Aydınlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aydınlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.4.19

Sadece kitlelerin talepleri önemlidir

Doğuştan karışık olan kafam ne zaman yakın geleceğin olaylarını öngörme çabasıyla daha da karışsa, kendimi Engels’in 1890 yılından kalma şu sözlerini mırıldanırken bulurum:
"Tarih öyle bir tarzda gelişir ki, nihaî sonuç daima pek çok bireysel iradenin çatışmasından çıkar ve her bir irade belirli hayat koşullarının çokluğu tarafından oluşturulur. Bu nedenle, birbiriyle kesişen sayısız güç, bu güçlerden oluşan sonsuz sayıda paralelkenar vardır ve bunlar, tek bir sonucu, tarihsel olayı meydana getirirler. Bu ise, bir kez daha, bir bütün olarak bilinçsizce ve iradesiz işleyen bir gücün ürünü gibi görülebilir. Çünkü her bireysel irade bir diğeri ile engellenir ve ortaya çıkan şey, kimsenin önceden tasarlamadığı bir şey olur."
Tarihsel olayın oluşum diyalektiğini bundan daha iyi anlatan başka bir paragraf yazılmış mıdır? Geleceğin tarihsel olayını bugünden bakarak kesin olarak göremiyoruz. Neden? Çünkü tarihsel olay "belirli hayat koşullarının çokluğu tarafından oluşturulan" iradelerin, toplumsal ve siyasî güçlerin çatışmasından doğuyor. Toplumsal olaylarda, otobüs şu saatte şu durağa gelecek ve ben orada bekliyor olacağım gibi bir şey yok. Mücadele hâlinde olan, birbirinin iradesini engelleyen güçler var. Demek ki iyi mücadele edeceksiniz, inisiyatifi kaybederim diye genişlemekten korkmayacaksınız.
Lafı uzatmadan hemen somut duruma gelecek olursak, İstanbul’daki beklenmedik tarihsel olay Türkiye’nin yakın geleceğini belirleyecektir. AKP bu şehirde bundan sonra dikiş tutturamaz. İlk kez siyasî iktidarın iradesine karşı kitlesel bir irade, seçim gibi yasal ve meşru bir zeminde oluştu ve AKP’nin kumaşı İstanbul’dan sökülmeye başladı. Seçimin neticesi ne olursa olsun, bu sökülmenin bütün ülkeyi kaplayacağı neredeyse kesindir. Bu yüzden AKP İstanbul’u vermemek için direnecek, vermek zorunda kalırsa belediyeyi çalışamaz hâle getirmek için her şeyi yapacaktır.
"Yoklama çekmek" diye bir tabir var. Mesela "CHP organize bir suç örgütü gibi çalıştı" der ve kimlerin tepki gösterdiğine, kimlerin sessiz kaldığına bakarsınız. Bunlar çok tehlikeli hareketlerdir. Siyasî iktidarın her türlü muhalefete polis mantığıyla yaklaşması ve bu mantığı kendi kitlesine aşılamaya çalışması hiç öngörülmeyen yıkıcı sonuçlar doğurur.
Reklamdan sonra devam ediyor
CHP yönetimindeki liberallerin, özellikle bu partinin İstanbul il yönetiminin dünya görüşünü biliyoruz. Fakat iktisadî krizin yönlendirdiği seçmen, seçim fırsatını değerlendirerek, kendisine en sempatik görünen adaya oy verdi. Eskisi gibi yaşamak istemeyen bunalmış halk kitlesinin önüne tahtadan bir totem ya da bir pinokyo koysanız onun peşinden gider. Pinokyoyu mahkûm edeyim derken kitlenin taleplerini görmezlikten gelmek, farklı gündemlerle dikkatleri başka yöne çekmek faydasızdır.
Bazen hiç istemediğiniz insanlar halkta umut yaratırlar. Şimdi burada, çok uzak geçmişten bir örnek vererek, Lenin’in Kanlı Pazar olayında (Ocak 1905) binlerce insanı peşinden sürükleyen Papaz Georgiy Gapon’u Menşeviklere karşı nasıl savunduğunu, Cenevre’de onunla buluşup neler konuştuğunu da anlatırdım ama konu dağılır.
Benzetmek gibi olmasın ama Sayın İmamoğlu tek bir programatik ve ilkeli tavır sergilemeden herkesi kucaklamaya çalışan bir karakter: Anıtkabir’e gidiyor, Eyüp Camisi’nde gizlice namaz kılarken gazetecilere poz veriyor, Türkeş’i tazimle anıyor, aynı ses tonuyla hem Yasin-i Şerif hem İzmir Marşı’nı okuyabiliyor, Sayın Reis’ten ve Bahçeli’den yardım istiyor. Biz bu karakteri turuncu devrimlerden tanıyoruz. Böyle bir karakteri Türkiye’nin yeni lideri, geleceğin cumhurbaşkanı olarak tanıtmak saflığın çok ötesinde, bir tür aymazlıktır. Fakat bütün bunlar İstanbul halkının yarısının İmamoğlu’na oy verdiği gerçeğini değiştirmez. Bu da her türlü solcu, ulusalcı ve Atatürkçünün şapkayı önüne koyup düşünmesini gerektirir.
Paranoyak olmamız takip edilmediğimiz anlamına gelmez. Fakat bunu da abese vardırmamak gerekir. CIA, Sayın İmamoğlu’nu yıllarca Beylikdüzü’nde gizlice eğitip turuncu bir devrimin liderliğine hazırlayacak kadar içimize girmişse, biz zaten ölmüşüz demektir. Pinokyoyu tahtadan oyan Geppetto’nun kim olduğunu yakında anlarız ya da kitlenin mücadele içinde yontarak ona nasıl bir şekil vereceğini görürüz.
Hocaefendi kulağına üflemiş, PKK ona umut bağlamış gibi muhabbetleri bırakarak, AKP’ye karşı oluşan, son tahlilde laik ve Cumhuriyetçi kitlenin taleplerine kulak vermek, kitle hareketini içeriden izlemek, bu arada hukukun üstünlüğünü ve seçim adaletini kararlı bir tutumla savunmak gerekir. Kitle hareketinin bir ucundan tutmaz, en azından seçmenin hakkını savunmaz ve olay yerinde yer almazsanız size kulak veren insanların sayısı giderek azalır ve Engels’in dediği gibi, "kimsenin önceden tasarlamadığı bir şey" ortaya çıkar. Suyun akışını değiştirmek istiyorsanız giderek taşkına dönüşeceği anlaşılan suya yakın duracaksınız.Sadece kitlelerin talepleri önemlidir.
AKP’nin yarattığı tahribatı gidermek için hayatın her alanında devrim yapmak gerektiğini hep söylüyoruz. Ancak devrim kitlelerle yapılır. İktidar odaklarıyla birleşerek yapılan şeye devrim değil, karşıdevrim diyoruz. Elbette sınıfsal bir devrimden değil, demokratik ulusal devrimin bir evresi olarak siyasî İslam’ın gücünü kıracak bir devrimden söz ediyoruz. Sonrasına bakarız.
Yavuz Alogan, Aydınlık Gazetesi, 13.4.2019

12.1.14

Odin Kulübü’nü kuruyoruz

Değerli Mehtap İnce, Gamze Gencaslan, Martı Aslandoğan, Mehtap Özdemir, Beyhan Yıldırım, Tunç Akkoç Arkadaşlar,

Avrupa’daki tarihçilerimiz, halkbilimcilerimiz, kazıbilimcilerimiz ve dilbilimcilerimiz,
Drophox sitesinde dosya açmışsınız. Bana da geldi. Sağolun.
Önerim: ODİN KULÜBÜ kuralım. Öncelikle internette. Kuruluş Bildirisi önerimi yolluyorum.

ODİN KULÜBÜ KURULUŞ BİLDİRİSİ ÖNERİSİ
Asya ve Avrupa’nın tarih öncesini ve tarihini incelediğimiz zaman, şu gerçeği görüyoruz: Avrasya dediğimiz bu büyük iklimin insanları, okyanustan okyanusa, Pasifik’ten Atlas’a kadar akrabadır. Amerika’daki Kızılderililer, Mayalar ve İnkalarla da Bering Boğazı üzerinden akraba olduğumuz hep söyleniyor. MÖ 10 binlere gidersek doğrudur.
Bu, eşsiz bir mirastır. Bu mirasta, Türklerin özel bir konumu olduğu görülüyor. Türk kavminin evrensel kültüre katkısı, Ural ve Karadeniz bozkırlarındaki atlı çoban kültürüyle başlıyor. Öntürkler ve Önhintcermenler, MÖ 3. ve 4. binlerde o iklimde komşu olarak yaşıyorlardı.
Atlı çoban kültürü herhangi bir göçebe kültürü değildir. Göçebe kültürünün en yüksek basamağıdır. Atı evcilleştirenler, pantolonu keşfedenler, üzengiyi bulanlar, demiri ilk işleyenler onlardır. Tarih öncesini araştıran halkbilimcileri, onların geniş otlakları denetlemek için geliştirdikleri örgütlenme yeteneklerinden söz ederler. Tek tanrı da, geniş alanlardaki kabileleri barış içinde örgütleme ihtiyacıyla birlikte ilk kez onlar arasında ortaya çıkmış ve Mezopotamya’dan Çin’e kadar çeşitli iklimlere taşınmıştır. İnsanlığın bildiği ilk Tanrı kavramı olan Sümerce Tingir, bütün Türk dillerinde Gök ve Tanrı anlamıyla bugünlere gelmiştir. Çin’e MÖ 13. yüzyılda Hazar’ın kuzeyinden Coular tarafından götürülmüş, orada Tien olmuştur.
İşte o atlı çobanlar, verimli toprakların bulunduğu büyük ırmak havzalarına yaptıkları akınlar sonucu ilk devletlerin kurulmasına da önderlik etmişlerdi. Onların örgütleme yetenekleri ile tarım yapan halkların zenginliklerinin birleşmesinden devletler çıkmıştır. Devletlerin, uygarlıkların doğuşuyla birlikte tek tanrıya inancın evrenselleşmesi de aynı tarihsel dönemlere denk düşmektedir.
Atlı çobanların akınları, uygarlıklar arasında köprüler kurmuş, insanlığın kültür ve inanç alışverişinde başlıca etken olmuştur. Doğuyu batıya, Batıyı Doğuya, Kuzeyi Güneye, Güneyi Kuzeye taşıyan onlar olmuştur. İpek yollarında, Baharat yollarında kervanların güvenliğini sağlayan, ticareti haydutlardan kurtaran hep onlardır. Ticaretin güvenliği, uygarlığın güvenliğidir.
Bu miras, bir barış ve uygarlık mirasıdır.
Atlı çobanların hep atlarından, keskin kılıçlarından, baltalarından, oklarından ve yaylarından, savaş yeteneklerinden söz edilir.  Ancak onlar aynı zamanda örgütlenme ve devlet kurma yetenekleriyle kabileler arası yağmalara ve savaşlara son vererek barışı sağlamışlardır. Dahası geniş iklimlere hükmeden kabile konfederasyonlarıyla ve imparatorluklarla kavimler arasına barışı da getirmişlerdir. Asya kavimleri ile Avrupa kavimleri arasındaki kültür tanışmalarında ve alışverişlerinde bir tür köprü işlevi görmüşlerdir.
Asya’dan Avrupa’ya ve Avrupa’dan Asya’ya doğru seferler ve akınlar, yalnız savaşlara değil, kaynaşmalara, birleşmelere, zenginleşmelere ve yeni uygarlıklara da yol açmıştır. Bu kaynaşmaların bir sonucu da çeşitli iklimlerin halklarının birbirlerini tanımaları, birbirlerini anlamaları, birbirlerini sevmeleri ve birbirlerinden öğrenmeleridir. Bu süreçte çeşitli kavimler birbirleriyle harmanlanırken, günümüze miras kalan dil alışverişleri de olmuştur. Yepyeni kavimler ve yeni diller ve kültürler ortaya çıkmıştır.
Bu kaynaşma son iki yüzyılda emperyalizme karşı devrimci boyutlar kazanarak sürdü. 20. yüzyılın başından beri Ruslar, Çinliler, Hintliler, İranlılar, Araplar, Vietnamlılar, Koreliler, arkasından Afrikalılar ve Latin Amerikalılar ile birlikte Mazlumlar Dünyasının öncü konumlarında bulunan Türk milleti, insanlığın büyük isyanının da öncülerindendir. Ezilenlerin emperyalizme isyanı, aynı zamanda ezilenlerin ve insanlığın kaynaşmasıdır.
Atatürk, “Sömürgeciliğin ve emperyalizmin yeryüzünden yok olacağını ve yerlerine milletlerarasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağının hakim olacağını” belirtmişti. “Toplumlar, birer yüce insanlık kitlesi haline dönüşeceklerdir. İşte o zaman milletlerin bütün gayesini insaniyet ve karşılıklı muhabbet teşkil edecektir.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.12, s.200.)
Bugün çeşitli milletler ve halklar, bu geçmiş kültür birikimine sahip çıkıyorlar. Hatta bu konuda çeşitli milletlerin tarihçileri ve kültür adamları arasında bir rekabetin bulunduğundan bile söz edilebilir. Örneğin Türkler, Ruslar ve çeşitli İrani kavimler; “Biz İskitiz” diyorlar. “Atilla’nın torunları” olduklarını söyleyenler arasındaki miras kavgası da bitmeyecek gibidir.
Odin, bütün Avrupa halklarının Tanrısıdır. Ancak Asyalı olduğu İskandinav destanlarında kuşaktan kuşağa söylenmiş ve yazılı belgelerle bugünlere kadar gelmiştir. Odin’in Od/Hot kökündeki ateş, Türkçeden İngilizceye kadar bütün Avrasya halklarını ısıtmaktadır.
İşte o 36 derece sıcaklığını, bugün bütün Avrasya’da insan sevgisi ve kardeşlik için sönmeyen bir ateş olarak görüyoruz. Odin, Okyanus’tan Okyanus’a insanları birleştiriyor. Biz tarih öncesinden Odin’i bu kişiliğiyle keşfedip çıkartarak bu mirasa sahip çıkıyoruz.
Geçmişimiz bize, özgüven ve gurur yanında uluslararası kardeşlik kültürü sunuyor. Tarih öncesinden beri Asya ve Avrupa’nın, Kuzey Afrika ve hatta Amerikanın halklarıyla kaynaşıyoruz.
Biz Aslar (Asyalılar), Odin’i Okyanus kıyılarına gidip Savaş Tanrısı olsun diye göndermemiştik. Odin’in başına bir taç koyan, altına bir taht veren Avrupalılardır. Kuzeyli kardeşlerimiz öyle münasip görmüşler, hürmetimiz var.
Oysa biz, Odin’i Kuzeylileri kucaklasın ve ateşiyle ısıtsın diye yollamıştık.
Odin, bizim kavimleri birbirine kavuşturan kahramanımızdır.
Bizimdi, hepimizin oldu.
Hepimiz, Odiniz!
Hepimiz Avrasyalıyız.
Hepimiz insanız ve insanlık kavramına büyük değer veriyoruz.
Odin Kulübü’nü bu amaçla kuruyoruz.
Pasifik Okyanusu’ndan Atlas Okyanusu’na kadar insanlık ve barış davasına değer veren aydınları, emek öncülerini, Avrasyacıları, Avrupa-Asya kardeşliğini savunanları, Odin araştırmacılarını Odin Kulübü’ne davet ediyoruz.
Okyanustan okyanusa kardeşiz!
Pasifik’ten Atlas’a hepimiz Odiniz!
ODİN KULÜBÜ’nün Kurucu Üyeleri için önerileri toplayalım.
Sümer Vikinglerinden Sayın Muazzez İlmiye Çığ’ın Kurucu Başkan olmasını öneriyorum.
Tarihçilerimizi, dilbilimcilerimizi, halkbilimcilerimizi, kazıbilimcilerimizi, gönlü insanlığa açık aydınlarımızı, Silivri, Hasdal, Maltepe, Şirinyer’deki Çaka Beyleri, Piri Reisleri, Turgut Reisleri, yüzen, uçan ve yürüyen bütün sivil ve askerlerimizi Odin Kulübü’ne davet ediyorum. Haberlerinizi bekliyoruz.

28.2.13

Oscar dediğin baştan sona siyaset

ÇOK belli ki, Oscar'ları dağıtan "Academy" ya da tam adıyla "The Academy of Motion Picture Arts and Sciences", tam anlamıyla ABD milliyetçiliğinin, Neo-Con'ların ve Yahudi lobisinin kontrolü altında. Oscar ödülleri tam olarak ABD'nin siyasi amaçları ve kültürü doğrultusunda dağıtılıp yönlendiriliyor. Bunun böyle olduğu zaten çoktandır belliydi ama Kathryn Bigelow'un o beş para etmez filmine sadece ve sadece Irak'ta geçtiği ve ABD askeri tarzını yansıttığı için Oscar verildiği gün bu durum netleşmişti. Şimdi de tam İran meselesi ısıtılırken, İran rejiminin karanlığı üzerine yapılmış bir filme, hem de Başkan'ın eşi eliyle Oscar verilmesi, üzerine tüy dikti. 
Argo elbette kötü bir film değil, ama rakipleriyle kıyaslandığı zaman Oscar'ı alması mümkün değil. Üstelik de böyle bir film olabilir mi?
İran rejimini zerre savunacak halim yok, fakat bir tane bile "iyi İranlı" olmayan bir İran olabilir mi? Bir ülke halkı tamamıyla böylesine kara ve karanlık gösterilebilir mi? Bir halk, bir kültür sadece ve sadece rejimi baskıcı diye "aşağılık bir halk" olarak gösterilebilir mi? Ve bu haksızlığa Oscar verilebilir mi?
Verilebildiğini gördük. Oscar'ın da ne b.k olduğunu bir kez daha anladık.
Fatih Altaylı, Habertürk, 27 Şubat 2013

 * * *


Bir film düşünün, erkek ve kadın oyuncuları en iyi değil; yardımcı erkek ve kadın oyuncuları da en iyi değil; hatta yönetmeni de en iyi değil. Ama film en iyi film!
Bu yıl en iyi film ödülünü alan Ben Affleck’in Argo isimli İran karşıtı filminden bahsediyoruz. Aslında filmin Oscar törenindeki sunumunu First Lady Michelle Obama’nın yapması bile bu filmin neden “en iyi” ilan edildiğine tek başına bir göstergedir. Çünkü Oscarlar ABD’nin emperyalist politikalarına uygun olarak dağıtılıyor! Eskiden bunu daha usturuplu yaparlardı, şimdi iyice alenileştirdiler ve CIA operasyonu filmlere doğrudan Beyaz Saray üzerinden ödül vermek durumunda kaldılar!
Kuşkusuz bu ölçüsüzlüğün ABD’nin siyasal gücünün inişe geçmesiyle doğrudan bir bağı vardır.
Filme gelirsek... Film, İran’da ABD Büyükelçiliğinin basılması ve 52 kişinin rehin alınması sırasında, Kanada Büyükelçiliği’ne sığınan 6 Amerikalının, bir CIA operasyonuyla Tahran’dan çıkarılmasının hikâyesi: CIA bir film şirketi kurar ve 6 Amerikalıyı o filmin bir parçası yaparak kurtarır.
 MEHMET ALİ GÜLLER, / Beyaz Saray CIA’ya OSCAR verdi, Aydınlık,   27 Şubat 2013 


* * *



Beyaz Saray’ın Oscar’ları


Bu yılın Oscar’larında, kurgu ve gerçek hiç olmadığı denli iç içeydi.
Oscar töreninde “en iyi film ödülünü” açıklamak misyonunu üstlenen Michelle Obama kırmızı halı starlarına nispet yapan bir havadaydı.
“Beyaz Saray”dan Oscar’ların dağıtıldığı tiyatro ile canlı bağlantı kuran “first lady”, süper iddialı Hollywood yıldızlarıyla şıklık yarışına girmişti.
Moda dünyasında moda olan kâhkülleri, askılı dekolte, gümüş rengi elbisesi ile “Mrs. Obama”yı, Oscar camiası kadınlarından ayırt etmek mümkün değildi.
Sesi kısıp salt görüntülere baktığınızda pekâlâ Halle Berry-vari hoş bir siyah derili Hollywood yıldızı ile yüz yüze olduğunuzu düşünebilirdiniz.
Söylenenlere kulak kabartıldığında ise damardan yapılan bir “Beyaz Saray” propagandası devreye giriyordu.
“Bu yıl Oscar’a aday gösterilen filmler bizi güldürdü, ağlattı, birbirimize daha yaklaştırdı” diyordu ABD başkanının eşi: “Bu filmler, çok çalışıp kendimize inandığımızda, her türlü zorlukların üstesinden geleceğimizi gösterdi!”
Örneğin hangi zorlukların?
Hukuk dışı işkenceyle CIA’nın avladığı Usame bin Ladin’in öldürülüşü ya da gene CIA marifetiyle İran yobazlarının elinden kaçırılan ABD’li yurttaşların kurtuluşunun…
Hollywood’la Beyaz Saray arasındaki tüm ölçüler böylece ortadan kalktı. Birlikte bunu gördük önceki gece.
Gerçi Holyywood’a öteden beri hep Amerikan emperyalizminin aracı gözüyle bakanlar çok olmuştu ama kurgu ile gerçek hiçbir zaman bu denli içli dışlı olmamış, bu oranda kör kör parmağım gözüne açık ve net hemhal olmamıştı.

Embedded sinemanın zaferi
“En iyi ses kurgusu” ödülünü alan filmlerden biri olan “Zero Dark Thirty” -misal- tümüyle “embedded” yöntemlerle, Usama bin Ladin’in takibi hakkında CIA’nın verdiği her türlü destek ve bilgiyle üretilmişti.
“En iyi film” ödülünü kazanan “Argo” tam bir “CIA güzellemesi” olarak çalışılmıştı.
Resmi tarih ve Hollywood’un kurgu dünyası arasında bundan böyle hiçbir boşluk kalmamıştı.
Amerikan emperyalizminin, Avrupa solu tarafından ağır biçimde eleştirildiği Soğuk Savaş yıllarının Vietnam filmlerini düşündüm Oscar’ları izlerken.
Bu yeni “embedded” prodüksiyonlar yanında, “Müfreze/Platoon” tarzı Soğuk Savaş yıllarının yapımları aklımdan geçti. “Müfreze” vaktiyle örneğin “en iyi yönetmen, en iyi film, en iyi kurgu, en iyi ses” olmak üzere az buz değil 4 Oscar almış bir filmdi ama “savaş, şiddet karşıtı” duruşuyla, resmi tarihe de mesafe koyabilmişti.
Oysa bugün bu mesafe sıfırlanmış durumda.

Uygarlık çatışmasına alkış
Paradigma değişikliği burada.
Bu paradigma değişikliğini mesele edecek sol bir kültür de yok artık. Orada burada bazı çatlak sesler çıksa da ana akım medya ile Batılı ortalama izleyicinin tutumu, Hollywood’un “embedded” değişimine ayak uydurmak, hatta alkış tutmak şeklinde.
“Alkış tutmak” ifadesini yalnız mecazi anlamda kullanmıyorum…
“Argo”yu, geçen güz aylarında, henüz daha film Türkiye’ye gelmeden önce İtalya’da görmüştüm.
Roma’da “yalnız yabancı dildeki” gösterimlerin izlenebildiği, salt entelektüel çevrelerin devam ettiği bir sinemada yakaladığım filmin sonunda, seyirciler salonu alkıştan yıktılar.
Kalburüstü bir İtalyan sinemasında, “Kurtlar Vadisi” izleyicisi tepkisi görmek beni şaşırttı.
Argo’nun öyküsünü muhtemelen biliyorsunuz.
79’da Humeyni yılları Tahranı kaynarken ABD Büyükelçiliği İslamcılarca rehin alınıyor. Konsolosluktan 6 görevli, ilk kargaşada hemen yakındaki Kanada Büyükelçiliği’ne sığınıyor ve burada 79 gün saklanıyor ama ABD’li diplomatların ikametleri uzadıkça, varlıklarının açığa çıkma ihtimali artıyor. Rehineleri buradan çıkarıp gizlice ABD’ye götürmek şart oluyor. CIA görevlisi Tony Mendez (Ben Affleck) bu amaçla yaratıcı bir plan yapıyor. Humeyni tsunamisi ortasındaki İran’a bir “yıldız savaşları” filmi çekmek için gelen Hollywood yapımcısı kimliğine bürünüp Kanada Büyükelçiliği’ndeki diplomatları filmin “kast” kisvesiyle dışarı çıkartıyor ve arkadan Mehrabad Havaalanı’ndan özgürlüklerine uçuruyor.

Bu Humeyni Tahranı nere, İtalya nere değil mi?
Ne var ki Roma’nın kalburüstü sinemaseverleri dahi, tipik bir “uygarlık çatışması” şablonuyla izledikleri öykünün sonunda artık “uygar Batılıların vahşi İslamcıların elinden kurtarılmasını” alkışlamak ihtiyacı duyuyor.
Beyaz Saray propagandası başka deyişle sadece ABD’yi değil, dünyayı ele geçirmiş durumda.
Bu Oscar’lar son kertede, işte bu olgunun taçlandırılması.

Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 26 Şubat 2013


23.2.09

Seçeneksiz kalan insanlık değil, sistemin beyni

BASKININ VE ACIMASIZLIĞIN MERKEZİ
Prof. Dr. Erinç Yeldan'ın geçen sayıda tartıştığımız açıklamaları da aslında var olan seçenekleri belirlemiş: Küreselleşmeye devam ya da "üçüncü dünya kapitalizmi"!
Prof. Dr. Erinç Yeldan, yaşanan küresel krizin Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) benzeri siyasi ve iktisadi birleşmeler yoluyla "bir üçüncü dünya kapitalizmine dönüşmesi" olasılığını ciddi buluyor. Ancak böyle bir gelişmenin sevindirici olmayacağını vurgulayarak belirtiyor ve kaygısını şöyle dile getiriyor:
"Bu Üçüncü Dünya kapitalizmi aslında kapitalizmin şu ana kadar gördüğü hem doğaya hem de insana karşı en acımasız, en baskıcı dönemi olur. Kıta Avrupa'sında hiç değilse Fransız ve İskandinav ekolü vardır ama buralarda bu tip hiçbir değer yok." (Milliyet, 6 Ekim 2008)
Prof. Yeldan'ın bütün piyasa eleştirileri ve kriz tahlili, dönüp dolaşıp her seferinde tek seçenek emperyalizme varıyor. Hâyâl edilen bir "sosyalizm" var belki, ama o seçenek, gerçeklik dünyasında değildi; sanaldır hep. Emperyalizmin gerçeklik dünyasındaki seçeneği olan, "Üçüncü Dünya kapitalizmi" veya "müdahaleci devlet", "insana karşı en acımasız, en baskıcı" bir rejimi ifade ediyor.

YOKSULLUK EN BÜYÜK İTİCİ GÜÇ
Biz de destur verilirse, Marx'a bir gönderme yapalım; Marx'ın belki de bayağı bulunabilecek büyük bir hakikatine! Büyük usta yoksulluğun geleceği yaratacak en büyük itici güç olduğunu saptamıştı. 20. yüzyıl, bu saptamayı doğruladı.
Bugün de tarihin tekerleğini döndüren, hadi ekonomik büyüme açısından bakalım, dünya ekonomisindeki büyümenin itici güçleri, Çin ve Hindistan'dır. Yani dünün yoksulları, bugünün yoksulluktan kurtulmak için mucize sayılacak işler başaran ülkeleri. Brezilya da unutulmamalı.
Umut veren göreli küçük ülkelere bakalım: Vietnam, Venezuela, Bolivya, Malezya...
Yeldan'ın "İskandinav Ekolü" dediği Avrupa sosyal demokrasisinin piri Helmut Schmidt, son yayımladığı Geleceğin Devletleri (Die Maechte der Zukunft) adlı kitabında, "Son çeyrek yüzyıla bakın, gelişen ülkeler, Çin, Vietnam, Hindistan ve Malezya'dır" der. Ve yine Schmidt, dünya ekonomisinin itici gücünün, artık yoksulların Asya'sında olduğunu belirtir. Batı açısından hiçbir ışık görmez. Zaten Batılı ideologların hepsi karamsar.

EKSİ 15 DERECEDEKİ NEW YORK VE PEKİN
Neoliberalizmin teorisyenleri, hep Üçüncü Dünya'nın acımasızlığından ve baskılarından söz ederler. Saddam Hüseyin'in İstanbul'u vuracak "cehennem topları" gibidir bu propaganda! Sınıfsaldır, zenginlerin yoksullar dünyasına bakışını yansıtır.
Çinli sosyalistlerin bu iddialara öğretici bir cevabı vardır. Derler ki 1992 yılında falanca gece New York'ta da Pekin'de de eksi 15 derece soğuk oldu. Ertesi sabah, çöpçüler New York sokaklarında 1500 evsizin cesedini topladılar. Pekin'de ise tek bir insan hayatını kaybetmemişti.
Demokrasinin bir maskaralığa döndüğü Batı'nın topluma alabildiğine yabancılaşmış, en sinsi ve acımasız baskılarını uygulayan emperyalist devletlerin yanında, Çin bir yana, Suriye gibi BAAS ülkeleri dahi bir demokrasi ve hoşgörü cennetidir.

MAFYA VURGUNCULUĞU VE ÜRETİM SEÇENEKLERİ
İnsanlık tarihinde, üretici güçlerin boğulduğu her tıkanma durumu, üretim ilişkilerinin değişmesi ve üretici güçlerin göreli özgürleşmesiyle aşılmıştır. Brecht'in söylediği gibi, büyük çözümler kör çıkmazlarda bulunur. Seçenekler, her derin krizde üretimin boğulması ile üretimin zincirlerinden kurtulması arasındadır.
Bugün dünya ekonomisi, "reel sektör" dedikleri üretimi boğan bir mali sermayenin boyunduruğuna vurulmuştur. Savaş, faizciler ile üretimciler arasındadır. Ve o faizciler, silah ve uyuşturucu sermayesiyle iç içe geçmiş, bir mafya sistemi oluşturmuşlardır. Lenin'in emperyalizmin son aşaması, geberen kapitalizm dediği sürecin son demlerindeki çürüme manzaralarıdır bunlar.
Dünya, başka değişle sanal ekonomi ile gerçek (reel) ekonomi arasındaki savaşı yaşıyor. Üretilenler, mali cambazlıklar yoluyla bir mafya zümresi arasında mı paylaşılacak, yoksa bir üretim ve refah etkeni mi olacak? Seçenekler, bu sorudadır. Bu sorunun devrimci cevabı da insanlığın kanını emen emperyalist mafya ilişkilerinden kurtulmasındadır. Kuşkusuz, birden ve toptan değil, adım adım ve ilkeler ölçeğinde.

DÖRT SÜLÜKTEN KURTULMAK
Türkiye açısından bu mafya sistemini Dört Sülük Ekonomisi diye adlandırmıştık:
-Faizciler
-Kara paracılar
-Hortumcular
-Tarikat rantçıları
Aslında bugün dünyanın her yerinde devrim programı, şu veya bu ölçülerde Dört Sülük'ten kurtulmaktır. Bu devrim, bu aşamada piyasa ekonomisinin kökünü kazıma devrimi değil, öncelikle kapitalizm açısından dahi ayak bağı olan emperyalist mafya ilişkilerinin ve Ortaçağ'ın kökünün kazınmasıdır. Dört Sülük, kaynakların piyasa kurallarına göre verimli dağılmasının da önündeki engeldir.

HANGİ DEVLET MÜDAHALESİ
Bugün "Devlet Müdahaleciliği" de, tek başına bir şey ifade etmiyor.
Hangi devletin müdahalesi?
Ve: Hangi devlet müdahalesi?
Anlamlı olan sorular bunlardır.
ABD emperyalist devleti, küreselleşme sürecinin önünü temizleyecek devlet müdahalelerinde bulunuyor. Bu açıdan Irak'ın işgali de bir devlet müdahalesidir; Obama'nın 800 milyar dolarlık paketleri de bir devlet müdahalesidir.
Ama başka devlet müdahaleleri de var. Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti'nin Dünya dış ticaretindeki daralma nedeniyle içteki talebi yükseltecek refah etkenlerini kırbaçlaması da devlet müdahalesidir.
Davos'ta Çin temsilcisi, krizi ABD merkezli sanal ekonomiyle açıkladı. Böylece güncel çelişmeye ve güncel seçeneklere de işaret etmiş oldu. Çin, çeşitli biçimlerdeki kamu mülkiyetinin yönlendirici olduğu ve planlı bir karma ekonomi ile ilerliyor.

ULUSLARARASI SINIF MÜCADELESİ
Dönüp dolaşıp 20. yüzyıl başındaki Lenin'i keşfediyoruz. Emperyalizm çağında geleceği belirleyen sınıf mücadelesi, ABD, Almanya, İngiltere gibi ülkelerdeki burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf mücadelesi değildir. Dünyanın Ezen ve Ezilen kutuplarındaki milletler (devletler de diyebilirsiniz) arasındaki sınıf mücadelesidir. Bu mücadele, emperyalizm çağının dayattığı uluslararası işbölümüne isyandı; ulusal devlet sınırlarının yıkılmasına karşı direnmesiydi; yoksulların zenginlere karşı savaşıydı. Böyle cereyan etti ve ediyor.
Artık belirleyici olan aslî sınıf mücadelesi, uluslararası alandaki sınıf mücadelesi oldu. 20. yüzyıl devrimleri Lenin'i doğruladı. Ekonomistlerimiz bunu anlamadı. Bir mesleki bozulma mıdır, hiç anlamak istemiyorlar.

HANGİ PİYASA
Dünya ölçeğinde dizginsiz piyasa ekonomisi, piyasayı yok etmiştir; serbest rekâbeti yok etmiştir.
Çünkü emperyalizm çağında piyasa, ancak ulusal düzlemlerde devlet korumasıyla işletilebilir.
Küresel ölçekteki devlet müdahalesi (emperyalizm), piyasayı yok etmiştir. Prof. Yeldan'ın bugünkü küresel ekonomiyi, piyasacılık olarak görmesi ciddi bir yanlıştır. Bu yanlış 20. ve 21. yüzyıl gerçeğine 19. yüzyıl teorisiyle bakmaktan geliyor.
İnsanlığın bu aşamasında, seçenekler piyasa ile piyasaya son vermek arasında mıdır?
Önce şunu saptayalım: İnsanlık, bugün piyasayı, parayı, meta ilişkilerini ortadan kaldıracak bir aşamanın eşiğinde değildir.
Üretilen mallar kıt olduğu sürece, yani ihtiyaç anlamındaki talebi (piyasadaki talep değil) karşılayamadığı sürece, hiç kimse parayı da ortadan kaldıramaz, piyasayı da.
Piyasa, ancak üretim herkesin ihtiyacına yetecek kadar olunca kalkar. Ona da kuşkusuz uzak değil insanlık.
Bugün piyasa olacaktır; ancak piyasaya müdahale de olacaktır. Herkesin bildiği ekonomiye müdahale politikaları, özendiriciler, sosyal devlet politikaları, sosyal güvenceler, yardımlar, gümrükler, tarımın desteklenmesi, paranın giriş çıkışının kontrolü, iş gücünün dolaşımının denetlenmesi; hepsi piyasaya yapılan müdahalelerdir.
Küreselleşmenin ekonomik dayatmaları da "Beş Kaldır" diye özetleyeceğimiz bu müdahalede düğümleniyor:
Paranın giriş çıkışına kontrolü kaldır!
Gümrükleri kaldır!
Kamu ekonomisini kaldır (özelleştir)!
Tarıma destekleri kaldır!
Kamu hizmetini ve sosyal güvenliği kaldır (Devleti küçült)!
İşte bu Beş Yoksullaştırma Programı'na, bugün dünyada Milli Devletle karşı konabiliyor ve halkçı çözüm üretilebiliyor.
Piyasaya müdahale ile Milli Devlet ve Halkçılık buluşuyor.
Karşı cephede ise, küreselleşme dayatması ile emperyalist devletin buluşması var.
İşte seçenekler, var olan zeminde bunlardır.
Gerçeklik düzleminde böyle bir seçenek görülmeyince, emperyalizme teslim olmak tek seçenek oluyor.
O zaman da gelsin küreselleşme sürecinin "reel" bir seçeneği bulunmadığı yolundaki usavurmalar!
Seçenek, sistemin içinden görülmez. Aşamalar reddedilince, hiç görülmez.
1915-1916'daki Rusya'da bağıran bir seçenek var mıydı? 1917'de Şubat ve Ekim Devrimleri birbirini izledi.
1918-1919 Türkiyesi'nde işgal dışında seçeneği savunanlara "deli" gözüyle bakıyorlardı. 1920'de o "deliler", Ankara'da Devrimci Hükümet kurdular ve 9 Eylül 1922'de İzmir'deydiler.
Seçeneksiz kalınca, "kapitalizm sonrası toplumun" adını koymakta bile güçlük çekiyoruz. Örneğin Yeldan, "Bunun adı sosyalist toplum olabilir. Başka bir toplumsal düzen olabilir" diyor. Oysa kapitalizmin sosyalizmden başka bir seçeneği yoktur; olamaz da.

SANAL VE ETKİN EKONOMİ
Milli devletin müdahaleciliği, sanal ekonomi denen mafyayı temizlemek ve ekonominin etkin (efektif) işleyişini sağlamak için olunca, Üçüncü Dünya'nın uygarlık seçeneğini keşfederiz.
Bu açıdan, millicilik (ulusalcılık), devlet müdahaleciliği, etkin-verimli ekonomi ve emeğe göre bölüşme yönündeki adımlar gerçekçi seçeneğin ekonomik yönlendiricileridir.

ZENGİN ÜLKELERİN ÖNÜNDEKİ AŞAMA
Aslında yalnız gelişen dünya değil, artık çıkmaza giren zenginler dünyasında da devrimci partiler, önümüzdeki aşamanın antiemperyalist-demokratik devrim olduğunu savunuyorlar.
ABD ve Avrupa'nın zengin ülkelerinde doğru dürüst bir komünist parti kalmadı. Bir tek güçlü, ayağı yere basan Japonya Komünist Partisi var. Geleneği olan ve emekçilere dayanan bu parti, Japonya'nın önündeki görevi, sosyalist bir devrim olarak değil antiemperyalist, tekelciliğe karşı demokratik bir devrim olarak belirliyor (Hiroshi Ohnishi, "Venezuela'da Sosyalistlerin Önderliğinde Bir Demokratik Devrim", Teori, Sayı 227, Aralık 2008, s.73).
Rusya Federasyonu Komünist Partisi (RFKP) de, önündeki devrimi yıllarca önce Milli Demokratik Devrim olarak belirledi. Rusya'daki diğer komünist partiler de öyle.

LENİN, MAO, ATATÜRK VE BOLİVAR'IN KEŞFİ
Dünyanın her yanında Marx'ın yeniden keşfedildiğinden söz ediliyor.
Daha anlamlı olan, Lenin, Mao, Atatürk ve Bolivar'ın yeniden keşfidir.
19. yüzyılda yaşamıyoruz.
20. yüzyıl devrimler çağıydı.
21. yüzyılın köşesini dönünce şaşırdık; kriz çıktı karşımıza.
Lenin'in emperyalizm ve devrim teorisini Mustafa Kemal'in Mazlum Milletler Devrimi ve Halkçı-Devletçi pratiğini, Mao'nun Milli Demokratik Devrimi'ni ve Bilimsel Sosyalizme katkılarını Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki Ezilen Millet devrimlerini anlamadan, 21. yüzyılı anlayamayız. Simon Bolivar, Latin Amerika'da emperyalizm çağı öncesinin Milli Devrimciliğidir; ancak bugün yine bayrak oldu.
Anlamlı bir soru: Güney Amerika'da niçin "komünist" adını taşıyan partiler değil de, Chavezler, Moralesler öne çıktı; Bolivarcılık bayrağı yükseldi? Niçin?
Çünkü o "komünist" adını taşıyan partiler 19. yüzyıla saplanıp kalmışlardı; ne Lenin'i ve ne Mao'yu, ne de Latin Amerika'nın Bolivar deneyini anladılar.
Şunu da ekleyelim: Emperyalizmi Rosa Luxemburg'la anlayamazsınız, Lenin'le anlayabilirsiniz, Mustafa Kemal'in devrimci pratiğiyle ve Mao'yla anlayabilirsiniz.
Rosa Luxemburg, Lenin'e göre daha iktisatçıdır (daha ekonomist diyelim) ama daha az siyasetçi ve daha az devrimci olduğu için, Doğu Devrimi'ni Lenin gibi görememiştir. Ne de olsa Avrupalıdır. Avrupa merkezli düşünce onun sınırını belirlemiştir.
Türkiye'de de Kemalist Devrim'in tarihi rolünü göremeyen bir takım "komünistim" diyenlere veya sosyalistlere bakıyoruz, aynı hastalık görülüyor.
İnsanlık tarihinin en büyük dersidir: İnsanlık seçeneksiz kalmaz; seçeneksiz kalan çıkmaza giren sistemdir ve o sistemin beyinleridir.
Bu yazıyı TKP yöneticisi ve üyesi arkadaşların okumalarını dilerim. Geçen haftaki yazıyı da.
Doğu Perinçek, Aydınlık, Şubat 2009