seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.3.18

Hakiki katılımcı demokrasi: Küba

Ülkenin yönetimine dair kararların ilelebet ‘yüce bir iradeye’ teslim edilmesini izleyip, üzerine soğuk su içmekte olduğumuz şu hazin günlerde, Küba’ya imrenerek bakıyoruz. Okul çocuklarının gözetmenlik yaptığı sandıklar eşliğinde demokrasi şenliği yapan Küba, haliyle insanın umutlarını tazeliyor, içini açıyor.
***

Fidel Castro liderliğindeki 1959 devrimiyle oluşan sistemi ‘diktatörlük’ diye pazarlayan ‘medeni dünyaya’ bakmayın siz. Liberal demokrasinin geleneksel şablonuyla bile, isteseler görüntü olarak İsviçre’nin ‘doğrudan demokrasisi’ ile paralellik kurabilirler. İstemezler. O yüzden seçim sistemine dair bilgi kırıntısı bile görmedikleri haberleri işe yaramaz.
Bu kez de Küba’daki seçimleri, devrimin liderlerinden 87 yaşındaki Raul Castro’nun aday olmayacağından hareketle, ‘Castro’ soyadının ‘silinmesi’ üzerine kuruluyor. Nafile bir çaba! Bu esnada Kübalılar geçen sonbaharda başlayan seçimleriyle nanik yapıyor. 

***

11 milyon nüfuslu Küba’da, 26 Kasım’da 168 yerel meclisin üyeleri belirlendi. Adayların yüzde 50’yi aşamadığı yerlerde aralıkta ikinci tur vardı. Bu seçim 2.5 yılda bir yapılıyor. Bu kez üyelerin yüzde 65’i daha önce görev almamış isimler, yüzde 35’i kadınlardan oluşurken, katılım yüzde 78’i buldu.
11 Mart’ta sıra beş yılda bir düzenlenen 1265 üyenin belirlendiği bölgesel ve 605 üyenin belirlendiği Ulusal Parlamento seçimlerine geldi. Adaylar belirlendi. Bu kez resmi verilere göre yaş ortalaması 49, yüzde 86’sı üniversite mezunu, yüzde 53’ü kadın. Oy vermek gönüllüyken katılım yüzde 80’lerde. Bu da 8 milyon yurttaşın oy vermesi demek. 

***

Küba ‘katılımcı demokrasi’ ile yönetiliyor. Halkın İktidarı (Poder Popular) yerel meclis, bölgesel konsey ve Ulusal Parlamento üzerinde yükseliyor. 16 yaşında herkes yerel ve bölgesel meclisler için oy kullanabilir ve aday olabilir. Ulusal parlamento için 18 yaş sınırı var.
Yerel meclis adayları yeteneklerine göre, komşuları ve çevreleri tarafından açık, şeffaf süreçte seçilir. Seçim gizli oyla olur. Biraz tuhaf ama sandık başlarında okul çocukları durur. Küba Komünist Partisi (PCC) aday öneremez, destekleyemez. Aslında seçimlere katılmaz. Son ulusal meclisin üyelerinin 45’i PCC üyesi değildi.
PCC İspanyol sömürgeciliğine karşı ulusal kahraman Jose Marti’nin kurduğu devrimci gelenek üzerinde yükselir. 1965’te tüm partileri aynı çatıda buluşturmuş PCC ‘ideolojik önderliktir’. Üyelik, aday gösterilmek ve bir yıllık deneme sonrası olur, onur addedilir. 

***

Küba’da adım adım ilerlersiniz. Her an geri çağrılabilirsiniz. Seçilmek yetmez, hesap vermek gerekir. Siyasette paranın hükmü geçmez. Siyaset meslek değil, yarı zamanlı kamu hizmetidir. Tam zamanlı görev alanlar, ayrıldıkları işten ne alıyorlarsa o ücreti alırlar.
Yerel ve ulusal meclislerde kararlar milyonlarca insanın on binlerce tartışma toplantısı eşliğinde alınır. Kamu sağlığından çöplerin toplanmasına, bütçeye her şey tartışılır, öneriler alınır, yasalar değiştirilir. Ulusal parlamentoda sendikalar, kadın, öğrenci ve küçük çiftçi birlikleri temsil edilir. Kadınların son ulusal parlamentodaki oranı yüzde 48.9 idi. ABD’de oran yüzde 19.4’tür. 

***

Ulusal meclis, Devlet Konseyi’nin bir başkan, altı yardımcı ve bir sekreter dahil 31 üyesini belirler. Yani başbakan ve kabinesini. Dış politika, ekonomik ve sosyal planlama, bütçeyi hazırlamak ve parlamento onayına sunmakla mükelleftirler.
Şimdi parlamento nisanda yeni başkanı seçecek. Küba aslında yarı başkanlıktır. Başkanların bakan, büyükelçi atama yetkileri yoktur. Bu kararları seçilmiş temsilciler verir. Başkan aynı anda Devlet Konseyi’nin başı da olabilir. Ama o zaman ayrı ayrı seçilmesi gerekir. 

***

Onca ambargoya ve sabotaja rağmen ayakta kalan Küba sosyalizmi, mükemmel değildir. Ama okuma yazmanın yüzde 99.8 olduğu, tıbbın en ileri ülkesi, UNICEF’in çocuk hakları şampiyonu olan bu ülkenin ‘özgürlük yoksunu distopya’ diye sunumu ibretliktir. Hele de kendi sosyo ekonomik modelleriyle ‘temsili demokrasiyi’ işletemeyenler açısından. Sandık demokrasisi görünümlüleri hiç saymıyoruz. Aklımız o ‘yüce iradelerin’ yönetimine nasıl ersin!
Ceyda Karan, Cumhuriyet, 14 Mart 2018 Çarşamba

7.11.08

Obama Başkan

Bir Ev Zencisi: Obama

MALCOLM X’i bilir misiniz?

Amerika’nın en deli fişek zencisiydi Malcolm X...
Hitabeti bir öfke sanatı olarak değil, kurşun sıkma sanatı olarak kullanırdı...
"Amerikan rüyası" demez, "Amerikan kábusu" derdi...
"Beyaz adam"la asla uzlaşmaz, uzlaşan zencilere de öfke duyardı...
Harlem sokaklarındaki zenci çocukların adamıydı...
Georgia’da pamuk tarlalarında çalıştırılan yoksul zencilerin adamıydı...
New York’ta zencilerin yaptıkları ilk gururlu ve delikanlı eylemi o örgütlemişti...
Günlerden bir gün...
Liderinin karıya kıza sarkan aşağılık bir adam olduğunu fark etti...
"Yapsa da liderimizdir" falan diyerek alçalmadı...
Fırlatıp attı adamı, bütün ilişkisini kesti...
Sonra?
Mekke’ye gitti, "hacı" oldu...
Ve sene 1964...
Bir konferans sırasında 16 kurşunla can verdi...
Amerika’nın bütün zencilerinin kalbine gömüldü...
Öldüğünde meteliksizdi...


* * *

Malcolm X, beyazlarla uzlaşmaya giren zencilerden nefret ederdi...
Bir televizyon programında, kendisini "Çok sertsin... Çok öfkelisin..." diye eleştiren "uzlaşmacı zenci"ye şu unutulmaz cevabı vermişti:
"İki çeşit zenci vardır: Tarla zencisi, ev zencisi...
Ev zencisi, efendisinin gönüllü hizmetçisidir...
Efendisini o kadar benimser ki, efendisi hasta olsa ’Hasta mıyız patron?’ diye sorar...
Efendisinin evinde yangın çıksa, söndürmek için ilk ev zencisi koşar... Efendisinin artıklarını yer, eski elbiselerini giyer...
Tarla zencisi ise efendisine hizmette gönülsüzdür...
Efendisine karşı hep öfkelidir...
Kaytarmaya bayılır...
Bulduğu ilk fırsatta kaçar...
Ben tam bir tarla zencisiyim."


* * *

1964 yılında "tarla zencisi" Malcolm X’i 16 kurşunla delik deşik edip yere seren Amerika, 2008 yılında "ev zencisi" Obama’yı "başkan" yaptı...
Ne dersiniz?
Ne kadar sevinsek az mı?

En fanatik Obamacılar

CENGİZ ÇANDAR
Obama seçilince o kadar sevindi ki, "Çandaroğulları sülalesi"nden geldiğini bilmesek, "Galiba kökeninde Detroit’li bir zenci sülale var" diyeceğiz... Durum şudur: Bir zamanlar Ayetullah Humeyni ile Turgut Özal için yazdığı "şiir gibi", "destan gibi" yazıları şimdi Obama için yazıyor...

HASAN CELAL GÜZEL
28 Şubat’tan sonra "Türkiye’nin Martin Luther King"i olmak için epey çaba sarf eden, hatta bu uğurda Ayaş Cezaevi’nde hapis yatan Güzel, Obama’ya tam destek vererek Martin Luther’e selam sarkıtıyor...

İLTER TÜRKMEN
Geçen salı CNN Türk’te Tarafsız Bölge’de şakayla karışık "en fanatik Obamacı" olduğunu kabul etti... O kadar fanatikti ki, "McCain’in hiç mi iyi tarafı yok?" sorusuna, yine şakayla karışık "Var, karısı çok güzel" yanıtını verdi... Kendisini diğer fanatik Obamacılardan ayıran özelliği ise şu: Fanatizmiyle dalga geçebiliyor...

MEHMET ALTAN
Obama’nın "değişim" sloganına kendisini o kadar kaptırmış ki, "Ne değişimi?" ya da "Obama gelse ne değişecek?" diye mızıkçılık yapanlara, "İkinci Cumhuriyet de neymiş?" diyenlere karşı kullandığı öfkeli üslubu kullanıyor...

YASEMİN ÇONGAR
Obama’nın seçilmesine o kadar sevinmiş ki, "Bugün 23 Nisan / Neşe doluyor insan" tadında, yani "Başkan seçildi Obama / Sevinçten ağladı zenciler bu duruma / Zenci analar ağladı / Zenci bebeler ağladı" havasında bir makale attırmış...
Ahmet Hakan, Hürriyet, 7.11.2008


* * * * * * * *

Obama sadece Obama değildir!

Ne olursa olsun. İster Amerika’nın kendini dünyaya yeniden pazarlama taktiği olsun, ister yeterince siyah olmasın. Ağladın mı ağlamadın mı arkadaş! Filinta gibi siyah derili kardeşimiz kalbimizin tellerini tirim tirim titretmedi mi!
Bir an için ‘Ulan?! Yoksa?!’ diye şöyle en şokellasından bir umut gelip geçmedi mi içinden! Ben buna bakarım. Zira Obama, sadece Obama değildir!
Obama, kendisinin de mükemmelen ifade ettiği üzere, ‘Evet, yapabiliriz!’ duygusudur. Ve sırf bu yüzden Amerikan hegemonyasına karşı yazmadığını bırakmayan, ABD dış politikasına karşı eylemler örgütleyen bir kardeşiniz olarak diyorum ki Obama, Obama’dan fazlasıdır!

Zayıf takımın galibiyeti
O, Kuntakinte’nin zaferidir. O Kenya-spor’un dünyaya gol atmasıdır. Azgelişmiş ülkelerin içli çocukları olarak tuttuğumuz zayıf takımların galip gelmesidir. Kapıcı çocuklarının üniversiteyi bitirip doktor olmasıdır. Obama, zengin kızın fakir oğlanı sevmesidir. Söyleyeceğiniz o çok önemli laf boğazınıza tıkanıp gırtlağınızı acıttığında halden anlayan birinin çıkıp size yardım etmesidir. Obama, apartman çocuklarının topunun patlaması sonunda sokak çocuklarından patlak toplarıyla oynamak için istemesidir. Obama, Münir Özkul’un fabrikatöre ‘Ben Yaşar Usta...’ diye başlayan o repliği söylemesidir:
‘Eğer bu çocukların başına bir şey gelirse, çeker seni vururum, sonra arkama dönüp bakmam bile.’
Obama, siz işten atılırken istifa eden arkadaşlardır. Siz disipline verilirken sizinle birlikte kalkıp suçunuzu paylaşan dostlar. Obama, ‘Olmaz, mümkün değil’ dediğinizde ‘Kaybedecek neyimiz var? Batarsak beraber batarız diyen sevgilinizdir.
Ve bu yüzde işte bu siyah kardeşimiz önceki gece bütün dünyaya sözler verirken gözleriniz öyle dolu dolu izlemiş bulunuyorsunuz. O bol miktarda dişle dolu olan gülümsemesini dünya için iyi bir işaret olarak hissedip içinizden incecik bir tel gibi umudu geçirmiş bulunuyorsunuz.
Hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünseniz bile içinizden böyle bir şey geçmesi yeter. Obama’nın önemi ise şudur:

Küresel iç titreme...
İçinizden geçen bütün her şeyi Kenya’nın bir köyündeki bir kadın, Washington’daki bir adam, Paris’teki bir genç kadın ve Kuala Lumpur’daki bir genç adam da içinden geçirdi. Sizin nasıl gözünüz dolduysa onlar da aynı şekil. Bu, Obama’dır. Obama, sadece Obama değil yarattığı küresel iç titremesidir. Bu da dünyanın başına sık sık gelen bir şey değildir.
Hayatımda ilk kez bir Amerikalının yerinde olmak istedim. Muhtemelen Jessie Jackson gibi zırıl zırıl ağlar, Oprah Winfrey gibi bas bas bağırırdım. Ve en çok ülkeme yeniden inandığım için sevinçten çıldırırdım. Biri gelse. Bu ülkeye de biri gelse ve yeniden inandırsa bizi iyi insanlar olabileceğimize diyorum şimdi. Biri gelse ve biz de desek ki:
‘Evet, yapabiliriz!’
Obama işte dünyaya dalga dalga bu hissin yayılmasıdır. Herkesin kendi ülkesi için o birini atamaya başlamasıdır. Bu siyah kardeşimiz öyle ya da böyle dünyanın vicdanını gıdıklamıştır. Dünyanın bu tarafından ‘Thanks man!’ diyoruz kendisine. Sağ olasın Obama!
Ece Temelkuran, Milliyet, 7 Kasım 2008

27.8.07

Seçimi ABD VE Medya Kazandırdı

Bu öykünün, sömürgeci karşıtı yurtseverlere bir ders, ağızlarından 'demokrasi' sözcüğü hiç düşmeyen sömürgeci uşaklarının ise suratlarında patlayacak bir şamar olmasını diliyorum.
Büyük boy görmek için tıklayınız Sizlere Boris Yeltsin'in 3 Temmuz 1996'da ikinci kez devlet başkanlığına seçilişinin öyküsünü anlatacağım.
Bu öykünün, sömürgeci karşıtı yurtseverlere bir ders, ağızlarından 'demokrasi' sözcüğü hiç düşmeyen sömürgeci uşaklarının ise suratlarında patlayacak bir şamar olmasını diliyorum.
Rusya 3 Temmuz 1996 başkanlık seçimlerine giderken, Moskova'daydım. Tüm olup bitenleri günü gününe televizyondan izledim, gazetelerden okudum. Böylece Rusya'nın bu tarihi sürecine tanık oldum.
Çok önemli dersler dolu 3 Temmuz 1996 seçimini ayrıntılarıyla anlatmadan önce, Boris Yeltsin'i dünyanın iki süper güçlü devletinden birinin başına getiren olayların çok kısa bir özetini sunuyorum.

Darbe Girişimi
1991 yılına girildiğinde Gorbaçov, Sovyetler Birliği'nin devlet başkanıydı.
12 Haziran 1991'de Sovyetler Birliği'nin on beş cumhuriyetinden en büyüğü olan Rusya'da başkanlık seçimleri yapıldı. Oyların yüzde 57'sini alan Boris Yeltsin, Rusya tarihinde halkın oylarıyla seçilmiş ilk başkan oldu.
18 Ağustos 1991'de Gorbaçov, bir askeri darbeyle devrilmek istendi. Darbecilerin tankları Moskova'ya girdi. Boris Yeltsin darbecileri hain ilan edip hızla Beyaz Saray adı verilen Rus Parlamentosuna koştu. Parlamentonun önünde konuşlanmış tanklardan birinin üzerine çıkarak, tüm dünya televizyonlarının canlı yayınladığı tarihi konuşmasını yaptı. Rus halkı adına darbecilere karşı direneceğini söyledi. O ana kadar olup bitenleri evlerinde, televizyonlarının başında korkuyla izlemekte olan Rus halkının büyük bir bölümü Yeltsin'in karşı çıkışından cesaretlenerek yollara döküldü. Kısa bir sürede on binlerce Moskovalı, tankın üstündeki Yeltsin'in etrafını büyük bir coşkuyla sarmıştı.
21 Ağustos 1991 günü darbeciler Moskova'dan kaçtı. Gorbaçov tutsak bulunduğu Kırım'dan Moskova'ya getirildi. Yeltsin, Rusya'nın parlayan yıldızı olmuştu. ABD ve Batı Avrupa ülkeleri Yeltsin'in darbecilere karşı başarılı direnişini demokrasinin bir zaferi olarak görüyor, demokrat Yeltsin'i çılgınca alkışlıyordu.

Yeltsin, IMF ve Dünya Bankasına Teslim Oluyor
8 Aralık 1991 günü Sovyetler Birliği Komünist Partisini kapattıran Yeltsin, Sovyetler Birliği'nin de dağılmış olduğunu duyurdu.
Yetmiş yılı aşkın bir süre, amansız düşmanı kapitalizme karşı savaşmış olan Rusya'nın devlet başkanı Boris Yeltsin, bozulan Rus ekonomisini düzeltmek için, ABD kapitalizminin en acımasız iki kurumu olan IMF ve Dünya Bankası'na başvurdu. Sonraları ABD yöneticileri, Rusya'yı tek kurşun atmadan teslim aldıklarını söyleyeceklerdi.
IMF'ye teslim olan Yeltsin, 'şok tedavisi' olarak sunulan IMF'nin önerilerini hemen kabul edip Rus halkına dayattı. Yeltsin, IMF'nin Rus halkını perişan edecek olan önerilerini, 'radikal reformlar' olarak niteliyor, hiç kimsenin bu reformlara karşı çıkmasını istemiyordu. İşte Yeltsin'in reformlarının sonuçları:

  • Faizler yükseldi, devlet yatırımları durdu.
  • Sosyal harcamalarda büyük kesintiler yapıldı.
  • Başta gıda maddeleri olmak üzere tüm tüketim maddelerinin fiyatları tavana vurdu.
  • Dev ölçekli fabrikalarda üretim durdu, çoğu kapandı.
  • Kadınlı erkekli milyonlarca kişi işsiz kaldı.
  • Rus parası değer kaybetti, Rus halkının bir ömür boyu oluşturduğu birikimler buharlaştı.
  • Ulusal gelir yarı yarıya azaldı, Rus halkı fakirleşti. Oligark denilen bir avuç vurguncu dolar milyarderi oldu.
  • Sağlık sistemi çöktü. Rus halkının ortalama yaşam süresi azaldı.
  • Özelleştirme adı altında devletin fabrikaları, yeraltı ve yer üstü zenginlikleri yağmalandı. Büyük yağmacıların arkasında, Yeltsin'in etrafını kuşatmış Yahudi kökenli Rus politikacılara her türlü destek veren ABD'nin Siyonist bankerleri ve şirketleri bulunmaktaydı.
  • Rus halkı açlık sınırına dayandı. Tüm Rusya, ABD ve Avrupa'da 1930'larda yaşanan 'Büyük Ekonomik Bunalım'dan daha kötü bir bunalıma girdi.

Rus halkı fakirleştikçe, ABD'nin Yeltsin'e olan övgüleri de artıyordu. Yeltsin'i tüm dünyaya örnek bir demokrat olarak tanıtıyorlardı.
Ekmek kuyruklarında sürünen Rus halkını görmezlikten gelen Yeltsin, 'radikal reformların' süreceğini duyuruyordu. Oysa kendi yardımcısı Rutskoy bile bu reform programını 'ekonomik soykırım' olarak niteliyordu.

Yeltsin, Parlamentoyu Topa Tutuyor
Ekonomi çöküp milyonlarca insan işsiz kalınca, Yeltsin'e karşı siyasi hareket başladı. Parlamentoda iki cephe oluştu. Yeltsin'e karşı olanlar üst üste önergeler vererek Yeltsin'i görevden almaya çalışıyorlardı.
21 Eylül 1993'te Yeltsin, televizyona çıktı, ulusa seslendi. Parlamentoyu kapattığını duyurdu. Yeni seçimlere kadar ülkeyi, özel yetkilerle kendisi yönetecekti. ABD'nin övdüğü örnek demokrat Yeltsin, muhalafete dayanamayıp parlamentoyu kapattığını duyurduğu günün hemen ertesinde Rus Parlamentosu toplandı. Yeltsin görevden alındı, yerine yardımcısı atandı. Artık herşey çığırından çıkmıştı. Rusya çok tehlikeli bir siyasi bunalımın içine yuvarlanmıştı. On binlerce Moskovalı sokaklara döküldü. Meydanlar Yeltsin karşıtı sloganlarla inliyordu. Rus halkı, parlamentosunu savunuyordu.
Ordunun ve güvenlik güçlerinin desteğini alan Yeltsin, 4 Ekim 1993 günü, Beyaz Saray adı verilen Rus Parlamentosunu topa tutturdu. Tüm dünya televizyonları, Rus parlamentosunun topçu ateşi altında kalışını anında yayınladı. ABD Başkanı Bill Clinton, Yeltsin'in bu eylemini, demokrasinin savunulması olarak gördüğünü duyuruyor, demokrat Yeltsin'i destekliyordu.

Özelleştirme Yağması
Yeltsin, Aralık 1994'de Çeçenistan'a askeri saldırıda bulunup işgal etti. Moskova'nın denetiminde özerk bir cumhuriyet kurmayı denedi. Ancak Çeçenlerin güçlü direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kaldı, iç politikada güç duruma düştü.
IMF'ye teslim olmuş Rusya'nın 1995'de dış borçları çok artmıştı. Hem bu borçları ödemek hem de Rusya'da yeni türemiş işadamlarının 1996 başkanlık seçimlerinde desteğini alabilmek için, Yeltsin yeni bir özelleştirme yağması başlattı. Rusya'nın en büyük fabrika ve işletmelerinin hisselerini, yeni türemiş Rus bankalarına nakit para karşılığı yok pahasına sattı. Bu hissleri ele geçiren, kendilerine oligark denilen, hemen hemen tamamı Yahudi kökenli olan Rus işadamları ulusal medyanın ve bankaların sahibi oldular.[1]

Yeltsin İkinci Kez Başkan Olmak İstiyor
İşte şimdi sıra geldi, Boris Yeltsin'in ikinci kez devlet başkanlığına seçilişinin öyküsüne.
Alkol bağımlısı olan Yeltsin, 1995'de iki kez kalp krizi geçirdi.
17 Aralık 1995'de yapılan parlamento seçimlerinde, Yeltsin taraftarları beklenmedik ağır bir yenilgi aldılar. Yeltsin'in dolaylı olarak desteklediği 'Vatanımız Rusya Partisi' oyların sadece % 12,2'sini alırken, Genadi Zuganov'un liderliğindeki 'Rusya Federasyonu Komünist Partisi' oyların % 34,9'unu alarak seçimden birinci parti olarak çıkmıştı. Artık herkes, Haziran 1996'da yapılacak devlet başkanlığı seçimini Komünistlerin lideri Zuganov'un kazanacağına kesin gözüyle bakıyordu.
Şubat 1996'da Boris Yeltsin, Haziran 1996'da yapılacak devlet başkanlığı seçimlerine katılacağını duyurdu. Bir dönem daha başkan olmak istiyordu.
Yeltsin'in karşısında iki güçlü aday vardı:

  • Komünistlerin lideri Genadi Zuganov
  • General Aleksandr Lebed

Yeltsin adaylığını açıkladıktan hemen sonra yapılan kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğu görünüm şöyleydi:

Genadi Zuganov: % 50-55
General Lebed: % 30-35
Başkan Yeltsin: % 2-8


Ekonomiyi IMF'ye teslim eden, Rusya'nın yeraltı ve yer üsütü zenginliklerini özelleştirme adı altında yok pahasına yağmalatan, halkın işsiz ve aşsız kalmasına neden olan Yeltsin'i halk artık istemiyordu. Onun alkol bağımlısı oluşu, ciddi sağlık sorunlarının bulunuşu ve dengesiz davranışları da gözden iyice düşmesinin nedenleri arasındaydı.
Kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğu kara tabloyu gören Yeltsin taraftarları paniğe kapıldılar. En çok korkanların başında, özelleştirme yağmasıyla milyarlarca dolar vurgun vuran oligarklar geliyordu. Bu kişiler toplanıp, Yeltsin'e başkanlık seçimlerini iptal etmesi için baskı yaptılar. Açıktan açığa, 'Seçime gerek yok, ülkeyi bir diktatör olarak siz yönetin!' diyorlardı. Bunları söyleyenlerin tümü de, ABD tarafından desteklenip övülen Rusya'nın yeni demokrat yıldızlarıydı.
Yeltsin kendisine verilen öğütü dinlemedi. Seçim kampanyasını yürütecek ekibi değiştirdi. Ekibin başına kızı Tatyana ve özelleştirme yağmasının mimarı Çubais'i getirdi.
Çubais hemen işe koyuldu. Bankerlerden ve medya patronlarından oluşan bir çekirdek kadro kurdu. Medya patronları sürekli Yeltsin yanlısı propaganda yapacaklar, bankerler de paraları seçim kampanyasına akıtacaktı. Bu hizmetlerine karşlık olarak da Çubais, özelleştirme adı altında Rusya'nın en değerli kurum ve kuruluşlarını bu kişilere peşkeş çekecekti.

'Öküz Bokunu Altın Diye Yutturanlar' Moskova'da
Yapılcak başkanlık seçiminde uygulanan kural şuydu: İlk oylamada oyların % 50'sinden fazlasını alan aday seçimi kazanıp başkan oluyordu. Eğer ilk oylamada hiçbir aday oyların % 50'sini alamazsa, bir ay içinde ikinci bir seçim yapılıyor bu kez en çok oy alan aday seçimi kazanıp başkan oluyordu.
Rusya devlet başkanlığı seçim tarihi, 16 Haziran 1996 olarak duyuruldu. Seçim kampanyası başladı.
Rus medyasının tamamı Yeltsin yanlısı propaganda yapıyor, diğer adaylara televizyonda konuşma fırsatı verilmiyordu. Buna rağmen yapılan kamuoyu yoklamalarında Yeltsin, hala Zuganov ve Lebed'in çok gerisinde kalıyordu.
Yeltsin'in kampanyasını yürüten kızı Tatyana ve ortağı Çubais, çok çabuk bir çare bulmak zorundaydılar.
Ve buldular da.
Özelleştirme yağmasından milyarlarca dolar vurmuş olan Yahudi kökenli Rus işadamlarının aracılığıyla, ABD'den yardım istediler. Açıkcası, Amerikalıların Rusya'ya gelip başkanlık seçimini kendilerine kazandırmalarını bekliyorlardı!
Amerikan yönetimi, çok bilgili ve deneyimli üç siyasi uzman danışmanı Moskova'ya hemen göndermeye hazır olduğunu bildirdi.
Üç Amerikalı siyasi uzman danışman; George Gorton, Dick Dresner ve Joe Shumate acele Moskova'ya geldiler ve hemen işe başladılar. Peki, bu üç danışman hangi konuda uzmandılar? Seçim kampanyanlarını yönlendirmede uzmandılar. Amerikan ağzıyla söyleyecek olursak, 'öküz bokunu altın diye yutturabilecek' kertede yetenekliydiler. Şimdi de Yeltsin'i Rus halkına, 'eşi bulunmaz demokrat bir lider' olarak yutturacaklardı.
Üç Amerikalı uzmanın ilk önerileri şu oldu: Yeltsin'in rakipleri hakkında medya sürekli olarak yalan haberler uyduracak, çamur atacaktı! Ruslar bu öneriye karşı çıktı. Yalan söylenmeyecek, çamur atılmayacak, dürüstlük ilkesine bağlı kalınacaktı. Amerikalıların yanıtı ise çarpıcıydı: Seçimi kazanmak istiyorsanız bizim söylediğimiz gibi davranacaksınız, dürüstlükle seçim kazanılmaz!
Amerikalı üç siyasi uzman danışman ikinci önerilerini yaptılar: Yeltsin halkın arasına girecek, onlarla kucaklaşıp öpüşecek, gençler için düzenlenecek eğlence programlarına katılacak, onlarla beraber şarkılar söyleyip dans edecek, kısacası 'çok sevecen, çok tonton' bir kişi rolünü oynayacaktı! Ruslar bu öneriye de sıcak bakmadı. Yeltsin'in doğal davranmasından yanaydılar, rol yapmasını istemiyorlardı. Amerikalı uzmanlar yine sert çıktılar, rol yapmadan, halkı kandırmadan seçim kazanılamazdı!
Yeltsin'in seçim kampanyası neredeyse tam bir çıkmaza girmişti ki, üç Amerikalı uzmanın ABD'den getirilmesinde payı olan Rusya'nın özelleştirme vurguncusu dolar milyarderleri ve medya patronları araya girdiler. Ateşli tartışmalardan sonra Amerikalı üç uzman danışmanın önerileri kabul edildi. Artık Yeltsin'in seçim kampanyasında ipler bu üç Amerikalının eline geçmişti.

Seçimin İlk Aşaması
'Öküz bokunu altın diye yutturabilecek' düzeyde yetenekli üç Amerikalı uzman; bir yandan Yeltsin'in nerede, neler konuşacağını, kimlerle buluşacağını belirlerken, bir yandan da medyanın kullanacağı sloganları üretiyordu.
Rus medyası, Yeltsin'in rakipleri hakkında asılsız dedikodular, yalanlar, iftiralar uyduruyor, en aklı başındaların bile kafalarını karıştırıyordu. Yeltsin'in rakipleri Zuganov ve Lebed bu karalama kampanyası karşısında şaşkın, kendilerini savunacak, seslerini duyuracak değil bir televizyon kanalı, bir gazete dahi bulmakta zorlanıyorlardı.
İşte bu atmosferde, 16 Haziran 1996'da başkanlık seçimleri yapıldı. Katılım oranı % 70 olmuş ve şu sonuçlar alınmıştı:

Yeltsin ( % 35,3 ), Zuganov ( % 32 ), Lebed ( % 14,5 ).

Seçimin ilk aşamasında başkan seçilememişti, ancak bu sonuç Yeltsin için çok büyük bir başarıydı. Birkaç ay öncesine kadar kamuoyundaki desteği % 5 dolaylarındayken, sanki sihirli bir el değmiş ve bu oran % 35'e çıkmıştı! Yeltsin'in kampanya ekibi sevinç içindeydi. Üç Amerikalı uzman ise daha soğukkanlı davranıyor, asıl savaşımın yeni başladığını söylüyordu.

Seçimin İkinci Aşaması
Üç Amerikalı uzman hemen kolları sıvadılar. Yolun yarısını başarıyla geçmişlerdi, ama asıl öldürücü darbeyi şimdi vurmaları gerekiyordu. Yeltsin'e acele bir öneri götürdüler: İlk aşamada % 14,5 oy alan Lebed'e, geri çeviremeyeceği kadar parlak bir teklif götürün ve Lebed'in ikinci aşamaya katılmasını önleyin!
Seçimin ilk aşamasından iki gün sonra, 18 Haziran 1996'da Başkan Yeltsin, üç Amerikalı uzmanın önerisini yerine getirdi. Lebed'i, 'Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi Sekreteri' ve 'Başkanın Ulusal Güvenlik Danışmanı' olarak atadı. Lebed, ağzı kulaklarında, bu yüksek prestijli atamayı hemen kabul etti ve başkanlık seçiminin ikinci aşamasından çekilmiş olduğunu ilân etti.
Lebed'in çekilmesiyle meydan, Yeltsin ve Zuganov'a kalmıştı.
Üç Amerikalı uzman, Zuganov'u yıpratacak kampanyaya hemen başladılar. Tüm medya hemen her gün ve neredeyse günün tamamında şu sloganları tekrar edip durdu: 'Zuganov'a verilecek oylar, Komünistleri tekrar iş başına getirecektir!', 'Zugonov'u seçmek demek, diktatör Stalin'i diriltmek demektir!', 'Zuganov'a verilecek oylar, demokrasinin sonu, özgürlüklerin sonu olacaktır!', 'Bir komünist olan Zuganov eğer seçilecek olursa, Rusya'da iç şavaş çıkacaktır!', 'Mal sahibi, mülk sahibi, iş sahibi olmak istiyorsanız oyunuzu demokrat Yeltsin'e verin!', 'ABD'nin ve Avrupa'nın saygı duyduğu Başkan Yeltsin'i seçin!'.
Medya bu tek yanlı propagandayı sürdürürken, özelleştirme vurguncusu Rus işadamlarının oluşturduğu havuzdan milyonlarca dolar, üç Amerikalı uzmanın saptadığı bölgelerde, belirlediği gruplara dağıtılıyordu. Tam bu sırada IMF, Rusya'ya 10 milyar dolar kredi verdiğini duyurdu. Yeltsin'in seçim kampanyasını yürütenler sevinç içindeydiler.
Üç Amerikalı uzman, Yeltsin'e bir öneri daha götürdüler: Neredeyse iki yıla yakın ödenmeyen emekli maaşlarını ve birikmiş işçi ücretlerini hemen ödeyin! Ödemeler derhal yapıldı. Televizyon kanalları, birikmiş emekli maaşlarını alan yaşlıların ve ücretlerini alan işçilerin Yeltsin'in boynuna sarılarak nasıl ağlaştıklarını, ellerini yüzünü nasıl öptüklerinini tekrar tekrar gösterip durdu.
Seçimin ikinci aşamasına bir hafta kala, Yeltsin bir kalp krizi daha geçirdi. Üç Amerikalı uzmanın yönlendirmesiyle medya bunu halka, Yeltsin aşırı yorgunluktan grip oldu, diye duyurdu. Yeltsin'in yanına hiç kimse sokulmadı, fotoğrafı çekilmedi, görüntüsü alınmadı. Bu olumsuzluğun ustaca atlatılmasından sonra, 3 Temmuz 1996 günü başkanlık seçiminin ikinci aşaması gerçekleştirildi. Yüzde 68,9 katılımın sağlandığı seçimde iki aday şu oyları almıştı:

Yeltsin ( % 53,8 ), Zuganov ( % 40,3).

ABD'den özel olarak getirilen üç Amerikal uzman, medyanın ve özelleştirme vurguncularının desteğiyle, 'öküz bokunu altın diye' Rus halkına yutturmayı başarmışlardı. Boris Yeltsin, ikinci kez Rusya'nın devlet başkanı olarak seçilmişti.
Yeltsin ikinci kez başkan olarak seçildikten sonra, IMF'den 40 milyar dolar borç alındı. Ancak bu para devletin kasasına girmedi! Yeltsin'in kızı Tatyana ve seçimlerde Yeltsin'den yana olan özelleştirme vurguncularının Amerika ve Avrupa'daki banka hesaplarına yatırıldı!
Bu gerçek öykü, 2002 yılında Amerika'da çekilen bir filmin senaryosunu oluşturdu. Fimin adı şuydu: 'Spinning Boris'. Türkçeye şöyle çevirebiliriz: 'Boris Yeltsin'in Rus Halkına Yutturulması'.

Peki, Türk halkına kimlerin nasıl yutturulduğunun öyküsünü yazmanın zamanı gelmedi mi?
Yılmaz Dikbaş, 25 Temmuz 2007, Antalya

9.8.07

Seçimde saydamlık...

SON milletvekilleri genel seçimi sonuçlarının beklenenden çok hızlı bir şekilde alınması belli ki bazı zihinlerde sorular doğmasına yol açtı. Sorular aradan geçen iki haftayı aşkın zaman içinde ya yok olup gidecekti yahut da gündemde kalmaya devam edecekti.
İkincisi oldu.
Buna belki de Yüksek Seçim Kurulu’nun tüm seçmen kayıtlarını dijital ortama aktardığını yeterince duyurmaması ve SEÇSİS isimli yazılım programı ve iletişim ağı sayesinde sonuçların alıştığımızdan çok daha çabuk alınabileceğini kamuoyuna önceden bildirmemesi yol açtı.
Sebep hangisi olsa fark etmez. Neticede Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Muammer Aydın dün bir açıklama, daha doğrusu "yalanlama" yayınlamaya kendini mecbur hissetti.
Deniyor ki seçim sonuçları ilçe seçim kurullarından il seçim kurullarına, oradan da Yüksek Seçim Kurulu’na bilgisayar bağlantılarıyla aktarıldı. Ama bu sırada devreye giren başka bir program rakamları değiştirdi. İlan edilen sonuçlar o yüzden seçmen iradesini yansıtmıyordu.
Muammer Aydın’ın dün verdiği yanıt hayli iddialı. Şöyle diyor:
"Kesinlikle öyle bir şey yok. Olamaz da zaten. Yazılımı Havelsan yaptı. Son derece ileri bir teknoloji kullanıldı. Kesinlikle teknik olarak, dışarıdan sisteme müdahale söz konusu olamaz."
Sayın Başkan ayrıca "uzmanlar" refakatinde cuma günü bir de basın toplantısı yapacakmış.
İyi eder. Ama meselenin uzmanla ilgisi bulunmayan yönü de var:
Başkanın tüm işlemlere güvenmesi güzel bir şey. Ama kamusal her işlemde saydamlık aranan çağımızda bu hiç de yeterli değil. Çünkü o güven sadece Sayın Başkanın ve Yüksek Kurul üyelerinin huzurlu olmalarını sağlar, başkalarının değil.
Öte yandan Türkiye’de seçimlerin genel çizgileriyle "sağlıklı" olduğu doğrudur. Bugüne kadar siyasi partilerden ciddi bir itiraz gelmemiş olması da son seçimin sağlıklı bir şekilde yürütüldüğünün göstergesidir denebilir.
Lakin siyasi partilerin itiraz etmemesi, her şeyin düzgün şekilde yürütüldüğünün kanıtı olamaz. Örneğin 1977 seçimlerindeki seçmen sayısının gerçek sayıdan 3 milyon fazla olduğu sonradan ortaya çıktığı ve -en azından bu sütunda- çok yazıldığı halde hiçbir siyasi partimiz bugüne kadar o olayın üstüne gitmek gereğini duymamıştır. Oysa o sayı seçim sonuçlarını altüst edecek kadar büyüktür.
O nedenle teknik kadronun vereceği bilgi yetmeyebilir. Ayrıca genel kamuoyunun ikna olmasını gerektiren başka çareler de olmalıdır. Bunun en basit yolu, her bir seçim sandığıyla ilgili sonuçları Yüksek Seçim Kurulu’nun www.ysk.gov.tr adresli sitesinde yayımlamaktır.
43 milyon seçmeni tek tek yazan ve sandık numarasına kadar gösteren bir sistem, bu bilgiyi de verebilmelidir.
Yüksek Seçim Kurulu bu kadar açık -saydam- olursa, kimse "Bizim sandıktan çıkan sonuçlar acaba başka yere giderken değişti mi?" kuşkusunu taşıyamaz. Taşısa da dinletemez.
O nedenle Yüksek Seçim Kurulu Başkanı cuma günü yapacağı basın toplantısında sandık sonuçlarını yayımlamaya neden yanaşmadıklarını açıklamalıdır.
Oktay EKŞİ, Hurriyet, 9 Ağustos 2007

28.7.07

Baskın Oran Ne Kadar Bağımsız?

Hayır susmak onaylamaktır biliyorum.
Susmamalı, bilinen gerçekleri sizlerle paylaşmalıyım.
Bana, bu seçim sürecinin öğrettiği birçok şey oldu. Gerçekten kazanımlarım tarifsiz.
Dağarciğim öykü zengini.
Edindiklerimi, izlenimlerimi, biriktirdiklerimi sizlerle paylaşmak zamana kalsın. Nasıl olsa, siz değerli okurlarla, yolumuz uzunca bir kavgaya doğru eğim gösteriyor.
Ama yoksul emekçilerden, aydınlardan ve sanatçı arkadaşlarımdan, giderek itilmiş azınlıklardan, duyarlı Alevi yurttaşlardan "Bağımsız sol aday" yaftası ile oy avcılığına çıkıp, açıktan oy hırsızlığı yapan bir kafa karıştırıcı, öoz cambazını deşifre etmem gerekiyor.
Bunca kara dus kuran siyasiler, memlekette cirit atarken "bu mu yani " demeyin.
Cunku, sozunu edecegimiz adamin, bu kara duslu cikarcilardan hicbir farki yok.
Yetmiyormus gibi, daha tehlikeli bir safta yer alarak halkin ve emekci yurttaslarimin utopyalari ile oynayarak, "ezber bozma" adina, kan parasi ile siyaset yapmaya calisip, elini kolunu sallayarak ortalarda dolaniyor.
Agir mi oldu? O zaman buyurun lutfen.
Secimler icin devlet butcesinden dagitilan "arpaliklar" belli.
Halkinin ozguveni ve gucu ile secimlerde onurlu calisma yapan siyasi yapi da belli.
Yani kimlerin ne kadar para ile bu arenada ne yaptigi asagi yukari bilinen bir durum.
Peki "Bagimsiz sol aday" Baskin Oran efendinin harcadigi bunca paranin kaynagi ne?
Bir ogretim uyesinin, bu ulkede aldigi maas ve nasil yasamak zorunda birakildigi bilenen bir gercek iken, bu zat, bu kadar parayi sizce nereden buldu?
Nerede ise yalniz basina, arpaliktan beslenen bir sistem partisi kadar harcama yapiyor.
Yoksa bu efendiyi aday gosteren "solcu" partiler, dernekler, vakiflar midir varsil olan?
Aciklayalim.
Istanbul 2. Bolgedeki, 18 adet yuksek kirali, seckin secim ofisine ve tum bilgisayar donanimlarina, ofislerde calisan Bilgi Universitesi'nden oy avcilarina odenen para, sokaklardaki el ilanlarini dagitan genclere, bolgeyi kusatan buyuk reklam panolarina verilen miktar, ulasim icin kullandigi son model araclara aktarilan para, TV ekranlarinda boy gostermek icin basin tekellerine odenen yukluce dolarlar, dagitilan el ilanlari, afisler, bez afisler icin yapilan harcamalar, yildizli otellerde yenilen yemekler, yatilan otel giderleri, konusma yapmak icin tutulan gosterisli salonlar, otel lobileri, dostlarina ikram ettigi kokteyller, tanitimi icin kullanilan muzik gruplarinin aldigi astronomik rakamlar, ulasim ve iletisim hizmetlerinin tamami, arkasindaki, "donek solcu" reklam ajansinin aldigi kabarik miktar, ucak gel-gitleri, SINIRI OLMAYAN bir fondan yapiliyor.
Bu fon, dunyada bircok kirli ise soyundu.
Balkanlar'da ve Rusya'da yaptiklari ortada. Ulkeleri boldu.
Halklari birbirine dusman edip, katliamlara sebep oldu. Pembe ya da turuncu boyalarla, amerikanci darbeler gerceklestirdi. Elini attigi ulkelerin egitim ve kultur politikalarinin Amerika adina yonlendiricisi oldu.
Kucuk ama temiz Amerikalar yaratmanin para kasasi olarak calisti. Ellerini halklarin kanina buladi. Her gittigi ulkede sol ve sosyalizme karsi, irkcilik ve etnik kultur silahini kusandi. Etnik yapilasmalarin ayrismalarini kasidi.
Toplam otuz iki ayri ulkede faaliyet gosteriyor.
Ulkemizde ise; onceleri, kuresel baris ve adalet diye ortaya cikan bir grubun sinirsiz destekcisi oldu.
Sayesinde birtakim adamlar "bariscilik" adi altinda AB propagandalari yaparak ceplerini doldurdu.
Bir genc delikanliyi ortalara surerek, onun "yakisIkli' durusunu, ranta tahvil etti ve sonunda delikanliyi ayni fondan beslenen bir tiyatronun ortagi yaparak ortalardan cekti.
Sonralari bazi bildik vakiflara paralar aktararak onlarin 'guc dengesi' olmasini sagladi.
Hatta bu muhteremin kitaplarinin basilmasina ayni vakiflar araciligi ile onculuk etti.
Ulusal ve uluslararasi bircok 'bilimsel' sempozyumun olusturucusu olarak, emperyalist kultur odaklarinin isbirlikci ayaklarini olusturdu.
Bilgi Universitesi'nin, Bogazici Universitesi'nin ve Sabanci Universitesinin palazlanmalarini var gucuyle destekleyip tum egitim programlarinin Amerikanci olmasina yol verdi.
Bu universitelere aktarilan rakamlar milyon dolarlarla ifade edilir durumdadir.
Helsinki Yurttaslar Birligi ustunden 'Kurt meselesine' el atti.
Bircok film festivalinin ve Istanbul Kultur Sanat Vakfi'nin da para kaynagi olarak calisti. Onumuzdeki donem cekimleri tasarlanan birkac filmin sponsorlugunu da ustlendi.
Simdilerde ayni karanlik fonun ulkemizdeki yurutuculeri, bir TV sirketi kurmanin hazirligi icindeler.
Bu fonun adi SOROS'tur.
Ve bu kan parasinin ulkemizdeki elleri, "eski solcu" diye bilinen aymazlardir... Orgutlenip parayi yonettikleri yapilasmanin adi da ACIK TOPLUM ENSTITUSU'dur.
Butun bunlari nerden mi biliyorum? O saflarda kavga verirken bu aymazligi gorup safini secen dostlarimdan biliyorum. Bircogunun belgesini yayimlamaya da hazirim. Kaldi ki Baskin efendi bunlari gizlemiyor. TV ekranlarindan Soros'u ovme cesaretini bile gosteriyor.
Cok mu agir geldi.
O zaman, son olarak sunu soylemektir dogru olan; bu parayi alanlar, bolusturup kullananlar, bu para ile; sanat, siyaset, yayincilik, reklamcilik, vakif ve dernekcilik yapanlar, yani uluslararasi borsalardan aparilmis amerikan parasi ile ahkam kesenler, isbirlikcilerdir.
Bu orgutlenmenin isim isim yayinlanmasi ve desifre edilmesi gerektigi aciktir.
O zaman bu yiyiciler ve paylastiricilar sofrasina bakalim.
Baskin Oran efendi, Acik Toplum Enstitusu'nun destekledigi TESEV'in danismanidir.
Bugune kadarki yurutucu isimleri ise

Mudur Hakan Altinay,
Yonetim Kurulu Baskani Can Paker.
Uyeler Nebahat Akkas,
Sahin Alpay,
Murat Belge,
Ozlem Dalkiran,
Ustun Erguder,
Osman Kavala,
Omer Madra,
Nadire Mater,
Oguz Ozerdem,
Asaf Savas Akad,
Bulent Eczacibasi,
Nese Duzel,
Ahmet Insel,
Eser Karakas,
Ayse Soysal,
Umit Boyner,
Salih Atac ve
Salim Uslu.

En tepede yani Soros'a en yakin yerde ise Ishak Alaton durmaktadir.

Bu beylerin bir kismi ayni zamanda TESEV'in yonetim kurulu uyeleridir.
Tanidik isimler degil mi?
Bu isimlerin onemlice bir kisminin, sozunu ettigimiz siyasal duruslar ile olan baglantilari nerede ise aktif uyelik durumudur.
Goruldugu gibi "bagimsiz sol aday' da bu tayfadan biridir. Ve bagimsiz filan degil, acikca bagimlidir.
Bu Soros cetesinin, gizlediklerinin disinda, kimlere kacar para verdikleri de ortadadir.
Simdi konusmasi gerekenler, kimilerine cok agir gelen bu sorularin muhataplaridir.
Baskin Oran efendinin arkasina, "bagimsiz sol aday" yaftasini yapistiran, bildik siyasi destekler, partiler, vakiflar, dernekler, iteleyiciler susmamalidir.
Aydin, yazar, sanatci diye bilenen "destekciler" susmamalidir.
Evet hanimlar, beyler bu AYIP buraya kadar.
Orhan Aydın, Açık İstihbarat'tan, 25 Temmuz, 2007

26.7.07

Sen bu ülkenin garnitürüsün!

Seçim gecesi AKP Genel Merkezi'nin balkonu. Tayyip Bey beklenen açıklamayı yapıyor:
"Şu bayraklarınızı göreyim. Bayrakları bayrak yapan üzerindeki kandır. Şimdi buradan tüm Türkiye'ye seslenelim:
Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet!"
Belki Başbakan bilmiyor ama lafın esası ve devamı şöyledir:
"Ein stad, ein folk, ein Führer!"
Yani "Tek devlet, tek halk, tek lider!"
Nazizmin meşhur sloganıdır. Sadece kendine benzeyeni yaşatan, benzemeyeni yok eden liderlerin sloganı. Üstelik Tayyip Bey konuşmasında "Hedef 2023" dediğine göre gerisini siz düşünün. Bu sözcüklerin İslami muhafazakârlığı şiar edinmiş bir parti liderinin ağzından çıktığını da hesaba katarsak... Gerisini siz düşünün.

Garnitürsünüz!
Konuşmasında AKP'den başka partilere oy verenleri "Onlar da bizim zenginliğimiz" diye tarif edip halkın AKP'li olmayan yarısını "memleketin garnitürü" ilan eden Tayyip Bey devam ediyor:
"AKP artık toplumsal merkezin adresidir!"
Tam bu sözcükleri söylediği sırada kürsüde özenle hazırlanan şu fotoğraf var:
Tayyip Bey ve eşi Emine Hanım, Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Hanım.
Yani artık "merkez" olan bu. Yani artık "normal" olan bu. Yani artık onlar gibi görünmüyorsanız marjinalsiniz. Yani... Yani... Bu devlet de, bu millet de, bu halk da sizin değil, siz "ötekisiniz". En iyi ihtimalle "garnitürsünüz"!

Merhamet lütfeyle!
Ve herkes aslında artık bunun farkında. Seçim gecesinden bu yana televizyonlara çıkanların ağzında aynı laf: Uzlaşma!
İş çevreleri, medya, AKP'li olmayan siyasetçiler sürekli olarak AKP'nin diğer toplumsal kesimlerle, partilerle uzlaşması gerektiğini söylüyor. "Böyle olacağını umut ediyoruz", "Diliyoruz" diyorlar. Bu (adını koyalım) bir merhamet çağrısıdır aslında. Muktedirden merhamet istenmektedir. Çünkü böyle bir çoğunlukla, böyle bir toplumsal kudretle iktidara gelen bir lidere baskı yapamazsınız, ancak merhamete çağırırsınız. "Taç giyen baş akıllanır" deyip diğer toplumsal kesimleri ezmemesi için dua edebilirsiniz. Ve merhamet ancak "führer"den istenir, bilirsiniz.

Özgürlük ve eşitlik
Politize edilmiş İslamcı muhafazakârlık kendini dayatır. Başörtüsü ve badem bıyık bir kez mağduriyet psikolojisinden sıyrılırsa, ki "merkez" ilanıyla olmuş olan budur, artık size soracaktır:
"Niye benim gibi değilsin? Yoksa sen normal mi değilsin?"
AKP Genel Merkezi'nin balkonundan seçim gecesi yapılan açıklamanın devamında bu vardır. Bu cümleler ne Kemalist bir cumhuriyet kızının hezeyanıdır ne de halka uzak bir beyaz Türkün çıtı pıtı tedirginliği. Bu cümleler, vicdanın, özgürlüğün ve eşitliğin tarafını tutan bir gazetecinin sözleridir.

Sivil muhtıra mı?
Bu seçim sonuçlarına bakıp "Demokrasi kazandı" diyenler, AKP'yi Türkiye'de sivil olanın, demokratik olanın tek ifadesi olarak görenler var. Allah aşkınıza söyleyin:
Madem bu halk orduya tepki vermeye bu kadar meraklı, niye çocuklarını gık demeden ölüme gönderiyor?
Madem bu kadar anti-militarist bir halkımız var, neden ordu müdahalelerine gık çıkarılmıyor?
Madem bu halk mağdur olanı korumaya bu kadar meraklı, insanların yakıldığı Sivas'tan neden Muhsin Yazıcıoğlu milletvekili seçiliyor?
"Demokrasi kazandı" diyenler düşünsünler:
O zafer konuşmasını Deniz Baykal yapıp "Tek devlet, tek millet" deseydi ne tepki vereceklerse aynı tepkiyi neden Tayyip Bey'e vermezler?
Nihayetinde söyleyeceğim şudur:
Türkiye, milliyetçilerle siyasal İslamcıların politika yaptığı bir memlekete dönüşmüşken bu memleketteki tek faşist, militaristler, askeri müdahale şakşakçıları değildir. Muhafazakârlardan da pek güzel führer'ler çıkabilir. Ve bey takımı daha da güçlenmişken size şimdi daha yüksek perdeden söyleyebilir:
"Ananı al da git!"
Ece Temelkuran, Milliyet, 25 Temmuz 2007

25.7.07

Seçim sonuclari-Alintilar

Onur Öymen: Seçim sonuçları mantık dışı Eğer siz sıkıntı, açlık çekmenize rağmen, hayatınızdan hiç memnun olmamanıza rağmen, sabahtan akşama kadar her gün hükümeti eleştirmenize rağmen gidip de hükümet partisine oy veriyorsanız, bu işte mantıkla açıklanamayacak bir şey var demektir. Nedir o? İktidarın maalesef çok uzun zamandan beri halkın dini duygularını siyasi amaçla kullanıyor olmasıdır, istismar etmeye çalışmasıdır. Yani halk bütün yaşadığı olumsuzluklara rağmen bu din unsurunu belki de dikkate alarak bu partiye oy vermeye devam ediyor demektir. İkincisi de demokratik ülkelerde örneği görülmemiş bir şekilde çok miktarda seçim öncesinde halka yiyecek, içecek, kömür dağıtılması... Öyle yerler, öyle durumlar var ki bunu mantıkla izah etmek kabil değil. Kısa bir süre önce on binlerce insanın, hükümetin izlediği yanlış fındık politikası dolayısıyla sokaklara döküldüğü, hükümete karşı çok kuvvetli tepkiler gösterdiği Giresun gibi yerde AKP'nin fazla oy almasını mantık izah edemez. Tek geçim kaynağı var, fındık. O geçim kaynağıyla ilgili olarak halk büyük sıkıntı, ıstırap çekmiş, on binlercesi sokaklara dökülmüş, hükümete olağanüstü tepki göstermiş, orada iktidar partisi seçim kazanıyor açık farkla. Bunu mantıkla izah edemezsiniz. Buna benzer tarımın yoğun olduğu bölgelerde, Osmaniye gibi mesela, hükümetin bu kadar fazla oy almasını akılla açıklamak mümkün değil. Siyasette mantık dışı unsurlar örneklerini verdiğim gibi bu kadar fazla rol oynuyorsa bu son derece düşündürücüdür. (CHP Genel Başkan Yardımcısı, 23 Temmuz)
Cihan Paçacı: Artık söylenecek bir şey yok Köylü, esnaf, herkes hayatından çok memnunmuş. Demek ki bu ülkede fındık fiyatı iyiymiş, terör hiç problem değilmiş, milli kaynaklarımızın yabancılara satışında bir sıkıntı yokmuş, Cumhuriyet'in değerlerinin tahribatına yönelik herhangi bir kaygısı yokmuş vatandaşın. Vatandaş son derece mutlu demek ki. Şimdi Müslüman bir cumhurbaşkanı da seçersek ülkemiz daha mutlu hale gelecek. Bu vatandaş devletin kurumlarıyla çatışan, daha şimdiden bu halkın muhtırası diyen bir anlayışı tek başına iktidar yapmıştır. Artık söylenecek bir şey yok. (MHP Genel Sekreteri, 23 Temmuz)
Özgür Çakmak: Böyle kişiliksiz halk görmedim Bu halka her şey layık. Bu halk ihanete göz yummuştur, bu halkla yola çıkılmaz. Ortaya çıkan bu tablodan utanç duyuyorum. Halkımız maalesef küçük paralara satıldı. Şehidine ihanet eden bir halkla karşı karşıyayız. Bu tablonun tek sorumlusu halk. Halkımız bu kadar çıkarcı olmamalıydı. Ben bütün dünyayı neredeyse dolaştım ama bu halk kadar kişiliksiz bir halk görmedim. (İzmir'den MHP milletvekili adayıydı, ancak seçilemedi, 23 Temmuz)
Murat Şefkatli: Herkes hayatından memnunmuş Milletin kararını anlamakta güçlük çekiyorum. Beklediğimizin altında oy aldık. Esnaf halinden memnun, köylü memnun, toplum bu kadar memnunmuş hayatından. 71 milletvekiliyle Meclis'te olsak ne olur, olmasak ne olur. Bu milletvekillerinin içinde bulunmam çok şey ifade etmeyecek. (MHP Genel Başkan Yardımcısı, milletvekili seçilemedi, 23 Temmuz)
Erdal Atabek: Seçmenin kaçı aklını kullanabiliyor? Seçmenin kaçta kaçının aklı ipoteklidir? Seçmenin kaçta kaçı gerçekte aklını kullanabilmektedir? Seçmenin kaçta kaçı 'özgür iradesi'yle hareket etmektedir?' Seçmenin kaçta kaçının 'bilgi birikimi' vardır? Kaçta kaçı öngörüye sahiptir? Seçmenin kaçta kaçı 'seçici bellek' taşımaktadır. İşin bu yanı ne düşünülmekte ne de bilinmekte. (Cumhuriyet, 23 Temmuz)
Cüneyt Arcayürek: Bir paket yiyeceğe... Halkımızın büyük çoğunluğunun laik, cumhuriyeti savunan, yolsuzluk ve yoksulluğa karşı çıkan partiler yerine; laiklik karşıtı, dış sorunlarda ulusal yararlara sahip çıkmayan, teslimiyetçi siyaset anlayışında olan bir partiyi ve onun iki torba kömür, bir paket yiyecek ve dağıtılan 300 milyon liraya ağzı bozuk liderini bu denli yeğleyeceğini hesap edemedik... (Cumhuriyet, 23 Temmuz) Cüneyt Arcayürek dün ise şunları yazdı: "Yolsuzluktan yoksulluktan, yakınarak partilerin, gazetelerin kapılarını sürekli aşındıranların, bundan böyle yolsuzluktan, hele yoksulluktan söz etmeye hakkı yok. İşsizlikten kıvranıyormuş, milyonlarca insan, memurlar, emekliler, geçim sıkıntısı içindeymiş... AKP iktidarına ateş püsküren fındık üreticileri... esnaf siftah edemiyor... Anadolu esnafı inliyormuş... Geçiniz efendim bunları. Seçim sonuçları tüm bunların doğru olmadığını kanıtlıyor... Yüzde 46'ya her çevre kendi gözüyle bakıyor. Sonuçta iş dünyamız memnun. İç ve dış medya memnun, ABD elbette memnun..."
Hasan Pulur: Bravo aziz milletime! Bravo aziz milletime, aferin yüce milletimize, şükranlarımızla birlikte takdirlerimizle... Tabii hepsine değil, bir bölümüne... Demek onların laiklikten yana korkuları yokmuş, zaten destekledikleri AKP lideri Erdoğan, bir tarihte "Laiklik elden gidecekmiş diyorlar, eeee millet isterse gider!" dememiş miydi? İşte o gün, bugündür... Güle güle laiklik! ... Siz "Şeyini şey ettiğimin şeyi!" diyen Meclis Başkanı'na bugüne kadar katlanmadınız mı? Bundan sonra da katlanıverin ne olacak? Daha nelere katlanacaksınız, hele bekleyin! ... Hele hele "Al ananı git!" lafı kimsenin kılına bile dokunmaz. Eğer bir ülkenin yarısı böyle düşünüyorsa 'Cumhuriyetin elden' gittiği ya da gideceği endişesini asla paylaşmıyorsa, geriye kalanlara seyretmek düşer. (Milliyet, 23 Temmuz)
Bekir Coşkun: Göbeğini kaşıyan adam mutlu Demek ki karşıdan gelen her iki kişiden birisi AKP'li. Oysa ben bugüne kadar 'AKP'ye oy verdim' ya da 'Vereceğim' diyen bir tek kişiye olsun rastlamış değildim. Herkesin AKP'ye karşı olduğu bölgelerden AKP çıktı. 'İflas ettik' diyen esnaf, AKP'ye oy verdi anlaşılan. 'Bittik' diyen köylü de... Neden insanlar AKP'ye oy vereceklerini-verdiklerini gizlerler?.. Bunda utanılacak ne var?.. Kişi bir kabahat işlediği zaman bilinsin istemez... Bu seçimlerle millet, laik cumhuriyetin bir 'ılımlı İslam'a' dönüştürülmesini onaylamıştır. AKP'nin kafasındaki Türkiye'yi gerçekleştirmesine destek anlamındadır. Türkiye'nin değişen yüzünün daha da değişmesine onaydır." (Hürriyet 24 Temmuz) Coşkun, 5 Temmuz'da ise şöyle yazmıştı: "Arkadaşlar bilinen seçim çalışmalarına çoktan başladılar. Evlere torbalar gidiyor: Pirinç, makarna, nohut... Parti değil, zahire ambarı sanki. Bisküvi... Mercimek... "Göbeğini kaşıyan adam" mutlu mutlu, bu nohutlu demokrasiye katkıda bulunmak için bugünü bekliyordu. Torba geldikçe göbeğini kaşıyarak soruyordur: "Kurutulmuş dolmalık kabak neyin de yok mu?"


Bu alintilar Radikal gazetesinin bir haberinin bazi parçalari. Her ne kadar Radikal gazetesi bu alintilari "hata yaptigini kabul edemeyen" hasta insanlarin yazdiklari olarak sunsa bile...

21.7.07

Kendi sesinden korkan aslan!


Bir varmış, bir yokmuş; hem varmış hem yokmuş, ormanda seçim varmış. Seçim pazar günü yapılacakmış. Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de ormanda yaşayan kuşları, tavşanları, akrepleri, atları, çitaları, kaplanlar ile kunduzları yani tüm orman canlısını; orman yangınlarına sebep olmadan, demokrasiyi kazaya uğratmadan, cumhuriyetine çarşaf giydirmeden, bölünmesine izin vermeden, hak ve hürriyetler çıtasını yere düşürmeden yönetecek yeni milletvekilleri, yeni başbakan, sonra da cumhurbaşkanı seçilecekmiş.
Bir kıyamet.
Bir şamata.
Bir tantana.
Yüzde 40 diyen sipariş anketler, “bu orman İslamcılar ile laikler kamplaşmasıyla ikiye bölünmüş” diye kapak yapıp “eski aslanı seçin...” gizli mesajı veren dış basın, temmuz sıcağında oy getirsin diye yoksullara dağıtılan kışlık 1 ton kömür, 15 paket makarna, 1 kilo vişne, 1 kilo çilek reçeli, 3 büyük paket çay, 1 teneke peynir, 5 kiloluk sıvı çicek yağı, 2 kutu salça, 6 kilo şeker, 5’er kilo pirinç, nohut, fasulye, mercimek, zeytin, çamaşır, bulaşık deterjanı, banyo ve el sabunları...


***

Bayraklar!
Uçaklar!
Meydanlar!
Derya kalabalık!
Anketlerin en az yüzde 40 oy alır dediği aslan; meydana, derya kalabalıklar önüne çıkmış.
Kükremiş!
Sarsılmış orman!

“Ben sizden oy isteyen 6 oklu yüzücü aslandan ve üç hilalli yağlı urgancı aslandan” daha çok oy alıp iktidara gelmezsem, siyasetten çekileceğim” diye meydan okumuş.

Yer sallanmış.
Gökyüzü selama durmuş.
Ormanın tüm canlıları; ” demokrasimizde beyaz ihtilal oluyor, partilerin başında başarısız lider aslanlar oligarşisi son buluyor, “ampulcü aslanımız rest çeken ve iktidar olamazsam çeker giderim diyen kükreyişle” siyasetin seviyesini yükseltiyor diye sevinmişler, el çırpıp alkışlamışlar. 6 oklu yüzücü aslanla yağlı urgancı aslanın da bu kükreyen ampulcü aslanın restini görmesini beklemeye koyulmuşlar.


***

Akşam olmuş.
Güneş batmış.
Orman geceye girmiş.
Daha yatsı olmadan ampulcü aslanın ampulü pırpırlanmaya başlamış, “iktidara gelmezsem çekilirim sözünü” daha tükürüğü kurumadan geri almış.
Kükreyen aslan.
Sesinden korkmuş!
Orman halkı, “yalancının mumu yatsıya kalmadan söndü” diye üzülmüş, dövünmüş, kara kara düşünmüş. Bu ampulcü aslanın “demokrasi konusunda sürekli” yalan söylediğini hatırlamışlar.
Tavşan çok üzülmüş.
Tosbağa kabuğuna çekilmiş.
Kertenkele, kederinden kuyruğunu terk etmiş, deri değiştirmekte zorlanan yılana; “Zaten bu yalancı aslan ampul partisini kurduğu zaman tüzüğe bu partide genel başkan iki seçim dönemi başkanlık yapar, sonra çekilir diye yazmıştı. Çok demokrat bir aslan diye kendini tanıtmıştı. İktidara gelince parti tüzüğünü değiştirdi ve iki dönem başkan olur, sonra çekilir sözünü yalayıp yuttu” diye dert yanmış.

Bir varmış.
Bir yokmuş.
Pazar günü ormanda seçim varmış. Orman halkı; parlamenter demokrasi adı altında hükümetlerin ve onların başı başbakanların; yasama ve yargıya el koyarak, Hitler gibi, Mussolini gibi, Stalin ve Saddam gibi diktatörleştiklerini, partileri birer olgarşik yapı haline getirerek; halkın oy vermesini demokrasinin özü olmaktan çıkartıp “halkın afyonuna dönüştürdüklerini” görmüşler.
Orman afyon etkisinde...
Pazar gününü bekliyormuş...
Necati Doğru, Vatan, 19 Temmuz 2007 20:09

Havadan Sudan

Adı üstünde...
"Hane halkı" anketi.
Büyük ihtimal, şöyle soruyorlar...
- Evinizde ok var mı?
- Evinizde kurt var mı?
- Evinizde ampul var mı?
Sonuç...
Ampul yüzde 100!

* * *

Neyse...
Şunun şurasında 24 saat kaldı.
Dişimizi sıkıp, milli iradeye müdahale etmemek için "hava"dan "su"dan yazmakta fayda var.

* * *

Bakın, su dedim, aklıma geldi.
New York'ta fazla basınç nedeniyle su borusu patlamış; ahali bomba sanmış.
İyi ki Türkiye'de olmadı bu iş...
Çünkü bizim "tarafsız" basın, şöyle manşetler atabilirdi mesela...
"Su yok diye üzülmeyin... Hatta kesintilere şükredin... Suyun fazlası zarar!"

* * *

Sudan yazdık...
E havadan?

* * *

Adana, yarın 36 derece.
1975'ten bu yana Temmuz ayı istatistiklerini tutan meteorolojiye göre, bu sıcaklık, Adana'daki son 32 yılın Temmuz ortalamasının 4 derece üstünde... Yani, normalinden sıcak...
Adıyaman 39, Afyon 34, Ağrı 26, Amasya 35 derece... Ankara?
37.
Başkent, kendi 32 yılının Temmuz ortalamasından 7 derece daha sıcak olacak.
Antalya 37, Artvin 28, Aydın 41, Balıkesir 36, Bilecik 33, Bingöl 31, Bitlis 26, Bolu 34, Burdur 35, Bursa 35, Çanakkale 34, Çankırı 36, Çorum 34, Denizli 41, Diyarbakır 36, Edirne 38, Elazığ 37, Erzincan 32, Erzurum 25, Eskişehir 36, Gaziantep 36, Giresun 28, Gümüşhane 30, Hakkâri 30, Hatay 34, Isparta 34, İçel 33 derece.

* * *

İstanbul 35.
İzmir 40.
İstanbul ile İzmir de, Ankara gibi, Temmuz normallerinin 7 derece üstünde... Anormal.

* * *

Kars 22, Kastamonu 36, Kayseri 35, Kırklareli 36, Kırşehir 33, Kocaeli 37, Konya 33, Kütahya 35, Malatya 36, Manisa 41, Kahramanmaraş 36, Mardin 33, Muğla 37, Muş 30, Nevşehir 32, Niğde 32, Ordu 35, Rize 29, Sakarya 35, Samsun 28, Siirt 36, Sinop 30, Sivas 30, Tekirdağ 32, Tokat 34, Trabzon 28, Tunceli 36, Şanlıurfa 37, Uşak 35, Van 27, Yozgat 30, Zonguldak 36, Aksaray 33, Bayburt 30, Karaman 33, Kırıkkale 33, Batman 37, Şırnak 32, Bartın 36, Ardahan 22, Iğdır 31, Yalova 33, Karabük 37, Kilis 37, Osmaniye 33, Düzce 34 derece.

* * *

Seçim günü, Türkiye'nin en sıcak noktaları, Aydın Nazilli ile İzmir Bornova ... 42'şer derece.

* * *

Özetle... Ülke genelinde, son 32 yılın ortalamasının üzerinde bir 22 Temmuz bu... Cümleten, buzlu ayran serinliğinde neticeler dilerim.
Yılmaz Özdil, Sabah, 21 Temmuz 2007

19.7.07

Masallar masallar


Masallar, genellikle halkın yarattığı, bütünüyle düş ürünü, ağızdan ağza, kuşaktan kuşağa sürüp gelen, olağan dışı kahraman ve olaylardan söz eden, anlatılanlara inandırmak iddiası bulunmayan bir yazın türüdür.
Genel seçim sürecine yaklaştığımız bu günlerde AKP'nin masallarıyla da, tanışmaya başladık. Büyük kentlerimizdeki panolara astıkları afişler, nedense bana masalları anımsattı. Aslında biz bu masalları yıllardır biliyorduk.
Elektrik faturaları dört buçuk yıldır zamsız ödeniyormuş; masal bu ya, inanırsanız.. Kasım 2002'de elektriğin kilovatı 0.08 YTL iken, bugün 0.16 YTL, artış %100. Doğalgaz ve su için de masallar devam ediyor. Kasım 2002'de doğalgazın metreküpü 0.23 YTL iken, bugün 0.53 YTL, artış %130. Kasım 2002'de 10 metreküpe kadar su 0.57 YTL iken, bugün 1.13 YTL, artış %100. Kasım 2002'de 11-30 metreküp arası su 1.01 YTL iken, bugün 2.91 YTL, artış %188.
Ekmeğin de ayrı bir masalı var: 4.5 yıldır ekmek zamlanmamış. 2002'de 1 kg ekmek 0.6 YTL iken, bugün 3.5 YTL, yaklaşık 6 kat artmış. Ekmeğin gramajını düşürerek, ekmek hiç zamlanmadı yıllardır aynı fiyat demek, kendilerini kandırmaktan başka bir şeye yaramaz.
İsteyen, istediği hastanede ücretsiz tedavi oluyormuş. Var mı böyle bir ücretsiz tedavi masalı? Sağlık ocaklarında ücret alınmıyormuş. AKP iktidarı zamanında sağlık ocaklarına yazar kasa alınarak, sağlık hizmetleri ücretlendirilmişti. 1 Temmuz'dan itibaren ücret ödenmeyecektir demek, masaldır. Çünkü muayene ücretleri, reçeteler üzerinden eczaneler tarafından alınmaktadır.
Enteresan bir masal daha: kira öder gibi ev sahibi olunması.. Gören, duyan varsa ne mutluluk, ne güzellik.. Kiralar, 2002'den bugüne yaklaşık %100 arttı. Kredi çekerek, ev alanların hali ortada. Yoksulluk sınırının altında ücret alarak yaşayanlar için, inanılması olanaksız bir masal..
Ders kitapları ücretsizmiş! Milli Eğitim Bakanlığı artık kitap basmıyor, bu kitapları çeşitli dinci yayınevleri basıyor. Bu trilyonluk pazar, iktidarın yakın çevrelerine peşkeş çekildi. Ücretsiz dağıtılan bu kitapları çoğu öğretmen okutmak istemiyor, dersler yardımcı kitaplarla idare ediliyor.
Üniversitenin de ayrı bir masalı var; 39 yeni üniversite açarak, daha fazla öğrencinin yüksek öğretim yapmasını sağlamışlar. Açılan yeni üniversiteler, diğer üniversitelerin bölünmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Kontenjanlar gene aynıdır. Örnek verecek olursak; Çorum Hitit Üniversitesi, Kastamonu Üniversitesi ve Çankırı Karatekin Üniversitesi, Gazi Üniversitesi'nden ayrılarak kurulmuştur.
AKP'nin seçim için hazırladığı "Alnımızın akıyla 4 yıl, 8 ay, 19 gün her şey Türkiye için" adlı kitabında yok, yok. Masallarda olağan dışı olaylar anlatılır, ama ben hiç böyle bir masal duymamıştım, görmemiştim. Her masal bulunduğu toplumun izlerini taşır. Masallar bir eğlence unsuru olmanın ötesinde; bir tarihçi için bazı önemli tarihi olayların aydınlatılmasında değerli birer belgedir. AKP'nin masalları da, bir döneme ışık tutacak belgeler niteliğine çoktan kavuşmuştur.
AKP afişlerinin en anlamlısı ise, RTE'nin yalvaran bakışlarla "Birlikte başardık. Yarım bırakma.." sloganı. Yarım bırakmak istemiyorlar; çünkü yalanları, talanları, yolsuzlukları ortaya çıkacak, korkuyorlar. AKP, dört yılı aşkın süredir iktidarda, yalanlarıyla, masallarıyla, yalakalarıyla, şakşakçılarıyla ülkeyi yönettiklerini sanıyor. Adından başka hiçbir şeyi ak olmayan bu partiyi, 22 Temmuz'da delikten süpürmenin zamanı gelmiştir. Oyumuza sahip çıkmak, ülkemize sahip çıkmak anlamına gelmektedir. Oylarımızı bağımsız ve bölünmez bir Türkiye için kullanmalıyız, cumhuriyetimize sahip çıkmalıyız..
İzlediğiniz bu içeriğin bağlantı adresi:
http://www.heddam.com/index.asp?H=5970
Suay KARAMAN
Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Genel Sekreteri ANKARA, 19 Temmuz 2007 Perşembe

18.7.07

Elhamdülillah Demokratım...Elhamdülillah Demokratım...

Amerika'nın neo-con'ları gibi bizim de neo-demo'larımız oluştu.
Neo-Con deyimi "neo-conservative-yeni muhafazakâr" teriminin simgesidir.
Bizim neo-demo'larımız da "yeni demokrat" terimini anlatıyor.
Küreselleşmenin yeni kavramları, yeni hedefleri, yeni tanımları var.
"Liboş" , sonradan olma liberalleri anlatıyordu.
"Libo-demoş" da sonradan olma liberal demokratlar için uygun olmalı.
Bu soldan sağa viraj alanlardan birisi bir TV programında AKP'nin nasıl demokrat olduğunu anlatıyordu. Gülerek izledim.
Demek ki AKP demokrat bir partiymiş de haberimiz yokmuş, öğreniyoruz.

Şimdi böyle "neo-demo" olmak için, öncelikle küreselleşeceksin.
Küreselleşince de hem kendi eksenin çevresinde döneceksin hem de güneş çevresinde döneceksin. Böyle dönüp dururken de Amerika'yı keşfedeceksin.
Hem de öyle keşfedeceksin ki, Amerika "at" deyince atacaksın, "tut" deyince tutacaksın, "yat" deyince yatacaksın, "elma" derse çıkacaksın, "armut" derse çıkmayacaksın.

Demokrat olduğunu kanıtlamak için de "yeminli özelci" olacaksın, elinde avucunda neyin varsa satacaksın. "Sermayenin dini, dili, rengi mengi yoktur, kim çoğunu verirse satarım" diye memleketi satacaksın. Çünkü sen demokratsın, sonra neme lazım darbeci falan olursun.

Demokratsan eğer, sakın ha ulusalcı olmayacaksın.
Ulus demek, ülke demek geride kalmış olmaktır, ezberdir, sonra biraz daha sürdürürsen militarist olmaktır, darbecilik falandır. Sakın ha, ulusalcı olmayacaksın.
Hem ulusalcı olmayacaksın hem de laik olmayacaksın. Sonra sana dinsiz falan derler, aman ha. Dinsizlik maazallah, cüzzamlı olmak gibidir, dımdızlak ortada kalırsın, koruyan falan da olmaz, kim vurduya gidersin.

Liberal olacaksın bir, Avrupacı olacaksın iki, Amerikancı olacaksın üç. Daha baştan Müslümansın zaten onu birden önce sayıyorum. Sonra özelci olacaksın, devleti küçülteceksin, küçülteceksin, öyle ki görünmez olacak. Şimdilik şeriatçı olmayacaksın. Zaten sonradan demokrat olanların şeriatçı olmaları gerekmez, asıl şeriatçılar kadrolu olarak görev başındalar ama henüz "şimdi" işaretini almadılar.
Onlar "zamanı var" diyorlarsa dikkat etmen gerekiyor. "Sabırlı olmak lazım" dediklerinde bir şey anlatıyor. "Sırası gelince..." dedikleri zamanı bekliyorlar.

Demokratsan eğer, Kürtçülük konusunda "insan hakları" ile "demokrasi" den söz edip PKK'den hiç söz açmaman gerekir. Eğer PKK için "silahlı Kürt muhalefeti" diyemiyorsan bir şey söylememen daha iyi olur. Kürt milliyetçiliği sözü açılırsa senin Türk milliyetçiliğini eleştirmen uygun kaçar.

Ermeni soykırımını da uygun yerlerde başını burkup kabul eder görünmen Avrupalılık işareti sayılır.

Yok, bütün bunların küreselleşmiş dünyanın egemen güçlerinin ustalıklı taktiklerinin çıkar ortaklığını kabullenmiş maskaralıklar olduğunu anlıyorsan yerin bizim yanımızdır.
Biz, ulusalcıyız, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik yolunda, çağdaşlık yolunda, kendimiz olma yolunda, insandan ve emekten yana mücadelesinin kararlı erleriyiz.
Büyük Atatürk'ün gösterdiği yolun, ulusun kanıyla ve teriyle çizilmiş yolun akılcı insanlarıyız.
Aklın ve bilimin rehberliğinden başka hiçbir rehbere, mürşide, bilinmeyen güce gerek duymayan aydınlanmanın ışığında kendi yolunu bulan Cumhuriyetçileriz.
Hiçbir engelden korkmadan, hiçbir güçlükten yılmadan ne yapacağını her koşulda bilen insanlar olarak AKP iktidarına sandıkta son vermek için oyumuzu kullanacağız.

Akılcı bir hesapla AKP'yi durdurmanın yolunu ben, kişi olarak DSP ile güçlenmiş CHP'ye oy vermekte gördüğüm için oyumu bu doğrultuda kullanacağım.
Demokrasinin bu olmadığını, demokrat olmanın ölçütlerinin bunlar olmadığını, ülkemin koşullarının (okur-yazarlık-eğitim, kültür-feodal yapı vb.) demokrasiye yeterli desteği sağlamadığını bilerek gene de ülkemin geleceğine sandıkta sahip çıkmaya çalışacağım.
Ama sahip olduğum Atatürk bilinci bana "hiçbir koşulda , hiçbir durumda , hiçbir nedenle ülkemin tehlikeye düşmesine asla izin vermemem gerektiğini" şart koşuyor ve ben bu
şartı varoluşumun temel nedeni sayıyorum.

Umarım ve dilerim ki, 22 Temmuz seçimleri ülkemin yararına olur...
Erdal ATABEK,ANKARA, 16 Temmuz 2007 Pazartesi

16.7.07

Seçim Tahminleri 1

Hangi sürpriz

Ne var ne yok?

Tayyip Bey, genel seçimi 'cumhurbaşkanı' seçimine dönüştürdü; adaylar meydanlara çıkamıyor. AKP'li vekilin elini sıkmak istediği vatandaş, "Ben elimi kirletemem" diyerek uzatmıyor. Onları soru yağmuru ile bunaltıyor. Bakanlar ve adaylar meydanlarda görülmüyor; ancak devlet imkánlarıyla gezebiliyorlar; vali ve kaymakamları ziyaret ediyorlar. Ziraat Odaları ve sendikacıları ziyaret edemiyorlar. Bu nedenle, cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu kadar 23 Temmuz'da da 'sürprizler' ortaya çıkabilir. Bu nedenle, 1994 yerel seçimlerinde Bedrettin Dalan'a % 60 oy tahmininde bulunulurken, Dalan (YTP, % 15.4) ancak dördüncü olmuş, İlhan Kesici (ANAP, 22.1), Zülfü Livaneli (SHP, 20.3) ve Ertuğrul Günay (CHP, 1.4) safdışı kalmış. Başkanlığı, aradan sıyrılan Tayyip Erdoğan (RP 25.1.) kazanmıştı. Bu seçimde, kendisini devlet ve belediye imkánlarıyla inanılmaz şekilde 'pompalatan' AKP'nin, bir sürprizle karşılaşabileceği de düşünülmelidir. Bu seçimin diğer seçimlere benzemeyeceği besbelli.

Cumhurbaşkanlığı seçimi...
Hele son İstanbul'daki billboard işinden sonra Gül, her ne kadar 'mağdur' olduğunu (başım dik dese de) anlatsa da şansını iyice yitirdi. Geriye iki aday kaldı; biri 'esas' aday Tayyip Erdoğan ile bazı çevrelerde ismi telaffuz edilmeye başlanan 'sürpriz aday' Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu...

Nereden çıktı bu?
İslam Konferansı Genel Sekreterliği'ne Erdoğan ve Gül'ün kulisleri sonucu seçildi. Görenler anlatır; Mekke'deki odasında üç fotoğraf vardır; Erdoğan'ın, Gül'ün ve kendisinin... İhsanoğlu politik bir adam değildir; uzlaşıcı bir yapıya sahiptir; karısının başı açıktır. Bu ismi de bir kenara not edin...

Biliyor musunuz
İSTANBUL'da bugün Başbakan Erdoğan'ın Kazlıçeşme'de 16.30'da; Erbakan ve Kutan'ın da Çağlayan'da 16.00'da konuşacaklarını; her iki miting için eski ve yeni Milli Görüşçüler arasında büyük bir tanıtım ve 'taşıma' savaşı yaşandığını... MHP Kocaeli 2. ikinci sıra adayı Lütfü Türkkan'ın, İzmit'teki seçim gündemini "Orman Bakanı Pepe'nin oğullarının gemileri ve yüzlerce daireleri ile doğalgaz döşenmiş mahallelere dağıtılan kömürün' oluşturduğunu belirterek, "Ne yazık ki Kızıltepe'de sinema var, 600 bin nüfuslu Gebze'de yok. Yapılan kültür sitesine de belediye el koymuş" dediğini..

Yalçın Bayer, Milliyet, 15 Temmuz 2007