar hem de PKK’nın lojistiği onlar tarafından sağlanıyor. Ama aynı zamanda ‘güvenlik’lerini de PKK’ya bağladıkları anlaşılıyor.

Sorular:
Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Washington ve Ankara’yla birlikte PKK’yı nereye kadar tecrit edebilir? Nereye kadar etkisizleştirebilir? Ya da örneğin PKK’yı Kandil Dağı’ndan çıkarabilir mi?
Bu sorulara ilişkin ipuçlarını hem Erbil’de hem de Murat Karayılan’la sohbetimde yakalamaya çalıştım.
PKK’nın bir numarası kendinden emin konuştu:
“Barzani’yle Talabani bize karşı hareketliliğe geçerlerse kendileri kaybeder.”
Böyle bir ihtimal var mı?

Barzani PKK’ya baskı uyguluyor, ancak...
Barzani’yle Talabani’nin Washington ve Ankara’yı da tatmin etmek için Kuzey Irak’ta PKK’ya hayatı zorlaştırmak istedikleri malum. Bunun için PKK’ya bazı açılardan özellikle KDP tarafından baskı uygulanıyor bölgede.
Ancak bu baskının bir sınırı var. Bir ölçünün ötesine gitmek güç. Özellikle Türkiye’nin geçen Şubat ayındaki kara operasyonu Kuzey Irak’ta PKK’nın imajını parlatmış. “Sizin topraklarınızı biz koruduk, sizin için de biz çarpıştık” propagandası halk arasında tutmuş.
Bir gözlemci şöyle dedi:
“Türkiye’nin askeri operasyonu, PKK’nın bölgede yeniden küllerinden doğmasına yol açtı.”
Kısacası:
PKK’ya karşı Kuzey Irak’ta Kürt yönetimi tarafından yapılacakların bir sınırı var. İki taraf da bunun bilincinde. Ayrıca, “Kürdü Kürde kırdırma“nın artık geçmişte kaldığı biliniyor.
Şu da göz ardı edilmesin:
PKK’nın uzun yıllar içinde Irak Kürtleri arasında da kökleri oluşmuş durumda...
Murat Karayılan’la sohbet sırasında dikkatimi çekti. Talabani ve Barzani’yle ilgili olarak konuşurken kendinden emin, kendine güvenen bir hali vardı.
Celal Talabani’ye dönük sempatisini pek saklamadı. Ağzından mı kaçtı bilemiyorum ama, sohbetin bir yerinde gülerek şöyle deyiverdi:
“Mam Celal, Ankara’nın duymak istediklerini çok iyi söylüyor. Mesela Kürt Konferansı ve PKK’nın silah bırakması gibi...”

‘Fethullahçıları İslam dünyasına Amerika sürüyor’
PKK’nın Fethullah cemaati ile ilişkilerini, cemaatin Güneydoğu’daki faaliyetlerini sordum Murat Karayılan’a.
Fethullahçılardan hazzetmiyor PKK’nın bir numarası. “Bize karşı son üç dört yıldır neden saldırganlaştılar?” diye soru sorarak başladı konuşmaya ve şöyle devam etti: “Fethullahçılar devlet sistemine yerleşmek istiyorlar. AKP ile bunun için yakınlaştılar. Güç kazandılar. Amerika’dan da destek alıyorlar. Fethullahçıları İslam dünyasına sürüyor Amerika... ‘Biz de PKK’ya karşıyız; biz de devletçiyiz!’ diyerek devlete yerleşiyorlar. Belki bugün değil ama geleceğe dönük olarak risktir bunlar... Güneydoğu’ya gelince... Güneydoğu’da varlar ama yoğun değiller. AKP içinden geliyorlar. Poliste, öğretmende yaygınlar. Dine sıcak bakan kesimlerde yaygınlar.”

PKK bastırılırsa Güneydoğu’da İran etkisi artar
Şu sözleri ilginçti Karayılan’ın:
“PKK’yı bastırmak imkânsız. Ama varsayalım PKK bastırıldı, bitirildi. O zaman ne olur bölge biliyor musunuz, gericiliğin merkezi olur Güneydoğu... İran’ın çabaları var. İslamcı hareketi alternatif olarak geliştirmek istiyorlar. Hizbullah’ı asıl geliştiren JİTEM değil, İran’dır.”
Ve şunu ekledi Karayılan:
“İran benimle görüştü, Hizbullah’la çatışmamam için...”
İlginç bir gelişme.
Oyun içinde çok oyun var bölgede.
Mesela deniyor ki:
“Kürtler bölgede ‘laik’ bir güç... Bu yüzden Talabani’nin KYP’sine, Barzani’nin KDP’sine ve PKK’ya dönük bölgesel alternatif, İslamcı akımlardır. Eğer bu noktaya dikkat edilmezse, yarın Türkiye’nin güneyinde İran’a dayanan radikal bir Şii kuşağı neden gelişmesin?”

Cemil Bayık’la farkımız yok’
Pat diye sordum Karayılan’a:
“PKK zirvesinde çatlak varmış. Sizinle Başkanlık Divanı üyesi Cemil Bayık anlaşamıyormuş. Siz Kürt sorununun silahsızlandırılmasından, bunun için PKK’nın silah bırakmasından yanaymışsınız... Buna karşılık Cemil Bayık şahin çizgiyi savunuyormuş, TC‘den bir şey çıkmaz diyormuş...”
Beş kişilik PKK Başkanlık Konseyi’nin üç üyesi, Murat Karayılan, Bozan Tekin ve Sozdar Avesta bir an birbirlerine bakıp gülmeye başladılar.
Ben bir kılçık daha attım:
“Geçenlerde Celal Talabani İstanbul’daydı Irak Cumhurbaşkanı olarak. Birkaç Türk gazetecisi dostuyla birlikte yemek yerken de açıldı bu konu...”
Karayılan sordu hemen:
“Talabani de inanıyor mu buna?”
Bilemiyorum dedim.
Karayılan şöyle konuştu:
“Hiçbir görüş ayrılığımız yoktur Cuma arkadaşla. Cemil Bayık’ı biz böyle onun kod adıyla çağırırız. Cuma arkadaşla tam 30 yıldır birlikteyiz, aynı davanın içindeyiz. Farkımız yoktur.”

Bostancı olayının sorumlusu Kandil’de eğitim almış
Murat Karayılan’a ‘Bostancı olayı’nı sordum. Orhan Yılmazkaya isimli lideri polis baskınında ölen Devrimci Karargâh Örgütü’nün PKK ile ilişkisini sordum.
Yanıtının özeti şöyleydi:
“Ben ortaokuldayken Deniz Gezmiş’ten, Başkan da (Öcalan’ı kastediyor, HC) Mahir’den (Çayan) etkilenerek solcu olduk. Bu nedenle solcu örgütleri, kendi idealleri için canını ortaya koymaya hazır olanlara öteden beri sempati duyarız. Bunlar da bize geldiler. Altı ay kadar kaldılar. Şeyh Bedrettin’lerden, Deniz’lerden, Mahir’lerden geldiklerini söylediler.
Kendilerine askeri eğitim verdik, gittiler. Ama halka dayanmıyorlar, onun için yöntemleri doğru denemezdi. Hele öyle bir yere bu kadar cephane yığmak, olacak şey değil.”
İlginçti.
İstanbul’dan Kandil’e dağa geliyorlar, solcu olduklarını söylüyorlar, PKK’dan askeri eğitim alıp geri dönüyorlardı. Murat Karayılan’ın bunu bu kadar açık anlatabilmesinin ardındaki gerçek açıktı. Mesaj Ankara’ya, devlete yönelikti.
Kuzey Irak notlarının sekizincisi yarın Kandil Dağı ve Murat Karayılan izlenimleriyle devam edecek.
Hasan Cemal, Milliyet, 8 Mayıs 2009

7.5.09

Karayılan: Erdoğan AB’yi okuyamıyor

Karayılan Avrupa Birliği’ni, özellikle Fransa’yla Almanya’yı eleştiriyor. Her iki ülkenin de Türkiye’yi AB’de görmek istemediklerini söylüyor; bu nedenle bu ülkelerin Kürt sorununda çözümsüzlüğe oynadıklarını belirtiyor. Karayılan, “Bu sorun çözülmeyince, çatışma devam edince, bu ülkelerin sana karşı söyleyecekleri bin türlü
lafı olacak seni AB’ye sokmamak için. İnsan hakları diyecekler, bin türlü şey diyecekler. Bu durumu okuyamıyor Türkiye...” diyor. Obama’nın liderliğindeki ABD için ise, ‘Obama da Bush gibi mi yapacak, yani çözümsüzlüğe mi oynayacak? Emin değilim. Keşke siyasi çözümü içtenlikle istese Obama Amerikası... Ne yapacak, kestiremiyorum. Çözüme büyük katkısı olur Amerika’nın...” diye konuşuyor

KANDİL DAĞI, Kuzey Irak
PKK’nın bir numarası Murat Karayılan 1956’da Suriye sınırında bir köyde doğmuş. Gaziantep Makine Yüksek Okulu’nu bitirmiş. 1970’lerin başında, daha ortaokul sıralarındayken 12 Mart döneminde Deniz Gezmiş’lerden etkilenip ‘solcu’ olmuş...
O yılları anarken ekliyor:
“Sonra da Kürt sorununu kucağımızda bulduk.”
Kandil Dağı’nın eteklerindeki iki odalı köy evindeki dört saatlik sohbetimizde sordum:
“Başbakan Erdoğan hükümetine bir çağrınız varsa, bunu bir, iki, üç, dört diye satırbaşlarıyla nasıl özetlersiniz?”
Durdu, bir süre konuşmadı.
PKK’nın beş kişilik Başkanlık Konseyi üyeleri Bozan Tekin ve Sozdar Avesta’yla göz göze geldi. Biraz başka konulara değindi. Kafasında evirip çevirecek kadar zaman kazandıktan sonra tane tane konuşmaya başladı Karayılan.
Not defterimden aktarıyorum:
“(1) Hükümet, sorunu yeniden askere havale etmesin. Kürt sorununda silahları devre dışı bırakabiliriz. Devlet de anlayış göstermeli.
(2) Askerde eskiye göre biraz daha farklılık var, değişiklik var. Ama buna karşılık siyaset eksiği var, liderlik eksiği var.
(3) Hükümet bir açılım yaparsa, biz de gerekeni yaparız. Keşke bir adım atılsa...

‘DTP’ye yapılan siyasi katliam’
(4) Bizim sorumlu bir duruşumuz var. Başkanımız halen hapistedir. 4 bin PKK’lı da hapistedir, bunu unutmayın.
(5) Biz yerel seçimlerle birlikte bir yumuşama beklerken, tam tersi oldu. DTP’ye dönük operasyon, bastırma başladı. Bu bir ‘siyasal katliam’dır. Olmaz böyle şey. Oysa, biz yumuşama beklentisiyle 1 Haziran’a kadar uzattık eylemsizliği, ateşkesi... 29 Mart seçimlerinin mesajı demokrasidir.
(6) Başbuğ, PKK’yı bitirmek için bu yılın bir şans olduğunu söylüyor. ‘Uluslararası konjonktür de müsait PKK’yı bitirmek için’ demek, gerçekleri görmemektir. Biz siyaset diyoruz. Bakın, 1999 şokunu, (Öcalan’ın yakalanması, HC) yaşayan bir PKK bir daha bitmez. PKK hem dağa dayanır, hem kitleye dayanır çünkü... (Biraz durup devam ediyor) Ne yani şimdi Amerika gelip bizi dağda mı bitirecek?

Empati, evet biraz empati...’
(7) Kürtleri asimile etmeye dönük politikalar başarılı olmadı. PKK’yı bitirmeye dönük politikalar başarılı olmadı. Bitmedi PKK...
(8) Şimdi siyasal çözüm şansı vardır, koşullar olgunlaşmıştır. Bu fırsatı kaçırmayalım. Yeni bir savaş süreci açılmasın, barış süreci açılsın. Batı’daki, bölgedeki bazı ülkelerin Kürt sorununda çözümsüzlüğe oynayan politikaları Türkiye’nin zararınadır. Kürt sorununu çözen bir Türkiye, bölgede lider olur. Bunun için toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç vardır.
(9) Hani ne diyorlar, empati... Evet biraz empati! Artık ne asker ölsün, ne biz ölelim.
(10) Uzattığımız el havada kalmasın!”
Karayılan’ın çağrısı böyle.
Ankara’ya bu çağrısını özetlerken bir ara Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un son basın toplantısına değindi. Dağda, televizyondan dikkatle izlemişler toplantıyı. Bu arada biraz da alaylı bir dille dedi ki:
“Başbuğ bizi de insandan saydı. Hani, ‘Terörist de insandır!’ dedi ya...”
Murat Karayılan’ı dinlerken defterimin bir kenarına not ediyorum. PKK’nın bir numarası her seferinde, “Kürt sorunu bizden sorulur; bu sorun çözülecekse, ancak bizimle çözülür” demeye getiriyor.
PKK ile Kürt sorununu özdeş kılan bu söylem, “PKK’nın üstüne gelmek, PKK’yı dışlamak, Kürt sorununda çözümsüzlüğe oynamaktır” diye ifade edilebilir.

Fransa ve Almanya çözümsüzlüğe oynuyor
Karayılan bu bakış açısından hareketle Avrupa Birliği’ni, özellikle Fransa’yla Almanya’yı eleştiriyor. Her iki ülkenin de Türkiye’yi AB’de görmek istemediklerini söylüyor; bu nedenle bu ülkelerin Kürt sorununda çözümsüzlüğe oynadıklarını belirtiyor.
Bu durumu, Türkiye’de siyasetin, Başbakan Erdoğan’ın okuyamadığı kanısında Murat Karayılan.
Şöyle diyor:
“Fransa’sı, Almanya’sı seni Avrupa Birliği’nde görmek istemiyor. Onun için de Kürt sorunu çözülsün istemiyorlar. Bu sorun çözülmeyince, çatışma devam edince, bu ülkelerin sana karşı söyleyecekleri bin türlü lafı olacak seni AB’ye sokmamak için. İnsan hakları diyecekler, bin türlü şey diyecekler. Bu durumu okuyamıyor Türkiye...”
AB böyleyse, ABD nasıl?

Obama’nın ne yapacağını kestiremiyorum
Karayılan şöyle dedi:
“Şimdi Başkan Obama ne yapacak? Başkan Bush Amerika’sı da Kürt sorununda çözümsüzlüğe oynadı. Aslında Lozan’dan beri Kürt sorununda çözümsüzlük siyaseti sürüyor Amerika’nın. Bunu Türkiye’ye karşı bir koz olarak tutuyor. Örneğin İsrail’in de işine geliyor çözümsüzlük hali. Böylece Türkiye’nin İsrail’e ihtiyacı olacak, İsrail’in Heron uçaklarına Türkiye’nin ihtiyacı olacak, (Türkiye’nin İsrail’den satın aldığı pilotsuz keşif uçakları, Kandil’in tepesinde uçarak PKK hedefleri saptıyor, HC). Bölgede İran da istemez Kürt sorununun çözümünü, benzer nedenlerle... Hepsi çözümsüzlüğe oynarlar Kürt sorununda...”
“Obama Amerika’sı ne yapacak?”
“Emin değilim. Obama da Bush gibi mi yapacak, yani çözümsüzlüğe mi oynayacak? Keşke siyasi çözümü içtenlikle istese Obama Amerika’sı... Ne yapacak, kestiremiyorum. Çözüme büyük katkısı olur Amerika’nın...”
Şunu da ekliyor bu arada:
“Bu sorunu biz bize çözelim. Gerçek bir liderle Türkiye’nin bu sorunu 24 saatte çözülür.”

‘Bir zamanlar Kürtçe bile yasaktı’
Karayılan’a iki soru sordum.
Birincisi özetle şuydu:
“PKK 1984’te Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla silahlı mücadele başlatmamış olsaydı, bu kadar kan ve gözyaşı akmamış olsaydı, Kürt siyasal hareketi barışçı yöntemlerle bugün çok daha güçlü olmaz mıydı?”
Karayılan’ın yanıtı:
“Hayır olmazdı. Büyük ihtimalle biterdi Kürtler... Unutmayın bir zamanlar evde bile Kürtçe konuşmak yasaktı. İnsanlar kendi evinde bile Kürtçe konuşmaya korkardı.
Silahlı isyan büyük yıkıntılara, üzüntülere yol açtı ama bu süreçtir, Kürt gerçeğini Türkiye’de sahneye çıkaran... Bugün aramız olmasa da, İsmail Beşikçi Hoca, Şemdinli ve Eruh’la başlayan süreç için, ‘Kürt teslimiyetçiliğine sıkılan kurşundur’ der.”

‘Önkoşulsuz silah bırakırsak her şey beter olur’
İkinci sorum şuydu:
“PKK bugün önkoşulsuz, her hangi bir koşul öne sürmeksizin silah bıraksa, dağdan inse, Kürtler için daha iyi olmaz mı, Kürt siyasal hareketi daha güçlenmez mi?”
Murat Karayılan’ın cevabı:
“Sanmıyorum. Bakın, DTP bu kadar oy aldı, Meclis’e girdi. Başbakan elini uzatmıyor DTP’ye, Başbuğ tanımadığını söylüyor. Bu arada Başbuğ, bireysel kültürel haklara taraftar olduklarını, kolektif haklara karşı çıktıklarını söyledi. Biz şimdi hiçbir şey olmadan silah bıraksak, her şey çok daha beter olur bizim açımızdan...”
Kuzey Irak notlarının yedincisi, Murat Karayılan’la dört saatlik Kandil görüşmesinin dördüncüsü yarına...
Dünkü yazımın sonunda duyurduğum bazı konuları, Fethullahçılar’la, İran ve Hizbullah’la PKK ilişkilerini, PKK’nın tepesinde Karayılan-Bayık çatlağı var mı yok mu sorusunu, Bostancı olayıyla PKK’nın ilintisini yarına bırakıyorum.
Hasan Cemal, Milliyet, 7 Mayıs Perşembe 2009

19.4.09

Mektup

Şimdi nereye gideceğiz? Oya abla, sana soruyorum. Evet bilhassa sana. Öğretim üyeleri Anıtkabir’e gidiyormuş. Sen, diyelim ki yaşayanlara gitmek istesen, kime gideceksin?
Kimlerle?
Oya abla, sana soruyorum. Bak Kürtlere baskın vermeye başladılar. Şimdi biz bunun için nereye gideceğiz? Kimlerle gideceğiz?
Nazlı Ilıcak ’ı gördün mü televizyonda? Diyor ki ‘Ben Fetullah Gülen’in okullarını çok beğeniyorum. Pırıl pırıl misyonerler yetiştiriyorlar. ’ Abla sen ne diyorsun bu işe?

Nasıl ayıklayacağız?
Kim yeterince sivil? Nasıl ayıklayacağız, o ‘yeterince sivil’ olanı? Kim karar verecek? TarafZaman gazetesinin görüşüne mi başvurulmalı? Peki ayıkladıklarımızı ne yapacağız?
Kalp krizi mi geçirsinler sabaha karşı emniyette? Yoksa karınları su dolmuşken, çifte kemoterapi görürken ‘lezbiyen, PKK’lı, darbeci’ gibi suçlamaları mı yanıtlasınlar?

Kaç kişiler?
Bırakalım kenara muhafazakârlık-sekülerlik tartışmalarını, bu hukuk meselesini nereye koyacağız Oya abla? Yarın, bak göreceksin çok yakında olacak bu, sadece vicdanını tırmalayan değil, seni daha yakından hırpalayacak isimler de girecek bu ‘harekâtın’ içine.
‘Yok canım artık, o kadar da değil’ diyeceğin isimler. O zaman nereye gideceksin? Kaç sivil arkadaş var seninle sokağa çıkıp hukuk için, hak için, adalet için bağıracak?
Bi’ söylesene hakikaten, kaç kişiler? Varlar mı? Güvenebilir misin? Ya sana da ‘yeterince sivil değil ’ deyip entelektüel imha bantına atarlarsa... O zaman ben nereye gideceğim, o da var.
Zaman gazetesinin dünkü birinci sayfasını gördün mü Oya abla? Yan yana haberler şöyleydi:
‘Darbeye teşebbüs eden akademisyenler tutuklandı ’
Hemen yanındaki haberi söylüyorum sana:
‘ÇYDD’nin listelerinde PKK’lılar çıktı ’.

O da olmazsa...
Hem darbeci hem PKK’lı, o da olmazsa lezbiyen, o da olmazsa... Sen söyle, ne olsunlar? Orduyu bizim kadar eleştirmiyor, bizim kadar anti-militer tavrı yok diye, tıpkı eskiden örgütlerin ‘fiili özeleştiri mekanizması’ ile yapıldığı gibi kestirip atacak mıyız insanları? Sen bilirsin, bi’ desene; eskiden de eksildikçe çoğalacaklarını zannederek, birbirlerini yok etmedi mi insanlar?
Diyelim ki işler kötüye gitti Oya abla.
Diyelim ki Ahmet Türk ’ü, Sırrı Sakık’ı, diyelim ki hatta Diyarbakır’da Sezgin Tanrıkulu ’nu, haydi diyelim ki Rojbin’i içeri aldılar Hakkâri ’de.
Belki tanıdığımız Kürt arkadaşlardan biri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği aracılığıyla burs verdi çocuklara.

Kime, kimlerle gideceksin?
Bakmışsın ki bizim Rojbin, darbeci olarak televizyonda.
Kime gideceksin? Kimlerle gideceksin? Bir daha soruyorum bak: Kimlerle?
Oya abla, sana soruyorum bilhassa.
Diyelim ki fazla geldi yazdıklarım. Diyelim ki birilerinin canını sıktım. Diyelim ki, beni aldılar.
Abla gözünü seveyim, bi ’ söylesene, ne yapacaksın? gazetesi bilirkişi heyeti mi? Yoksa
Ece Temelkuran, Milliyet, 19 Nisan 2009

18.4.09

“Ergenekon’u savunmuyorum ama...” derken, darbeci çizgiye düşmek!

Berlin’den yazıyorum bu satırları. Köşemi birazdan Ahmet Altan’a bırakacağım. Çünkü bir konuda benim derdimi de çok iyi anlatmış...
Konu yine Ergenekon.
Bir başka deyişle:
Türkiye’de darbeciliğin ilk kez ciddi olarak, üstelik bu kez emekli generalleriyle birlikte yargı sahnesine çıkarılmış olması...
Ergenekon’u bu nedenle önemsediğimi kaç aydır söylüyor ve yazıyorum.
Darbecilik geleneğini silmek ve bu ülkede demokrasiyle hukukun üstünlüğünü yerli yerine oturtmak için Ergenekon davasını tarihi bir dönemeç olarak görüyorum.
Fırsat kullanılabilecek mi?
Yoksa heba mı olacak?
Ergenekon rayından sapacak mı?
Bu ihtimal de var tabii.
Çünkü dava düz bir çizgi izlemiyor. Hukuk çizgisi bazen belirsizleşiyor. Hukuk açısından soru işaretleri çoğalıyor.
Davayı sulandırmaya, inandırıcılığını törpülemeye müsait savrukluk ve yalpalamalar, devletin her zamanki hoyratlığını dışa vuran kötü örnekler yaşanıyor.
Bunun en son iki talihsiz ve çirkin örneği, daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, Prof. Dr. Türkan Saylan’la gazetemizden Tijen Mergen’in karşı karşıya kaldıkları muameledir.
Toplum vicdanını haklı olarak rahatsız eden durumlara meydan vermekten özenle kaçınmak ve hukukun gereği neyse sonuna kadar titizlikle yapmak gerekiyor.
Yoksa, Ergenekon’da pusula şaşıyor mu sorusu gitgide meşru hale gelir.
Belki daha önemlisi, 12 Mart sonrasında olduğu gibi ‘darbeciler’ bir kez daha ‘demokrasi kahramanı’ haline gelebilir.
Bizden uyarması...
Ya da İsmet Berkan’ın dün Radikal’deki köşesinde yaptığı uyarı:
“Ergenekon’a ciddi ümit bağlamış bir kamuoyu var. Bu kamuoyu, demokrasinin bu dava yoluyla Türkiye’ye geleceğini düşünüyor. Ama ülkeye demokrasiyi getirecek bir davanın demokrasinin, insan hakları ilkelerinin ve en önemlisi insan onurunun çiğnenmediği bir dava olması gerekir, oysa adalet cephesinde değişen çok da bir şey yok, davanın yürütülüş şekli sıkıyönetim dönemlerini çok da aratmıyor açıkçası...”
Şimdi köşemi Ahmet Altan’a bırakıyor, onun 16 Nisan 09 tarihli Taraf gazetesindeki “12 Eylül niye kötüydü peki?” başlıklı yazısının bir bölümünü aşağıya alıyorum.

* * *

“Darbeden yana mısın? Değil misin? Darbeden yanaysan, yap darbeyi. Cezası neyse çekmeye de razı ol. Bu sefer darbeyi de, darbecileri de affetmeyecekler çünkü.
Yok, ‘darbeye karşıyım’ diyorsan, o zaman Ergenekon’u niye savunduğunu, dilini kulağından çıkarıp açıkça anlat.
Ergenekon’la darbe arasında bir bağ olmadığına mı inanıyorsun? Ergenekon sanıklarının, bir darbe hazırlığında olmadıklarına mı inanıyorsun?
Eğer öyle inanıyorsan, bulunan cephanelikleri, Danıştay baskınını, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombayla Ergenekon cephaneliğindeki bombaların aynı seri numarasına sahip olmasını, darbeci paşaların hazırladıkları ‘lahikaları’, fişlemeleri, kayıtlara geçen konuşmaları, yazışmaları, toplantıları, Özden’in ve Balbay’ın günlüklerini, İlhan Selçuk’un ‘paşaya’ söylediklerini, Manisalı’nın General Ersöz’e tavsiyelerini, rektörlerin ‘hemen harekete geçelim’ önerilerini nasıl açıklıyorsun?
Ne bunlar sence?
Oyun mu? Eğlence mi?
Ergenekon sanıkları arasında bulunan JİTEM’cilerin Güneydoğu’da öldürdükleri insanlar ‘hayal’ mi? O kuyulardan çıkan kemikler ne?
‘Darbeye karşıyım’ diyorsan ve Ergenekon’u savunuyorsan bunlara ne diyorsun?
Kıbrıs’ta yapılanlar hakkında, ‘oğula babasını öldürtecek’ beyin yıkamaları hakkında, dağıtılan milyonlarca dolar hakkında ne düşünüyorsun?
Bir sendika başkanının milyonlarca doları darbecilere vermesi sana normal mi geliyor?
Profesörlerle darbecilerin işbirliğini olağan mı karşılıyorsun? Niye Ergenekon’u savunuyorsun? Niye gerçekleri gizlemeye çalışıyorsun? Söyle bize, bunları niye yapıyorsun?
Darbecilerin gelip dindarları, Kürtleri, demokratları asması çok mu mutlu edecek seni?
Çok mu sevineceksin?
O insanların öldürülmesi için çalışanları desteklemek sana ‘solculuk’ gibi mi gözüküyor? Böyle bir şeyi desteklemek insanca mı geliyor sana?
Yeryüzünde darbecileri destekleyen kaç aydın gördün?
Faşistlerle kolkola giren kaç sanatçı tanıyorsun yeryüzünde?
Biliyorum var birkaç tane ama onlar da ‘lanetliler’ arasında çoktan yerlerini aldılar. Onların arasına mı katılmak istiyorsun?
Kendine sanatçı diyen, aydın diyen, yazar diyen, gazeteci diyen, daha da önemlisi kendine ‘insan’ diyen biri için ‘darbeyi desteklemekten’ daha büyük bir günah, daha büyük alçaklık, daha büyük bir suç yoktur.
“Ben AKP’ye kızıyorum onun için darbeyi destekliyorum” demek insanı alçaklıktan kurtarmaz.
AKP’ye karşıysan ona oy verme, ona karşı bir partiye gir çalış ama ‘Halk benim seçtiğim partiyi seçmez, onun için darbe olsun’ dersen, küçük bir Kenan Evren olursun.
Oluyorsun da.
Üstelik o, darbeyi yapmıştı, sen sadece ‘işbirlikçisin’, darbecilerin peşinde ‘paşam, paşam’ diye dolaşan bir arsızlıkla kirlenmişsin.
‘Dindarları, Kürtleri, demokratları assınlar’, bunu mu istiyorsun?
Sen buna ‘solculuk’ mu diyorsun, sen buna ‘sanatçılık’ mı diyorsun, sen buna ‘ilericilik’ mi diyorsun?
Bunlar ilericilikse, ‘rezillik’ nedir be oğlum, kaypaklık nedir, alçaklık nedir?”
Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr
“Ergenekon’u savunmuyorum ama...” derken, darbeci çizgiye düşmek!
Hasan Cemal ve Ahmet Altan biraderler, Milliyet, 18 Nisan 2009
Yorumcunun Notu: Yavaşlığıyla ünlü ya ağababasından yardım istemiş, aman ha,doğru bir laf falan ederim, iyi saatte olsunlar aklıma gelen iyi bir düşünceyi kağıda aktarıverir, sonra cemaate rezil olurum... Yazık...

1.4.09

29 Mart’tan beri çocuklar gibi şeniz

Pazar gecesinden beri hepimizin yüreğinde bir hafiflik, sesinde bir şıkırdama... Aniden yarınlara yeniden umutla bakar olduk; geleceğe ilişkin hayaller kurabilmeye başladık.
Hepimiz derken arkadaş çevremi, yakın-uzak dostlarımı, gerek Türkiye’nin dört bir yanından gerekse yurtdışından irtibat halinde olduğum okurlarımı kastediyorum.
2 gündür bitmek tükenmek bilmeyen bir telefon ve e-posta trafiği içindeyiz. Birbirimizle öylesine iştiyakla konuşuyoruz ki, eminim GSM operatörlerine epey para kazandırmışızdır.
Laf bitmiyor bir türlü. Başbakan’ın Putin’leşmesine ve bizlerin de ötekileşme tehlikesine karşı, biraz olsun rahat nefes almaya ne kadar da ihtiyacımız varmış meğer!

Uçak bile dağıtsalar...
- Baksana kömürler, erzak paketleri, buzdolapları vız gelmiş. Emine Hanım’ın memleketi Siirt’te bile kaybetti AKP.
- Helal olsun Tuncelilere... Buzdolabı-televizyon değil, uçak bile verselerdi yine partilerinden şaşmazlardı.
- Aaaaa, Van da gidiyor. Bakarsın, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’ten de kurtuluruz.
- Mardin hariç bölgedeki bütün illeri kaybetmeyi herhalde hiç beklemiyorlardı.
- Ayol Adalar’da bile kaybettiler. Adalar halkı genelde merkez sağa oy verirdi; ama AKP’nin dayatmakta olduğu yaşam tarzına isyan edip, bu kez CHP’de karar kılmışlar.
- Baksana MHP, AKP’nin elindeki 7 belediyeyi almış.
- İnanılır gibi değil, AKP 16 şehirde belediye başkanlığını kaybetmiş.

AKP, % 17 oy kaybetti
Pazar gecesi bizlerin üzerinden kalkan sıkıntı, Başbakan Erdoğan’ın yüreğine çöktü. Şimdi o düşünsün bakalım nerelerde hata yapıyoruz diye!
AKP’nin oyları % 46.6’dan % 38.8’e geriledi. Bu % 17’lik oy kaybı demek. 22 Temmuz’da da öfkeyle kalkan zararla oturmuştu; bu kez de farklı olmadı.
Erdoğan, seçimden hemen önce NTV’deki söyleşisinde “Arkadaşlarıma hep söylüyorum. Halka hizmet etmek gereklidir, ama yeterli değildir. Yeterli olan nedir derseniz, halkın gönlünü hoş tutmaktır” diyordu. Bizlerin gönlünü hoş tutamadığını umarız fark etmiştir.

CHP neyin garantisi?
CHP’nin neredeyse hiçbir politikasını onaylamıyorum; Deniz Baykal’ı televizyonda bir dakika bile dinlemeye tahammül edemiyorum, ama benim ve kızımın bugüne kadar alışageldiğimiz hayat tarzımızı sürdürebilmemizin tek garantisi, bugün için sadece CHP.
Baykal bu mülahazayla 22 Temmuz’da bizim gibilerden oy patlaması bekliyordu, ama vermedik. 29 Mart’ta yelkenleri suya indirmemizde belirleyici faktör, Erdoğan’ın Putin’leşmesinin yanı sıra CHP’li adayların kimlikleri oldu. İstanbul’da Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin, birbirini tamamlayan 2 zıt karakter olarak mükemmel bir ikili oluşturdu. İkisine de çabalarından ötürü teşekkür borçluyuz.
Gürsel Bey, İstanbul’da CHP’nin de yeniden halka dokunabileceğini bizlere kanıtladı. İl Başkanlığı’na atandıktan hemen sonra bizlere yaptığı “halka açılma, varoşlarda varlık gösterme” vaatlerinin hepsini yerine getirdi; umutlarımızın yeniden yeşermesine vesile oldu. En önemlisi de CHP’de bir şeylerin değişebileceğini bizlere gösterdi.
Meral Tamer, Milliyet, 1 Nisan 2009