Mine G. Kırıkkanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mine G. Kırıkkanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.5.17

İnsanlığa savaş açanların tanrısı: Para!

PARA, en zenginlerin yoksullara açtığı savaşta yegâne silah haline geldi. Büyük harflerle yazmamızın nedeni, yakın zamana kadar insanlar arasındaki alışveriş aracı olan PARA’nın, tek ve Tanrısal bir amaca dönüşmüş olmasıdır.
Tanrı PARA, evrensellik rekabetinde dinleri geride bıraktı. Toplumsal unvan ve kişisel başarı ölçütü ilan edilerek; yaşam gayesi PARA kazanmaktan ibaret zenginlerin elinde iktidar ve baskı silahı oldu, onlara sıra dışı yaşam ve keyifler sunuyor. [Haber görseli]
Kapitalist sistemin yeni evresi “neoliberalizm”in hizmetindeki uluslararası piyasanın görünmez elleri; en zenginleri “üstün insan”lara dönüştürürken, varsıllarla yoksulların arasındaki uçurumu da derinleştiriyor.
2016 yılında, dünyanın en zengin 8 mültimilyarderi, 3 milyar 500 bin insanın sahip olduğu tutara eşit bir PARA’yı elinde tutuyordu.
PARA’nın az kişide yoğunlaşması, çok hızlı oluyor: Sınırsız servet sahiplerinin oluşturduğu en güçlüler kulübü, 2010 yılında 388 kişiydi. 2014’te bu sayı 85’e; 2015’te 65’e düştü. Şimdi 8 kişiler.
Büyüklü küçüklü en zenginlerin elinde tuttuğu muazzam servetler, sahiplerine doğal kaynaklara, ham maddelere, topraklara ve tarımsal emek ürünlerine el koymak imkânı veriyor.
Aç toplumlar, boyun eğen toplumlardır.
Yeryüzünün ezici çoğunluğu için mutlu küreselleşme yok. Ama hızla yayılan, yıkıcı bir alımsatımın kurbanı, onlar.
Sahip olmayanların rüyalarını süsleyen PARA, kitlesel bir silaha evrildi: “Modern zamanlar” diye anılan sürecin topu, tüfeği oldu. Birkaç elde toplanması, topyekûn savaş açmayı kolaylaştırıyor: Sosyal haklara, demokrasiye, çevreye, hatta insanlığa aynı anda saldırıyorlar.
 
***

Oligarşik işleyen neoliberalizm, toplumsal yapılanmayı her açıdan kontrol altına aldı. “Tek düşünce” (single thought) sağ ile sol arasındaki farkı kaldırdı ve sınıf kavgasını görünmez, duyulmaz, tarif edilmez; ama “doğal bir veri” gibi hissedilmesi gereken, dolayısıyla dokunulmaz kabul edilen bir şiddete dönüştürdü.
Böylece iktidarla eşleşen yeni bir aristokrasi, PARA sınıfı doğdu. Çünkü bu denli zenginleşme, beraberinde varsıl ve uluslararası hanedanlar yarattı.
Bu hanedanların yetiştirdiği seçkinler iş dünyasına, siyasete ve haberleşme araçlarına hâkim olmaya başladı: Eleştirel bakış ve düşünceyi öldürmek için medyaları satın alıyorlar.
Çünkü ayrıcalıklı zenginlerin keyfi kararları medyada tartışılmamalı, daha hakça bir dünya kurmak isteyen insan iradesinden gizlenmelidir…
Böylece mülkiyet hakları ve işgücünden başka satacağı olmayanları sömürü koşulları sadece milyarderler loncasında; yani “onların” sınıfından olanlar arasında pazarlık edilir.
O sınıf ki, artık ne insan, ne işçi haklarını tanımak, ne de siyasal ve sınırsal engellere uymak niyetindedir.
***

Yukardaki satırlar, Fransa’da yayımladıkları her eser toplumu silkeleyen ve tek bir kelimesine kimsenin “doğru değil” diyemediği, çünkü sosyoloji biliminde otorite sayılan Michel Pinçon ve Monique Pinçon-Charlot çiftinin son kitabı, Geleceğimizi Çalan İktidar Avcıları’ndan alıntıdır.
Türkiye’de de yakından tanıdığımız milyarder oligarşi sınıfının insanlığa karşı bir savaşa girdiğini, bunu da ancak totalitarizmle gerçekleştirebileceğini öne süren kitap, bilinci olana bir yumruk niteliğinde.

İşte bir örnek: ABD, kanser ilaçlarının yapımında kullanılan insan kanındaki serum ihracatında, 2008 krizinden beri dünya birincisi.
ABD’nin en yoksul bölgelerine kurulan 500 merkez, inek sağma makinelerinden farksız elektronik kan çekicilerle donatıldı. Pek çok yoksul Amerikalı, bu otomatik makinelere takılıp her hafta 2 litre kanlarını sağdırıyor ve karşılığında 60 dolar alıyorlar.
ABD’nin kan serumu ihracatı 2007’de 15 milyon litreyken, 2014’te 32 milyon litreye çıktı. İsviçre firması Octapharma, ABD’den ucuza aldığı kan serumunu dönüştürerek, fahiş fiyatlara ABD’deki kanserlilere geri satıyor.
Başka bir deyişle Tanrı PARA’ya tapan oligarşi, dünyada kamusal olmaktan çıkartıp neoliberal piyasaya bağladığı sağlık sektöründe, yeni bir yamyamlık türü geliştirmiş bulunuyor.

Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet, 07 Mayıs 2017 Pazar

16.10.16

Erkekler konuşur, kadınlar yapar... (1/2)

 İspanya’nın 2008 yılında girdiği kriz; yaşadığımız günlerde Türkiye’yi de bekleyen büyük tehlike, inşaat sektörünün çöküşüyle başladı. İpotek karşılığı satın aldıkları mülkün kredi borcunu ödeyemeyen yüz binlerce insan evsiz, akıl dışı bir hızla çoğalan inşaatlar yarım, patronlar sermayesiz, işçiler işsiz kaldı. Borsa çöktü. Devlet, maaş ve emekli aylıklarını ödemekte zorlanmaya başladı. İşsizlere ve gençlere yapılan sosyal yardımlar kesildi.
2010 yılına gelindiğinde kriz daha da ağırlaşmış ve İspanya halkları* hepsi yiyici, çıkarcı, güdük politikacılardan umudu kesmiş, hatta gına getirmişti.
İspanya ayaktaydı. Hiçbiri krize çözüm üretemeyen, hatta sorunun kaynağı geleneksel partilere karşı müthiş bir öfke vardı. Diktatör Franko’nun ölümünden beri görülmemiş kalabalıklar sokağa dökülüyor, kızgınlıklarını haykırıyordu.
İç savaş yaralarının hâlâ taze olduğu bu ülkede, toplumsal gazabın çığrından çıkması; kanlı bir isyana dönüşmesi işten değildi.
Neyse ki İspanya 1978’de kavuştuğu demokrasiyi 1986’dan beri AB üyeliğiyle perçinlemiş ve sindirmişti. Başıbozuk bir isyan çıkmadı.
Madrid’in tarihi meydanı Puerta del Sol’un 15 Mayıs’ta işgaliyle başlayan dev gösteriler tüm İspanya’ya yayıldıktan öteye “15M” diye anıldı; zaten aynı haksız ve çürümüş düzenle yönetilen dünyada yankı bulunca, bir fikir fırtınasına dönüştü. 

***
Geleneksel partiler; belli bir ideolojiyi sahiplenmeden düzeni tersyüz etmeyi öneren ve geniş geneli birbirinden çok farklı düşüncede gençlerden oluşan hareketi, “Sıkıysa partileşip seçimlere girin!” kışkırtmasıyla siyasal arenaya çağırdı.
Çünkü öfkelilerin birleşemeyeceğine, dolayısıyla örgütlenip parti kurmayı beceremeyeceklerine emindiler.
Oysa hızla örgütlenen bu genç öfkeden, halkların kendi kaderlerine sahip çıkmalarını ve hoşnut olmadıkları sistemi tersyüz etmelerini öngören yenilikçi bir hareket, Podemos doğdu.
“Podemos”, İspanyolca “yapabiliriz” demekti ve başlangıçta, kimse komut vermeden ileri atılmak için birbirine cesaret veren öndersiz çaylakların çığlığına benziyordu...
Çaylaklar, 2014 yılında girdikleri ilk seçimde, Avrupa Parlamentosu’na 5 milletvekili göndererek beklenmedik bir zafer kazandılar.
Artık ilginç fikirleri olan bir liderleri de vardı.
Pablo İglesias, zaten burnundan soluyan ve başkaldırmaya hazır halklara, siyasal arenaya fırlayıp ortalığı dağıtacak bir sosyal çoğunluk oluşturmayı öneriyordu.
Yeni fikrin esin kaynağı, neyin toplumun çıkarına olduğuna ve insanların neyi, nasıl düşünmesi gerektiğine tepedekilerin karar verdiği klasik sol ideolojiden farklı olmakla birlikte; İtalyan Komünist Partisi kurucularından Antonio Gramschi’nin kuramıydı. 

***
Ömrünün son on yılını Mussolini’nin zindanlarında geçiren filozof Gramschi’ye göre siyasal mücadele ekonomik ve sosyal düzenin devrilmesi değildir. Sivil toplum, ortak çıkarı gözeten bir sağduyuyla donanıp ahlaki ve kültürel bir mücadele de yürütmek zorundadır. Ama toplumsal sağduyu da ideolojiler, dinler ve görenekler tarafından kirlendiğinden, önce o temizlenmelidir. Bu da “gerçekliğin doğrudan incelenmesi ve deneme yanılma yöntemi”yle mümkündür. Sonuçta “Bir insan kitlesi yaşadığı gerçekliği eleştirip sorgulayarak ortak bir fikre varabilir ve ortamın dayattığından başka bir dünya görüşü geliştirebilir” der Gramschi. Podemos da gerçeklerden kopuk ve çürümüş bir siyasetçiliği alaşağı etmek için işte böyle, gerçekliği yerinde ve doğrudan okuyunca ortaya çıkacak toplumsal bir sağduyu ortaklığını hedefliyordu.
AP seçimlerinde kazandığı zaferden sonra, “yapabiliriz” partisinin sloganı “Si, se puede!” oldu: “Evet, yapılabilir!”
Hedef, 2015 yerel seçimleriydi. 

***
İki kadın ortaya çıktı.
Barselona’dan adaylığını koyan Ada Colau, “ipotek kurbanları” diye anılan evini barkını yitirmiş Katalanlar için verdiği yoğun mücadeleyle tanınan bir aktivistti. Felsefe okumuş, TV senaryoları yazmış, dizilerde oynamıştı. 42 yaşındaydı.
Podemos’un desteğini alarak Katalanca “Guanyem Barcelona!” (Barcelona’yı kazanalım!) sloganıyla Barselona Belediye Başkanı seçildi.
Yolu “ayrılıkçı” Katalonya başkenti açmıştı.
İspanya başkenti Madrid, daha azını yapamazdı.
Emekli yargıç Manuela Carmena, 73 yaşındaydı. Meslek yaşamı '62oyunca hukuk camiasında kadın-erkek ayrımcılığına karşı mücadele etmiş, ülke çapında saygınlık kazanmış, torun tosun sahibi bir feministti.
Podemos, kendisine Madrid belediye başkanlığı adaylığı önerdiğinde önce ret, sonra kabul etti.
Halen Madrid Belediye Başkanı.
Yazdığı kitabı okuyorum. Başlığı, “Çünkü her şey farklı olabilir”. Manuela Carmena’nın fikirlerinden çok etkilendim. Devamı gelecek haftaya...
 09 Ekim 2016 Pazar

 *



1944 doğumlu Manuela Carmena, büyük burjuva sayılacak bir ailede yetişmesine karşın yoksulların ve emekçilerin haklarını savunmaya adanmış hukukçu kimliğiyle “soylu doğulmaz, olunur” deyişinin canlı kanıtıydı.
1960’lı yıllarda Frankist diktanın sendikaları boğup sendikacıları bazen kim vurduya getirerek ortadan kaldırdığı İspanya’da; emekçilerin “iş hukuku”nu savunan bir avukat ve Franko’ya karşı verdikleri mücadeleyle ünlenen İşçi Komisyonları’nın kurucu üyesiydi.
1981’de, yani İspanya demokrasiye geçtikten sonra başlayan yargıçlık sürecinde, İspanyol adalet sistemindeki Frankist artıkları, ırkçılığı, kadın-erkek ayrımcılığını ve yolsuzluğu temizlemeye çok emek verdi. “Demokrasi Yargıçları” derneğinin kurucuları arasında yer aldı.
HSYK üyesiyken, bitmek bilmeyen kısır genel kurulları, “toplantı sırasında yün örmek” için istediği izinle protesto etti. İzin verilmedi ama toplantılar daha kısa ve verimli hale geldi. Çünkü İspanyol HSYK üyeleri, genel kurul uzarsa Manuela’nın yün yumağını ve şişlerini ortaya çıkarmasından çekiniyorlardı!
Hep uluslararası hukuku, yani insan haklarını savundu. Savaş karşıtlığıyla ünlendi.
Önce ulusal, ardından uluslararası ödüller birbirini izledi. BM misyonlarına başkanlık yaptı. Hiyerarşi basamaklarını birer birer tırmandı ve 2009 yılında emekli olduğunda, İspanya yargıtay başkanıydı. 


***
Podemos’un desteklediği Ana Colau’nun Barcelona belediye başkanı seçilmesinden sonra, Madrid daha azını yapamaz, kaybedilemezdi. Manuela Carmena, başta reddettiği belediye başkanı adaylığını sonunda kabul etti. Ön seçimleri yüzde 63 oyla kazanınca, Podemos’un Madrid’de desteklediği aday oldu.
Feminist başkan adayına en sıcak eli Barcelona’nın çiçeği burnunda feminist belediye başkanı Ada Colau uzattı.
İki kadın, adeta Barcelona’nın İspanya’dan ayrılmak isteyen Katalonya başkenti olduğunu unutup unutturarak el ele verdiler. Ada Colau’yu zafere taşıyan “Barselona’yı kazanalım!” sloganından sonra “Ahora Madrid!” (Şimdi Madrid!) diye başladı kampanya. Ve zaman ilerledikçe, “Ahora Manuela” temposuna dönüştü.
Podemos’un olanakları sınırlı, yani parası yoktu. Manuela, uzun toplantılardan olduğu gibi mitinglerden de sıkılıyordu. Çünkü miting ve nutuk politikacılığının, hayatta hiçbir karşılığı olmayan vaizler veren papazlık (siz imamlık da diyebilirsiniz…) mesleğinden farksız olduğunu düşünüyor ve hatta politikanın bir meslek olmaması gerektiğine inanıyordu.


***
Onun felsefesinde her yurttaş belli bir süre, belli bir fikri savunmak ve toplum yararına uygulamaya geçirmek için politika yapabilir, sonuç alınca da çekilirdi. Politika para kazanılan bir kariyer değil, yurttaşın yurttaşlar için çalıştığı ahlaki bir süreçti.
Zaten “umumun hizmetinde bir komşu” diye tanımladığı Madrid belediye başkanlığına da yalnız bir dönem talipti, iki değil…
Seçim kampanyasında kendisine yoldaşlık edenler, yenilikçi ve siyasal alışkanlıkları tersine çevirmek için yola çıkmış Podemos’tan olmalarına rağmen şaşırmışlardı. Miting yapmadan, söylev çekmeden nasıl oy toplanırdı ki? Hele afiş bastırmak, yapıştırmak için bile para yokken, adaylarını kime, nasıl tanıtıp seçtireceklerdi?
Emekli yargıç Manuela Carmena, “Madrid’i nasıl yöneteceğimizi, ne yapacağımızı ve hangi sorunu çözmemiz gerektiğini halk söyleyecek!” dedi. Alt slogan, kendiliğinden doğmuştu: “Dinleyerek yönetmek.” Mahalle toplantıları, komşu sohbetleri düzenlediler. Seçmenler önce şaşırdı. Karşılarında ilk kez konuşan değil, dinleyen politikacılar vardı. Çabuk alıştılar. Gürül gürül konuşmaya, dertlerini dökmeye ve fikirleri sorulduğu için de çözüm üretmeye başladılar! 


***
Üstelik önerileri, “kariyerist politikacılar”ın akıl edebileceğinden çok daha pratik, çok daha mantıklıydı. Çünkü sorunu en iyi bilen onlardı!
Yani matematik bir mantık vardı ortada: Sorunu en iyi bilen, elbette en doğru çözümü geliştiriyordu.
Manuela Carmena, belediye başkanı seçildiği gece Madridlilere şöyle seslendi: “Sizi baştan çıkarmak, aklınızı çelmek istiyorum. Sizi daha adil ve daha eşitlikçi bir toplumun herkesi daha mutlu kılacağına inandıracağım!”
Ve artık 74 yaşında olan bu kadın, 13 Haziran 2015’ten beri Madrid’i tüm dünyada örnek gösterilen bir ahlak, toplumun taraf olduğu bir ortak akılla yönetiyor.
Çünkü politikanın bir kariyer değil, her yurttaşın toplumun yararına çalışması gereken etik bir süreç olduğuna inanıyor.
İspanya’dan sonra Fransa’da yayımlanan “Çünkü her şey farklı olabilir” başlıklı kitabı; başta Türkiye, dünyada politikayı meslek edindikleri için demokrasiyi batıranların yüzsüzlüğüne, bir tokat niteliğinde…

Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet,  16 Ekim 2016 Pazar

17.7.16

Rezillik…


Cuma akşamını cumartesi sabahına bağlayan gece, Türkiye’deki görsel medyanın çoğunluk yandaşından azınlık muhalifine; ekranda boy gösteren hemen tüm temsilcilerinden iğrendim, sözümona gazetecilerin haberlerinden ve yorumlarından tiksindim.
Hepsi, istisnasız hepsi; bu ülkede çoktandır biten bir anayasallık, delik deşik edilmiş bir hukuk, olmayan bir meşruiyet ve gölgesi bile kalmayan demokrasiyi savunmak adına ayağıyla darbe yapmaya kalkışanları tekmelerken… Eliyle asıl darbeyi yapmış, rejimi çökertmiş ve devleti bitirmiş olanlara dayanıyor, onların sırtını sıvazlıyordu!
Oysa ifade, ancak fikir bağımsız ise özgürdür.
Basında fikir ve ifade özgürlüğünden, ancak ilkeler üzerinde ve hiçbir güç ya da etki odağına yamanmadan, tüm taraflardan bağımsız var olunuyorsa söz edilebilir.
Tarafsız habercilik tam da böyle bir bağımsızlığı gerektirir. Taraflı habercilikte ise elbette ne fikir özgürdür ne de ifade. Dolayısıyla taraflı gazeteci, aslında gazeteci değil reklamcıdır!
Diyeceksiniz ki tarafsızlık muğlak, ütopik ya da izafi bir kavramdır. Doğru.
Ama tıpkı demokrasi gibi, mümkün olduğunca yaklaşılması gereken bir idealdir, tarafsız habercilik.
Türkiye’de böyle bir ideal taşıyan, tarafsız olmaya gayret eden haberci yok denecek kadar az artık.
***
Köşe yazarlığı, elbette habercilik değil, hatta bence gazetecilik bile değil, yorumculuk. Adı üstünde, yorumun da tarafsız olma yükümlülüğü yok. Ama sözde, özde ve yazıda dürüstlük gereği her zaman var!
Yanlışlarım ve doğrularımla varlığımı otuz bir yıldır sürdürdüğüm medyada, 1985’ten 2005’e muhabirlik yaptım. 1996’dan 2010’a hem haberci, hem köşe yazarı. Artık sadece köşe yazarıyım. Habercilikte tarafsız olmaya çalıştım. Taraflı olduğum köşe yazarlığında ise hiçbir iktidara yamanmadığım gibi, muhalefete bile muhalif bir çizgi sürdürdüm.
Bu tutum bana çok kaybettirdi, ama paha biçilemez bir değer kazandırdı: Beynimle yüreğim arasında hiç parazit yok ve yukarda betimlediğim çakma gazeteciliği var gücümle eleştirmek, kınamak hakkını görüyorum kendimde.
O gece, 2013’te Gezi Parkı’nda toplanan masum ve silahsız gençleri darbe yapıyorlar diye gazlayan, döven, öldüren darbecilerin iktidarlarını savunsunlar diye sokağa döktüğü IŞİD zihniyetini “demokrasiyi savunan halk” diye sunan çakma gazeteciliği şiddetle kınıyorum.
Bu ülkede demokrasi ne kadar yoksa, onların da aklı, vicdanı, meslek ahlakı o kadar yok!
***
Fethullah Gülen cemaatinin tehlikeli yapılanmasını yalnız Türkiye’de değil, yabancı basında da kamuoyuna 1996’dan beri kapsamlı araştırmalarla açıklamaya çalışan gazetecilerden biri olarak; ordudan ABD’ci Fethullahçılar ayıklanacak diye bu ülkede hukuk devletini, demokrasiyi, laik cumhuriyeti bitiren AKP iktidarına arka çıkan ulusalcılara bir çift sözüm var:
Tekbir sesleriyle parası olmadığı için zorunlu askerlik yapan zavallı erleri linç eden, kafasını kesen ümmetle mi bu ülkeye ulusal bağımsızlık kazandıracaksınız? Ne kadar korkunç bir yanılgı!
Hiçbirimizin istemediği askeri bir darbeye karşı çıkmak için iktidarın yanında yer alıp demokrasi havariliğine soyunan sözde demokrat medyacılara gelince, onlara da şöyle seslenmek isterim:
Demokrasi, demokrasiyi bitirenlerin yanında yeşermez ve gerçek demokratların faşizme karşı faşizmi savunması abestir!
Hem dürüstlük, hem de cesaret, yanlış tarafta olanlara topyekün kafa tutmayı, yapayalnız kalmak pahasına gerçek demokrasi fikrini savunmayı gerektirir.
Ama sizlerde, ne o dürüstlük var ne de cesaret. Zaten demokrat da değilsiniz, her zaman kim güçlüyse ona yamandınız!
***
Olaylar sırasında başta odatv.com, abcgazetesi. com gibi internet gazetelerinin dışında hiçbir televizyon kanalından doğru haber alamadık. Hepsi kirli bilgiyle perdeli, hepsi iktidar tarafından yönetilen algı operasyonunun bir parçasıydı.
Yaşanılan darbe girişimi de bir üst akıl tarafından birkaç bin askerin kandırılıp feda edilmesi üzerine kurulmuş; iktidarı devirmek amacına ulaşamasın diye özellikle beceriksiz hazırlanmış bir komplo olduğunu düşünüyorum.
Cicero, her türlü komplodaki üst aklı bulmak için “Cui bono” diye bir soru armağan etmiştir, evrensel hukuka: “Kime yarar?” Bizim ellerde bırakın evrensel, yerel hukuk bile kalmadı. Ama soru, gerçeği bulmak için hâlâ anahtar: Kimin işine yarar, bu darbe girişimi?
En geçerli yanıtı, yıllardır kıyasıya eleştirdiğim Deniz Baykal Twitter üzerinden verdi:
“Açılış: Darbe. Giriş: Kalkışma. Gelişme: AKP tiyatrosu. Sonuç: Başkanlık.”
Oyun bitti, dağılabiliriz.

Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet, 17 Temmuz 2016

10.4.16

Geldik, yedik, bitirdik!

İthal tohumların toprağın façasını bozmadığı yıllardı.
Diyarbakır karpuzunun tohumu ABD’den, Beypazarı havucununki İsrail’den, Urfa biberi Meksika’dan, Ayaş domatesi Fransa’dan gelmezdi...
Çengelköy’de Kaliforniyalı değil, yerli hıyar yetişirdi. [Haber görseli]
Topatan kavunumuz vardı henüz. Kara karpuzumuz vardı, çatırdatınca ses veren.
Patatesimiz vardı, kütür kütür, sapsarı.
Domatesimiz iri, sulu ve kokuluydu. Bıçağın tersini sürtünce derisine, etinden incecik sıyrılırdı kabuğu. Özü öylesine kırmızıydı ki, Yeşilçam filmlerine kan efekti sunardı!
Ankara, Cumhuriyetin kalbi ve kalesi, tertemiz bir memur kentiydi.
Daima demokrat İzmir, Ege’nin incisi.
Yazarların, ozanların yetiştiği Adana ovasında dünyanın en kaliteli pamuğu ekilir, toplanırdı.
Turunç kokulu bir yeryüzü cennetiydi, Antalya.
Karadeniz kıyısında çay ekilen gürbüz topraklarımız, henüz zehirlenmemişti.
Serhat burcu Edirne’de meyve kokulu sabunlar üretilir; Trakya’da kekikle beslenmiş kuzular yetişir, manda sütünden bıçakla kesilen yoğurt ve sakız rayihalı tereyağı yapılırdı. 

***
İstanbul yine en kalabalık, en pis, en zor ve haşmetin sefalete karıştığı şehirdi.
Ama betona gömülmemişti, daha. Baharda erguvanların şavkıdığı bir deniz nehri geçiyordu, iki göğsünün arasından.
Alaaddin Yavaşça’nın “şen gönüller yatağı” henüz yağmalanmamıştı. Boğaziçi zümrüt bir gerdanlıktı, İstanbul’un bağrında...
Yıl 1962, Maurice Pialat 37 yaşındaydı. Kısa metrajlı belgeselleriyle tanınmaya başlamıştı.
Como Film’in sahibi Samy Halfon ise “Hiroşima Sevgilim” gibi ölümsüz filmlerin prodüktörüydü. Tam da o yıl, Alain Robbe-Grillet’nin İstanbul’da çekilen ve Sezer Sezin ile Ulvi Uraz’ın da rol aldığı “Ölümsüz Kadın” filminin yapımcılığını üstlenmişti. Belki filmdeki mekânın etkisinde kaldığı için, Pialat’ya bir dizi İstanbul belgeseli ısmarladı. 

***
Maurice Pialat, İstanbul’a geldi. Meraklı bir şaşkınlıkla seyrettiği İstanbul’un hallerinden 1962 ile 64 arasında, altı bölümlük bir dizi belgesel çekti. Kımıl kımıl bir kentin bazen görkemli, bazen zavallı büyüsünü; Gerard de Nerval’in, Stefan Zweig’ın metinleri ve Nâzım Hikmet’in şiirleriyle mıhladı.
Boğaziçi, Bizans, İstanbul, Haliç, Galip Usta ve Pehlivan başlıklarını taşıyan belgesel dizisini, bugün seyretmek inanın çok acı veriyor. Çünkü 1962’den bu yana İstanbul’un uğradığı talan ve tecavüzde kaybettiği doğal güzelliği, hatta uygarlığı gözler önüne seriyor.
1691 yıllık bir tarihe saygısız ve görgüsüz bir kalabalığın kemirdiği bu şehirde, bir zamanlar “su tadıcıları” olduğunu bilir miydiniz?
Zayfiyet için Fırat’tan, yorgunluk için Tuna’dan damacanalarla sular taşınıp içildiğini; 1833 tarihli Nil suyunun en leziz su olarak mumlu mühürlü şişelerde satıldığını anlatıyor Maurice Pialat, İstanbul filminde... 

***
En vurucu bölümü, Nâzım Hikmet’in dizeleriyle “Galip Usta” başlıklı bölüm olan bu belgesel o yıllardan bugüne herhangi bir televizyonda yayımlandı mı, kısa metraj festivallerinde gösterildi mi, bilmiyorum. Ama YouTube’da tamamına ulaşılabiliyor.
İlk uzun metrajını ancak 1968’de çeken Maurice Pialat, 1983’te “Aşklarımıza” filmiyle Cesar ve 1987’de “Şeytanın Güneşi Altında” filmiyle Altın Palmiye ödüllerini aldı; dünyaca ünlü bir yönetmen oldu ve 2003’te öldü.
Kısa metraj dalında bir başyapıt sayılan İstanbul belgeselinde zamanın yoksul varoşları ve kepaze altyapıyı atlamamış; kenti “Kulislerini gezmeden görülmesi gereken bir tiyatro sahnesi” diye tanımlamıştı.
Bugün varoşların kemirdiği İstanbul’u görseydi, “Sahne yıkılmış, tiyatro kulislerden ibaret!” derdi. 

“Kentler çocuk gibidir. Uyurken ışık açık bırakılır.”
JACQUES SAVOIE  

 Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet, 10 Nisan 2016 Pazar

3.4.13

Şeriat Ülkesinde Kadın Olmak

Merhaba Mine Hanım,
20 Mart 2013 tarihli ‘Ne Şeriatın Şekeri, Ne Suudi’nin Parası!’ başlıklı yazınızı; ‘Ne diyelim? Suudi Arabistan’ı övüp şeriata özenen her kula, adaletini tatmak da nasip olur, inşallah!’ diye bitirmişsiniz.
Hâşâ! Kimseye, özellikle kadın ve emekçi kardeşlerime asla Suudi Arabistan gerçeğini yaşamak nasip olmasın.
2002-2006 yılları arasında kadın öğretmen olarak Riyad Uluslararası Türk Okulu’nda çalıştım. Orada yaşamayan, orada yaşananları asla hayal edemez. Tek başına bir kadın olduğunuz için, 200 metre ilerideki bakkala ya da markete gidemezsiniz.
Şeriat mahkemelerinde, tecavüz ve cinsel tacize uğrayan kadın, hem iffetini koruyamamış, hem de koruyamadığını açıklamış olmakla suçlanır. Yabancı kadınlar, her an kaçırılma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

***

Suudi Arabistan’da kaldığım sürece bir kez olsun tek başıma sokağa çıkamadım. Duvarlar arasına kıstırılmışlığın şiddetini, travmasını; balkonsuz binalarda buzlu camlı, demir parmaklıklı pencerenin ardında mahpus Suudi kadınının nasıl bir cehennemde yaşatıldığını gördüm, o cehennemi ben de yaşadım.
Suudi şeriat, ulema fetvalarıyla yorumlanır, 10 bin polisle uygulanır. Mutavva denilen dini ahlak polisi, kadınları hayatın her alanında gölge gibi izleyip şeriata uygun davranıp davranmadıklarını denetlemektedir.
Kadın, abeye denilen dış giysiyle tepeden tırnağa örtünmek ve peçe takmak zorundadır. Görevi, evde kalıp çocuklarına bakmak ve kocasını efendi bilip, kulluk kölelik etmektir. İtaatkâr, minnettar, fedakâr, suskun, kaderine boyun eğen kadın, iyi kadındır.
Sadece ticaret odaları seçimlerinin serbest olduğu bu ülkede, Suudi kadını oy kullanamaz. Kral tarafından atanan Şûra (danışma meclisi) erkeklerden oluşur. Mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşdeğerdir. Çoğu zaman tecavüz olaylarında bile kadınların tanıklığı geçerli olmaz.

***
 
Suudi Arabistan, cinsiyet ayrımcılığını, kadını aşağılamayı kurumsallaştırıp, içselleştirmiştir. Kadınların siyasal hakları inkâr edilir. Erkeklerin vesayeti ve velayeti altındadır. Kadının yetersiz ve aklının kısa olduğu yolundaki görüş şeriat hükmüne dayandırılır.
Şehirlerarası ve milletlerarası yolculuklara tek başına çıkması yasak olan kadınların otellerde tek başına kalmaları da ahlaka aykırıdır. Baba, ağabey, kocanın yazılı onayı olmadan yurtdışına çıkamaz. Bir erkeğin izni olmadan tedavi için hastaneye bile gidemez. Sokakta trafik kazası geçirmiş ya da hastalanmış bir kadına eşi, oğlu ve babası dışında hiçbir erkek yardım edemez. Birinci dereceden akraba olmayan karşı cinsler bir araya gelirse zina yapmış olurlar. Dil, ayak, göz, kulak, el zinası gibi...
Ezan makamsız okunur Suudi Arabistan’da, kadın hocanın sesine âşık olmasın diye!
Fotoğraf çektirmek yasak olduğu için kadınlara kimlik verilmemiştir 2007’ye kadar.
Çokeşlilik yasal, haftalık, aylık muta nikâh, yani geçici evlilik yaygındır. Bu da fuhuşun yasallaştırılmış şeklidir. Ama kürtaj yasaktır.

***

Kız ve erkek çocuklar ayrıştırıldığı için, gençler arasında aynı cinse özenti yaygındır. Sokaklarda kız erkek el ele dolaşamaz, ama el ele dolaşan erkekler görebilirsiniz.
Kız öğrenciler eğitimlerinin hiçbir aşamasında erkeklerle aynı sınıfta okuyamazlar.
Kadının siyasete atılması, Suudi ulemasına göre şeytan işidir.
Suudiler, İslamın içinden ortaya çıkmış tüm mezhepleri reddederler. Kendi mezheplerinden olmayan Müslümanları kâfir görürler. Sanata ve felsefeye düşmandırlar. Yapılar, kişiliksiz görkemiyle krallığın gücünü simgeler.
Suudi Arabistan’da geçirdiğim süreç, benden çok şey götürdü, ancak düşünmemi de sağladı. Kadın sorunları üzerinde daha çok düşündüm, kafa yordum. Laikliğin geçerli olmadığı bir ülkede demokrasiden söz etmenin mümkün olamayacağını öğrendim.
Şeriatla yönetilen İslam ülkelerinde, kadın yaşamının işkenceye eşit olmadığını bana kimse söyleyemez!
Zekiye Yüksel*
Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet, 3 Nisan 2013