NATO’nun dönüşü…
Tuncay Güney’in 2001 yılında polise verdiği ifadenin sesli ve görüntülü yayınının yarattığı deprem…
Ya da…
Ankara Demetevler’de bir parkta poşet içinde iki el bombası bulunması…
Çankaya’da dün gece bulunan bir poşetten ise 200 adet G-3 mermisi çıkması gibi olaylar…
İtalya ya da diğer Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, 1952’de NATO’nun “Sovyet İşgaline” karşı örgütlediği Ergenekon yapısı tamamen çözülünceye kadar, galiba bundan böyle umuru adiye’den olaylar olacak…
Orada bu “paralel orduları”, Sovyet’lerin çöküşünün hemen ertesinde demokratik ülkelerin kendi iradeleri çözmüştü…
Biz de ise ülkenin bağrına saplanmış bu ölüm makinesi sökülmediği gibi hedef de şaşırdı…
Demokrasiyi, halk iradesini, batı ittifakını ve hatta NATO’yu hedef alan hale geldi…
Üstelik…
NATO o günden bugüne değişmiş olmasına rağmen…
NATO kurulduğunda Sovyet’lere karşı en vurucu ölüm makinesi, Soğuk Savaş’ın en keskin kılıcıydı…
Sovyet’lerin çökmesi ardından nitelik değiştirdi…
NATO 1949 yılında kurulmuştu… Soğuk Savaş’ın “İleri Karakolu” konumundaki Türkiye ise 1952 yılında, Yunanistan, İspanya ve Batı Almanya’dan çok önce üye oldu…
Nitelik değişimin en şaşırtıcı virajı ise 1998 yılında, NATO ellinci kuruluş yılını kutlarken yaşandı… Örgüt, “demokrasiyi korumayı” da temel hedefi haline getirdi… Kendi halkına eziyet eden Miloseviç’in ülkenin “hükümdarlık” hakkına pabuç bırakılmadan NATO tarafından devrilmesi bu açıdan bir milattır…
Ankara’daki “askeri cumhuriyet” ise demokrasiden, demokratikleşmeden haz etmiyordu…
Soğuk Savaş tamtamları ve anti-komünizm şartlanması, bir de tek parti zihniyetiyle sarmalanınca yeniliğe, dönüşüme, değişime karşı delinmesi zor bir zırh oluşturmuştu…
AB süreci bunu iyice zorlamaya başlayınca, demokrasi korkusu batı karşıtı yeni ittifaklar aramayı bile gündeme getirdi…
Batı’yı boşlayarak NATO’dan ayrılmak, bölgedeki diktatörlüklerle, hatta din devletleriyle yeni ittifaklara gitmek üst düzey askerler tarafından dillendirilir oldu…
“Batılı modernleşme” ile övünen askerlerin kimileri, demokrasi korkusuyla tam zıt bir yöne hamle etmeye hazırdı…
“Kemalizm’den Humeyni’ye” savrulmanın en şaşırtıcı örneği hiç tartışmasız Milli Güvenlik Kurulu eski Genel Sekreteri ve son Ergenekon şüphelisi Tuncer Kılınç’dı…
Çünkü…
Tuncer Kılınç, “NATO’da en uzun görev yapan Türk Paşası”…
Ama MGK Genel Sekreterliği görevinin hemen başlarında, “Çin, Rusya, İran ve Suriye ile ittifak kuralım” diyen de o oldu…
Orada da kalmadı…
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Jandarma eski Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur ile İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin konuğu olarak 29 Mayıs 2007 tarihinde katıldıkları “Cumhuriyetimize Sahip Çıkmak” konulu konferansta, NATO’nun işlevinin sorgulanmaya başlandığını belirten Kılınç:
“Günümüzde NATO belirsizlikler içinde Batıya yönelecek tehdide karşı kullanılacak bir güç olarak görülse de özellikle asimetrik savaş kavramı içinde etkinlikle kullanılabilecek bir yapıda olmadığı açıktır.
Türkiye’nin Batı hegemonyasından ve sömürgesinden kurtulmasının bir şekilde NATO’dan ayrılmasıyla sağlanacağı değerlendirilmektedir.
Bu şekilde güçlü bir silahlı kuvvete sahip Türkiye, her iki taraf içinde aranılan bir güç olacağı gibi, diğer güç odaklarıyla da daha yakın işbirlikleri kurabilme esnekliğine kavuşacaktır” diyor…
Ve ekliyordu:
“Bu durumda Türkiye başta Rusya olmak üzere diğer güç merkezleri için de cazibe oluştur”…
Ergenekon Terör Örgütü sadece içeride bir darbe girişimi değil…
Türkiye’yi “Batı’daki demokrasi ittifakından” koparma girişimi…
AB’den tutun da, kimlik değiştiren NATO’ya karşı beliren ani alerji bundan…
Şimdi, anlaşılan, içerde ve dışarıda, hedef alınan irade harekete geçti…
Halk iradesi, demokrasi ve batı medeniyeti koalisyonu Ergenekon’u ortaklaşa teşrih masasına yatırmak istiyor…
Özetle NATO askeriye üzerinden tekrar geri dönüyor denilebilir…
Hükümet eğer bu hayırlı süreci kazasız belasız yürütüp köklü bir değişime taşımak istiyor ise, an sektirmeden var gücüyle AB sürecine bastırmalı…
Çünkü “dünyalaşma” sürecini aksatmak demek, Ergenekon’a yeniden can verme anlamına gelmekte…
Ya da…
Ankara Demetevler’de bir parkta poşet içinde iki el bombası bulunması…
Çankaya’da dün gece bulunan bir poşetten ise 200 adet G-3 mermisi çıkması gibi olaylar…
İtalya ya da diğer Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, 1952’de NATO’nun “Sovyet İşgaline” karşı örgütlediği Ergenekon yapısı tamamen çözülünceye kadar, galiba bundan böyle umuru adiye’den olaylar olacak…
Orada bu “paralel orduları”, Sovyet’lerin çöküşünün hemen ertesinde demokratik ülkelerin kendi iradeleri çözmüştü…
Biz de ise ülkenin bağrına saplanmış bu ölüm makinesi sökülmediği gibi hedef de şaşırdı…
Demokrasiyi, halk iradesini, batı ittifakını ve hatta NATO’yu hedef alan hale geldi…
Üstelik…
NATO o günden bugüne değişmiş olmasına rağmen…
* * *
NATO kurulduğunda Sovyet’lere karşı en vurucu ölüm makinesi, Soğuk Savaş’ın en keskin kılıcıydı…
Sovyet’lerin çökmesi ardından nitelik değiştirdi…
NATO 1949 yılında kurulmuştu… Soğuk Savaş’ın “İleri Karakolu” konumundaki Türkiye ise 1952 yılında, Yunanistan, İspanya ve Batı Almanya’dan çok önce üye oldu…
Nitelik değişimin en şaşırtıcı virajı ise 1998 yılında, NATO ellinci kuruluş yılını kutlarken yaşandı… Örgüt, “demokrasiyi korumayı” da temel hedefi haline getirdi… Kendi halkına eziyet eden Miloseviç’in ülkenin “hükümdarlık” hakkına pabuç bırakılmadan NATO tarafından devrilmesi bu açıdan bir milattır…
* * *
Ankara’daki “askeri cumhuriyet” ise demokrasiden, demokratikleşmeden haz etmiyordu…
Soğuk Savaş tamtamları ve anti-komünizm şartlanması, bir de tek parti zihniyetiyle sarmalanınca yeniliğe, dönüşüme, değişime karşı delinmesi zor bir zırh oluşturmuştu…
AB süreci bunu iyice zorlamaya başlayınca, demokrasi korkusu batı karşıtı yeni ittifaklar aramayı bile gündeme getirdi…
Batı’yı boşlayarak NATO’dan ayrılmak, bölgedeki diktatörlüklerle, hatta din devletleriyle yeni ittifaklara gitmek üst düzey askerler tarafından dillendirilir oldu…
“Batılı modernleşme” ile övünen askerlerin kimileri, demokrasi korkusuyla tam zıt bir yöne hamle etmeye hazırdı…
* * *
“Kemalizm’den Humeyni’ye” savrulmanın en şaşırtıcı örneği hiç tartışmasız Milli Güvenlik Kurulu eski Genel Sekreteri ve son Ergenekon şüphelisi Tuncer Kılınç’dı…
Çünkü…
Tuncer Kılınç, “NATO’da en uzun görev yapan Türk Paşası”…
Ama MGK Genel Sekreterliği görevinin hemen başlarında, “Çin, Rusya, İran ve Suriye ile ittifak kuralım” diyen de o oldu…
Orada da kalmadı…
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Jandarma eski Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur ile İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin konuğu olarak 29 Mayıs 2007 tarihinde katıldıkları “Cumhuriyetimize Sahip Çıkmak” konulu konferansta, NATO’nun işlevinin sorgulanmaya başlandığını belirten Kılınç:
“Günümüzde NATO belirsizlikler içinde Batıya yönelecek tehdide karşı kullanılacak bir güç olarak görülse de özellikle asimetrik savaş kavramı içinde etkinlikle kullanılabilecek bir yapıda olmadığı açıktır.
Türkiye’nin Batı hegemonyasından ve sömürgesinden kurtulmasının bir şekilde NATO’dan ayrılmasıyla sağlanacağı değerlendirilmektedir.
Bu şekilde güçlü bir silahlı kuvvete sahip Türkiye, her iki taraf içinde aranılan bir güç olacağı gibi, diğer güç odaklarıyla da daha yakın işbirlikleri kurabilme esnekliğine kavuşacaktır” diyor…
Ve ekliyordu:
“Bu durumda Türkiye başta Rusya olmak üzere diğer güç merkezleri için de cazibe oluştur”…
* * *
Ergenekon Terör Örgütü sadece içeride bir darbe girişimi değil…
Türkiye’yi “Batı’daki demokrasi ittifakından” koparma girişimi…
AB’den tutun da, kimlik değiştiren NATO’ya karşı beliren ani alerji bundan…
Şimdi, anlaşılan, içerde ve dışarıda, hedef alınan irade harekete geçti…
Halk iradesi, demokrasi ve batı medeniyeti koalisyonu Ergenekon’u ortaklaşa teşrih masasına yatırmak istiyor…
Özetle NATO askeriye üzerinden tekrar geri dönüyor denilebilir…
* * *
Hükümet eğer bu hayırlı süreci kazasız belasız yürütüp köklü bir değişime taşımak istiyor ise, an sektirmeden var gücüyle AB sürecine bastırmalı…
Çünkü “dünyalaşma” sürecini aksatmak demek, Ergenekon’a yeniden can verme anlamına gelmekte…
Mehmet Altan, Star, 15 Ocak 2009