pes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.4.09

Kafkasya 'yol haritası'; Avrupa'ya 'kestirme yol'...

Ermenistan’da 1998-2008 arasında 10 yıl Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Vartan Oskanyan, ‘Türkiye fırsat kaçırma fırsatını kaçırmıyor’ hükmünü vermekte galiba acele etmiş. O başlıkla kaleme aldığı yazısı 23 Nisan tarihli Lübnan Daily Star gazetesinde yayımlandı. Oskanyan, yazısına İsrail’in büyük devlet adamı olarak kabul eden eski dışişleri bakanlarından Abba Eban’ın ‘Filistinliler hiçbir zaman fırsat kaçırma fırsatını kaçırmadılar’ sözüyle başlayıp, onun kastettiğini Türkiye-Ermenistan ilişkilerine uyarlıyordu.
‘Türk-Ermeni ilişkileri içerikten ziyade jestlere dayanıyor. Gerçekten de, Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın en son açıklamaları Türkiye’nin daha normal ikili ilişkiler kurulmasından bile yan çizmekte olduğuna ipucu teşkil ediyor’ görüşünü dile getiren Oskanyan, yazısında bir de şu anekdotu iletiyordu:
“Türkiye’nin dışişleri bakanı olduğu sırada Gül ile 2003’teki ilk görüşmemde, Türkiye’nin Ermenistan-Türkiye ilişkilerine Azerbaycan-Ermeni ihtilafına bağlamaktan yarar görmediğini kabul ettiğini belirterek, Türkiye’nin bütün komşularıyla normal ikili ilişkiler kurmak istediğini söylemişti. Bu benim kulaklarıma hoş bir müzik olarak gelmişti ve bunu kendisine bildirdim. Ama Azerbaycan baskısı sürdü ve Türk politikası değişmedi...”
Oskanyan’ın yazısı 23 Nisan’da basılmış olduğuna göre daha önce kaleme alınmış olmalı. Hayat, bizim bölgede genellikle hızlı akıyor. Nitekim, 22 Eylül gece yarısı Türkiye Dışişleri Bakanlığı’ndan bir açıklama yapıldı. Açıklamada, “Türkiye ile Ermenistan, İsviçre’nin arabuluculuğunda, ikili ilişkileri normalleştirmek, iyi komşuluk ve karşılıklı saygı çerçevesinde geliştirmek ve bu suretle tüm bölgede barış, güvenlik ve istikrarı ileri götürmek amacıyla yoğun çaba göstermektedirler. İki taraf, bu süreçte somut ilerleme sağlamış ve ikili ilişkilerinin her iki tarafı da tatmin edecek şekilde normalizasyonu için kapsamlı bir çerçeve üzerinde mutabık kalmışlardır. Bu çerçevede, bir yol haritasi belirlenmiştir. Üzerinde mutabık kalınan bu zemin, devam eden bu süreç için olumlu bir perspektif sağladı” deniyor.
Eş zamanlı olarak, benzer bir açıklama Ermenistan tarafından da yayımlandı. İsviçre tarafından da.
Ve, dün Amerikan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, bu açıklamalara bir ‘destek açıklaması’ yayımladı.
***
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
1. Türkiye-Ermenistan normalleşme süreci, önüne geçilmez bir doğrultuda ilerliyor. Dörtlü (Türkiye, Ermenistan, İsviçre, ABD) açıklamaları bu olguyu belgeliyor. Azerbaycan’ın son günlerde pek de haklı bir gerekçeye dayanmadan Türkiye’ye yönelik gereksiz ve olumsuz kampanyası, Türkiye’nin ‘stratejik’ dış politika adımını atmasını frenleyememiştir.
2. Bu açıklamaların zamanlamasına, seçilen sözcüklere (wording) ve ‘ruhu’na bakıldığında ve bugünün 24 Nisan olduğu hesaba katıldığında, ABD Başkanı Barack Obama’nın ‘soykırım’ nitelemesini kullanmayacağı ve Türk-Amerikan ilişkilerinde bir ‘yol kazası’na imkân verilmeyeceği anlaşılmıştır.
3. Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin bir ‘yol haritası’ üzerine hareket etmesi, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Karabağ sorununda bir ‘ilerleme’ ile ‘paralel hareket edilmesi’ni zımnen öngörmektedir. Böylece, Karabağ sorununa ilişkin ‘ilerleme’yi de teşvik eder bir mahiyettedir. Karabağ’da ilerlemenin bir ‘ön şart’ olduğu söylenmeden, böyle bir ilerleme yönünde kendiliğinden bir ‘teşvik unsuru’ sağlanmış olmaktadır.
Bu noktada, ‘yanlış bir değerlendirme’den yola çıktığını belirttiğimiz Vartan Oskanyan’ın yazısının son bölümü dikkate değer bir gözlemde bulunuyor. Oskanyan şöyle yazmış:
“Sınırı kapalı tutmak Yukarı Karabağ ihtilafını çözmeyecek. Tersine, bir açık sınır ihtilafın çözümünü kolaylaştıracak, zira bu herhangi bir şey için bir al-ver durumunu getireceği ya da şartlar koşulmuş olduğu için değil, açık bir sınır tüm komşulara yönelik adil bir konumda bulunmayı sağlayacağı için... Bir uzlaşma ortamı tehditler ve şantajdan arınmış bir bölgesel ortamı gerektirir. Türkiye, bu ihtilafta dengeyi bir taraf yönünde değiştirmeden, her iki taraf da özellikle güvenlik konularında daha uyumlu davranmak zorundadırlar. Yukarı Karabağ ihtilafı güvenliğe ilişkindir. Kendisine hasım iki devlet (Türkiye ve Azerbaycan) arasında sandviç gibi sıkışmış durumdaki Ermenistan’ın, güvenlik uzlaşmalarına gitmesi ve bunu yapabilmesi beklenemez. Sınır kapama hasmane bir davranıştır. O sınırı açmak ise normal bir bölgesel ortam yaratmak anlamına gelir. Tarih, Türkiye’ye bölgesel ilişkileri yeni bir düzeye taşımak fırsatını sunuyor. Ve bir Yukarı Karabağ çözümü için beklemek hiçbir şekilde bir çözüm değildir. Sadece bir fırsatı daha kaçırmaktır.’
Gerçekten de, Karabağ konusunda ilerleme imkânı, Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin ‘yol haritası’ ile artmıştır. Esasen, Azerbaycan ile Ermenistan arasında Minsk grubu öncülüğünde yapılan görüşmelerde Karabağ ile Ermenistan arasındaki koridorun genişliği, Azerbaycan’ı işgal altındaki 5 bölgesinin iadesi gibi konularda, iş, teknik ayrıntıların görüşülmesine geldi. Hatta, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in geçen hafta Moskova’da Karabağ ile Ermenistan anakarasına bağlayacak ‘Laçin koridoru’nun Ermenistan’a bırakılmasını kabul noktasına geldiği bile basına yansıdı.
***
Türkiye açısından bakıldığında Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, Karabağ’da çözüm ön şartına bağlanmamakla birlikte, o alandaki ilerleme ile ‘paralellik’ yaklaşımına bağlanmış durumda. Bu noktada, Amerikan Dışişleri açıklamasının sözcüklerine dikkat etmek gerekiyor.
ABD Dışişleri Sözcüsü Robert Wood, yazılı açıklamada (yani, ayak üstü bir soru üzerine yapılmış sözlü bir açıklama değil, o bakımdan daha önemli) “ABD’nin öteden beri pozisyonu, normalleşmenin ön şartsız ve makul bir zaman diliminde gerçekleşmesi olmuştur” diyor ve ekliyor: “Ermenistan ve Türkiye’yi üzerinde anlaştıkları çerçeve ve yol haritasına uygun şekilde ilerlemeye davet ediyoruz.”
Sihirli kavram haline dönüşen ‘yol haritası’nda bir ‘paket yaklaşım’ söz konusu. Buna göre, diplomatik ilişkilerin kurulması amacıyla Türkiye ile Ermenistan arasında bir ‘hükümetlerarası konferans’ oluşturulması tasarlanıyor. Oluşturulacak alt-komisyonlar, sınır kapılarının işler hale getirilmesi -yani kara sınırının açılması-, kapılarda gümrük düzenlemeleri, doğrudan ekonomik ilişkiler kurulması, mal ve yolcu geçişi için anlaşmaların hazırlanması, uçak ve tren seferlerinin düzene sokulması, diplomatik temsilciliklerin karşılıklı olarak açılması gibi ayrıntıları belirlemek görevini üstlenecekler.
Diplomatik ilişkiler önce ‘akredite büyükelçiler’ ile başlatılacak. İki yıl içinde, karşılıklı başkentlerde ‘yerleşik büyükelçiler’ ve açılacak konsolosluklar için altyapı hazırlanacak. Bu adım ‘tam normalleşme’nin ardından gelecek.
Bir de Türkiye’nin talebi olan ‘ortak tarih komisyonu’ oluşturulacak.
Bunlar ‘yol haritası’ sözcüklerinin anlamına uygun biçimde bir ‘süreci’ ifade ediyor. ‘Süreç’, Karabağ konusunda ilerlemeyi de zorlayacağı için, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde ‘paralellik yaklaşımı’ korunmuş olacak.
Azerbaycan’ın ‘tepki tonu’nun düşmesinden, ‘yol haritası’nın yol alabileceği izlenimini edinmek mümkün. Azerbaycan Dışişleri Sözcüsü İlhan Poluhov, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine ilişkin olarak “Her bağımsız devletin başka devletlerle ilişki kurma hakkı var” dedi ve “Azerbaycan tarafı, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesini ve sınırların açılmasını sadece, Ermeni askeri birliklerinin Azerbaycan topraklarından çekilmesine paralel olarak gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyor” diye ilave etti.
Bir sorun yok. Türkiye de,
zaten, öyle düşünüyor ve öyle de düşünüyordu.
Asıl ilginç olan husus, Azerbaycan sözcüsünün ‘Türkiye’nin Ermenistan ile müzakereler konusunda Bakû’yu bilgilendirip bilgilendirmediği’ sorusuna ‘Tarafların sürece ilişkin bilgi alışverişinde bulunduklarını’ söylemesi. Günlerdir, haftalardır biz de bunu böyle yazıyor, böyle söylüyorduk.
Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, tarihin, coğrafyanın, 21. yüzyılın, günümüz şartlarının kaçınılmaz bir adımıdır.
Elindeki ‘yol haritası’ ile Türkiye’nin Kafkasya yolu açık olsun.
Bilelim ki, o yıl, Türkiye’nin uluslararası sistem üzerindeki Avrupa yolculuğunda da ‘kestirme yol’dur...
CENGİZ ÇANDAR, Radikal, 24 Nisan 2009

13.2.09

Eski devlet -Yeni devlet

Ergenekoncu eski devlet ne istiyor?
Buranın iç sömürge...
Halkın da köle olarak kalmasını...
Ya istenen olmaz da...
AB süreci...
Demokratikleşme...
Halk iradesinin egemenliği ‘baş kaldırırsa’... Ergenekoncu eski devletin cevabı hazır:
Çeteleşme...
Kaos kışkırtıcılığı...
Ve en nihayetinde de...
Vatan, millet, Sakarya avazeleri altında askeri darbe...

* * *

Yeni devlet oluşumu...
Yeryüzünün de desteğiyle...
Eski devlet anlayışının darbeci unsurlarını...
Ülkenin bağrına saplanmış ‘ölüm makinesini’ yakalamaya...
Bir melun ağı deşifre ederek çözmeye başladı...

* * *

Eski bir dostum durumu bir filmden örnek vererek tanımlıyordu...
Filmin kahramanları gözlüklerini takınca, bulundukları ortamda sürüsüne bereket uzaylının da olduğunu görebiliyorlarmış...
Yeni devlet gözlükleri de bize, etrafa yayılıp, yerleşen...
Devlet içinde derinleşen...
Saydam ve meşru olması gereken en ciddi resmi kurumlar da bile dibine kadar çöreklenen Ergenekon Terör Örgütü’nü gösterdi...
Cinayeti de resmi de gördük...

* * *

Şimdi...
Hastane üzerinden...
Mahkeme üzerinden...
Medya üzerinden...
Ergenekoncu bir direnç görülmekte...
‘Bizim medya’, ‘bizim mahkeme’, ‘bizim hastane’, ‘bizim doktor’ hesapları yapılmakta...
Darbecisini, marbecisini, şirketlerini, Ergenekon sanığı jandarma istihbaratçısıyla onların emrinde yöneten medya sahibini korumak, kollamak...
Dert ne?
Acaba eskisi olur mu; bombalı, silahlı, cinayetli, ölümlü, vurdulu, kırdılı Ergenekonculuk ‘vatanseverlik’ ambalajında servis edilebilir mi?
İç sömürge hali, halkı köle etme hali sürebilir mi?
Böyle olmasa, ‘en Atatürkçüler’ tarafından AB’ye karşı İran alternatif gösterilir mi?

* * *

Türkiye’de halk...
Cumhuriyet boyunca...
Anadolu kömürlüğüne kapatılmış özürlü çocuk muamelesi gördü...
İstanbul Dukalığı Anadolu’yu, Ankara üzerinden sömürüp durdu...
Nüfus artışı, ekonomik kalkınma, iletişim, yeryüzündeki demokratikleşme bu köhnemiş yapıyı silkeliyor...
Zamanın ruhu, tarihin temposu da bunu emrediyor...

* * *

Turp gibi adama ‘beyin kanaması’ geçirdi...
Sapına kadar darbeciye ‘masum’...
Jandarma istihbarat medyasına ‘haber değeri yok’ diyerek...
Çağın bu yürüyüşü durabilir mi?

* * *

Kimse yanılmasın...
‘Yeni devlet’ gittikçe artan bir şekilde güçlenmeyecek olsa...
Ergenekon süreci yaşanmaz...
‘Bizim mahkeme’, ‘bizim hastane’, ‘bizim doktor’, ‘bizim medya’ bu kadar rahat ve kolayca ortalığa serilmezdi...
Bu değişim neden?
Çünkü hepimiz filmdeki gibi yeni devletin gözlüklerini taktık ve eskiden varlığını hissedip ama göremediğimiz Ergenekoncuları her ortamda görür olduk...
Sizce artık, meşru ve demokratik bir halk egemenliği ‘darbeciliğe’ kurban edilebilir mi?
Eski Ergenekoncu devlet, yeni oluşumu boğabilir mi?
Mehmet Altan, Star, 13 Şubat 2009

15.1.09

NATO’nun dönüşü…

Tuncay Güney’in 2001 yılında polise verdiği ifadenin sesli ve görüntülü yayınının yarattığı deprem…
Ya da…
Ankara Demetevler’de bir parkta poşet içinde iki el bombası bulunması…
Çankaya’da dün gece bulunan bir poşetten ise 200 adet G-3 mermisi çıkması gibi olaylar…
İtalya ya da diğer Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, 1952’de NATO’nun “Sovyet İşgaline” karşı örgütlediği Ergenekon yapısı tamamen çözülünceye kadar, galiba bundan böyle umuru adiye’den olaylar olacak…
Orada bu “paralel orduları”, Sovyet’lerin çöküşünün hemen ertesinde demokratik ülkelerin kendi iradeleri çözmüştü…
Biz de ise ülkenin bağrına saplanmış bu ölüm makinesi sökülmediği gibi hedef de şaşırdı…
Demokrasiyi, halk iradesini, batı ittifakını ve hatta NATO’yu hedef alan hale geldi…
Üstelik…
NATO o günden bugüne değişmiş olmasına rağmen…

* * *

NATO kurulduğunda Sovyet’lere karşı en vurucu ölüm makinesi, Soğuk Savaş’ın en keskin kılıcıydı…
Sovyet’lerin çökmesi ardından nitelik değiştirdi…
NATO 1949 yılında kurulmuştu… Soğuk Savaş’ın “İleri Karakolu” konumundaki Türkiye ise 1952 yılında, Yunanistan, İspanya ve Batı Almanya’dan çok önce üye oldu…
Nitelik değişimin en şaşırtıcı virajı ise 1998 yılında, NATO ellinci kuruluş yılını kutlarken yaşandı… Örgüt, “demokrasiyi korumayı” da temel hedefi haline getirdi… Kendi halkına eziyet eden Miloseviç’in ülkenin “hükümdarlık” hakkına pabuç bırakılmadan NATO tarafından devrilmesi bu açıdan bir milattır…

* * *

Ankara’daki “askeri cumhuriyet” ise demokrasiden, demokratikleşmeden haz etmiyordu…
Soğuk Savaş tamtamları ve anti-komünizm şartlanması, bir de tek parti zihniyetiyle sarmalanınca yeniliğe, dönüşüme, değişime karşı delinmesi zor bir zırh oluşturmuştu…
AB süreci bunu iyice zorlamaya başlayınca, demokrasi korkusu batı karşıtı yeni ittifaklar aramayı bile gündeme getirdi…
Batı’yı boşlayarak NATO’dan ayrılmak, bölgedeki diktatörlüklerle, hatta din devletleriyle yeni ittifaklara gitmek üst düzey askerler tarafından dillendirilir oldu…
“Batılı modernleşme” ile övünen askerlerin kimileri, demokrasi korkusuyla tam zıt bir yöne hamle etmeye hazırdı…

* * *

“Kemalizm’den Humeyni’ye” savrulmanın en şaşırtıcı örneği hiç tartışmasız Milli Güvenlik Kurulu eski Genel Sekreteri ve son Ergenekon şüphelisi Tuncer Kılınç’dı…
Çünkü…
Tuncer Kılınç, “NATO’da en uzun görev yapan Türk Paşası”…
Ama MGK Genel Sekreterliği görevinin hemen başlarında, “Çin, Rusya, İran ve Suriye ile ittifak kuralım” diyen de o oldu…
Orada da kalmadı…
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Jandarma eski Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur ile İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin konuğu olarak 29 Mayıs 2007 tarihinde katıldıkları “Cumhuriyetimize Sahip Çıkmak” konulu konferansta, NATO’nun işlevinin sorgulanmaya başlandığını belirten Kılınç:
Günümüzde NATO belirsizlikler içinde Batıya yönelecek tehdide karşı kullanılacak bir güç olarak görülse de özellikle asimetrik savaş kavramı içinde etkinlikle kullanılabilecek bir yapıda olmadığı açıktır.
Türkiye’nin Batı hegemonyasından ve sömürgesinden kurtulmasının bir şekilde NATO’dan ayrılmasıyla sağlanacağı değerlendirilmektedir.
Bu şekilde güçlü bir silahlı kuvvete sahip Türkiye, her iki taraf içinde aranılan bir güç olacağı gibi, diğer güç odaklarıyla da daha yakın işbirlikleri kurabilme esnekliğine kavuşacaktır” diyor…
Ve ekliyordu:
Bu durumda Türkiye başta Rusya olmak üzere diğer güç merkezleri için de cazibe oluştur”…

* * *

Ergenekon Terör Örgütü sadece içeride bir darbe girişimi değil…
Türkiye’yi “Batı’daki demokrasi ittifakından” koparma girişimi…
AB’den tutun da, kimlik değiştiren NATO’ya karşı beliren ani alerji bundan…
Şimdi, anlaşılan, içerde ve dışarıda, hedef alınan irade harekete geçti…
Halk iradesi, demokrasi ve batı medeniyeti koalisyonu Ergenekon’u ortaklaşa teşrih masasına yatırmak istiyor…
Özetle NATO askeriye üzerinden tekrar geri dönüyor denilebilir…

* * *

Hükümet eğer bu hayırlı süreci kazasız belasız yürütüp köklü bir değişime taşımak istiyor ise, an sektirmeden var gücüyle AB sürecine bastırmalı…
Çünkü “dünyalaşma” sürecini aksatmak demek, Ergenekon’a yeniden can verme anlamına gelmekte…
Mehmet Altan, Star, 15 Ocak 2009

29.11.08

Amerika'da çıkan üç kitap, Obama ve dünyanın halleri

Son zamanlarda üç kitap okudum. Üçü de, yeni Başkan'ıyla birlikte Amerika'nın dünyaya ilişkin dış politika gündemini tartışan kitaplardı.(*)
Üç kitabın ortak noktası olarak şu özet yapılabilir
:
1. Amerika, bir düşüş eğrisi çekmeye başlamakla birlikte, hâlâ dünyanın en güçlü tek süper-devleti olmaya devam ediyor.
2. Bu yüzden yer yuvarlağında Amerika'sız savaş da barış da, kriz de çözüm de, iyilik de kötülük de düşünmek gerçekçi bir bakış açısı değildir.
3. Ancak, Amerika artık dünyada kendi başına hareket edemez; Amerika'nın dediğim dedikçi başına buyruk politikalar izleme dönemi kapanmıştır.
4.Bir başka deyişle, 1989'da Berlin Duvarı'nın çöküşüyle Amerika'yı dünyada tek başına bırakan 'tek kutuplu dünya' sona erdi.
5. Amerika'nın dünyada barış, demokrasi, refah diye kaygı ve idealleri varsa -ki olmalıdır-, bu hedeflere doğru artık kendi başına değil, dost ve müttefikleriyle işbirliği içinde, -ve daha çok çatışma değil diyalog yollarında- yürümeli, 'dünya liderliği'ni böyle bir çizgiye oturtmalıdır.
Brzezinski ve Scowcroft gibi Amerikan başkanlarının yanında ulusal güvenlik danışmanlığı yapmış ya da Robert Kagan ve Fareed Zakaria gibi Amerika'nın farklı çizgilerdeki önemli stratejistlerin bir bakıma ortak sayılabilecek bir zeminde buluşmalarına belki bir neden gösterilebilir:
Irak Savaşı!
Başkan Bush'la yakın çevresindeki Neo-Con çılgınlar, güç ve iktidar sarhoşluğundan kaynaklanan büyük bir kibirle büyük bir çıkmazın içine soktukları Amerika'nın aynı zamanda gücünün sınırlarını da çümle âleme sergilemiş oldular.
Amerika'nın bu dünyada artık her aklına eseni yapamayacağını, eski deyişle kaadir-i mutlak olmadığını, hem kendi ülkelerine, hem de başta Irak olmak üzere bütün dünyaya büyük bir bedel ödeterek gösterdiler.
Bugünün dünyasında Amerika'nın çizmekte olduğu 'düşüş eğrisi'nin arkasındaki nedenler daha çok üç noktada toplanıyor:
1. Irak ve Afganistan savaşları gösterdi ki, Amerika'nın askeri üstünlüğü ille de istenen 'siyasal zaferler'e yol açmıyor.
2. Çin ve Hindistan'ın ekonomik yükselişi, dünyanın en büyük ekonomisi olarak Amerikan ekonomisinin günlerinin sayılı olduğuna işaret ediyor.
3. Küresel mali kriz, imkanlarının ötesinde yaşayan Amerika'nın kendi pazar ekonomisi 'modeli'nde yanlış bir şeyler olduğunu da dünyaya gösterdi.(**)
Şimdi Barack Obama, yeni Amerikan Başkanı olarak hem kendi ülkesinin, hem dünyanın hallerinin bilincinde olarak geliyor Beyaz Saray'a.
Bir başka deyişle:
'Tek kutuplu dünya'nın sona erdiği ve Amerika'nın dost ve müttefikleriyle çatışma değil işbirliği yollarında yürüyerek dünyaya daha büyük iyilikler yapabileceği gerçeği, büyük ihtimalle, 20 Ocak 09'da iktidara oturacak Başkan Obama Yönetimi'nin gündeminde olacak.
Yazımın girişinde belirttiğim kitapları okurken bir şey dikkatimi çekti. Kitaplarda adı geçen az sayıda ülke arasında Türkiye de vardı.
Türkiye'nin önemi vardı.
Ve Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğinin, yolunun Amerika tarafından mutlaka desteklenmesi gerektiği vardı.
İster istemez aynı şeyi düşündüm.
Evinin içini düzenleyen, yani siyasal ve ekonomik reformlarını sürdüren, Kürt sorununu demokratik atılımlarla çözüm rayına oturtan ve AB yolunu gerçekten ciddiye alan bir Türkiye'nin küresel kriz sonrası dünyadaki yeri daha sağlam ve güzel bir yer olacaktır.

--------------------------------------
* Robert Kagan; The Return of History and the End of Dreams; Alfred A. Knopf, New York, 2008... Zbigniew Brzezinski, Brent Scowcroft; America and the World; Basic Books, New York 2008... Fareed Zakaria, The Post-American World; W. W. Norton, New York, 2008...
** Gideon Rachman, Is America's new declinism for real; Financial Times, 25.11.08, s.11.

Hasan Cemal, Milliyet, 29 Kasım 2008
***

Irak Savaşını destekleyen Hasan Cemal yazısını ne yazık ki bulamıyorum. Bulur bulmaz koyacağım. Saddam'lı bir Irak daha mı iyiydi türünden bir yazıydı.

22.6.08

Nankörler ve halklar

SONUCU işittiğim an bütün cinlerim başıma toplandı. Hiddetten köpürdüm.
İlk tepkim, televizyon önünde avazım çıktığı kadar "nankörler" diye bağırmak oldu.
Ekranın kırılacağından korkmasam, elimdeki meşrubat şişesini fırlattığımın resmidir.

* * *

HAYIR, Avrupa Kupası'ndaki her hangi bir futbol karşılaşmasından bahsetmiyorum.
Daha neler, top uğruna yürek enfarktı geçirecek kadar aklımı peynir ekmekle yemedim.
Ben, İrlanda'da gerçekleşen ve "hayır"la noktalanan AB referandumundan söz ettim.

Ve, tekrar n-a-n-k-ö-r-l-e-r!

* * *

EVET evet, nankörler, çünkü Portekiz ve Yunanistan dahil hiçbir üye, İrlanda'nın yararlandığı ölçüde Topluluk'tan nemálanmadı. Bu kadar papel, bu kadar mangır götürmedi.
Nüfusu topu topu dört milyon ama, bölgesel yardım, balıkçı kredisi, sermaya yatırımı falan derken, dile kolay, Ada'ya kırk milyar avro para girdi. Varın, kelle hesabını siz yapın.
Oysa, bundan yirmi yıl önce Dublin sokaklarını ilk arşınlamaya başladığımda, bir kaç şık semt hariç, James Joyce'nin kentini Kuzeyli bir Üçüncü Dünya şehrine benzetirdim.
Köhne mahallelerde oyalan ve sefaleti ılık birayla unutmaya çalışan aylak işsizler.
Öyle, "Eire" denilen ülke, bacası tütmez fabrikalar, kepengi açılmaz dükkanlar, koyunu otlamaz çayırlar ve uskuru dönmez tekneler sergileyen "molozluk müze"siydi.

* * *

SONRA, yukarıdaki AB tam anlamıyla bir Hızır Aleisselam olarak imdada yetişti.
Düne kadar açlıktan nefesi kokan ve nafaka kazanmak için káh İngiltere'ye, káh ABD'ye göçen ahali, Brüksel'in oluk oluk akıttığı değirmen suyuyla bir zenginleşti, pir zenginleşti.
Karun serveti edindi ki, en zirvede yer alan İskandinav devletlerini bile solladı.
Bırakın başka yere göçer etmeyi, tam tersine, burnu pek bir büyüyen o ahali artık "avam işlerde" çalışmaya tenezzül buyurmaz oldu.
Akın akın Leh muslukçu, Rumen hizmetçi, Paki çöpçü ithal etmeye başladı.
Zaten, sonraki her gidişimde hayat seviyesinin dehşet hızla yükseldiğini gördüm.
Ve tabii aynı AB'yi düşünerek de, "darısı bizim başımıza" dedim.
Ama işte, "veli nimet" olarak öpüp başlarına koymaları gerekirken, devede kulak bir İrlandalı "çoğunluk" Topluluk Anayasa'sını reddetti ki, şimdi ayıkla pirincin taşını
Nitekim, dün ben bu satırları yazarken Brüksel'de konuyu tartışan AB zirvesi henüz noktalanmamıştı ama, bir çuval inciri berbat eden bu gelişmeye kolay çare bulunamayacak.

* * *

PEKİİ, İrlanda'daki "nankörler" kimdir ve ne istiyorlar?
Efendim, bu yeni görmüş zengin şımarıkları "havaiyatçı ekolojistler"ten "ulusalcı egemenciler"e uzanan ve káh çevreciliği, káh milliyetçiliği, káh da "adacılığı" gıdıklayan bir yama bohçadan oluşturuyorlar. Aslında, kendi aralarında da saç baş yoluyorlar.
Üstelik de af buyurun, hiçbir halt istemiyorlar. Tek bir alternatif dahi sunmuyorlar.
Zaten bunun için, ne ciddi bir partiden; ne de çok güçlü Kilise'den destek bulabildiler.
Oysa ne çare ki, kriz ufukta görününce Leh muslukçuyu sepetlemek isteyen "sıradan proleter"; Dublin'in AB komiseri ferágatini "onur"una yediremeyen "milli egemenci" veya boşanma ve kürtaj tam yasallaşır diye ödü kopan kara Katolik, buz gibi de o desteği verdi.
Başka bir deyişle, İrlanda "nankörler"i, her biri ayrı telden çalan ama hepsi aynı gayr-ı mantiki "hayır"da birleşen ve hiç şüphesiz ki adına "halk" denen kitleden oluştu.

* * *

HALK... Ne mukaddes, ne dokunulmaz ve kulağa ne hoş gelen bir kelime değil mi?
O halde, buyrun ve kultsaldır diye, halkın n-a-n-k-ö-r-l-ü-k'üne de ses çıkartmayın.

Hadi ULUENGİN, Hürriyet, 21 Haziran 2008