tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.4.16

Geldik, yedik, bitirdik!

İthal tohumların toprağın façasını bozmadığı yıllardı.
Diyarbakır karpuzunun tohumu ABD’den, Beypazarı havucununki İsrail’den, Urfa biberi Meksika’dan, Ayaş domatesi Fransa’dan gelmezdi...
Çengelköy’de Kaliforniyalı değil, yerli hıyar yetişirdi. [Haber görseli]
Topatan kavunumuz vardı henüz. Kara karpuzumuz vardı, çatırdatınca ses veren.
Patatesimiz vardı, kütür kütür, sapsarı.
Domatesimiz iri, sulu ve kokuluydu. Bıçağın tersini sürtünce derisine, etinden incecik sıyrılırdı kabuğu. Özü öylesine kırmızıydı ki, Yeşilçam filmlerine kan efekti sunardı!
Ankara, Cumhuriyetin kalbi ve kalesi, tertemiz bir memur kentiydi.
Daima demokrat İzmir, Ege’nin incisi.
Yazarların, ozanların yetiştiği Adana ovasında dünyanın en kaliteli pamuğu ekilir, toplanırdı.
Turunç kokulu bir yeryüzü cennetiydi, Antalya.
Karadeniz kıyısında çay ekilen gürbüz topraklarımız, henüz zehirlenmemişti.
Serhat burcu Edirne’de meyve kokulu sabunlar üretilir; Trakya’da kekikle beslenmiş kuzular yetişir, manda sütünden bıçakla kesilen yoğurt ve sakız rayihalı tereyağı yapılırdı. 

***
İstanbul yine en kalabalık, en pis, en zor ve haşmetin sefalete karıştığı şehirdi.
Ama betona gömülmemişti, daha. Baharda erguvanların şavkıdığı bir deniz nehri geçiyordu, iki göğsünün arasından.
Alaaddin Yavaşça’nın “şen gönüller yatağı” henüz yağmalanmamıştı. Boğaziçi zümrüt bir gerdanlıktı, İstanbul’un bağrında...
Yıl 1962, Maurice Pialat 37 yaşındaydı. Kısa metrajlı belgeselleriyle tanınmaya başlamıştı.
Como Film’in sahibi Samy Halfon ise “Hiroşima Sevgilim” gibi ölümsüz filmlerin prodüktörüydü. Tam da o yıl, Alain Robbe-Grillet’nin İstanbul’da çekilen ve Sezer Sezin ile Ulvi Uraz’ın da rol aldığı “Ölümsüz Kadın” filminin yapımcılığını üstlenmişti. Belki filmdeki mekânın etkisinde kaldığı için, Pialat’ya bir dizi İstanbul belgeseli ısmarladı. 

***
Maurice Pialat, İstanbul’a geldi. Meraklı bir şaşkınlıkla seyrettiği İstanbul’un hallerinden 1962 ile 64 arasında, altı bölümlük bir dizi belgesel çekti. Kımıl kımıl bir kentin bazen görkemli, bazen zavallı büyüsünü; Gerard de Nerval’in, Stefan Zweig’ın metinleri ve Nâzım Hikmet’in şiirleriyle mıhladı.
Boğaziçi, Bizans, İstanbul, Haliç, Galip Usta ve Pehlivan başlıklarını taşıyan belgesel dizisini, bugün seyretmek inanın çok acı veriyor. Çünkü 1962’den bu yana İstanbul’un uğradığı talan ve tecavüzde kaybettiği doğal güzelliği, hatta uygarlığı gözler önüne seriyor.
1691 yıllık bir tarihe saygısız ve görgüsüz bir kalabalığın kemirdiği bu şehirde, bir zamanlar “su tadıcıları” olduğunu bilir miydiniz?
Zayfiyet için Fırat’tan, yorgunluk için Tuna’dan damacanalarla sular taşınıp içildiğini; 1833 tarihli Nil suyunun en leziz su olarak mumlu mühürlü şişelerde satıldığını anlatıyor Maurice Pialat, İstanbul filminde... 

***
En vurucu bölümü, Nâzım Hikmet’in dizeleriyle “Galip Usta” başlıklı bölüm olan bu belgesel o yıllardan bugüne herhangi bir televizyonda yayımlandı mı, kısa metraj festivallerinde gösterildi mi, bilmiyorum. Ama YouTube’da tamamına ulaşılabiliyor.
İlk uzun metrajını ancak 1968’de çeken Maurice Pialat, 1983’te “Aşklarımıza” filmiyle Cesar ve 1987’de “Şeytanın Güneşi Altında” filmiyle Altın Palmiye ödüllerini aldı; dünyaca ünlü bir yönetmen oldu ve 2003’te öldü.
Kısa metraj dalında bir başyapıt sayılan İstanbul belgeselinde zamanın yoksul varoşları ve kepaze altyapıyı atlamamış; kenti “Kulislerini gezmeden görülmesi gereken bir tiyatro sahnesi” diye tanımlamıştı.
Bugün varoşların kemirdiği İstanbul’u görseydi, “Sahne yıkılmış, tiyatro kulislerden ibaret!” derdi. 

“Kentler çocuk gibidir. Uyurken ışık açık bırakılır.”
JACQUES SAVOIE  

 Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet, 10 Nisan 2016 Pazar

20.3.10

ERMENİ SOYKIRIMI YALANI İNGİLİZ GİZLİ ÖRGÜTÜNCE NASIL HAZIRLANDI?

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Başkanı Kağan Güner’in kaleme aldığı uzun ama önemli bir yazıyı yayınlıyoruz…

Tarih: 26 Ocak 2010, İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Londra Üniversitesi’nde içlerinde diplomatlar, büyükelçiler, Ankara Devlet Operası’nı kuran Carl Ebert’in oğlunun da içinde olduğu aydınların yer aldığı 350 kişiyi aşkın seçkin katılımcı ile İngilizce olarak düzenlenen ‘’21st Century Leader: Mustafa Kemal Atatürk’ konferansı. Konuşmacılar; Fuad Kavur ve Andrew Mango. Konferansta İADD standını ziyaret eden; İrlanda Komünist Organizasyon’un ATHOL yayınevi editörü ve yetkilileri, bizlere 2009 yılında yayınladıkları bir kitabı sunuyorlar. Kapağında Atatürk’ün kalpaklı bir fotoğrafı var. 21X14 cm ebatında küçük puntolarla 540 sayfa basılmış kitap, Türkiye üzerinde oynanan oyunların ve en önemlisi de Ermeni Soykırımı yalanlarının tarihsel belgelerini ‘ilk defa’ yayınlıyor.

Forgotten Aspects Of
Ireland’s Great War on Turkey
1919–1924
(Unutulan Yönleriyle İrlanda’nın Türkiye’ye Karşı Büyük Savaşı: 1914–1924)
Yazan: Dr. Pat Walsh
Yayınevi: ATHOL BOOKS, 540 sayfa, Belfast 2009
Yazar Dr. Pat Walsh, İrlanda ulusal mücadelesinin sosyalist aydınlarından birisi. Çalışmalarını İrlanda ulusal tarihi üzerine odaklamış ve İrlanda ulusal kimliğinin şekillenişi üzerine zengin araştırmaları mevcut. Bunlardan en önemli iki tanesi şu kitaplar:
(İrlanda Cumhuriyetçiliği ve Sosyalizm, Cumhuriyetçi Hareket’in Politikaları 1905-1994) -Irish Republicanism and Socialism, The Politics Of The Republican Movement 1905-1994
(Sivil Haklar Mücadelesi’nden Ulusal Savaşa, Kuzey İrlanda Katolik Politikları 1964-74) -From Civil Rights to To National War, Northern Ireland Catholic Politics 1964-74
ATHOL Yayınevi ise; İrlanda ve genel olarak Britanya’da ‘küçük fakat üst düzeyde etkili’olarak tabir edilen The British and Irish Communist Organisation (B&ICO) (Briton ve İrlandalı Kommunist Organizasyon) olarak bilinen Maoist kökenli organizasyonun yayınevi. Londra, Belfast, Cork ve Dublin merkezli olarak faaliyet gösteriyor. Grubun lideri 1935 doğumlu Brendan Clifford. 1965 yılına kadar “İrlanda Komünist Grup” olarak faaliyet gösteren grubun içinde yer alan Clifford, 1965 yılındaki büyük bölünmede, Maocu kanadın liderliğini üstlenerek gruptan ayrıldı. Troçkist kanat Gerry Lawless’ın liderliğinde Irish Workers Group adını aldı. ATHOL BOOKS yayınevi Belfast’ta bu yıllarda kuruldu. Yayınevi aynı zamanda aylık Irish Political Review ve haftalık The Irish Communist and Workers Weekly yayın organlarını çıkarıyor.
2009 yılında yayınlanan kitabın tanıtımı; Dublin ve Belfast’ta ‘Öğretmenler Sendikası’ tarafından yapıldı. Söz konusu kitap şu anda İrlanda’da Ulster ve Sinn Fein çevrelerinde okunuyor ve inceleniyor. Bu kitapta İrlanda ve dünya tarihinde ilk defa açıklanan tarihsel belgelerin ışığında dile getirilen düşüncelerin siyasallaşması; dünya politikalarında deprem etkisi yaratabilir. Kitabın en büyük önemi belki de bu. Neden? Dr. Pat Walsh, kitabın önsözünde şu vurguyu yapıyor:
İrlanda Cumhuriyeti Atatürk’ün açtığı yoldan kurulmuştur. Atatürk sadece Türk Devleti’nin değil İrlanda Cumhuriyeti’nin de kuruluş temellerinde vardır.
Dr. Walsh bu saptamayı yaparken, İrlandalı tarihçilere” gelin tarihimizle yüzleşelim” çağrısı yapıyor. Türkiye’de aynı çağrıyı yapan bir takım “aydın” takımının Atatürk’ü reddetmesinin aksine, Dr.Walsh Belfast’ta Atatürk’ü 2010 yılında halkının karşısına çıkartıyor. Bunu da bir tarihçi sorumluluğu ile yapıyor.
Sözkonusu kitabın Türk okuyucular için birçok açıdan önemi mevcut. Öncelikle Ermeni soykırımı fabrikasyonun Londra’da İngiliz Devleti’nin içinde oluşturulmuş bir gizli örgüt eliyle nasıl geniş kapsamlı olarak hazırlandığını ve meşhur Mavi Kitap’ın bu örgütten nasıl çıktığının belgelerini ilk defa açıklıyor. Bunu yaparken de 540 sayfalık dev eserini akademik bir omurgaya oturtuyor:
1-Osmanlı İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu arasındaki devlet mekanizmasını karşılaştırıyor. Osmanlı’daki hoşgörünün Britanya Devleti’nde olmamasının felsefi temellerini tartışıyor.
2-İngiltere’de bir zamanlar varolan olumlu Türk imajının, 1nci Dünya Savaşı’na giden süreçte değiştirilmesi için uygulanan gizli örgüt faaliyetleri sonucunda nasıl değiştirildiğini anlatıyor. Olumsuzlanan Türk imajı ile dağılan Osmanlı topraklarının Batılı güçlere hazırlanması ve ABD’nin İngiltere yanında savaşa sokulması için nasıl kullanıldığını anlatıyor.
3-İrlanda ulusal mücadelesinin, Türkiye ve Atatürk’ü kendilerine model olarak nasıl aldıklarını açıklıyor.
Kitabın içeriğini Türkiye kamuoyuna sunmadan önce son bir noktayı vurgulamak istiyoruz. Bu yazıyı hazırlarken, sıkıntısını çektiğimiz en büyük konu, İrlanda tarihinin Türkler açısından neredeyse hiç bilinmemesi gerçeği oldu. Halbuki, İrlanda ulusal mücadelesi 1900’lerin başlarında dünyada Atatürk ve Lenin gibi iki devrimci önder tarafından yakından takip ediliyordu. Atatürk’ün İrlanda halkının İngiliz emperyalizmine karşı mücadelesine dair, Atatürk’ün Meclis konuşmaları ve Kuvayı Milliye dergisindeki başyazıları mevcut. Öte yandan Lenin, İrlanda mücadelesini ‘burjuva ulusal’ diye küçümseyen Rosa Lüksemburglarla sert tartışmalara girerken, sürekli olarak Türkiye ve İrlanda örneklerini veriyordu. Bu yüzden Türkiye’nin emperyalizme ve Ermeni soykırımı yalanlarına karşı verdiği mücadeleye, kimsenin aklına gelmeyen İrlanda’dan uzanan destek aslında hiç şaşırtıcı olmamalı. Aşağıda okuyacağınız satırlarda bizim hiçbir yorumumuz yoktur.
Okur için özetlenen kitabın bu makalede kullanılan sayfaları şunlardır:
Syf.25-Türklere karşı kullanılan ilk faşist entellektüel W.E.D.Allen
Syf.190-Gizli örgüt elemanı Mark Sykes’ın The Times gazetesindeki makalesi
Syf.192-Weelington House’da ajanlaştırılan yazarlar komitesi.
Syf.195-Ermeni soykırımı fabrikasyonu nasıl hazırlandı.
Syf.197-Mavi Kitabın arkasındaki gerçek.
Syf.198-Malta Sürgünleri davası Londra’dan nasıl yönetildi.
Syf.206-Türklere karşı propoganda faaliyeti.
Syf.207-Anti Türk Kampanyası’nın formülasyonu.

Avustralya ve Yeni Zelanda ulusal uyanışının başlangıcı kendi tarihçileri tarafından Çanakkale Savaşı olarak gösterilir. Avustralya ve Yeni Zelanda ulusalcılığının resmi tarih yazımı Çanakkale ile başlar. Anzaklar olarak bilinen, Britanya İmparatorluk Ordusu içindeki Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar ilk defa Çanakkale’de ‘We are not English anymore’ (Artık İngiliz değiliz) demişlerdir. İrlandalılar bu tarihi yeni yeni tartışmaya başlıyorlar. Pat Walsh’un kitabı bu anlamda İrlanda milliyetçiliğine ve ulus devlet tarih dökümanlarına bir meydan okuma. Neden? 1912-1914 yılları arasında İrlanda İç Savaşı’nın tarafları olan Protestan ve Katolik İrlandalıların, Britanya İmparatorluğu’na bağlılık taraftarı Uslter Gönüllüleri ve IRA temelinde örgütlenen bağımsızlık yanlısı Katoliklerin milis örgütlenmeleri, 1nci Dünya Savaşı’nda Britanya Ordusu içinde Türklere ve Almanlara karşı ‘omuz omuza’ savaştılar. Bu tarihe dair, Longman yayınevinin aylık tarih dergisi World History’nin son sayısı Mart 2010 sayısında da Goldsmith University’den Richard Grayson, ‘Düşmanlar Birleşti’ makalesinde İrlanda’nın düşman milis taraflarının 1nci Dünya Savaşı’nda nasıl birleştiklerini anlatıyor. 2002 yılında Oxford Universitesi’nden Adrian Gregory ve Senia Paseta da ‘Savaş Bizi Birleştirdi mi?’ başlıklı bir kitap yayınlamışlardı.
Dr. Walsh kitabında İrlanda iç politikasını ve Amerika’daki güçlü İrlanda lobisini, Ulster, Sinn Fein ve İrlanda Hükümetlerini hep beraber ‘tarihle yüzleşmeye’ davet ediyor. Resmi tarih belgelerini açıklamaya davet ediyor. Kitabın 5 ve 22nci sayfalarındaki önsözde şunları belirtiyor:

...Sorumuz ortada duruyor: Kasım 1914 yılında İrlanda Türkiye ile niye savaşa girdi? İrlandalı tarihçilerin sormaya tenezzül etmediği bu soruyu şu anda bu yazar soruyor. İrlandalılar kendilerine karşı hiçbir yanlış davranış içinde bulunmayan ve üstelik 1847-8 yılları arasındaki büyük açlık yıllarında kendilerine yardım elini uzatmış Türklere karşı Britanya İmparatorluğu adına savaştı. Her şeyden önce neden İrlanda Türklerle savaştı? Neden İngiltere yüzyıl boyunca müttefiği olan Türklere savaş açtı? Bütün bunlar yanlıştı ve bu sorular yanıt bekliyor. Yanıtlar, ortaya çıkarılmamış İrlanda’nın 1nci Dünya Savaşı’nda Türkiye ile 1914-24 yılları arasındaki savaşının belgelerinde gizli.
Karşınızdaki yazar bu soruları sorarken 1919 ve 22 yılları arasındaki gazeteleri inceledikten sonra, kaçamayacağı bir sonuca da ulaştı. 1nci Dünya Savaşı Kasım 1918 yılında sona ermedi. Bu olgu bir sürpriz değil. İrlanda, Türkiye ile 1924 yılına kadar savaşın içinde oldu...


İkinci unutulan gerçek ise, Modern Türk Ulusu’nun kurucusu ve emperyalizme karşı Türk direnişinin kahramanı Mustafa Kemal Atatürk, modern İrlandalı tarihçiler tarafından ‘sekter yayıncılık’ yapmakla suçlanan Katolik Bülten (Catholic Bulletin) gazetesi tarafından büyük bir saygı gördü. Katolik Bülten; Atatürk ve Türk Cumhuriyeti’ne açık bir destek verirken İngilizlerin kurulmakta olan İrlanda ve Türkiye Cumhuriyetlerini engellemek için aynı yöntemleri uyguladığına dikkat çekti.
Katolik Bülten ”İngiltere Türkiye ve İrlanda’ya karşı aynı taktiklerle mücadele ederken, tarih her iki Cumhuriyet’in de kuruluşuna şahit oldu” diyor ve ekliyor: ”Tabii ki tek bir farkla, İrlandalılar kaybetti, Türkler kazandı.” Ve ekliyor:
“1924 Lozan Antlaşması’ndan sonra, kurulamayan İrlanda Cumhuriyeti, Türkiye ile savaşın sonunda Britanya İmparatorluğu’na bağlanmaya zorlandı. -Sinn Fein üyelerinin 1914 yılında kendilerini Redmond’un savaşından ayrı tutmalarına rağmen- Lozan Antlaşması ile Türkiye bağımsız ve hükümran bir devlet olarak tanındı.”
“Birçok yönden bu hikaye üç antlaşmanın masalıdır” diyor Dr. Walsh ve devam ediyor: “1921 Anglo-İrlanda Antlaşması, 1923 Lozan Antlaşması ve 1920 yılında yenilen bir ulusa 1920 yılında silah doğrultarak dikte edilen; unutulan Sevr Antlaşması.”

Dr. Walsh kitabında kullandığı tarihsel dökümanları şöyle sıralıyor: “Hanns Froemberg’in 1938 yılında basılan Atatürk kitabı, Catholic Bulletin gazetesinin 1922-24 nüshaları, Lozan Antlaşması tutanakları” Catholic Bulletin’de yer alan saptamaları ve belgeleri şöyle özetliyor:
“1921 Anglo-Irish Antlaşması’na karşı çıkan Fianna Fail (*) ortaya çıkarken Atatürk’ün örneğini izleyerek bağımsız İrlanda’yı kurmuştur. Böylece, belki de Atatürk’ün, Türk Devleti’nin kurucusu olmanın yanısıra... bağımsız İrlanda fikrinin oluşmasında da payı vardır.
İrlanda’ya yetki devri (devolution) veren Yurt Yasası (Home Rule) 1914 yazında kanunlaştı. Yasa maddesi 1912 yılında Parlamentoya sunulduğunda, İrlanda’daki Britanya İmparatorluğu içinde kalmak isteyen protestan ULSTER örgütü, yasaya ülkenin bölünmesine giden süreci başlatacağı gerekçesiyle karşı çıktı. 28 Eylül 1912 yılında 234.046 İrlandalı Protestan kadın ve 237.368 erkek kamusal bir bildiri yayınlayarak  yasaya karşı çıktılar ve silahlı UVF-Ulster Volunteer Force’u (Ulster Silahlı Gönüllüleri Örgütü) kurdular. 1913 yılında, bu sefer UVF’e karşı, Katoliklerden oluşan İrlandalı ulusalcılar, Dublin Universitesi’nden Eoin MacNeill’in önderliğinde IV-Irish Volunteers (İrlandalı Gönüllüler) adlı silahlı teşkilatı oluşturdular. Ulusalcı güçlerin silahlı örgütü kısa bir süre içinde Ulster’de 40 bin kişiye ulaştı. Bu iki paramileter örgüt, 1914 yılında Home Rule yasasının çıkmasından 6 ay sonra, Türkiye ve Almanya’ya karşı cepheye sürüldü. Katolik ulusalcılar, Londra tarafından ‘Katolik Belçika’nın Almanlardan kurtarılması için ikna edildi. Belçika’da Almanların yaptıklarına dair üretilen haberlerin savaştan sonra kurmaca olduğu anlaşıldı. Protestan Ulsterciler ise Britanya İmparatorluğu’na tam sadakati savundukları için savaşa gönüllü girdiler.
Fakat Çanakkale’ye gönderilen İrlandalılar ülkelerine oldukça farklı döndüler. Özellikle Katolik ulusalcılar. Savaştan önce, istemlerini sadece ‘yerel özerklik’ ile sınırlayan İrlandalı ulusalcılar, Çanakkale’den, Türk direnişinden etkilenerek tam bağımsızlık talebi ile döndü, Cumhuriyetçilere dönüştü ve tamamına yakını IRA saflarına katıldı. 1916 Paskalya ayaklanmasının altında yatan önemli etmenlerden biri, Çanakkale ruhuydu. İrlandacada, Poblacht na hÉireann or Saorstát Éireann olarak geçen İrlanda Cumhuriyeti fikri, 1919-1922 yılları arasındaki İrlanda bağımsızlık savaşının kaynakları, Çanakkale’den Cumhuriyet ve Bağımsılzık fikri ile dönen askerlerde yatıyor. IRA ya da İrlandacada Oglaigh na hEireann yani İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun 1913 yılında kurulduğunda iki monarşili sistemden tamamen bağımsız Cumhuriyet fikrine geçmesi, İrlanda Cumhuriyetçi Partisi Fianna Fail’in tarih sahnesine çıkması’nın altında Catholic Bulletin nüshalarında yer alan tek bir etmen var: Atatürk. 1921 Antlaşması İrlandayı sorunları halen daha devam eden bir şekilde ikiye böldü. Bağımsız İrlanda 1937 yılına kadar tanınmadı. Kuzey İrlanda’yı Bağımsız İrlanda’dan kopararak Britanya’ya bağladı. Peki bu süreçte; İrlanda’daki cumhuriyet fikri nasıl gelişti?”
Nisan 1923 yılında Catholic Bulletin, alışılmadık bir şekilde Lozan Antlaşması’nın resmi İngiliz belgelerini yayınlamaya başladı. Dr. Walsh kitabında bu yayın programını şöyle yorumluyor:
“...Catholic Bulletin, Lozan belgelerini yorumsuz yayınlamaya başlar. Yoruma da gerek yoktur. Britanya İmparatorluğu’na diz çöktüren bir milletin mücadelesi İrlanda’ya örnek teşkil etmiştir. Bu anlamda kanımca, Atatürk’e İrlanda Cumhuriyeti’ne ilham ve örnek teşkil ettiği için borcumuz vardır. Atatürk’ün Türkiye için yaptığını, İrlandalıların da İrlanda için yapması fikri bir vizyon oluşturmuştur.”
Dr. Walsh, kitabındaki tezleri Anglo-Sakson dünyasındaki tarihsel Türk imajı ve bu imajın fabrikasyonla değiştirilmesi üzerine oturtuyor.
“Türk deyince 1915 yılına kadar İngiltere’de ilk akla gelen gerçek bir centilmen imajıydı. Türkler İngilizlere silah doğrulttuktan sonra bile bu imaj değişmedi ve yerini ‘temiz ve dürüst savaşçı’ imajı aldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun toparklarının parçalanması sürecinde bu imajın değiştirilmesi gerekiyordu.
Bu işin ilk adımı olarak Ermeni soykırımı fabrikasyonuna başlandı. Bu amaçla ilk göreve getirilen kişi W.E.D Allen (1901-73) oldu. Allen aristokrat ailelerin çocuklarının okuduğu Eton mezunuydu. 1919 yılında Avrupa’da Türkler adlı kitabını yazdı. Bu kitabında Türklerin Avrupa’daki yerini şöyle tanımlıyordu: ‘...Orta Asya’nın steplerinden gelen göçmen çobanlardan oluşan garip bir kabilenin Avrupa’daki bir düzine ulus üzerinde egemenlik kurması nasıl mümkün olabilir ki?’
“Allen, 1920 yılında Türkler ile Yunanlıların Savaşı’na savaş muhabiri olarak katıldı. 1929 yılında Kraliyete bağlılık yanlısı Unionist Parti’den Batı Belfast milletvekili seçildi. 1931 yılında Sör Oswald Mosley’in faşist partisine katıldı. Mosley’nin yakın arkadaşı olarak, faşist Kara Gömlekliler örgütünün kuruluşunda görev aldı. 1934 yılında James Drennan takma adıyla Oswald Mosley ve Britanya Faşizmi adlı bir kitap kaleme aldı. Mussolini ve Mosley arasındaki resmi görevli kurye görevine getirildi. Daha sonradan bu dönemde Sör Basil Thomson’un başkanlığındaki ‘Special Branch’ daki MI5 (İngiliz içistihbarat servisi) görevlisi olduğu öğrenilecekti. İki dünya savaşı arasında, Anadolu’da ve Kafkaslarda MI5 adına araştırmalar yaptı. 1943 yılından 1948 yılına kadar Ankara’da İngiliz Büyükelçiliği Enfromasyon Bürosu’nun başkanlığını yaptı. 1948 yılında Kraliyet madalyası ile ödüllendirildi. Ulster Unionist (Protestan Kraliyet yanlısı örgüt) ve faşist olarak; Türkiye aleyhindeki ilk raporları kaleme alan kişidir.”

ANTİ-TÜRK PROPOGANDASININ MODELİ
Anti Türk propogandasının modeli ise 20 Şubat 1917 yılında The Times gazetesinde çıkan bir makale ile başladı. Yazarın adı Mark Sykes idi. Türklerin 700 bin Ermeni’yi kestiğini ilk olarak Sykes dile getirdi. Sykes The Times gazetesinde çıkan makalesinde şunları dile getiriyordu:
“...Kısa zaman öncesine kadar, İngiltere’de Genç Türk denilince akla, Anadolu’ya geziye giden romantik İngiliz seyyahlar ve politikacıların da katkısıyla, dürüst ve temiz bir savaşçı olan Türkler geliyordu... Bir kez daha şu Genç Türk’e Alman üniforması ile bakın. Alman militer sesi. Alman Teknik eğitimiyle yetişmiş Genç Türk. Alman profesörleri ona kitle propogandası, politika ve patlayıcıları öğretmiş... 2.5 yıl boyunca katliamlar yaptı, ihanetler yaptı, bütün anlaşmaları ihlal etti, savaş esirlerimizi katletti, yaralılarımızı öldürdü, kadınlarımızı rehin aldı ve halen daha birileri ‘temiz savaşçı Türk’ (clean fighting Turk) diyor... Bu Türkler 700 bin Ermeniyi katlettiler, Lübnan’da açlık ve sefillik yarattılar, Yahudi kolonistleri yok ettiler...”
Sykes’ın The Times gazetesinde yayınlanan bu makalesi, 100 bin kopya basıldı. 30 bin adedi Amerika’ya gönderildi. Sykes’ın mektubu Ermenilerin öldürülmesini temel alarak oluşturulan Anti-Türk Kampanyası’nın modeli oldu.(syf.207)

WELLINGTON HOUSE VE TÜRK
Pat Walsh’ı okumaya devam ediyoruz:
“Türklere karşı kampanya ve Ermeni katliamı fabrikasyonu 1914 yılında kurulan gizli bir örgütlenmenin içinde oluşturuldu. Britanya Devlet yapısı içindeki bu gizli örgüt 1914 sonbaharında adını o tarihte İngiliz Parlamentosu’nun kalbi olan ve Buckingham Sarayı’nın yanında bulunan, Wellington House’da örgütlenen Savaş Propoganda Bürosu’ndan (War Propoganda Bureau) alıyordu. Doğrudan dışişlerine bağlı olarak kurulan bu gizli örgütün tüm bilgileri ve dokümanları savaştan sonra Wellington House’ın şaibeli bir şekilde tamamen yanmasıyla yok oldu. Bu gizli örgütün ve Türkler aleyhindeki propoganda faaliyetleri 1935 yılına kadar ortaya çıkmadı. Wellington House’da Türklere karşı yapılan kurmaca Ermeni katliamı haberlerinin esas hedefi Amerika Birleşik Devletleri’ydi.(syf.207) ( Bu konudaki geniş dökümantasyon için şu kaynağa bakınız: Wellington House and British PropogandaDuring The first World War, M.L. Sanders, The Historical Journal, XVIII, 1975)
Savaş Propoganda Bürosu’nun başında Liberal milletvekili Charles F.Masterman bulunuyordu. Eski kabine bakanı ve Daily News gazetesinin edebiyat editörü olan Masterman, Asquith Hükümeti’nde bakanlık yapmıştı. Asquith kendisini bu gizli büronun başına davet ettiğinde, misyon çok netti. İngiltere’nin düşmanlarını kötü ve şeytan göstermek ve İngiltere’yi haklı göstermek. İşin başında bu büro Almanlara karşı örgütlenmişse de daha sonta Türkler özel çalışma alanı oldu.”

TÜRKLERE KARŞI AJANLAŞTIRILAN İNGİLİZ YAZARLAR VE GAZETECİLER
“Masremann görevi kabul ettiğinde, İngiliz edebiyatının önde gelen 25 yazarını Wellington House’a davet etti. Toplantının amacı Britanya İmparatorluğu’nun savaştaki çıkarlarını korumaktı. Yazarlara bu örgüt ve toplantının başlatacağı faaliyetler hakkında hiçbir yere bilgi sızdırmamaları dikte edildi. Wellington House’daki bu toplantılardan ve çalışmalardan, Ermeni katliamı haberlerinden İngiliz Parlamentosu’nun bile haberi olmadı. Wellington House’daki gizli faaliyete kimler katıldı. Bu bilgi ilk kez geniş kamuoyuna açıklanıyor: Thomas Hardy, H.G.Wells, John Galsworthy, Arthur Conan Doyle, John Masefield, Arnold Bennett, G.K. Chesterton, J.M.Barrie, G.M.Trevelyan ve diğerleri.”(syf.192)
Dr.Walsh, kitabında bu toplantının İngiliz tarihindeki en geniş katılımlı yaratıcı ve akademik toplantı olduğunu belirtiyor. İkinci toplantı bu sefer gazetecilerle yapıldı:
“İngiltere’nin önde gelen gazete editörleri örgütte biraraya geldi: Geoffrey Dawson, Edward Cook, J.L. Garvin, J.A. Spender ve diğerleri...
Wellington House, gizli bir yapılanma olduğu için yayınların özel yayınevleri tarafından basılması ve dağıtımı görevini de üstlendi. Yayınevi editörleri Wellington House’a çağrıldı. Oxford University Press, Macmillan, Hodder and Stoughton, Methuen yayınevleri yani dünyanın en büyük ve prestijli yayınevleri örgütlenmeye dahil edildi. Oxford University Press ve John Murray yayınların dağıtımı işini üstlendiler. Amerika’da tespit edilen 13 bin etkili kişinin de içinde olduğu bir adres listesine; aristokratların imzaları ile yayınlar ulaştırılmaya başlandı.”

ERMENİ SOYKIRIMI YAYINLARI BAŞLIYOR
“Wellington House gizli propoganda Bürosu, İngiltere’nin o tarihe kadar yetiştirdiği iki önemli tarihçiyi görevlendirdi. G.P.Gooch ve Arnold Toynbee. Toynbee, Wellington House’da tarihçi olarak değil propogandist olarak görevlendirildi. Toynbee az sonra değineceğimiz meşhur Mavi Kitap’ı da Wellington House memuru olarak yazdı. Wellington House’da Türkleri hedef alan kitapların uzun bir listesi mevcut, bunlardan bazıları:
Mark Sykes, British Palestine Committee, The Clean Fighting Turk
E.F.Benson; Crescent and Iron Cross, Deutschland über Allah
Israel Cohen; The Turkish Persecution of the Jews
Edward Cook; Britain and Turkey
E.W.G.Masterman; The Deliverence of Jerusalem
Basil Mathews; The Freedoom of Jerusalem
Esther Mugerditchian; From Turkish Toils
Martin Niepage; The Horrors of Allepo
Cannon Partif; Mesopotomia
R.W.Seaton; Serbia, Yesterday, Today and Tomorrow
Josiah Wedgewood; With Machine Guns in Galliboli
Chaim Weizmann, R.Gothell; What is Zionism?
Anon; Subject Nationalities of the German Allies, Syria During March 1916
S.Tolkowsky; Jewish colonisation in Palestine
Arnold J.Toynbee; Armenian Atrocities:The Murder of a Nation, Turkey-A Past and a Future, The Murdereous Tyranny of Turks

MAVİ KİTABIN ARDINDAKİ GERÇEK
Daha geçtiğimiz yıl Lord Avebury’nin eline alarak Ankara’ya geldiği Mavi Kitap’la ilgili İngiltere bu kitabın savaş döneminde propoganda amacıyla yazıldığını dile getirdi bugüne kadar. Ama kullanmaya da ısrarla devam etti. Mavi Kitap’ın ardında başka gerçekler de var. Türkler aleyhine uzun bir liste oluşturan bu kitaplardaki tüm kurmaca malzeme yazarlar arasında aslında tek bir merkezden çıkan akademik referanslarmış gibi kullanıldı. Dr. Walsh Türklere karşı fabrikasyonun bu korkunç metodunu ortaya sererken bir örnek veriyor:
“Örneğin o yıllarda hayalet romanlarının ünlü bir romancısı olan Canterbury Archbishop’u E.F.Benson ‘Crescent and Iron Cross’ kitabının önsözünde kullandığı kaynakları şöyle açıklıyor:
‘...Ermeni katliamlarına ilişkin şu kaynaklara başvurdum: Lord Bryce’ın topladığı ifadeler, Bay Arnold J.Toynbee’inin The Murder of a Nation ve The Murdereous Tyranny of the Turks ve Dr.Martin’in Niepage’ın The Horrors of Aleppo kitabı. İlk bölümde Bay D.G.Hogarth’ın The Balkans (Clarendon Press,1915) adlı kitabına başvurdum...’
Değişik yayınevlerinden çıkan, değişik kitaplardan kullanılan kaynaklar. Aslında tüm kitaplar tek bir gizli merkezden çıkmış. Yazarlar birbirlerinin çalışmalarının haberleri yokmuş gibi birbirlerine referanslar veriyorlar...”

MAVİ KİTABIN AMACI: Malta sürgününü gerçekleştirmek ve ABD’yi savaşa sokmak.
Şunu özetleyebiliriz: Mavi Kitap, gelecekte kullanılmak üzere raflarda tozlanmaya bırakıldı, ta ki Britanya’nın Türklere karşı kullanmasına tekrar ihtiyaç duyuluncaya kadar.’
(Dr.Walsh, a.g.e: syf.198)
Dr.Walsh devam ediyor:
“Mavi Kitabın içeriğine ilişkin Britanya Hükümeti tarafından hiçbir zaman tatmin edici bir resmi açıklama yapılmadı. Toynbee, 1922 yılında yayınlanan Western Question and Turkey adlı kitabının 50inci sayfasında, kitabın ‘propoganda’ amacıyla yazıldığını belirtmesine karşın...
İngiliz tarihçi Trevor Wilson bu konuda şunları söylüyor: ‘Lord Bryce bu iddiaların yalan ya da sahte olduğunu söyleme seçeneğine sahip değildi. Toynbee’nin Türkiye ile benzer bir şekilde Almanya’nın Belçika’da yaptığı insanlık dışı işlemlere dair fabrikasyon haberlerinin; hiçbirinin doğru olmadığı da savaştan sonra ispatlandı. (Journal of Contemporary History, Haziran 1979)’
“Fakat Britanya Hükümeti, 1920-21 yılları arasında Mavi Kitap’ta yazılanları delil gösterererek o zamanki ulusal önderleri Malta’ya sürgüne göndertti. Mahkeme heyetine Mavi Kitap verimesine karşın; iki yıl süren yargılamalardan sonra, yargı sanıkları delil yetersizliğinden serbest bıraktı. ( Bu teknik Kuzey İrlandalı okurlara hiç yabancı gelmeyecektir.)
Mavi Kitap, Haziran 1915 yılında, 2.5 milyon adet basıldı ve dağıtıldı. 1916 yılında 200 ve 1917 yılında 400 üzerinde yayınevi tarafından 17 dile çevrilerek milyonlarca basıldı. Mavi Kitap broşürleri ABD’deki bütün kütüphanelere, doktor kliniklerine, berber dükkanlarına dağıtıldı. Savaş yıllarında 7 milyonun üzerinde kopya dünyadaki fikir üreticilerine yollandı. Özel hedef ABD’ydi. Gilbert Parker, ABD’de 13bin etkili ismin listesini çıkardı. Bu seçkin kişiler, Devlet Propoganda Bölümü’nden belge aldıklarını bilmeden bu zarfların kendilerine İngiliz elitlerinden gönderilidiğini zannettiler. Kitapların pahalı olması ve sadece üst orta sınıflar tarafından okunabilmesi nedeniyle, Wellington House, Illustrated London News matbaasında birçok dilde kendi gazetelerini basmaya başladı. Savaşın başlaması ile beraber İngiltere, Almanya’dan ABD’ye giden iletişim hatlarını ve kablolarını kesti ve ABD’ye tüm bilgi akışı sadece İngiltere’den gerçekleşmeye başaldı. (Kaynak: H.C. Peterson,  1914-17, American Political Science Review, February 1937, syf.81)
H.C.Peterson; Ermeni Soykırımı haberlerinin de ABD’ye İngiltere’den gittiğini, Alman haber ajanslarının sansürlendiğini belirterek, İngiliz medyasının Amerikan medyasına dönüştürüldüğünü anlatıyor.
Amerika’ya yapılan Türk karşıtı propogandanın amacı; Anadolu’da Ermenileri protestanlaştırmak için faaliyet gösteren Amerikalı misyonerlerin hazırladıkları zemin üzerinde ABD’yi savaşa dahil etmekti. Türklerin Doğu Avrupa’da Yahudileri de katlettikleri Amerika’daki Yahudi cemaatini ayrıca harekete geçirmeye yetiyordu. Kuşkusuz bu propogandanın bir diğer amacı da parçalanan Osmanlı topraklarını Batılı güçlere paylaşım için hazırlamaktı. İngiltere’nin Amerika’ya yönelik propogandasının bir diğer nedeni de, Amerikan elitlerinin savaş yıllarında İngiltere’ye değil Almanya’ya sempati duydukları gerçeği idi.
İrlandalı sosyalistler; Dr.Walsh’ın kitabı ile büyük bir tarihsel sorumluluğu yerine getirdiler. Şimdi bu kitapta ortaya konan tarihsel gerçeklerin artık siyasallaşmasının zamanı geldi. 1900’lerin başlarında Türkiye karşıtı faaliyetlerin perde arkası; basit bir tarih tartışması değil. Bunun siyasal etkileri halen daha devam ediyor. Bu kitaptaki belgelerin siyasallaşması demek; Ermeni Soykırım yalanlarını onaylayan dünyadaki tüm Meclislerin ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin bir kez daha düşünmesi anlamına geliyor. Ya 1915’lerde İngiliz devleti içindeki bir gizli örgütün fabrikasyonuna doğru demeye devam edecekler ya da tarihin önünde saygıyla eğilecekler.

19.03.2010 18:20
Kağan Güner
İADD Yönetim Kurulu Başkanı
Odatv.com

31.8.08

Ordunun Bayramı

CUMHURİYETİN bayramları, mevsimler gibi art arda gelir, ama hepsi birden bir bütün oluşturur. 23 Nisan çocukların, 19 Mayıs gençlerin, 30 Ağustos askerlerindir; 29 Ekim, onları toparlar, cumhurun bayramı yapar. Şimdi bugünün takvimine uygun böyle düzgün bir sıralamanın olması, cumhuriyetin kuruluşu sanki bir yıllık bir süreçmiş izlenimini yaratır. Oysa, olaylar tek yıllık bir kronolojiye sığmaz; Milli Mücadele tam dört yıllık çetin bir dönemdir.30 Ağustos 1922’nin o süreç içinde özel bir yeri var.
Yunan Dumlupınar’da darmadağın edilmeseydi, Samsun’a çıkış sonuca eriştirilmemiş bir tasavvurun başlangıcı olarak kalır, Meclis’in açılışı ölüm-kalım savaşı içinde tarihe geçecek bir demokrasi denemesinden ibaret olarak anımsanırdı. Büyük Zafer, haklı ve doğru düşüncenin, böyle olduğu için de mutlaka galip gelmesi gereken bir inancın gerçekten galip geldiği, haksızlığın ve yanlışın düzeltildiği olayın adıdır.
Aslında, 30 Ağustos bu niteliğiyle bir büyük askerlik ve komutanlık başarısının ötesinde, hukuk ve felsefe açısından da önem taşır. Şunu gösterdiği için: Haktan ve doğrudan yana olmak, tek başına yetmiyor; hakkın ve doğrunun gerisinde kuvvetin de olması gerekiyor. 30 Ağustos, hak ve doğru adına son darbeyi vuran o kuvvetin müthiş bir sabır, planlı bir hazırlık ve ulusal çapta bir özverinin ürünü olduğunu gösterir. Hamurunda Karadeniz’deki tehlikeleri göğüsleyerek Rus mühimmatını Kuzey Anadolu kıyılarına getiren Alemdar, Gazal, Rüsumat römorkörleri mürettebatının, kağnılarıyla cephe gerisine taşıyan cefakâr köy kadınlarının, geceler boyu yürüyerek mevzi değiştiren yorgun askerin, ileri hatlarda neferleriyle birlikte vuruşan zabitlerin emeği var.
İkide bir Ankara’ya gelip demokrasi üzerine ahkâm kesen ve “İstanbul matbuatı”na demeçler veren salak yabancılara anımsatmak gerekir ki, bu devlet böyle kurulmuş bir cumhuriyettir. Milletleşen bir ordunun ya da ordulaşan bir milletin özverileriyle olağanüstü biçimde kurulduğu için, askerle cumhuriyet arasındaki kutsal bağı kavramaya onların olağan bilgisi ve sezgisi yetmez. Yedi düvelin donatımıyla azgın Yunan askerini Anadolu’ya saldırtmakla kendi açılarından işledikleri büyük hatanın hâlâ farkında değildirler. Bu hata, o tarihlere gelinceye kadar ulus kavramıyla tanışmayan ve onun bilincine tam varamayan bir halkı uluslaştırmak olmuştur.
Böyle bir açıdan bakınca, kurtuluş sonrasının cumhuriyeti ile ulus kavramının yaşıt bir ilişki içinde olduğunu bilmek ve kurtuluş mücadelesini noktalayan 30 Ağustos’a da bu gözle bakmak gerekir.
Dolayısıyla, ordunun bayram gününde cumhuriyetin göbek bağındaki bu özelliği içte ve dıştaki cumhuriyet düşmanlarına bir kez daha anımsatmak, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir ulusal ödev sayılmalıdır.

Mümtaz Soysal , Cumhuriyet, 30 Ağustos 2008

29.1.08

Waving Goodbye to Hegemony

Turn on the TV today, and you could be forgiven for thinking it’s 1999. Democrats and Republicans are bickering about where and how to intervene, whether to do it alone or with allies and what kind of world America should lead. Democrats believe they can hit a reset button, and Republicans believe muscular moralism is the way to go. It’s as if the first decade of the 21st century didn’t happen — and almost as if history itself doesn’t happen. But the distribution of power in the world has fundamentally altered over the two presidential terms of George W. Bush, both because of his policies and, more significant, despite them. Maybe the best way to understand how quickly history happens is to look just a bit ahead.
It is 2016, and the Hillary Clinton or John McCain or Barack Obama administration is nearing the end of its second term. America has pulled out of Iraq but has about 20,000 troops in the independent state of Kurdistan, as well as warships anchored at Bahrain and an Air Force presence in Qatar. Afghanistan is stable; Iran is nuclear. China has absorbed Taiwan and is steadily increasing its naval presence around the Pacific Rim and, from the Pakistani port of Gwadar, on the Arabian Sea. The European Union has expanded to well over 30 members and has secure oil and gas flows from North Africa, Russia and the Caspian Sea, as well as substantial nuclear energy. America’s standing in the world remains in steady decline.
Why? Weren’t we supposed to reconnect with the United Nations and reaffirm to the world that America can, and should, lead it to collective security and prosperity? Indeed, improvements to America’s image may or may not occur, but either way, they mean little. Condoleezza Rice has said America has no “permanent enemies,” but it has no permanent friends either. Many saw the invasions of Afghanistan and Iraq as the symbols of a global American imperialism; in fact, they were signs of imperial overstretch. Every expenditure has weakened America’s armed forces, and each assertion of power has awakened resistance in the form of terrorist networks, insurgent groups and “asymmetric” weapons like suicide bombers. America’s unipolar moment has inspired diplomatic and financial countermovements to block American bullying and construct an alternate world order. That new global order has arrived, and there is precious little Clinton or McCain or Obama could do to resist its growth.

The Geopolitical Marketplace

At best, America’s unipolar moment lasted through the 1990s, but that was also a decade adrift. The post-cold-war “peace dividend” was never converted into a global liberal order under American leadership. So now, rather than bestriding the globe, we are competing — and losing — in a geopolitical marketplace alongside the world’s other superpowers: the European Union and China. This is geopolitics in the 21st century: the new Big Three. Not Russia, an increasingly depopulated expanse run by Gazprom.gov; not an incoherent Islam embroiled in internal wars; and not India, lagging decades behind China in both development and strategic appetite. The Big Three make the rules — their own rules — without any one of them dominating. And the others are left to choose their suitors in this post-American world.
The more we appreciate the differences among the American, European and Chinese worldviews, the more we will see the planetary stakes of the new global game. Previous eras of balance of power have been among European powers sharing a common culture. The cold war, too, was not truly an “East-West” struggle; it remained essentially a contest over Europe. What we have today, for the first time in history, is a global, multicivilizational, multipolar battle.
In Europe’s capital, Brussels, technocrats, strategists and legislators increasingly see their role as being the global balancer between America and China. Jorgo Chatzimarkakis, a German member of the European Parliament, calls it “European patriotism.” The Europeans play both sides, and if they do it well, they profit handsomely. It’s a trend that will outlast both President Nicolas Sarkozy of France, the self-described “friend of America,” and Chancellor Angela Merkel of Germany, regardless of her visiting the Crawford ranch. It may comfort American conservatives to point out that Europe still lacks a common army; the only problem is that it doesn’t really need one. Europeans use intelligence and the police to apprehend radical Islamists, social policy to try to integrate restive Muslim populations and economic strength to incorporate the former Soviet Union and gradually subdue Russia. Each year European investment in Turkey grows as well, binding it closer to the E.U. even if it never becomes a member. And each year a new pipeline route opens transporting oil and gas from Libya, Algeria or Azerbaijan to Europe. What other superpower grows by an average of one country per year, with others waiting in line and begging to join?
Robert Kagan famously said that America hails from Mars and Europe from Venus, but in reality, Europe is more like Mercury — carrying a big wallet. The E.U.’s market is the world’s largest, European technologies more and more set the global standard and European countries give the most development assistance. And if America and China fight, the world’s money will be safely invested in European banks. Many Americans scoffed at the introduction of the euro, claiming it was an overreach that would bring the collapse of the European project. Yet today, Persian Gulf oil exporters are diversifying their currency holdings into euros, and President Mahmoud Ahmadinejad of Iran has proposed that OPEC no longer price its oil in “worthless” dollars. President Hugo Chávez of Venezuela went on to suggest euros. It doesn’t help that Congress revealed its true protectionist colors by essentially blocking the Dubai ports deal in 2006. With London taking over (again) as the world’s financial capital for stock listing, it’s no surprise that China’s new state investment fund intends to locate its main Western offices there instead of New York. Meanwhile, America’s share of global exchange reserves has dropped to 65 percent. Gisele Bündchen demands to be paid in euros, while Jay-Z drowns in 500 euro notes in a recent video. American soft power seems on the wane even at home.
And Europe’s influence grows at America’s expense. While America fumbles at nation-building, Europe spends its money and political capital on locking peripheral countries into its orbit. Many poor regions of the world have realized that they want the European dream, not the American dream. Africa wants a real African Union like the E.U.; we offer no equivalent. Activists in the Middle East want parliamentary democracy like Europe’s, not American-style presidential strongman rule. Many of the foreign students we shunned after 9/11 are now in London and Berlin: twice as many Chinese study in Europe as in the U.S. We didn’t educate them, so we have no claims on their brains or loyalties as we have in decades past. More broadly, America controls legacy institutions few seem to want — like the International Monetary Fund — while Europe excels at building new and sophisticated ones modeled on itself. The U.S. has a hard time getting its way even when it dominates summit meetings — consider the ill-fated Free Trade Area of the Americas — let alone when it’s not even invited, as with the new East Asian Community, the region’s answer to America’s Apec.
The East Asian Community is but one example of how China is also too busy restoring its place as the world’s “Middle Kingdom” to be distracted by the Middle Eastern disturbances that so preoccupy the United States. In America’s own hemisphere, from Canada to Cuba to Chávez’s Venezuela, China is cutting massive resource and investment deals. Across the globe, it is deploying tens of thousands of its own engineers, aid workers, dam-builders and covert military personnel. In Africa, China is not only securing energy supplies; it is also making major strategic investments in the financial sector. The whole world is abetting China’s spectacular rise as evidenced by the ballooning share of trade in its gross domestic product — and China is exporting weapons at a rate reminiscent of the Soviet Union during the cold war, pinning America down while filling whatever power vacuums it can find. Every country in the world currently considered a rogue state by the U.S. now enjoys a diplomatic, economic or strategic lifeline from China, Iran being the most prominent example.
Without firing a shot, China is doing on its southern and western peripheries what Europe is achieving to its east and south. Aided by a 35 million-strong ethnic Chinese diaspora well placed around East Asia’s rising economies, a Greater Chinese Co-Prosperity Sphere has emerged. Like Europeans, Asians are insulating themselves from America’s economic uncertainties. Under Japanese sponsorship, they plan to launch their own regional monetary fund, while China has slashed tariffs and increased loans to its Southeast Asian neighbors. Trade within the India-Japan-Australia triangle — of which China sits at the center — has surpassed trade across the Pacific.
At the same time, a set of Asian security and diplomatic institutions is being built from the inside out, resulting in America’s grip on the Pacific Rim being loosened one finger at a time. From Thailand to Indonesia to Korea, no country — friend of America’s or not — wants political tension to upset economic growth. To the Western eye, it is a bizarre phenomenon: small Asian nation-states should be balancing against the rising China, but increasingly they rally toward it out of Asian cultural pride and an understanding of the historical-cultural reality of Chinese dominance. And in the former Soviet Central Asian countries — the so-called Stans — China is the new heavyweight player, its manifest destiny pushing its Han pioneers westward while pulling defunct microstates like Kyrgyzstan and Tajikistan, as well as oil-rich Kazakhstan, into its orbit. The Shanghai Cooperation Organization gathers these Central Asian strongmen together with China and Russia and may eventually become the “NATO of the East.”
The Big Three are the ultimate “Frenemies.” Twenty-first-century geopolitics will resemble nothing more than Orwell’s 1984, but instead of three world powers (Oceania, Eurasia and Eastasia), we have three hemispheric pan-regions, longitudinal zones dominated by America, Europe and China. As the early 20th-century European scholars of geopolitics realized, because a vertically organized region contains all climatic zones year-round, each pan-region can be self-sufficient and build a power base from which to intrude in others’ terrain. But in a globalized and shrinking world, no geography is sacrosanct. So in various ways, both overtly and under the radar, China and Europe will meddle in America’s backyard, America and China will compete for African resources in Europe’s southern periphery and America and Europe will seek to profit from the rapid economic growth of countries within China’s growing sphere of influence. Globalization is the weapon of choice. The main battlefield is what I call “the second world.”


The Swing States
There are plenty of statistics that will still tell the story of America’s global dominance: our military spending, our share of the global economy and the like. But there are statistics, and there are trends. To really understand how quickly American power is in decline around the world, I’ve spent the past two years traveling in some 40 countries in the five most strategic regions of the planet — the countries of the second world. They are not in the first-world core of the global economy, nor in its third-world periphery. Lying alongside and between the Big Three, second-world countries are the swing states that will determine which of the superpowers has the upper hand for the next generation of geopolitics. From Venezuela to Vietnam and Morocco to Malaysia, the new reality of global affairs is that there is not one way to win allies and influence countries but three: America’s coalition (as in “coalition of the willing”), Europe’s consensus and China’s consultative styles. The geopolitical marketplace will decide which will lead the 21st century.
The key second-world countries in Eastern Europe, Central Asia, South America, the Middle East and Southeast Asia are more than just “emerging markets.” If you include China, they hold a majority of the world’s foreign-exchange reserves and savings, and their spending power is making them the global economy’s most important new consumer markets and thus engines of global growth — not replacing the United States but not dependent on it either. I.P.O.’s from the so-called BRIC countries (Brazil, Russia, India, China) alone accounted for 39 percent of the volume raised globally in 2007, just one indicator of second-world countries’ rising importance in corporate finance — even after you subtract China. When Tata of India is vying to buy Jaguar, you know the landscape of power has changed. Second-world countries are also fast becoming hubs for oil and timber, manufacturing and services, airlines and infrastructure — all this in a geopolitical marketplace that puts their loyalty up for grabs to any of the Big Three, and increasingly to all of them at the same time. Second-world states won’t be subdued: in the age of network power, they won’t settle for being mere export markets. Rather, they are the places where the Big Three must invest heavily and to which they must relocate productive assets to maintain influence.
While traveling through the second world, I learned to see countries not as unified wholes but rather as having multiple, often disconnected, parts, some of which were on a path to rise into the first world while other, often larger, parts might remain in the third. I wondered whether globalization would accelerate these nations’ becoming ever more fragmented, or if governments would step up to establish central control. Each second-world country appeared to have a fissured personality under pressures from both internal forces and neighbors. I realized that to make sense of the second world, it was necessary to assess each country from the inside out.
Second-world countries are distinguished from the third world by their potential: the likelihood that they will capitalize on a valuable commodity, a charismatic leader or a generous patron. Each and every second-world country matters in its own right, for its economic, strategic or diplomatic weight, and its decision to tilt toward the United States, the E.U. or China has a strong influence on what others in its region decide to do. Will an American nuclear deal with India push Pakistan even deeper into military dependence on China? Will the next set of Arab monarchs lean East or West? The second world will shape the world’s balance of power as much as the superpowers themselves will.
In exploring just a small sample of the second world, we should start perhaps with the hardest case: Russia. Apparently stabilized and resurgent under the Kremlin-Gazprom oligarchy, why is Russia not a superpower but rather the ultimate second-world swing state? For all its muscle flexing, Russia is also disappearing. Its population decline is a staggering half million citizens per year or more, meaning it will be not much larger than Turkey by 2025 or so — spread across a land so vast that it no longer even makes sense as a country. Travel across Russia today, and you’ll find, as during Soviet times, city after city of crumbling, heatless apartment blocks and neglected elderly citizens whose value to the state diminishes with distance from Moscow. The forced Siberian migrations of the Soviet era are being voluntarily reversed as children move west to more tolerable and modern climes. Filling the vacuum they have left behind are hundreds of thousands of Chinese, literally gobbling up, plundering, outright buying and more or less annexing Russia’s Far East for its timber and other natural resources. Already during the cold war it was joked that there were “no disturbances on the Sino-Finnish border,” a prophecy that seems ever closer to fulfillment.
Russia lost its western satellites almost two decades ago, and Europe, while appearing to be bullied by Russia’s oil-dependent diplomacy, is staging a long-term buyout of Russia, whose economy remains roughly the size of France’s. The more Europe gets its gas from North Africa and oil from Azerbaijan, the less it will rely on Russia, all the while holding the lever of being by far Russia’s largest investor. The European Bank for Reconstruction and Development provides the kinds of loans that help build an alternative, less corrupt private sector from below, while London and Berlin welcome Russia’s billionaires, allowing the likes of Boris Berezovsky to openly campaign against Putin. The E.U. and U.S. also finance and train a pugnacious second-world block of Baltic and Balkan nations, whose activists agitate from Belarus to Uzbekistan. Privately, some E.U. officials say that annexing Russia is perfectly doable; it’s just a matter of time. In the coming decades, far from restoring its Soviet-era might, Russia will have to decide whether it wishes to exist peacefully as an asset to Europe or the alternative — becoming a petro-vassal of China.
Turkey, too, is a totemic second-world prize advancing through crucial moments of geopolitical truth. During the cold war, NATO was the principal vehicle for relations with Turkey, the West’s listening post on the southwestern Soviet border. But with Turkey’s bending over backward to avoid outright E.U. rejection, its refusal in 2003 to let the U.S. use Turkish territory as a staging point for invading Iraq marked a turning point — away from the U.S. “America always says it lobbies the E.U. on our behalf,” a Turkish strategic analyst in Ankara told me, “but all that does is make the E.U. more stringent. We don’t need that kind of help anymore.”
To be sure, Turkish pride contains elements of an aggressive neo-Ottomanism that is in tension with some E.U. standards, but this could ultimately serve as Europe’s weapon to project stability into Syria, Iraq and Iran — all of which Europe effectively borders through Turkey itself. Roads are the pathways to power, as I learned driving across Turkey in a beat-up Volkswagen a couple of summers ago. Turkey’s master engineers have been boring tunnels, erecting bridges and flattening roads across the country’s massive eastern realm, allowing it to assert itself over the Arab and Persian worlds both militarily and economically as Turkish merchants look as much East as West. Already joint Euro-Turkish projects have led to the opening of the Baku-Tbilisi-Ceyhan pipeline, with a matching rail line and highway planned to buttress European influence all the way to Turkey’s fraternal friend Azerbaijan on the oil-rich Caspian Sea.
It takes only one glance at Istanbul’s shimmering skyline to realize that even if Turkey never becomes an actual E.U. member, it is becoming ever more Europeanized. Turkey receives more than $20 billion in foreign investment and more than 20 million tourists every year, the vast majority of both from E.U. countries. Ninety percent of the Turkish diaspora lives in Western Europe and sends home another $1 billion per year in remittances and investments. This remitted capital is spreading growth and development eastward in the form of new construction ventures, kilim factories and schools. With the accession of Romania and Bulgaria to the E.U. a year ago, Turkey now physically borders the E.U. (beyond its narrow frontier with Greece), symbolizing how Turkey is becoming a part of the European superpower.
Western diplomats have a long historical familiarity, however dramatic and tumultuous, with Russia and Turkey. But what about the Stans: landlocked but resource-rich countries run by autocrats? Ever since these nations were flung into independence by the Soviet collapse, China has steadily replaced Russia as their new patron. Trade, oil pipelines and military exercises with China under the auspices of the Shanghai Cooperation Organization make it the new organizing pole for the region, with the U.S. scrambling to maintain modest military bases in the region. (Currently it is forced to rely far too much on Afghanistan after being booted, at China’s and Russia’s behest, from the Karshi Khanabad base in Uzbekistan in 2005.) The challenge of getting ahead in the strategically located and energy-rich Stans is the challenge of a bidding contest in which values seem not to matter. While China buys more Kazakh oil and America bids for defense contracts, Europe offers sustained investment and holds off from giving President Nursultan Nazarbayev the high-status recognition he craves. Kazakhstan considers itself a “strategic partner” of just about everyone, but tell that to the Big Three, who bribe government officials to cancel the others’ contracts and spy on one another through contract workers — all in the name of preventing the others from gaining mastery over the fabled heartland of Eurasian power.
Just one example of the lengths to which foreigners will go to stay on good terms with Nazarbayev is the current negotiation between a consortium of Western energy giants, including ENI and Exxon, and Kazakhstan’s state-run oil company over the development of the Caspian’s massive Kashagan oil field. At present, the consortium is coughing up at least $4 billion as well as a large hand-over of shares to compensate for delayed exploration and production — and Kazakhstan isn’t satisfied yet. The lesson from Kazakhstan, and its equally strategic but far less predictable neighbor Uzbekistan, is how fickle the second world can be, its alignments changing on a whim and causing headaches and ripple effects in all directions. To be distracted elsewhere or to lack sufficient personnel on the ground can make the difference between winning and losing a major round of the new great game.
The Big Three dynamic is not just some distant contest by which America ensures its ability to dictate affairs on the other side of the globe. Globalization has brought the geopolitical marketplace straight to America’s backyard, rapidly eroding the two-centuries-old Monroe Doctrine in the process. In truth, America called the shots in Latin America only when its southern neighbors lacked any vision of their own. Now they have at least two non-American challengers: China and Chávez. It was Simón Bolívar who fought ferociously for South America’s independence from Spanish rule, and today it is the newly renamed Bolivarian Republic of Venezuela that has inspired an entire continent to bootstrap its way into the global balance of power on its own terms. Hugo Chávez, the country’s clownish colonel, may last for decades to come or may die by the gun, but either way, he has called America’s bluff and won, changing the rules of North-South relations in the Western hemisphere. He has emboldened and bankrolled leftist leaders across the continent, helped Argentina and others pay back and boot out the I.M.F. and sponsored a continentwide bartering scheme of oil, cattle, wheat and civil servants, reminding even those who despise him that they can stand up to the great Northern power. Chávez stands not only on the ladder of high oil prices. He relies on tacit support from Europe and hardheaded intrusion from China, the former still the country’s largest investor and the latter feverishly repairing Venezuela’s dilapidated oil rigs while building its own refineries.
But Chávez’s challenge to the United States is, in inspiration, ideological, whereas the second-world shift is really structural. Even with Chávez still in power, it is Brazil that is reappearing as South America’s natural leader. Alongside India and South Africa, Brazil has led the charge in global trade negotiations, sticking it to the U.S. on its steel tariffs and to Europe on its agricultural subsidies. Geographically, Brazil is nearly as close to Europe as to America and is as keen to build cars and airplanes for Europe as it is to export soy to the U.S. Furthermore, Brazil, although a loyal American ally in the cold war, wasted little time before declaring a “strategic alliance” with China. Their economies are remarkably complementary, with Brazil shipping iron ore, timber, zinc, beef, milk and soybeans to China and China investing in Brazil’s hydroelectric dams, steel mills and shoe factories. Both China and Brazil’s ambitions may soon alter the very geography of their relations, with Brazil leading an effort to construct a Trans-Oceanic Highway from the Amazon through Peru to the Pacific Coast, facilitating access for Chinese shipping tankers. Latin America has mostly been a geopolitical afterthought over the centuries, but in the 21st century, all resources will be competed for, and none are too far away.
The Middle East — spanning from Morocco to Iran — lies between the hubs of influence of the Big Three and has the largest number of second-world swing states. No doubt the thaw with Libya, brokered by America and Britain after Muammar el-Qaddafi declared he would abandon his country’s nuclear pursuits in 2003, was partly motivated by growing demand for energy from a close Mediterranean neighbor. But Qaddafi is not selling out. He and his advisers have astutely parceled out production sharing agreements to a balanced assortment of American, European, Chinese and other Asian oil giants. Mindful of the history of Western oil companies’ exploitation of Arabia, he — like Chávez in Venezuela and Nazarbayev in Kazakhstan — has also cleverly ratcheted up the pressure on foreigners to share more revenue with the regime by tweaking contracts, rounding numbers liberally and threatening expropriation. What I find in virtually every Arab country is not such nationalism, however, but rather a new Arabism aimed at spreading oil wealth within the Arab world rather than depositing it in the United States as in past oil booms. And as Egypt, Syria and other Arab states receive greater investment from the Persian Gulf and start spending more on their own, they, too, become increasingly important second-world players who can thwart the U.S.
Saudi Arabia, for quite some years to come still the planet’s leading oil producer, is a second-world prize on par with Russia and equally up for grabs. For the past several decades, America’s share of the foreign direct investment into the kingdom decisively shaped the country’s foreign policy, but today the monarchy is far wiser, luring Europe and Asia to bring their investment shares toward a third each. Saudi Arabia has engaged Europe in an evolving Persian Gulf free-trade area, while it has invested close to $1 billion in Chinese oil refineries. Make no mistake: America was never all powerful only because of its military dominance; strategic leverage must have an economic basis. A major common denominator among key second-world countries is the need for each of the Big Three to put its money where its mouth is.
For all its historical antagonism with Saudi Arabia, Iran is playing the same swing-state game. Its diplomacy has not only managed to create discord among the U.S. and E.U. on sanctions; it has also courted China, nurturing a relationship that goes back to the Silk Road. Today Iran represents the final square in China’s hopscotch maneuvering to reach the Persian Gulf overland without relying on the narrow Straits of Malacca. Already China has signed a multibillion-dollar contract for natural gas from Iran’s immense North Pars field, another one for construction of oil terminals on the Caspian Sea and yet another to extend the Tehran metro — and it has boosted shipment of ballistic-missile technology and air-defense radars to Iran. Several years of negotiation culminated in December with Sinopec sealing a deal to develop the Yadavaran oil field, with more investments from China (and others) sure to follow. The longer International Atomic Energy Agency negotiations drag on, the more likely it becomes that Iran will indeed be able to stay afloat without Western investment because of backing from China and from its second-world friends — without giving any ground to the West.
Interestingly, it is precisely Muslim oil-producing states — Libya, Saudi Arabia, Iran, (mostly Muslim) Kazakhstan, Malaysia — that seem the best at spreading their alignments across some combination of the Big Three simultaneously: getting what they want while fending off encroachment from others. America may seek Muslim allies for its image and the “war on terror,” but these same countries seem also to be part of what Samuel Huntington called the “Confucian-Islamic connection.” What is more, China is pulling off the most difficult of superpower feats: simultaneously maintaining positive ties with the world’s crucial pairs of regional rivals: Venezuela and Brazil, Saudi Arabia and Iran, Kazakhstan and Uzbekistan, India and Pakistan. At this stage, Western diplomats have only mustered the wherewithal to quietly denounce Chinese aid policies and value-neutral alliances, but they are far from being able to do much of anything about them.
This applies most profoundly in China’s own backyard, Southeast Asia. Some of the most dynamic countries in the region Malaysia, Thailand and Vietnam are playing the superpower suitor game with admirable savvy. Chinese migrants have long pulled the strings in the region’s economies even while governments sealed defense agreements with the U.S. Today, Malaysia and Thailand still perform joint military exercises with America but also buy weapons from, and have defense treaties with, China, including the Treaty of Amity and Cooperation by which Asian nations have pledged nonaggression against one another. (Indonesia, a crucial American ally during the cold war, has also been forming defense ties with China.) As one senior Malaysian diplomat put it to me, without a hint of jest, “Creating a community is easy among the yellow and the brown but not the white.” Tellingly, it is Vietnam, because of its violent histories with the U.S. and China, which is most eager to accept American defense contracts (and a new Intel microchip plant) to maintain its strategic balance. Vietnam, like most of the second world, doesn’t want to fall into any one superpower’s sphere of influence.

The Anti-Imperial Belt
The new multicolor map of influence — a Venn diagram of overlapping American, Chinese and European influence — is a very fuzzy read. No more “They’re with us” or “He’s our S.O.B.” Mubarak, Musharraf, Malaysia’s Mahathir and a host of other second-world leaders have set a new standard for manipulative prowess: all tell the U.S. they are its friend while busily courting all sides.
What is more, many second-world countries are confident enough to form anti-imperial belts of their own, building trade, technology and diplomatic axes across the (second) world from Brazil to Libya to Iran to Russia. Indeed, Russia has stealthily moved into position to construct Iran’s Bushehr nuclear reactor, putting it firmly in the Chinese camp on the Iran issue, while also offering nuclear reactors to Libya and arms to Venezuela and Indonesia. Second-world countries also increasingly use sovereign-wealth funds (often financed by oil) worth trillions of dollars to throw their weight around, even bullying first-world corporations and markets. The United Arab Emirates (particularly as represented by their capital, Abu Dhabi), Saudi Arabia and Russia are rapidly climbing the ranks of foreign-exchange holders and are hardly holding back in trying to buy up large shares of Western banks (which have suddenly become bargains) and oil companies. Singapore’s sovereign-wealth fund has taken a similar path. Meanwhile, Saudi Arabia plans an international investment fund that will dwarf Abu Dhabi’s. From Switzerland to Citigroup, a reaction is forming to limit the shares such nontransparent sovereign-wealth funds can control, showing just how quickly the second world is rising in the global power game.
To understand the second world, you have to start to think like a second-world country. What I have seen in these and dozens of other countries is that globalization is not synonymous with Americanization; in fact, nothing has brought about the erosion of American primacy faster than globalization. While European nations redistribute wealth to secure or maintain first-world living standards, on the battlefield of globalization second-world countries’ state-backed firms either outhustle or snap up American companies, leaving their workers to fend for themselves. The second world’s first priority is not to become America but to succeed by any means necessary.

The Non-American World
Karl Marx and Max Weber both chastised Far Eastern cultures for being despotic, agrarian and feudal, lacking the ingredients for organizational success. Oswald Spengler saw it differently, arguing that mankind both lives and thinks in unique cultural systems, with Western ideals neither transferable nor relevant. Today the Asian landscape still features ancient civilizations but also by far the most people and, by certain measures, the most money of any region in the world. With or without America, Asia is shaping the world’s destiny — and exposing the flaws of the grand narrative of Western civilization in the process.
The rise of China in the East and of the European Union within the West has fundamentally altered a globe that recently appeared to have only an American gravity — pro or anti. As Europe’s and China’s spirits rise with every move into new domains of influence, America’s spirit is weakened. The E.U. may uphold the principles of the United Nations that America once dominated, but how much longer will it do so as its own social standards rise far above this lowest common denominator? And why should China or other Asian countries become “responsible stakeholders,” in former Deputy Secretary of State Robert Zoellick’s words, in an American-led international order when they had no seat at the table when the rules were drafted? Even as America stumbles back toward multilateralism, others are walking away from the American game and playing by their own rules.
The self-deluding universalism of the American imperium — that the world inherently needs a single leader and that American liberal ideology must be accepted as the basis of global order — has paradoxically resulted in America quickly becoming an ever-lonelier superpower. Just as there is a geopolitical marketplace, there is a marketplace of models of success for the second world to emulate, not least the Chinese model of economic growth without political liberalization (itself an affront to Western modernization theory). As the historian Arnold Toynbee observed half a century ago, Western imperialism united the globe, but it did not assure that the West would dominate forever — materially or morally. Despite the “mirage of immortality” that afflicts global empires, the only reliable rule of history is its cycles of imperial rise and decline, and as Toynbee also pithily noted, the only direction to go from the apogee of power is down.
The web of globalization now has three spiders. What makes America unique in this seemingly value-free contest is not its liberal democratic ideals — which Europe may now represent better than America does — but rather its geography. America is isolated, while Europe and China occupy two ends of the great Eurasian landmass that is the perennial center of gravity of geopolitics. When America dominated NATO and led a rigid Pacific alliance system with Japan, South Korea, Australia and Thailand, it successfully managed the Herculean task of running the world from one side of it. Now its very presence in Eurasia is tenuous; it has been shunned by the E.U. and Turkey, is unwelcome in much of the Middle East and has lost much of East Asia’s confidence. “Accidental empire” or not, America must quickly accept and adjust to this reality. Maintaining America’s empire can only get costlier in both blood and treasure. It isn’t worth it, and history promises the effort will fail. It already has.
Would the world not be more stable if America could be reaccepted as its organizing principle and leader? It’s very much too late to be asking, because the answer is unfolding before our eyes. Neither China nor the E.U. will replace the U.S. as the world’s sole leader; rather all three will constantly struggle to gain influence on their own and balance one another. Europe will promote its supranational integration model as a path to resolving Mideast disputes and organizing Africa, while China will push a Beijing consensus based on respect for sovereignty and mutual economic benefit. America must make itself irresistible to stay in the game.
I believe that a complex, multicultural landscape filled with transnational challenges from terrorism to global warming is completely unmanageable by a single authority, whether the United States or the United Nations. Globalization resists centralization of almost any kind. Instead, what we see gradually happening in climate-change negotiations (as in Bali in December) — and need to see more of in the areas of preventing nuclear proliferation and rebuilding failed states — is a far greater sense of a division of labor among the Big Three, a concrete burden-sharing among them by which they are judged not by their rhetoric but the responsibilities they fulfill. The arbitrarily composed Security Council is not the place to hash out such a division of labor. Neither are any of the other multilateral bodies bogged down with weighted voting and cacophonously irrelevant voices. The big issues are for the Big Three to sort out among themselves.

Less Can Be More
So let’s play strategy czar. You are a 21st-century Kissinger. Your task is to guide the next American president (and the one after that) from the demise of American hegemony into a world of much more diffuse governance. What do you advise, concretely, to mitigate the effects of the past decade’s policies — those that inspired defiance rather than cooperation — and to set in motion a virtuous circle of policies that lead to global equilibrium rather than a balance of power against the U.S.?
First, channel your inner J.F.K. You are president, not emperor. You are commander in chief and also diplomat in chief. Your grand strategy is a global strategy, yet you must never use the phrase “American national interest.” (It is assumed.) Instead talk about “global interests” and how closely aligned American policies are with those interests. No more “us” versus “them,” only “we.” That means no more talk of advancing “American values” either. What is worth having is universal first and American second. This applies to “democracy” as well, where timing its implementation is as important as the principle itself. Right now, from the Middle East to Southeast Asia, the hero of the second world — including its democracies — is Lee Kuan Yew of Singapore.
We have learned the hard way that what others want for themselves trumps what we want for them — always. Neither America nor the world needs more competing ideologies, and moralizing exhortations are only useful if they point toward goals that are actually attainable. This new attitude must be more than an act: to obey this modest, hands-off principle is what would actually make America the exceptional empire it purports to be. It would also be something every other empire in history has failed to do.
Second, Pentagonize the State Department. Adm. William J. Fallon, head of Central Command (Centcom), not Robert Gates, is the man really in charge of the U.S. military’s primary operations. Diplomacy, too, requires the equivalent of geographic commands — with top-notch assistant secretaries of state to manage relations in each key region without worrying about getting on the daily agenda of the secretary of state for menial approvals. Then we’ll be ready to coordinate within distant areas. In some regions, our ambassadors to neighboring countries meet only once or twice a year; they need to be having weekly secure video-conferences. Regional institutions are thriving in the second world — think Mercosur (the South American common market), the Association of Southeast Asian Nations (Asean), the Gulf Cooperation Council in the Persian Gulf. We need high-level ambassadors at those organizations too. Taken together, this allows us to move beyond, for example, the current Millennium Challenge Account — which amounts to one-track aid packages to individual countries already going in the right direction — toward encouraging the kind of regional cooperation that can work in curbing both terrorism and poverty. Only if you think regionally can a success story have a demonstration effect. This approach will be crucial to the future of the Pentagon’s new African command. (Until last year, African relations were managed largely by European command, or Eucom, in Germany.) Suspicions of America are running high in Africa, and a country-by-country strategy would make those suspicions worse. Finally, to achieve strategic civilian-military harmonization, we have to first get the maps straight. The State Department puts the Stans in the South and Central Asia bureau, while the Pentagon puts them within the Middle-East-focused Centcom. The Chinese divide up the world the Pentagon’s way; so, too, should our own State Department.
Third, deploy the marchmen. Europe is boosting its common diplomatic corps, while China is deploying retired civil servants, prison laborers and Chinese teachers — all are what the historian Arnold Toynbee called marchmen, the foot-soldiers of empire spreading values and winning loyalty. There are currently more musicians in U.S. military marching bands than there are Foreign Service officers, a fact not helped by Congress’s decision to effectively freeze growth in diplomatic postings. In this context, Condoleezza Rice’s “transformational diplomacy” is a myth: we don’t have enough diplomats for core assignments, let alone solo hardship missions. We need a Peace Corps 10 times its present size, plus student exchanges, English-teaching programs and hands-on job training overseas — with corporate sponsorship.
That’s right. In true American fashion, we must build a diplomatic-industrial complex. Europe and China all but personify business-government collusion, so let State raise money from Wall Street as it puts together regional aid and investment packages. American foreign policy must be substantially more than what the U.S. government directs. After all, the E.U. is already the world’s largest aid donor, and China is rising in the aid arena as well. Plus, each has a larger population than the U.S., meaning deeper benches of recruits, and are not political targets in the present political atmosphere the way Americans abroad are. The secret weapon must be the American citizenry itself. American foundations and charities, not least the Gates and Ford Foundations, dwarf European counterparts in their humanitarian giving; if such private groups independently send more and more American volunteers armed with cash, good will and local knowledge to perform “diplomacy of the deed,” then the public diplomacy will take care of itself.
Fourth, make the global economy work for us. By resurrecting European economies, the Marshall Plan was a down payment on even greater returns in terms of purchasing American goods. For now, however, as the dollar falls, our manufacturing base declines and Americans lose control of assets to wealthier foreign funds, our scientific education, broadband access, health-care, safety and a host of other standards are all slipping down the global rankings. Given our deficits and political gridlock, the only solution is to channel global, particularly Asian, liquidity into our own public infrastructure, creating jobs and technology platforms that can keep American innovation ahead of the pack. Globalization apologizes to no one; we must stay on top of it or become its victim.
Fifth, convene a G-3 of the Big Three. But don’t set the agenda; suggest it. These are the key issues among which to make compromises and trade-offs: climate change, energy security, weapons proliferation and rogue states. Offer more Western clean technology to China in exchange for fewer weapons and lifelines for the Sudanese tyrants and the Burmese junta. And make a joint effort with the Europeans to offer massive, irresistible packages to the people of Iran, Uzbekistan and Venezuela — incentives for eventual regime change rather than fruitless sanctions. A Western change of tone could make China sweat. Superpowers have to learn to behave, too.
Taken together, all these moves could renew American competitiveness in the geopolitical marketplace — and maybe even prove our exceptionalism. We need pragmatic incremental steps like the above to deliver tangible gains to people beyond our shores, repair our reputation, maintain harmony among the Big Three, keep the second world stable and neutral and protect our common planet. Let’s hope whoever is sworn in as the next American president understands this.
PARAG KHANNA, New York Times, 27 Ocak 2008

Parag Khanna is a senior research fellow in the American Strategy Program of the New America Foundation. This essay is adapted from his book, “The Second World: Empires and Influence in the New Global Order,” to be published by Random House in March.

3.1.08

An Ottoman warning for indebted America

Future historians will look back on the current decade as a turning point comparable with that of the Seventies. No, not the 1970s. This is not going to be another piece pointing out the coincidence of an unpopular Republican president, soaring oil prices, a sagging dollar and an unwinnable faraway war. I am talking about the 1870s.
At first sight, the resemblances across 130 years may not seem obvious. The 1870s were a time when conservative leaders such as Benjamin Disraeli, British prime minister, were powerful and popular. It was a time of falling commodity prices, after the financial crash of 1873 and the opening up of the American plains to agriculture. And it was an era of currency stability, as one country after another followed the British lead by pegging to gold.
Yet, on closer inspection, we are indeed living through a global shift in the balance of power very similar to that which occurred in the 1870s. This is the story of how an over-extended empire sought to cope with an external debt crisis by selling off revenue streams to foreign investors. The empire that suffered these setbacks in the 1870s was the Ottoman empire. Today it is the US.
In the aftermath of the Crimean war, both the sultan in Constantinople and his Egyptian vassal, the khedive, had begun to accumulate huge domestic and foreign debts. Between 1855 and 1875, the Ottoman debt increased by a factor of 28. As a percentage of expenditure, interest payments and amortisation rose from 15 per cent in 1860 to 50 per cent in 1875. The Egyptian case was similar: between 1862 and 1876, the total public debt rose from E£3.3m to E£76m. The 1876 budget showed debt charges accounting for more than half of all expenditure.
The loans had been made for both military and economic reasons: to support the Ottoman military position during and after the Crimean war and to finance railway and canal construction, including the building of the Suez canal, which had opened in 1869. But a dangerously high proportion of the proceeds had been squandered on conspicuous consumption, symbolised by Sultan Abdul Mejid’s luxurious Dolmabahçe palace and the spectacular world premiere of Aïda at the Cairo Opera House in 1871. In the wake of the financial crisis that struck the European and American stock markets in 1873, a Middle Eastern debt crisis was inevit­able. In October 1875 the Ottoman government declared bankruptcy.
The crisis had two distinct financial consequences: the sale of the khedive’s shares in the Suez canal to the British government (for £4m, famously ad­vanced to Disraeli by the Rothschilds) and the hypothecation of certain Ottoman tax revenues for debt service under the auspices of an international Administration of the Ottoman Public Debt, on which European bondholders were represented. The critical point is that the debt crisis necessitated the sale or transfer of Middle Eastern revenue streams to Eur­opeans.
The US debt crisis has taken a different form, to be sure. External liabilities have been run up by a combination of government and household dis-saving. It is not the public sector that is defaulting but subprime mortgage borrowers.
As in the 1870s, though, the upshot of this debt crisis is the sale of assets and revenue streams to foreign creditors. This time, however, creditors are buying bank shares not canal shares. And the resulting shift of power is from west to east.
Since September, Middle Eastern and east Asian sovereign wealth funds have made a succession of investments in four US banks: Bear Stearns, Citigroup, Morgan Stanley and Merrill Lynch. Most commentators have been inclined to welcome this global bail-out : better to bring in foreign capital than to shrink balance sheets by reducing lending. Yet we need to recognise that these “capital injections” represent a transfer of the revenues from the US financial services industry into the hands of foreign governments. This is happening at a time when the gap between eastern and western incomes is narrowing at an unprecedented pace.
In other words, as in the 1870s the balance of financial power is shifting. Then, the move was from the ancient oriental empires (not only the Ottoman but also the Persian and Chinese) to western Europe. Today the shift is from the US – and other western financial centres – to the autocracies of the Middle East and east Asia.
In Disraeli’s day, the debt crisis turned out to have political as well as financial implications, presaging a reduction not just in income but also in sovereignty.
In the case of Egypt, what began with asset sales continued with the creation of a foreign commission to manage the public debt, the installation of an “international” government and finally, in 1882, to British military intervention and the country’s transformation into a de facto colony. In the case of Turkey, the debt crisis was followed by the sultan’s abdication and Russian military intervention, which dealt a lethal blow to the Ottoman position in the Balkans.
It remains to be seen how quickly today’s financial shift will be followed by a comparable geopolitical shift in favour of the new export and energy empires of the east. Suffice to say that the historical analogy does not bode well for America’s quasi-imperial network of bases and allies across the Middle East and Asia. Debtor empires sooner or later have to do more than just sell shares to satisfy their creditors.
Niall Ferguson, The Financial Times, 1 Ocak 2008

The writer is a professor at Harvard University and Harvard Business School and a senior fellow of the Hoover Institution, Stanford

* * *

Yazıyı fazla anladığımdan değil, 2012'ye dört sene kaldığını hatırlatmak için koydum.

27.8.07

Seçimi ABD VE Medya Kazandırdı

Bu öykünün, sömürgeci karşıtı yurtseverlere bir ders, ağızlarından 'demokrasi' sözcüğü hiç düşmeyen sömürgeci uşaklarının ise suratlarında patlayacak bir şamar olmasını diliyorum.
Büyük boy görmek için tıklayınız Sizlere Boris Yeltsin'in 3 Temmuz 1996'da ikinci kez devlet başkanlığına seçilişinin öyküsünü anlatacağım.
Bu öykünün, sömürgeci karşıtı yurtseverlere bir ders, ağızlarından 'demokrasi' sözcüğü hiç düşmeyen sömürgeci uşaklarının ise suratlarında patlayacak bir şamar olmasını diliyorum.
Rusya 3 Temmuz 1996 başkanlık seçimlerine giderken, Moskova'daydım. Tüm olup bitenleri günü gününe televizyondan izledim, gazetelerden okudum. Böylece Rusya'nın bu tarihi sürecine tanık oldum.
Çok önemli dersler dolu 3 Temmuz 1996 seçimini ayrıntılarıyla anlatmadan önce, Boris Yeltsin'i dünyanın iki süper güçlü devletinden birinin başına getiren olayların çok kısa bir özetini sunuyorum.

Darbe Girişimi
1991 yılına girildiğinde Gorbaçov, Sovyetler Birliği'nin devlet başkanıydı.
12 Haziran 1991'de Sovyetler Birliği'nin on beş cumhuriyetinden en büyüğü olan Rusya'da başkanlık seçimleri yapıldı. Oyların yüzde 57'sini alan Boris Yeltsin, Rusya tarihinde halkın oylarıyla seçilmiş ilk başkan oldu.
18 Ağustos 1991'de Gorbaçov, bir askeri darbeyle devrilmek istendi. Darbecilerin tankları Moskova'ya girdi. Boris Yeltsin darbecileri hain ilan edip hızla Beyaz Saray adı verilen Rus Parlamentosuna koştu. Parlamentonun önünde konuşlanmış tanklardan birinin üzerine çıkarak, tüm dünya televizyonlarının canlı yayınladığı tarihi konuşmasını yaptı. Rus halkı adına darbecilere karşı direneceğini söyledi. O ana kadar olup bitenleri evlerinde, televizyonlarının başında korkuyla izlemekte olan Rus halkının büyük bir bölümü Yeltsin'in karşı çıkışından cesaretlenerek yollara döküldü. Kısa bir sürede on binlerce Moskovalı, tankın üstündeki Yeltsin'in etrafını büyük bir coşkuyla sarmıştı.
21 Ağustos 1991 günü darbeciler Moskova'dan kaçtı. Gorbaçov tutsak bulunduğu Kırım'dan Moskova'ya getirildi. Yeltsin, Rusya'nın parlayan yıldızı olmuştu. ABD ve Batı Avrupa ülkeleri Yeltsin'in darbecilere karşı başarılı direnişini demokrasinin bir zaferi olarak görüyor, demokrat Yeltsin'i çılgınca alkışlıyordu.

Yeltsin, IMF ve Dünya Bankasına Teslim Oluyor
8 Aralık 1991 günü Sovyetler Birliği Komünist Partisini kapattıran Yeltsin, Sovyetler Birliği'nin de dağılmış olduğunu duyurdu.
Yetmiş yılı aşkın bir süre, amansız düşmanı kapitalizme karşı savaşmış olan Rusya'nın devlet başkanı Boris Yeltsin, bozulan Rus ekonomisini düzeltmek için, ABD kapitalizminin en acımasız iki kurumu olan IMF ve Dünya Bankası'na başvurdu. Sonraları ABD yöneticileri, Rusya'yı tek kurşun atmadan teslim aldıklarını söyleyeceklerdi.
IMF'ye teslim olan Yeltsin, 'şok tedavisi' olarak sunulan IMF'nin önerilerini hemen kabul edip Rus halkına dayattı. Yeltsin, IMF'nin Rus halkını perişan edecek olan önerilerini, 'radikal reformlar' olarak niteliyor, hiç kimsenin bu reformlara karşı çıkmasını istemiyordu. İşte Yeltsin'in reformlarının sonuçları:

  • Faizler yükseldi, devlet yatırımları durdu.
  • Sosyal harcamalarda büyük kesintiler yapıldı.
  • Başta gıda maddeleri olmak üzere tüm tüketim maddelerinin fiyatları tavana vurdu.
  • Dev ölçekli fabrikalarda üretim durdu, çoğu kapandı.
  • Kadınlı erkekli milyonlarca kişi işsiz kaldı.
  • Rus parası değer kaybetti, Rus halkının bir ömür boyu oluşturduğu birikimler buharlaştı.
  • Ulusal gelir yarı yarıya azaldı, Rus halkı fakirleşti. Oligark denilen bir avuç vurguncu dolar milyarderi oldu.
  • Sağlık sistemi çöktü. Rus halkının ortalama yaşam süresi azaldı.
  • Özelleştirme adı altında devletin fabrikaları, yeraltı ve yer üstü zenginlikleri yağmalandı. Büyük yağmacıların arkasında, Yeltsin'in etrafını kuşatmış Yahudi kökenli Rus politikacılara her türlü destek veren ABD'nin Siyonist bankerleri ve şirketleri bulunmaktaydı.
  • Rus halkı açlık sınırına dayandı. Tüm Rusya, ABD ve Avrupa'da 1930'larda yaşanan 'Büyük Ekonomik Bunalım'dan daha kötü bir bunalıma girdi.

Rus halkı fakirleştikçe, ABD'nin Yeltsin'e olan övgüleri de artıyordu. Yeltsin'i tüm dünyaya örnek bir demokrat olarak tanıtıyorlardı.
Ekmek kuyruklarında sürünen Rus halkını görmezlikten gelen Yeltsin, 'radikal reformların' süreceğini duyuruyordu. Oysa kendi yardımcısı Rutskoy bile bu reform programını 'ekonomik soykırım' olarak niteliyordu.

Yeltsin, Parlamentoyu Topa Tutuyor
Ekonomi çöküp milyonlarca insan işsiz kalınca, Yeltsin'e karşı siyasi hareket başladı. Parlamentoda iki cephe oluştu. Yeltsin'e karşı olanlar üst üste önergeler vererek Yeltsin'i görevden almaya çalışıyorlardı.
21 Eylül 1993'te Yeltsin, televizyona çıktı, ulusa seslendi. Parlamentoyu kapattığını duyurdu. Yeni seçimlere kadar ülkeyi, özel yetkilerle kendisi yönetecekti. ABD'nin övdüğü örnek demokrat Yeltsin, muhalafete dayanamayıp parlamentoyu kapattığını duyurduğu günün hemen ertesinde Rus Parlamentosu toplandı. Yeltsin görevden alındı, yerine yardımcısı atandı. Artık herşey çığırından çıkmıştı. Rusya çok tehlikeli bir siyasi bunalımın içine yuvarlanmıştı. On binlerce Moskovalı sokaklara döküldü. Meydanlar Yeltsin karşıtı sloganlarla inliyordu. Rus halkı, parlamentosunu savunuyordu.
Ordunun ve güvenlik güçlerinin desteğini alan Yeltsin, 4 Ekim 1993 günü, Beyaz Saray adı verilen Rus Parlamentosunu topa tutturdu. Tüm dünya televizyonları, Rus parlamentosunun topçu ateşi altında kalışını anında yayınladı. ABD Başkanı Bill Clinton, Yeltsin'in bu eylemini, demokrasinin savunulması olarak gördüğünü duyuruyor, demokrat Yeltsin'i destekliyordu.

Özelleştirme Yağması
Yeltsin, Aralık 1994'de Çeçenistan'a askeri saldırıda bulunup işgal etti. Moskova'nın denetiminde özerk bir cumhuriyet kurmayı denedi. Ancak Çeçenlerin güçlü direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kaldı, iç politikada güç duruma düştü.
IMF'ye teslim olmuş Rusya'nın 1995'de dış borçları çok artmıştı. Hem bu borçları ödemek hem de Rusya'da yeni türemiş işadamlarının 1996 başkanlık seçimlerinde desteğini alabilmek için, Yeltsin yeni bir özelleştirme yağması başlattı. Rusya'nın en büyük fabrika ve işletmelerinin hisselerini, yeni türemiş Rus bankalarına nakit para karşılığı yok pahasına sattı. Bu hissleri ele geçiren, kendilerine oligark denilen, hemen hemen tamamı Yahudi kökenli olan Rus işadamları ulusal medyanın ve bankaların sahibi oldular.[1]

Yeltsin İkinci Kez Başkan Olmak İstiyor
İşte şimdi sıra geldi, Boris Yeltsin'in ikinci kez devlet başkanlığına seçilişinin öyküsüne.
Alkol bağımlısı olan Yeltsin, 1995'de iki kez kalp krizi geçirdi.
17 Aralık 1995'de yapılan parlamento seçimlerinde, Yeltsin taraftarları beklenmedik ağır bir yenilgi aldılar. Yeltsin'in dolaylı olarak desteklediği 'Vatanımız Rusya Partisi' oyların sadece % 12,2'sini alırken, Genadi Zuganov'un liderliğindeki 'Rusya Federasyonu Komünist Partisi' oyların % 34,9'unu alarak seçimden birinci parti olarak çıkmıştı. Artık herkes, Haziran 1996'da yapılacak devlet başkanlığı seçimini Komünistlerin lideri Zuganov'un kazanacağına kesin gözüyle bakıyordu.
Şubat 1996'da Boris Yeltsin, Haziran 1996'da yapılacak devlet başkanlığı seçimlerine katılacağını duyurdu. Bir dönem daha başkan olmak istiyordu.
Yeltsin'in karşısında iki güçlü aday vardı:

  • Komünistlerin lideri Genadi Zuganov
  • General Aleksandr Lebed

Yeltsin adaylığını açıkladıktan hemen sonra yapılan kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğu görünüm şöyleydi:

Genadi Zuganov: % 50-55
General Lebed: % 30-35
Başkan Yeltsin: % 2-8


Ekonomiyi IMF'ye teslim eden, Rusya'nın yeraltı ve yer üsütü zenginliklerini özelleştirme adı altında yok pahasına yağmalatan, halkın işsiz ve aşsız kalmasına neden olan Yeltsin'i halk artık istemiyordu. Onun alkol bağımlısı oluşu, ciddi sağlık sorunlarının bulunuşu ve dengesiz davranışları da gözden iyice düşmesinin nedenleri arasındaydı.
Kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğu kara tabloyu gören Yeltsin taraftarları paniğe kapıldılar. En çok korkanların başında, özelleştirme yağmasıyla milyarlarca dolar vurgun vuran oligarklar geliyordu. Bu kişiler toplanıp, Yeltsin'e başkanlık seçimlerini iptal etmesi için baskı yaptılar. Açıktan açığa, 'Seçime gerek yok, ülkeyi bir diktatör olarak siz yönetin!' diyorlardı. Bunları söyleyenlerin tümü de, ABD tarafından desteklenip övülen Rusya'nın yeni demokrat yıldızlarıydı.
Yeltsin kendisine verilen öğütü dinlemedi. Seçim kampanyasını yürütecek ekibi değiştirdi. Ekibin başına kızı Tatyana ve özelleştirme yağmasının mimarı Çubais'i getirdi.
Çubais hemen işe koyuldu. Bankerlerden ve medya patronlarından oluşan bir çekirdek kadro kurdu. Medya patronları sürekli Yeltsin yanlısı propaganda yapacaklar, bankerler de paraları seçim kampanyasına akıtacaktı. Bu hizmetlerine karşlık olarak da Çubais, özelleştirme adı altında Rusya'nın en değerli kurum ve kuruluşlarını bu kişilere peşkeş çekecekti.

'Öküz Bokunu Altın Diye Yutturanlar' Moskova'da
Yapılcak başkanlık seçiminde uygulanan kural şuydu: İlk oylamada oyların % 50'sinden fazlasını alan aday seçimi kazanıp başkan oluyordu. Eğer ilk oylamada hiçbir aday oyların % 50'sini alamazsa, bir ay içinde ikinci bir seçim yapılıyor bu kez en çok oy alan aday seçimi kazanıp başkan oluyordu.
Rusya devlet başkanlığı seçim tarihi, 16 Haziran 1996 olarak duyuruldu. Seçim kampanyası başladı.
Rus medyasının tamamı Yeltsin yanlısı propaganda yapıyor, diğer adaylara televizyonda konuşma fırsatı verilmiyordu. Buna rağmen yapılan kamuoyu yoklamalarında Yeltsin, hala Zuganov ve Lebed'in çok gerisinde kalıyordu.
Yeltsin'in kampanyasını yürüten kızı Tatyana ve ortağı Çubais, çok çabuk bir çare bulmak zorundaydılar.
Ve buldular da.
Özelleştirme yağmasından milyarlarca dolar vurmuş olan Yahudi kökenli Rus işadamlarının aracılığıyla, ABD'den yardım istediler. Açıkcası, Amerikalıların Rusya'ya gelip başkanlık seçimini kendilerine kazandırmalarını bekliyorlardı!
Amerikan yönetimi, çok bilgili ve deneyimli üç siyasi uzman danışmanı Moskova'ya hemen göndermeye hazır olduğunu bildirdi.
Üç Amerikalı siyasi uzman danışman; George Gorton, Dick Dresner ve Joe Shumate acele Moskova'ya geldiler ve hemen işe başladılar. Peki, bu üç danışman hangi konuda uzmandılar? Seçim kampanyanlarını yönlendirmede uzmandılar. Amerikan ağzıyla söyleyecek olursak, 'öküz bokunu altın diye yutturabilecek' kertede yetenekliydiler. Şimdi de Yeltsin'i Rus halkına, 'eşi bulunmaz demokrat bir lider' olarak yutturacaklardı.
Üç Amerikalı uzmanın ilk önerileri şu oldu: Yeltsin'in rakipleri hakkında medya sürekli olarak yalan haberler uyduracak, çamur atacaktı! Ruslar bu öneriye karşı çıktı. Yalan söylenmeyecek, çamur atılmayacak, dürüstlük ilkesine bağlı kalınacaktı. Amerikalıların yanıtı ise çarpıcıydı: Seçimi kazanmak istiyorsanız bizim söylediğimiz gibi davranacaksınız, dürüstlükle seçim kazanılmaz!
Amerikalı üç siyasi uzman danışman ikinci önerilerini yaptılar: Yeltsin halkın arasına girecek, onlarla kucaklaşıp öpüşecek, gençler için düzenlenecek eğlence programlarına katılacak, onlarla beraber şarkılar söyleyip dans edecek, kısacası 'çok sevecen, çok tonton' bir kişi rolünü oynayacaktı! Ruslar bu öneriye de sıcak bakmadı. Yeltsin'in doğal davranmasından yanaydılar, rol yapmasını istemiyorlardı. Amerikalı uzmanlar yine sert çıktılar, rol yapmadan, halkı kandırmadan seçim kazanılamazdı!
Yeltsin'in seçim kampanyası neredeyse tam bir çıkmaza girmişti ki, üç Amerikalı uzmanın ABD'den getirilmesinde payı olan Rusya'nın özelleştirme vurguncusu dolar milyarderleri ve medya patronları araya girdiler. Ateşli tartışmalardan sonra Amerikalı üç uzman danışmanın önerileri kabul edildi. Artık Yeltsin'in seçim kampanyasında ipler bu üç Amerikalının eline geçmişti.

Seçimin İlk Aşaması
'Öküz bokunu altın diye yutturabilecek' düzeyde yetenekli üç Amerikalı uzman; bir yandan Yeltsin'in nerede, neler konuşacağını, kimlerle buluşacağını belirlerken, bir yandan da medyanın kullanacağı sloganları üretiyordu.
Rus medyası, Yeltsin'in rakipleri hakkında asılsız dedikodular, yalanlar, iftiralar uyduruyor, en aklı başındaların bile kafalarını karıştırıyordu. Yeltsin'in rakipleri Zuganov ve Lebed bu karalama kampanyası karşısında şaşkın, kendilerini savunacak, seslerini duyuracak değil bir televizyon kanalı, bir gazete dahi bulmakta zorlanıyorlardı.
İşte bu atmosferde, 16 Haziran 1996'da başkanlık seçimleri yapıldı. Katılım oranı % 70 olmuş ve şu sonuçlar alınmıştı:

Yeltsin ( % 35,3 ), Zuganov ( % 32 ), Lebed ( % 14,5 ).

Seçimin ilk aşamasında başkan seçilememişti, ancak bu sonuç Yeltsin için çok büyük bir başarıydı. Birkaç ay öncesine kadar kamuoyundaki desteği % 5 dolaylarındayken, sanki sihirli bir el değmiş ve bu oran % 35'e çıkmıştı! Yeltsin'in kampanya ekibi sevinç içindeydi. Üç Amerikalı uzman ise daha soğukkanlı davranıyor, asıl savaşımın yeni başladığını söylüyordu.

Seçimin İkinci Aşaması
Üç Amerikalı uzman hemen kolları sıvadılar. Yolun yarısını başarıyla geçmişlerdi, ama asıl öldürücü darbeyi şimdi vurmaları gerekiyordu. Yeltsin'e acele bir öneri götürdüler: İlk aşamada % 14,5 oy alan Lebed'e, geri çeviremeyeceği kadar parlak bir teklif götürün ve Lebed'in ikinci aşamaya katılmasını önleyin!
Seçimin ilk aşamasından iki gün sonra, 18 Haziran 1996'da Başkan Yeltsin, üç Amerikalı uzmanın önerisini yerine getirdi. Lebed'i, 'Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi Sekreteri' ve 'Başkanın Ulusal Güvenlik Danışmanı' olarak atadı. Lebed, ağzı kulaklarında, bu yüksek prestijli atamayı hemen kabul etti ve başkanlık seçiminin ikinci aşamasından çekilmiş olduğunu ilân etti.
Lebed'in çekilmesiyle meydan, Yeltsin ve Zuganov'a kalmıştı.
Üç Amerikalı uzman, Zuganov'u yıpratacak kampanyaya hemen başladılar. Tüm medya hemen her gün ve neredeyse günün tamamında şu sloganları tekrar edip durdu: 'Zuganov'a verilecek oylar, Komünistleri tekrar iş başına getirecektir!', 'Zugonov'u seçmek demek, diktatör Stalin'i diriltmek demektir!', 'Zuganov'a verilecek oylar, demokrasinin sonu, özgürlüklerin sonu olacaktır!', 'Bir komünist olan Zuganov eğer seçilecek olursa, Rusya'da iç şavaş çıkacaktır!', 'Mal sahibi, mülk sahibi, iş sahibi olmak istiyorsanız oyunuzu demokrat Yeltsin'e verin!', 'ABD'nin ve Avrupa'nın saygı duyduğu Başkan Yeltsin'i seçin!'.
Medya bu tek yanlı propagandayı sürdürürken, özelleştirme vurguncusu Rus işadamlarının oluşturduğu havuzdan milyonlarca dolar, üç Amerikalı uzmanın saptadığı bölgelerde, belirlediği gruplara dağıtılıyordu. Tam bu sırada IMF, Rusya'ya 10 milyar dolar kredi verdiğini duyurdu. Yeltsin'in seçim kampanyasını yürütenler sevinç içindeydiler.
Üç Amerikalı uzman, Yeltsin'e bir öneri daha götürdüler: Neredeyse iki yıla yakın ödenmeyen emekli maaşlarını ve birikmiş işçi ücretlerini hemen ödeyin! Ödemeler derhal yapıldı. Televizyon kanalları, birikmiş emekli maaşlarını alan yaşlıların ve ücretlerini alan işçilerin Yeltsin'in boynuna sarılarak nasıl ağlaştıklarını, ellerini yüzünü nasıl öptüklerinini tekrar tekrar gösterip durdu.
Seçimin ikinci aşamasına bir hafta kala, Yeltsin bir kalp krizi daha geçirdi. Üç Amerikalı uzmanın yönlendirmesiyle medya bunu halka, Yeltsin aşırı yorgunluktan grip oldu, diye duyurdu. Yeltsin'in yanına hiç kimse sokulmadı, fotoğrafı çekilmedi, görüntüsü alınmadı. Bu olumsuzluğun ustaca atlatılmasından sonra, 3 Temmuz 1996 günü başkanlık seçiminin ikinci aşaması gerçekleştirildi. Yüzde 68,9 katılımın sağlandığı seçimde iki aday şu oyları almıştı:

Yeltsin ( % 53,8 ), Zuganov ( % 40,3).

ABD'den özel olarak getirilen üç Amerikal uzman, medyanın ve özelleştirme vurguncularının desteğiyle, 'öküz bokunu altın diye' Rus halkına yutturmayı başarmışlardı. Boris Yeltsin, ikinci kez Rusya'nın devlet başkanı olarak seçilmişti.
Yeltsin ikinci kez başkan olarak seçildikten sonra, IMF'den 40 milyar dolar borç alındı. Ancak bu para devletin kasasına girmedi! Yeltsin'in kızı Tatyana ve seçimlerde Yeltsin'den yana olan özelleştirme vurguncularının Amerika ve Avrupa'daki banka hesaplarına yatırıldı!
Bu gerçek öykü, 2002 yılında Amerika'da çekilen bir filmin senaryosunu oluşturdu. Fimin adı şuydu: 'Spinning Boris'. Türkçeye şöyle çevirebiliriz: 'Boris Yeltsin'in Rus Halkına Yutturulması'.

Peki, Türk halkına kimlerin nasıl yutturulduğunun öyküsünü yazmanın zamanı gelmedi mi?
Yılmaz Dikbaş, 25 Temmuz 2007, Antalya