kavram karışıklığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kavram karışıklığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.12.12

Toplumsal muhalefetin dili

Halkların kapitalizme ve emperyalizme karşı hızla yükselen kalkışmaları, sınıf mücadelelerinin geleneksel, tarihsel dilini yeniden keşfetmek zorundadır.
Kapitalizme karşı toplumsal muhalefet dalga dalga yükseliyor; ama ciddi bir bellek kaybına uğramış olarak… “Kaybedilen bellek”, toplumsal muhalefetin tarihsel dilidir.
Bu dil, kapitalizme karşı iki yüzyılı aşkın sosyal mücadeleler içinde oluşmuştur. Mücadele öncülerinin programlarından, çalışmalarından türetilmiştir. Öncelikle diyalektik bir dildir. Ezen/ezilen; sömüren/sömürülen gibi karşıtlıklara dayanır. İkincisi, mücadelenin ortamını bir toplumsal sistem olarak adlandırmış; önceki düzenlerden ayrıştırmıştır: Kapitalizm… Sistemin temel toplumsal karşıtlıklarını belirlemek için bir toplumsal sınıf terminolojisi gerekmiş; adlandırılma buna göre yapılmıştır: Kapitalistler, burjuvazi, işçi sınıfı, aristokrasi, köylülük, toprak ağaları… Ulusal boyutları aşan kapitalizm emperyalizm olarak yeniden tanımlanmıştır.
Egemen sınıflar ise, düzeni meşrulaştıran başka bir dil geliştirmiştir. Bu anlatımda karşıtlıklar ortadan kalkmış; farklılıklar, “kader birliği içinde aynı geminin yolcuları” söylemi içinde eritilmiştir. Burjuva iktisadı, kapitalist sistemi bir analiz birimi olmaktan çıkarmış; tüm toplum biçimlerini kucaklayan, adeta evrensel bir piyasa mekanizması kavramı üzerinde odaklanmış; toplumsal sınıflar yerine üretim faktörleri; bölüşüm karşıtlığı yerine genel denge analizi geçmiştir.
Bu iki farklı dil uzun süre yan yana yaşadı. Kırk yıl önce sınıflar arasında yeni bir hesaplaşma gündeme geldi. Sermaye karşı saldırıya geçti. Siyasette, sosyal, ekonomik politikalarda tahakkümünü sınırlayan düzenlemeleri hızla aşındırdı. Sınırsız hegemonyasını ideoloji alanına da taşıması gerekiyordu. Toplumsal muhalefetin tarihsel dili hedef alındı. İdeolojik hegemonyayı tehdit eden terimler, söylemler toplum belleğinden silinmeliydi. Böylece, geleneksel burjuva ideolojisi yeni bir söyleme dönüştü.
Bu dil “masum olmayan” terimlerle yüklüdür. Örneğin, sermayenin sınırsız tahakkümünü hedefleyen saldırı, kendisini neo-liberalizm olarak adlandırdı. Vahşi kapitalizme geçişin adımlarını oluşturan programlar “reform”, emeğin geçmiş kazanımlarını savunmak “tutuculuk” olarak nitelendirildi. Dünya Bankası’nın köylü düşmanı yıkım programları piyasa dostu reformlar diye adlandırıldı. Emperyalizm, küreselleşme adını aldı.

***

Ne var ki, dünya durmuyor. Kapitalizmin vahşeti yoğunlaştıkça, mağdurlar sokağa dökülüyor. Ancak, ne istediklerini tam ifade edemeden… Zira, otuz yıldan beri siyasetin dilinde de benzer bir ayıklama yapılmıştı. Geçmişin radikal, devrimci, anarşist, sosyalist, komünist hareketlerini birleştiren ortak öğe, yani anti-kapitalist söylem unutturulmuştu. Yüzyılların mücadele geleneğini taşıyan siyasi hareketler büyük ölçüde marjinalleşmişti. Halk muhalefetinin talepleri, yeni ifade biçimleri sokaklarda aranır oldu.
Tunus’ta, Mısır’da kitleler, uluslararası sermayenin otuz yıllık saldırısının (neo-liberalizmin) dayanılmaz hale getirdiği sömürü düzenine karşı sokaklara döküldü. Ancak muhalefetlerini anti-emperyalist ve sınıfsal bir söylemle ifade edemedikleri için, iktidarları emperyalizmin yeni bekçilerine teslim ettiler.
2008 krizi ABD kapitalizminin çirkin yüzünü, siyasetin büyük sermayeye teslimiyetini tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Sokaklara dökülen mağdurlar, el yordamıyla muhalif bir söylem oluşturdular. Bunu, kendilerini (yüzde 99’u), sömürücü azınlıktan (yüzde 1’den) ayırarak ve büyük sermayeyi (“Wall Street’i işgal” sloganıyla) hedef göstererek yaptılar. Böylece, geleneksel toplumsal muhalefetin diyalektiğini, karşıtlıklar üzerine oluşturulan dilini, adeta yeniden keşfettiler. Ancak, Amerikan işçi sınıfı ile anarşist-sosyalist hareketler arasındaki bağ, yüz yıl önce kesinlikle koparıldığı için, toplumsal muhalefetin örgütlenme geleneğini hatırlaması, oluşturması güç olacaktır.
Batı Avrupa’da geleneksel Marksizmin izleri tamamen silinmemiştir. Ancak, kendiliğinden sokaklara yığılan büyük halk muhalefeti, bu geleneğe uzak durmakta; egemen ideolojinin etkisinden arınamamaktadır.
İspanya’dan bir örnek vereyim. Bu ülkede “15 Mayıs” adı altında ve büyük kitle gösterileri içinde oluşan muhalif hareketle bağlantılı, Econo Nuestra adlı bir iktisatçılar grubunun “Çatlamış Bir Avrupa’da Çevre Ülkeleri” başlıklı bildirisini geçenlerde okudum. Kendilerini “heterodoks iktisatçılar” olarak tanımlayan bu “muhalif” grubun uzun (6000 sözcüğü aşkın) bildirisinin içinde, kapitalizm, emperyalizm, sınıf, kapitalist, burjuvazi, işçi sınıfı ifadelerinin hiç geçmediğini; “işçiler” sözcüğünün ise sadece bir kez kullanıldığını şaşkınlıkla fark ettim..

***

Kısacası, halkların kapitalizme ve emperyalizme karşı hızla yükselen kalkışmaları, sınıf mücadelelerinin geleneksel, tarihsel dilini yeniden keşfetmek zorundadır. Bu arayışa başlamazlarsa muhalefetin meyvesini Araplar gibi yeni efendilere teslim edebilirler; Amerikalılar gibi “el yordamıyla” arayışa geçerken, İspanyollar gibi yollarını kaybedebilirler.
Korkut Boratav

Korkut Boratav'ın "Toplumsal Muhalefetin Dili" başlıklı köşe yazısı 27 Kasım 2012 Salı tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

7.11.08

Obama Başkan

Bir Ev Zencisi: Obama

MALCOLM X’i bilir misiniz?

Amerika’nın en deli fişek zencisiydi Malcolm X...
Hitabeti bir öfke sanatı olarak değil, kurşun sıkma sanatı olarak kullanırdı...
"Amerikan rüyası" demez, "Amerikan kábusu" derdi...
"Beyaz adam"la asla uzlaşmaz, uzlaşan zencilere de öfke duyardı...
Harlem sokaklarındaki zenci çocukların adamıydı...
Georgia’da pamuk tarlalarında çalıştırılan yoksul zencilerin adamıydı...
New York’ta zencilerin yaptıkları ilk gururlu ve delikanlı eylemi o örgütlemişti...
Günlerden bir gün...
Liderinin karıya kıza sarkan aşağılık bir adam olduğunu fark etti...
"Yapsa da liderimizdir" falan diyerek alçalmadı...
Fırlatıp attı adamı, bütün ilişkisini kesti...
Sonra?
Mekke’ye gitti, "hacı" oldu...
Ve sene 1964...
Bir konferans sırasında 16 kurşunla can verdi...
Amerika’nın bütün zencilerinin kalbine gömüldü...
Öldüğünde meteliksizdi...


* * *

Malcolm X, beyazlarla uzlaşmaya giren zencilerden nefret ederdi...
Bir televizyon programında, kendisini "Çok sertsin... Çok öfkelisin..." diye eleştiren "uzlaşmacı zenci"ye şu unutulmaz cevabı vermişti:
"İki çeşit zenci vardır: Tarla zencisi, ev zencisi...
Ev zencisi, efendisinin gönüllü hizmetçisidir...
Efendisini o kadar benimser ki, efendisi hasta olsa ’Hasta mıyız patron?’ diye sorar...
Efendisinin evinde yangın çıksa, söndürmek için ilk ev zencisi koşar... Efendisinin artıklarını yer, eski elbiselerini giyer...
Tarla zencisi ise efendisine hizmette gönülsüzdür...
Efendisine karşı hep öfkelidir...
Kaytarmaya bayılır...
Bulduğu ilk fırsatta kaçar...
Ben tam bir tarla zencisiyim."


* * *

1964 yılında "tarla zencisi" Malcolm X’i 16 kurşunla delik deşik edip yere seren Amerika, 2008 yılında "ev zencisi" Obama’yı "başkan" yaptı...
Ne dersiniz?
Ne kadar sevinsek az mı?

En fanatik Obamacılar

CENGİZ ÇANDAR
Obama seçilince o kadar sevindi ki, "Çandaroğulları sülalesi"nden geldiğini bilmesek, "Galiba kökeninde Detroit’li bir zenci sülale var" diyeceğiz... Durum şudur: Bir zamanlar Ayetullah Humeyni ile Turgut Özal için yazdığı "şiir gibi", "destan gibi" yazıları şimdi Obama için yazıyor...

HASAN CELAL GÜZEL
28 Şubat’tan sonra "Türkiye’nin Martin Luther King"i olmak için epey çaba sarf eden, hatta bu uğurda Ayaş Cezaevi’nde hapis yatan Güzel, Obama’ya tam destek vererek Martin Luther’e selam sarkıtıyor...

İLTER TÜRKMEN
Geçen salı CNN Türk’te Tarafsız Bölge’de şakayla karışık "en fanatik Obamacı" olduğunu kabul etti... O kadar fanatikti ki, "McCain’in hiç mi iyi tarafı yok?" sorusuna, yine şakayla karışık "Var, karısı çok güzel" yanıtını verdi... Kendisini diğer fanatik Obamacılardan ayıran özelliği ise şu: Fanatizmiyle dalga geçebiliyor...

MEHMET ALTAN
Obama’nın "değişim" sloganına kendisini o kadar kaptırmış ki, "Ne değişimi?" ya da "Obama gelse ne değişecek?" diye mızıkçılık yapanlara, "İkinci Cumhuriyet de neymiş?" diyenlere karşı kullandığı öfkeli üslubu kullanıyor...

YASEMİN ÇONGAR
Obama’nın seçilmesine o kadar sevinmiş ki, "Bugün 23 Nisan / Neşe doluyor insan" tadında, yani "Başkan seçildi Obama / Sevinçten ağladı zenciler bu duruma / Zenci analar ağladı / Zenci bebeler ağladı" havasında bir makale attırmış...
Ahmet Hakan, Hürriyet, 7.11.2008


* * * * * * * *

Obama sadece Obama değildir!

Ne olursa olsun. İster Amerika’nın kendini dünyaya yeniden pazarlama taktiği olsun, ister yeterince siyah olmasın. Ağladın mı ağlamadın mı arkadaş! Filinta gibi siyah derili kardeşimiz kalbimizin tellerini tirim tirim titretmedi mi!
Bir an için ‘Ulan?! Yoksa?!’ diye şöyle en şokellasından bir umut gelip geçmedi mi içinden! Ben buna bakarım. Zira Obama, sadece Obama değildir!
Obama, kendisinin de mükemmelen ifade ettiği üzere, ‘Evet, yapabiliriz!’ duygusudur. Ve sırf bu yüzden Amerikan hegemonyasına karşı yazmadığını bırakmayan, ABD dış politikasına karşı eylemler örgütleyen bir kardeşiniz olarak diyorum ki Obama, Obama’dan fazlasıdır!

Zayıf takımın galibiyeti
O, Kuntakinte’nin zaferidir. O Kenya-spor’un dünyaya gol atmasıdır. Azgelişmiş ülkelerin içli çocukları olarak tuttuğumuz zayıf takımların galip gelmesidir. Kapıcı çocuklarının üniversiteyi bitirip doktor olmasıdır. Obama, zengin kızın fakir oğlanı sevmesidir. Söyleyeceğiniz o çok önemli laf boğazınıza tıkanıp gırtlağınızı acıttığında halden anlayan birinin çıkıp size yardım etmesidir. Obama, apartman çocuklarının topunun patlaması sonunda sokak çocuklarından patlak toplarıyla oynamak için istemesidir. Obama, Münir Özkul’un fabrikatöre ‘Ben Yaşar Usta...’ diye başlayan o repliği söylemesidir:
‘Eğer bu çocukların başına bir şey gelirse, çeker seni vururum, sonra arkama dönüp bakmam bile.’
Obama, siz işten atılırken istifa eden arkadaşlardır. Siz disipline verilirken sizinle birlikte kalkıp suçunuzu paylaşan dostlar. Obama, ‘Olmaz, mümkün değil’ dediğinizde ‘Kaybedecek neyimiz var? Batarsak beraber batarız diyen sevgilinizdir.
Ve bu yüzde işte bu siyah kardeşimiz önceki gece bütün dünyaya sözler verirken gözleriniz öyle dolu dolu izlemiş bulunuyorsunuz. O bol miktarda dişle dolu olan gülümsemesini dünya için iyi bir işaret olarak hissedip içinizden incecik bir tel gibi umudu geçirmiş bulunuyorsunuz.
Hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünseniz bile içinizden böyle bir şey geçmesi yeter. Obama’nın önemi ise şudur:

Küresel iç titreme...
İçinizden geçen bütün her şeyi Kenya’nın bir köyündeki bir kadın, Washington’daki bir adam, Paris’teki bir genç kadın ve Kuala Lumpur’daki bir genç adam da içinden geçirdi. Sizin nasıl gözünüz dolduysa onlar da aynı şekil. Bu, Obama’dır. Obama, sadece Obama değil yarattığı küresel iç titremesidir. Bu da dünyanın başına sık sık gelen bir şey değildir.
Hayatımda ilk kez bir Amerikalının yerinde olmak istedim. Muhtemelen Jessie Jackson gibi zırıl zırıl ağlar, Oprah Winfrey gibi bas bas bağırırdım. Ve en çok ülkeme yeniden inandığım için sevinçten çıldırırdım. Biri gelse. Bu ülkeye de biri gelse ve yeniden inandırsa bizi iyi insanlar olabileceğimize diyorum şimdi. Biri gelse ve biz de desek ki:
‘Evet, yapabiliriz!’
Obama işte dünyaya dalga dalga bu hissin yayılmasıdır. Herkesin kendi ülkesi için o birini atamaya başlamasıdır. Bu siyah kardeşimiz öyle ya da böyle dünyanın vicdanını gıdıklamıştır. Dünyanın bu tarafından ‘Thanks man!’ diyoruz kendisine. Sağ olasın Obama!
Ece Temelkuran, Milliyet, 7 Kasım 2008

17.5.07

Yabancı Laiklikten Ne Anlar?


THE ECONOMIST, İngiltere'nin ünlü haftalık dergilerinden biridir.
Genel çizgisi özde on dokuzuncu yüzyıl liberalizmine yatkın olmakla birlikte, dünyanın her yanındaki haber alma kaynaklarının bolluğuyla ve İngiliz çıkarının hangi yönde olduğuna ilişkin verdiği ipuçlarıyla tanınır.
Bu haftanın kapak konusu, bizdeki mitingler. Dolayısıyla, demokrasi ve laiklik sorunu. Giriş yazısının altbaşlığında "Türkler demokrasi ile laiklik arasında bir tercih yapacaklarsa, bilmelidirler ki demokrasi daha önemlidir" sözü. Sonra da, utanmadan, "O halde, AKP'yi tekrar seçmelidirler" tavsiyesi.
Sözünü ettiği tercihin demokrasiyle Müslümanlığı bağdaştırmak gibi bir sorunu olmayan ülkelerde belki anlamı olabilir ama, Türkiye'nin temel sorunlarından birini böyle bir ikileme bağlamak kadar büyük saçmalık olamaz.
"The Economist" gibi sözde kaliteli bir dergiye hiç yakışmamış.
Daha doğrusu, kimin kime hizmet ettiğini göstermesi açısından çok yakışmış. Türkiye koşullarında bu iki ilkenin bütünlüğünü sezememiş olsa da.
Laiklik ile cumhuriyetçi ilkeler arasındaki bağlantıları en etkili biçimde ortaya koymuş hukukçulardan biri olan Profesör Bülent Nuri Esen , şu yılların Türkiye'sinde yaşasaydı herhalde kahrolur ve laiklik konusunda yazdıklarını çok daha ateşli sözcüklerle yazardı. Ama yine de, karşıdevrimci kıpırdanışların 27 Mayıs'la sona erdirilişinden ve 1961 Anayasası'nın yürürlüğe girişinden yedi yıl sonra bile, "Türk Anayasa Hukuku" adlı küçük kitabında laikliğin genel anlamını anlatmanın ardından şöyle yazmayı gerekli görmüştü:

"Lakin,Türkiye bakımından laiklik ayrıca apayrı özellikler gösterir. Laiklik, Milli Devletin dayandığı ana prensiplerden biridir. Devletin temel nitelikleri içinde kalması zaruridir. Laiklik, memleketimizde bir zaruri ihtiyaç olarak çıkmıştır. Türkiye için devletin güvenlik şartlarından biridir."

"...Laiklik yoksa, devlet dinin hâkimiyeti altındadır ve binaenaleyh bağımsız değildir. Halbuki kayıtsız ve şartsız bağımsız olması gereken devletin herhangi bir din cemaatinin inanışlarına ve duygularına tâbi olması düşünülemez. Bu neticeyi ancak laiklik sağlayabilir."

"...Devlet idaresinin temel ilkesi egemenliğin millette oluşudur. Bu egemenliği kullanırken dine dayanmaya kalkışacak olan bir siyasi iktidar zayıf ve yetersiz bir iktidar haline düşer. Laikliğin anayasa ilkesi olarak zaruriliği Türkiye için bilhassa çok partili siyasi rejimle birlikte kendini göstermiştir. Demokrasi düzeninin koruması, devletin hür vatandaşlar iradesine göre yönetilmesi ancak laiklik ilkesinin anayasa düzeninde temel taşlardan biri olması ile mümkündür."

Elin İngiliz'i, ne denli iyi yetişmiş olursa olsun, Türk tarihini iyi bilmeden ve Profesör Esen'i okumadan bütün bunları ne bilsin? Onu ilgilendiren, kendi çıkarının en iyi kimlerce kollanacağını bilmektir.

Prof. Dr. Mümtaz Soysal, Cumhuriyet, 16 Mayıs 2007

12.3.07

Hain - Ahmet Altan

Eh, sıkıldım işte hain olmaktan... Çok uzun yıllardan beri hainlik ediyorum. Kendi hainlik kadromu boşaltıyorum. Herhalde, Truvalılar'a "kapıya bırakılan o tahta atı içeri almayın, o bir tuzak" diyen adamın da "hain" olmaktan sıkıldığı zamanlar olmuştur.
Biliyorsunuz değil mi, bu "hainleri" anlatan bir kitap var.
Bana da Yalçın Doğan söylemişti.
Tarih boyunca toplumlarını tehlikelere karşı uyardıkları için "hain" ilan edilmiş adamların hikayelerini bir kitapta toplamışlar.
Truvalılar'a "atı içeri almayın" diyen de onlardan biri.
Hain olmayan vatansever Truvalılar ne demişler, "Atı içeri alalım."
Ama sıkılıyor insan hain olmaktan.
Ben de sıkıldım.
"Atı içeri alın arkadaşlar."
Hem vatansever, ulussever, yurtsever olmak o kadar da zor bir şey değil.
Formülü basit.
"Her şey mümkün... Siz haklısınız."
Söylüyorum işte ben de, "her şey mümkün, siz haklısınız."
Kerkük'ü almak mı istiyorsunuz?
Buyrun alın...
Lütfen...
Hatta ulussever olacaksam diğerlerinden geri kalmak istemem.
Daha da gümbürdeterek söyleyebilirim.
"Kerkük'ü almayan haindir."
Hadi, gidin alın.
Yeter artık sizin kahraman, bizim hain olmamız.
Biz de biliriz esip gürlemeyi.
Batı mı?
Onlar emperyalisttir, bizi bölmek istiyorlar.
Tarih boyunca bize düşmandılar, şimdi de düşmanlar.
O emperyalistlerin hiçbirine güvenilmez.
Avrupa Birliği'nden çıkın.
Sadece Avrupa Birliği yetmez.
Onların bütün örgütlerinden de çekilin.
Bütün emperyalist ülkelerin ortak olduğu NATO üyeliğini bırakın.
Ordumuzla ilgili NATO'ya bilgi veren haindir.
Fesatın içindedir.
Çıkın NATO'dan
Bizim güneyimizde bir Kürt devleti kurmak isteyen Amerika'yla ilişkileri askıya alın.
Tek bir silahını bile kullanmayın Amerika'nın.
Amerika bizim düşmanımızdır, düşmanımızın elimizdeki silahların evsafını bilmesine izin vermeyin.
Bütün o bilgileri diğer düşmanlarımıza satar onlar.
Amerika'dan silah alan haindir.
Hele o IMF...
Neden emperyalistlerin örgütü bize yardım etmek istesin ki?
Onların tek amacı, buradaki fakir yurttaşlarımızı soymak, onları daha da fakirleştirmek.
IMF'den çıkın.
Çıkmayan haindir.
Batı'dan aldığınız bütün o borçları ödeyin ve terk edin IMF'yi.
Borçları ödemeyen haindir.
Ya da daha iyisi "ödemiyoruz" deyin.
Borçları ödemeyip çıkın IMF'den.
Hem farkında değil misiniz?
Parça parça satıyorlar vatanımızı?
Nedir o yabancı sermaye dedikleri?
Ne karşılığı geliyor o yirmi milyar dolar?
Türk çocuğunun alın teriyle, emeğiyle yapılmış bankalarımızı, fabrikalarımızı almaya geliyorlar.
Yabancı sermayeyi sokmayın ülkeye.
Verin paralarını geriye, alın bankalarımızı.
Almayan haindir.
Ya Kıbrıs?
Nedir o nankörlük?
Türk askerinin kanı var o adada.
Rumlarla birleşmek isteyenlere izin vermeyin, susturun onları.
Kıbrıs'ı Türkiye'ye bağlayın.
Doğu Akdeniz'deki güvenliğimiz Kıbrıs'taki askeri varlığımıza bağlıdır.
Bunu tehlikeye atamayız.
Kıbrıs'ı almayan haindir.
Ama Kıbrıs yetmez.
Ege kıyılarımızı kuşatan On İki Ada var.
Bir hançer gibi Anadolu'ya saplanmış o adaları, bizi masada yenerek aldılar.
Savaşamadık bile onlar için.
Ege'den taş atsan Yunan adasına düşüyor.
O adalar bizimdi ve şimdi de bizim olmalı.
Oradan bizi istedikleri gibi gözetliyorlar.
Buna izin veremeyiz.
Türkiye'nin Ege'ye açılmasına olanak tanımayan o adalar yeniden bizim olmalı.
Bunun için yapılacak fedakarlık her neyse yapmalıyız.
O adaları almayan haindir.
Fesadın içindedir.
Alın On İki Ada'yı.
Hele o Ermeni meselesi.
Amaç tarihi bir gerçeği ortaya çıkarmak falan değil, düpedüz bizden toprak koparmak istiyorlar.
Emperyalist ülkeler de onları destekliyor.
Bir komployla karşı karşıyayız.
Başta Fransa olmak üzere Ermeni olaylarına "soykırım" diyen bütün ülkelerle ilişkilerimizi kesmeliyiz.
Burada hem toprağımız, hem ulusal onurumuz söz konusu.
İki parça eşya satıp para kazanmak, birkaç parça tüketim malı alıp İstanbul sosyetesini sevindirmek için ulusal onurumuzu çiğnetecek miyiz?
Bir ulus onuru için yaşar.
Bütün o ülkelerle yarından tezi yok diplomatik ilişkilerimizi kesmeliyiz.
Kesmeyen haindir.
Kesilmesi için mücadele etmeyen de haindir.
Ya Güneydoğumuz?
Bu nasıl bir aymazlıktır ya Rabbim?
Oradaki belediye başkanlarının kimlerle ilişkisi olduğunu, hangi partiye bağlı bulunduklarını görmüyor musunuz?
Amaçlarını anlamıyor musunuz?
Demokrasi demek ülkenin bölünmesine göz yummak demek midir?
Güneydoğu için derhal özel bir yasa çıkartıp, o bölgedeki bütün belediye başkanlarının devlet tarafından atanmasını sağlamalıyız.
Ülkenin güvenliği demokrasiden önce gelir.
Demokrasi diyen, seçim diyen haindir.
Kuzey Irak'ta, burnumuzun dibinde bir Kürt devleti kuruluyor.
Emperyalist güçler kurduruyor bunu.
Şimdi Kuzey Irak'ı almanın ve bu fesadı bozmanın tam zamanıdır.
Her dakika aleyhimize işliyor.
Amerikan askerin orada bulunuyor diye buna göz mü yumacağız?
Gerekirse Amerikalılarla çatışırız.
Amerikan uçaklarının şehirlerimizi bombalamasından korkacak değiliz.
Atacakları füzelerden mi korkacağız?
Biz, İstiklal Savaşı'nda düvel-i muazzamayı yendik.
Korku uyuşturur bir ulusu.
Bizi uyuşturmalarına izin vermeyin.
Kuzey Irak'ı işgal edin.
İşgal etmeyen haindir.
Ah tanrım, ne güzelmiş ulussever olmak.
Ne hoşmuş vatanseverlik.
Bir ab-ı hayatmış.
Ayrıca böyle yazıları yazmak da ne kolaymış.
Yıllarca sadece hainlik değil, aynı zamanda salaklık da yapmışım.
Yaz işte böyle...
Böyle bir yazı on beş dakikada yazılıyor işte.
Döktür gitsin.
Sıkılmıştım zaten hain olmaktan, pek iyi geldi bu yurtseverlik.
Hele o din meselesi.
Göz göre göre şeriatı getiriyorlar.
Kendilerine "aydın" diyen o adamlar demokrasi peçesini takmışlar, şeriatın yol işçisi gibi çalışıyorlar, şeriatın yolunu açıyorlar.
Şeriata geçit vermeyeceğiz.
Halkı kandırabilirler, onların oyunu alabilirler.
Halk kandırıldı diye ülkeyi şeriata mı teslim edelim?
Bir dahaki seçimlerde yeniden iktidara gelirlerse ne olacak?
Bunu düşünen var mı?
Seçim yapacağız diye atalarımızın kanlarıyla sulanmış bu cumhuriyeti şeriata mı teslim edeceğiz?
Daha ne bekliyorsunuz?
Parlamentoda hutbe mi okusunlar?
Seçimleri yasaklayın.
On seneliğine seçim yaptırmayın, bu on yılda halkı bilinçlendirin.
Şeriat tehlikesi geçtikten sonra seçimler yapılır.
Seçimleri yasaklamayan haindir.
Bizim bu ülke için beklentilerimiz açıktır.
Kuzey Irak'ın, Kerkük'ün, Kıbrıs'ın, On İki Ada'nın alınmasını, Avrupa Birliği'nden, IMF'den, NATO'dan çıkılmasını, Ermeni meselesinde bizi desteklemeyen bütün ülkelerle diplomatik ilişkilerin kesilmesini, belediye başkanlarının devlet tarafından atanmasını, seçimlerin ertelenmesini, dış borçların yok farz edilmesini, yabancı sermaye girişinin yasaklanmasını istiyoruz.
Ülkenin güvenliği ve onuru bunlara bağlıdır.
Bunları yapmayan haindir.
Bunlar yapılmasın diyen de haindir.
Fesadın içindedir.
Ben de vatanseverim.
Sıkılmıştım hain olmaktan.
Truvalılar'a "O atı içeri almayın" diyen hain de sıkılmıştı herhalde ihanetten.
İnsan sıkılıyor çünkü.
Şimdi Kerkük'ü almayan "hainler" düşünsün biraz da...
Gidip de o Kerkük'ü almazlarsa, Amerikan uçaklarından korkarlarsa, "hain" yaftasını onların boynuna ellerimizle asacağız.
Hadi gidip alın Kerkük'ü şimdi.
Hadi, durmayın...

Ahmet Altan, 'Hain', Hürriyet, 11 Mart 2007