soykırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
soykırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.4.15

Papa’razzi

George Clooney’nin eşi, Ermenistan’ın avukatı oldu.
Kim Kardashian belgesel çekmek için Ermenistan’a geldi.
Papa “soykırım” dedi.

*

Hadise “papa-razzi”ye döndü.

*

Ve aslına bakarsınız, kelimenin tam manasıyla cuk oturdu!

*
Sene 1958.
Roma.
Amerikalı milyarder Peter Howard, kontes sevgilisinin doğumgünü için Rugantino gece kulübünü kapatmıştı. New Orleans Jazz Band çalıyordu. Konuklar arasında, prensler, baronlar, Hollywood efsanesi Tyrone Power, Elsa Martinelli, Anita Ekberg, usta yönetmen Federico Fellini filan vardı. İran havyarı yerlere saçılıyor, Fransız şampanyası su gibi akıyordu. Mısır kralı Faruk da davetliydi. Evsahibi milyarder, krala sürpriz yapmak istedi. Rugantino’nun sahibi Romolo’yu yanına çağırdı, Faruk oryantale bayılır, gidin dansöz getirin, en iyisini bulun dedi. Saatler geceyarısı ikiyi gösterirken, “La Turca” getirildi.

*

Asıl ismi, Hermin Arslanoğlu’ydu. İstanbullu bir Ermeni kızıydı. Henüz 15 yaşındayken sahneye çıkmış, Zennube, Özcan Tekgül, Aysel Tanju, Necla Ateş gibi şöhretli oryantaller arasına girmişti. Paris, Kahire, Beyrut turnelerine götürülürdü. Türkiye’den taşınmış, dünya jet sosyetesinin eğlence merkezi haline gelen Roma’ya yerleşmişti. “Ayşe Nana” ismini kullanıyordu. “La Turca” diye tanınıyordu.

*

Apar topar getirildiği için yanında kostümü yoktu. Ama, hiç sorun değildi. Partinin alkol seviyesi iyice yükselmişti. Olduğun gibi dans et dediler. Beyaz tenli, uzun siyah saçlı, ince belli kadın, ayakkabılarını fırlattı, yalınayak ortaya çıktı, eteklerini sıyırdı, vücudundan seksapel fışkırıyordu, emredici bi ifadeyle, yere halı serin dedi. Tüm konuklar, masaların ortasındaki avuçiçi kadar yuvarlak pistin etrafında toplanmıştı. Roma imparatorluk hanedanından Prens Hercolani, ceketini çıkardı, halı serer gibi, piste attı. Peşinden, diğer centilmenler… Nana’nın ayaklarının altında, ceketten halı oluşmuştu.

*

Ritmik hareketlerle kıvrılmaya başladı. Yırtıcı bakışlarıyla etrafını süzüyor, büyülenmiş bakışlarla seyrediliyordu. İşte her şey o anda oldu… Evsahibi Amerikalı, üzerindekileri çıkar diye bağırdı. La Turca ağır ağır dansederken elbiselerini çıkardı, iççamaşırlarıyla kaldı. Ok yaydan çıkmıştı. Amerikalı bu sefer, sutyeni de çıkar diye bağırdı. Rugantino coşku çığlıklarıyla inlerken, Ayşe Nana kopçayı açıverdi.

*

Herkes kendinden öylesine geçmişti ki, gazeteci Tazio’nun şakır şakır deklanşöre bastığını kimse farketmemişti. Aslında, bu tür prestijli kulüplerin kapısında goril’ler beklerdi, içeri gazeteci alınmazdı. Ama, tecrübeli magazin muhabiri Tazio Secchiaroli her nasılsa içeri sızmış, kimseye çaktırmadan tam yedi kare’yi ölümsüzleştirmişti.

*

Girdiği gibi, süzülerek çıktı dışarı, atladı motosikletine, doooğru L’Espresso dergisine… Yazıişleri müdürleri, fotoğrafları görünce tırnaklarını yemeye başladı. Şahaneydi ama, nasıl yayınlayacaklardı? O dönemde, çıplak kadın fotoğrafı basmak, nükleer füzenin düğmesine basmak gibi bi şeydi. Vatikan ayağa kalkardı. Düşündüler taşındılar, göğüs uçlarını beyaz boyayla kapatarak yayınladılar.

*

Yer yerinden oynadı… Tiraj rekoru kırılmıştı ama, İtalya ayağa kalkmıştı. Nana’nın çıplak fotoğraflarını gören Katolik yobazlar akın akın kiliselere koştu, “kirlenen gözleri için” günah çıkarttı. Papalık makamı kaşlarını çatarak resmi açıklama yayınladı, “bu skandalın asla kabul edilemez” olduğunu ilan etti. Ayşe Nana hedef haline gelmişti, linç ediliyordu. Roma polisi tarafından “izinsiz çalışmak ve müstehcen gösteri yapmak”tan gözaltına alındı. Sınırdışı edilmesi isteniyordu. Amerikalı milyarder Peter Howard tarafından kefaleti ödendi, serbest bırakıldı. Ama hayatı mahvolmuştu… Sokağa bile çıkamıyor, her görüldüğü yerde yuhalanıyordu.

*

O gecenin bütün faturası ona kesilmiş, aforoz edilmişti. Kariyerinin zirvesindeyken, iş bulamaz hale geldi. “İtalyan halkından özür dilerim, Katolik kültürüne saygım sonsuz, hatta Katolik olmayı düşünüyorum” bile dedi ama, nafile… Affedilmedi. Sadece 38 koltuklu daracık bi salonda erotik danslar sergileyerek hayatını sürdürmeye çalıştı. Ve geçen sene, 78 yaşındayken, küskün şekilde vefat etti.

*

Gel gör ki… Bu talihsiz güzel kadın, o gecenin konukları arasında yeralan Federico Fellini’ye ilham kaynağı olmuştu.

*

Beş defa Oscar ödülü kazanan, usta yönetmen Fellini… O geceden yola çıkarak, La Dolce Vita, Tatlı Hayat’ı çekti.

*

Film büyük infial yarattı. Fellini de Ayşe Nana gibi saldırıya uğradı, Vatikan’ın baskılarına maruz kaldı, sansürlenmeye çalışıldı, hakkında davalar açıldı… Umursamadı. İki sene sonra, 1960’da vizyona soktu.

*

Başrollerinde Anita Ekberg’le Marcello Mastroianni oynuyordu. Ayşe Nana’yı Nadia Gray canlandırmıştı. Gazeteci Tazio rolünde, Walter Santesso vardı. Gazetecinin filmdeki ismi “Paparazzo”ydu.

*

La Dolce Vita’daki Paparazzo ismi döndü dolaştı, bu tür sansasyonel fotoğrafları çeken gazetecilerin ortak sıfatı oldu: Paparazzi!

*

Evet…
Fellini’ye ilham veren, Ayşe Nana’ydı. Ayşe Nana’nın çıplak fotoğrafını çeken gazeteci ise, paparazzilik mesleğinin miladıydı.

*

Demem o ki…
Türkiyeli Ermeni kızının Papa tarafından lanetlenmesi, paparazzilik mesleğinin doğmasına yol açmıştı. Şimdi aynı Vatikan “papa-razzi”liğe merak sarmış, bize “hoşgörü ve insanlık” dersi vermeye çalışıyor.

*

Keşke Fellini yaşasaydı da, başrollerinde Papa’yla Kim Kardashian’ın oynadığı bir film daha çekseydi… İsmini de “soykıvırım” koysaydı!

Yılmaz Özdil, Sözcü, 15 Nisan 2015

3.6.09

Bir milyon Ermeni 1917’de kuzeye göç etti

Kemal Karpat’ı bulmuşken ne sorulmaz ki; her şey. Din, dinin toplumdaki yeri, İslam tarihi, Osmanlı tarihi, yakın dönem Cumhuriyet tarihi, azınlıklar meselesi, kimlik meselesi, ulus-devlet, Atatürk, Kürt, Arap, Rus tarihi, Ortadoğu tarihi, hepsi…
Kendisi davet üzerine gidip ABD’nin Wisconsin Üniversitesi’nde Osmanlı Tarihi Bölümü'nü kurmuş, kimi eserleri “kütüphanelere girmesi gereken en üst seviyede kitaplar” arasında gösterilen, 20 ülkede 130 makalesi yayınlanmış, ABD’deki Türk Araştırmaları’yla Orta Asya cemiyetlerinin kurucusu, dünyaca ünlü bir tarihçi. Böyle birinin karşısında bir konuyla yetinmek çok yazık, ama mesele de öyle önemli ki tek söyleşiye ancak sığıyor.
Mesele dediğimiz, geçen 22 Nisan’da Ermenistan’la Türkiye’nin bir tarih komisyonu kurmaya karar vermesi ve tabii 1915. Karpat bu konuda ilk kez bu açıklıkta ve uzunlukta konuşuyor. Başkası söylese belki hiç üzerinde durulmayacak, ama o söyleyince tartışma yaratacak tezler öne sürüyor.
Tabii bir de “AKP” başlığı var. Karpat aynı Ermeni meselesinde olduğu gibi AKP’ye de en az 100 yıllık bir projeksiyon tutarak bakıyor, ancak önce 1915:

- Sizce 1915 için bir tarih komisyonu kurulması faydalı mı olur, yoksa bu meseleyi çözmek öncelikle siyasetçilerin işi midir?
Bence çok faydalı ve lüzumludur. Benim Ermeni meselesine bakışta “üçüncü yol” dediğim de budur. Ve belki sonuç alınmasında birinci derecede de rol oynayabilir.

- Ne bakımdan?
Bu meselenin tarihini sağlam vesikalara göre incelemiş bir adamım ben. Ermeni meselesi ne zaman doğdu? 1877-78’de Rus orduları Osmanlı toprakları olan bugünkü Bulgaristan’a girince orada ekseriyeti Bulgar olan bir millet yaratmak istediler. Çünkü Bulgaristan o şekilde Rusya’nın Balkanlarda öncüsü olacaktı. Fakat o tarihte Bulgaristan’ın Hıristiyan nüfusu Müslümanlardan fazla değildi. Bir Bulgar milli devleti kurmak için önce bir Bulgar ekseriyeti yaratmak lazımdı. Bu amaçla Rus ordusu ve Bulgar çeteleri 300 bin Müslüman Türkü öldürdü, bir milyona kadar insanı da yerinden itti. Böylece Balkanlardan Anadolu’ya en büyük Müslüman Türk akını başladı 1878’de…

- Ermeni meselesini anlatmak için neden Balkanlardan başladınız?
Hemen oraya geleceğim: Böylece 1878 Temmuzunda Berlin kongresi toplandı ve o kongrede otonom bir Bulgaristan yaratılmasına karar verildi. Ayrıca Sırbistan, Romanya, Karadağ istiklâlini kazandı, Bosna-Hersek Avusturya tarafından işgal edildi, Batum-Kars ve Ardahan Ruslara bırakıldı. Artık Osmanlı için yıkılış dönemi başlamıştı.
İşte bu tarihte, Ermeni milliyetçileri de bir millet yaratmanın, müstakil bir ülke kurmanın bu kadar mümkün olduğunu gördüler. Hemen Berlin kongresine bir muhtıra gönderdiler. Muhtırayı kaleme alan o zamanın Ermeni kilisesi lideri “Anadolu’da iki buçuk milyon Ermeni vardır. Onlar da istiklalini istiyor. Onlara da özgürlük verin, müstakil Ermenistan kurulsun” dedi.

- 1878’de Osmanlı’nın Ermeni nüfusu iki buçuk milyon muydu peki?
Oraya da geleceğim, acele etmeyiniz. Bizde hep olduğu gibi hemen işin son noktasına gelmek istiyorsunuz, ama her şeyin bir akışı vardır. (Bu küçük fırçayı bütün sabırsızlar adına kabul edip dinlemeye aynen devam ediyoruz.) Böylece Berlin anlaşmasının değiştirilen 61 ve 16’ıncı maddesinde Ermenilerin kesif yaşadığı Doğu Anadolu bölgesinde reformlar yapılmasına karar verildi. Bu reformlara nezaret etme sorumluluğunu da İngiltere üstlendi. Bu çok mühim, altını çizelim: Ermeni reformunu izleme işi İngiltere’nindi.

- Neye sebep oldu bu anlaşma?
Berlin muahedesinden evvel Müslümanlarla çok iyi yaşamış Ermeniler, birden bire siyasi bir mesele oldu. O güne kadar sadece kültürel, sosyal, ekonomik bir mesele olan Ermeniler artık siyasileşmişti. 1878 Berlin Antlaşması her şeyin başlangıcı oldu.

- İngiltere ilk ne yaptı?
Otonomide bütün mesele nüfus üzerine odaklandığı için İngiltere hemen Ermeni nüfusunu tespit etmeye yöneldi. Ancak bu arada İngiltere’de de büyük bir iç değişiklik oldu. 1880 seçimlerinde bir Yahudi dönmesi ve Osmanlı dostu olan Benjamin Disraeli gitti, yerine sözde liberal, ama aslında koyu bir Protestan ve İngiltere’de İslam’ı küçük görenlerin öncüsü durumundaki Gladstone geldi. Gladstone’un ilk işi Osmanlı’daki elçisi Goschen’e talimat vermek oldu, “Derhal gidiniz, Doğu bölgesinde reformlara girişiniz” dedi.
Ancak tabii bu kadar kolay değildi. Çünkü Osmanlı hükümeti Goschen’in bitaraf olmadığını, Osmanlı aleyhine çalışacağını düşünerek ayak diriyordu. O kadar gerginlikler oldu ki 1881-82’de İngiltere Adriyatik sahillerine, yani bugünkü Arnavutluk’a harp gemilerini gönderdi.

- Bu arada reformdan kasıt ne; otonomi mi?
Gayrimüslimler için kültürel ve ekonomik otonomi öteden beri zaten mevcuttu Osmanlı’da. Kendi okullarını kuruyorlar, kendi kiliselerine istediği başkanı seçiyorlar, o kilise o toplumun başı oluyor, devlet- hükümet ona karışmıyor vs, yani zaten otonomi vardı. Şimdi istenen idari otonomiydi. Çoğunlukta oldukları yerlere bir Ermeni veya hiç olmazsa Ermeni taraftarı olan bir vali tayin edilecekti.

- Bulgaristan’da olduğu gibi?
Tabii, Berlin muahedesi Bulgaristan’ı otonom yaptı, Bulgaristan da 30 yıl sonra istiklâlini ilan etti. Çünkü otonomi siyasi özgürlüğe, ayrılığa giden yolun ilk adımıydı. Bunun başka bir tarifi de yoktu. İngiltere’nin şimdi yapmaya çalıştığı da buydu.

- Peki sonra ne oldu; Goschen bir nüfus sayımı yapabildi mi?
Şimdi oraya geleceğim, fakat kusura bakmayın, ben bunları yazdım. Tarih Vakfı’nın yayınladığı “Osmanlı nüfusu” isimli kitabımda bütün rakamlar, vesikalar mevcut. Ama alıp okuyan kimse yok. Çünkü biz Türkler oturup bir şeyi araştırmaya gitmez, bir çırpıda genel bir fikir elde edip ona göre fikir yürütmeye çok alışkınız. Belki biraz sert konuşuyorum, kusuruma bakmayın lütfen, fakat ben bütün hayatım boyunca gerçeklere dayanarak çalışmayı öngördüm. Onun için de Türkiye’de tutunamadım, Batı’ya gidip orada başarı sağladım bu yöntemlerim sayesinde. (Fırça seansı-2. Ama hiç itirazımız yok, doğru söze ne denir? Hele de 85 yaşındaki bir derya söylüyorsa…)
Şimdi reformlar meselesine gelelim. Goschen Doğu’daki İngiliz konsolosluklarına “İki buçuk milyon iddiası ne derece doğru, araştırın” talimatını verdi. O dönem Erzurum’da, Van’da, Trabzon’da çok bilgili İngiliz konsolosları vardı. Bunlar bir rapor hazırlayıp gönderdiler İstanbul’a. Diyorlar ki, “Ermeni nüfusu en fazla 1 milyon 400 bin.” Sefir tabii büyük şüpheye düşüyor. Arada bir milyondan fazla fark var. Bu defa İngiltere bizzat Ermeni patriğine soruyor, “Bu fark neden?” Ermeni patriğinin mektupları var, orada diyor ki, “Çünkü biz Ermeni nüfusunu bazı yerlerde iki defa saydık. Mesela Sivas vilayetinde saydığımız Ermenileri bir de Erzurum vilayetlerinde saydığımız Ermeniler arasına soktuk. Üstelik biz göçebe Müslümanları da saymadık, yalnız yerleşik halkı saydık.”

- Bu yazışma bilinen bir şey midir?
Hayır, kendi aralarında kaldığı için bilinmiyor.

- Siz nereden aldınız?
İngiliz arşivlerinde bulunan diplomatik mektuplaşmalardan aldım. Ve Ermeni alimleri ekseri ciddi insanlar oldukları için benim bu yazdıklarıma hiç itiraz etmediler. Yine ilan edilmeyen, ama benim bulduğum başka belgelere göre Sultan Abdülhamit de altı vilayette sayım yaptırmış. Onun ulaştığı rakam bir milyon 200 bin. Hemen hemen İngilizleri doğruluyor.

- Peki ne oluyor o bir milyon 400 bin Ermeni’ye?
Bir kısmı tehcir sırasında yolda hücuma uğradılar. Bu kesin. Kürtler ve Türkler tarafından, bazen de jandarmalarca öldürüldüler. Bir kısmı da göç etti.

- Ne kadar kısmı?
Sürgünün yapıldığı 1915’te Doğu Anadolu Rus işgali altındaydı. Ancak 1917’de Rus orduları Bolşevik ihtilali nedeniyle geri çekilme kararı aldı. O tarihte Rus ordusuyla beraber, onların güvencesi altında yaklaşık bir milyon Ermeni gerilere çekildi.

- Bir milyon?
Evet, bir milyon kadar Ermeni Doğu Anadolu’dan Rus ordularıyla beraber kuzeye göçtü.

- Bir milyonu yaşıyor muydu yani 1917’de?
Yaşıyordu tabii ve en can alıcı nokta da bu zaten. Bizzat Ermeni tarihçileri, hatta en milliyetçileri dahi kabul ediyor bunu. Ama ne diyerek; “Nüfus iki buçuk milyondu, bir milyonu çekilince bir buçuk kaldı, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü” diyerek…

- Baştan anlattığınız o iki buçuk milyon meselesi bu yüzden önemli yani?
Tabii, çünkü bütün mesele bu nüfus üzerinde dönüyor. Oysa elimizde tüm vesikalar toplam Ermeni nüfusunun bir buçuk milyon bile olmadığını gösteriyor. Bunun bir milyonu göç ettiyse, 100-200 bini de Anadolu’da kaldı, Müslüman oldu, şu oldu, bu olduysa… İstanbul Ermenilerine de kimse ilişmediğine göre...

- Bir milyon Ermeni’nin Güney Rusya’ya göç ettiği ne kadar kesin; bunun bir belgesi var mı sizde?
Rus nüfusu istatistiklerine bakmak yeterli. İlk mevcut Rus nüfus istatistikleri Erivan’da 40-50 bin kadar Ermeni olduğunu gösteriyor. 1927’de yapılan nüfus sayımında ise bir milyondan fazla çıkıyor. Bunların çoğu da Rusya, Romanya veya Bulgaristan’dan değil, Anadolu’dan gelen Ermeniler. Ama şimdi size de bunlar şok gibi geliyor. Bakıyorum yüzünüze, inanamıyorsunuz, “Vay bu adam uyduruyor mu, ne yapıyor” der gibisiniz...

- Elbette hayır, ama anlamaya çalışıyoruz. Mesela bizzat Talat Paşa’nın tuttuğu iddia edilen notlara göre tehcir öncesi ve sonrasındaki fark 972 bin 246 imiş. Ama bu Ermenilerden kaçının öldüğü, kaçının göç ettiği bilgisi yok.
İşte ben göç etti diyorum size ve bunu da Türklerin yazmalarından değil bizzat Ermenilerin kayıtlarından söylüyorum. Şimdi en başa dönersek, siz komisyonla ilgili bir sual sorarak başladınız, ben de size uzun bir cevap verdim. Belki de beklemediğiniz bir cevap aldınız.

- Doğrusu evet, sizin bu görüşlerinizi daha önce okumamıştık…
Çünkü, ben medya üzerinden devam eden bu 1915 tartışmasına hiç girmem. Bu kapsamda ilk kez konuşuyorum, çünkü bir tarih komisyonunun kurulacak olmasını çok önemsiyorum. Ve ben bunu yeni de değil, daha 40 sene evvel söyledim.

- 40 yıl önce de mi böyle düşünüyordunuz?
Evet, ama beni sakın bir Türk milliyetçisi tarihçi olarak da görmeyin. Ben tam bir Ermeni dostuyumdur. Ermenileri insan olarak çok takdir ederim. Hakikaten Osmanlı devletine büyük katkıları, büyük kabiliyetleri olan, kültüre yatkın, her yerde iz bırakmış, isim yapmış bir millettir Ermeniler. Keşke bizim Türkler de onlar kadar verimli, yaratıcı olsalardı. Bunda hiç şeyim yok, ama gerçekler ayrıdır ve gerçekler de bu.

- Sizin verdiğiniz rakamlara göre 1915’te ölen Ermenilerin sayısı 100-200 bin kadar galiba, değil mi?
Ama bunun bir tanesi bile fazladır ve çok acıdır. Ben öldürmeye kesinkes karşı biriyim.

- Zaten bu çağın insanı değil 100-200 bin, Yugoslavya’da sekiz bin Müslüman’ın öldürülmesine de soykırım diyor.
Evet…

- Peki o halde soykırımın ilk kez tanımlandığı 1948 Cenevre Sözleşmesi geriye dönük işlese 1915 de soykırıma girer mi, girmez mi?
Hayır, çünkü planlı bir hareket değildi. Ermeni milliyetçileri böyle bir planın olduğunu bin bir dereden su getirerek ispat etmeye çalıştılar fakat kullandıkları malzemenin uydurma olduğu hep ortaya çıktı. Bu ispat edilmiş bir şey değil.

- Ya yolda öleceklerini bile bile göndermek?
Bir kere sürülen Ermeni gruplarının bir kısmı sağ salim Suriye ve Lübnan’a yerleşebildi. Bugün Lübnan’ın Suriye’nin nüfusunun büyük bir kısmı Anadolu’dan tecrit edilen ve sağ kalan Ermenilerdir.
İkincisi, 1878’de yüz binlerce Müslüman Türk Rumeli’den sökülüp yok edildi. 1912-1913’te Balkan harbinde 400 bin Müslüman öldürüldü. Aynı miktarda adam göçe mecbur edildi. Yine Kafkaslarda bir buçuk milyon insan öldürüldü. Peki o devirde bütün milletler birbirine soykırım yapıyordu mu diyeceğiz? Hayır, onlar savaş ortasında yaşanmış katliamlardı. Bir coğrafyanın üzerinde sivil savaş gibi bir şey yaşanıyordu ve çok acıydı.

- Dolayısıyla siz 1915’e bir yılın olayları değil, bir dönem olarak bakılsın diyorsunuz…
Evet, 1915’i anlamak istiyorsak tam o 150 seneyi incelemek lazım. Ancak o zaman o devirde nasıl bir büyük göç ve ölüm hareketi yaşandığını görebiliriz. Eğer bunu bütünüyle ele alırsak o zaman bunun insanlığa karşı, herkes tarafından, o dönemki tüm milli devletler tarafından işlenmiş bir suç olduğu ortaya çıkar. Buna Müslüman da maruz kalmış, Rum da, Ermeni de… Çünkü maalesef milli devletlerin kuruluşunda bu gibi acı safhalar vardır ve bir bakıma her yerde olmuştur. Elbette bu hiçbir acıyı hafifletmez, ama bize o dönemi açıklar. Ben bununla da kimseyi savunmuyorum, benim tek savunduğum gerçek.

- Ermeni meselesiyle ilgili bu görüşlerinizi anlattığınızda ABD’de ne tür tepkiler alıyorsunuz?
Size çok basit bir misal vereyim: Benim Amerika’da çok yakın Ermeni dostlarım vardır. Onlardan biri de 1962’de ben Harvard’dayken tanıştığım Avedis Sanjiyan’dır. Avedis’le öyle dost olmuştuk ki bir gün kendisine “Ya bak, ben seninle kardeş gibi konuşuyorum, birbirimize sıcak bakıyoruz, yakınız, aynı topraklardan gelmişiz, aynı kültürde yaşamışız. Gel toplumlarımız arasında da yine bu eski dostluğu kuralım. Bir taraf Ermenilerden bir taraf Türklerden oluşan kendi aramızda komisyon oluşturup, şu 1915 olaylarını inceleyelim” dedim. Bana dostumun cevabı şu oldu: “Önce soykırımı tanıyınız ondan sonra dostuz.”
Tabii komisyonu kuramadık, ama yine dostluğumuz devam etti. Seneler sonra Şikago’da “Osmanlı’da Ermeniler” başlıklı bir panele davet edildim. Orada Ermenilerin Osmanlı devletindeki yerinden söz ettim. Türkiye’de aslen bir Ermeni aleyhtarlığı olmadığını, bir Rumelili olarak bütün çocukluğumun İstanbul’daki Ermeni Türkçe’sine gıptayla geçtiğini, 1915 olaylarının gerisine de bakmak gerektiğini, peşin hüküm vermenin ne büyük hata olduğunu anlattım. Kimse karşı çıkmadı konuşmama. Hatta bittikten sonra bir-iki Ermeni ve Amerikalı geldi, bana “Ya bu meselenin başka yönleri varmış, seni dinledikten sonra bu meselenin yeni yönlerini keşfettik” dedi. Bir baktım onların arasında benim Avedis de var ve bana aynen şöyle diyor, “Kemal, senin bundan 20-30 sene evvel teklif ettiğin komisyonu kurma zamanı geldi galiba.”

- Ne değişmişti Sanjiyan için sizce?
Beni bu konuyla ilgili yarım saat dinledi. Dinleyince gördü ki bende 1915’e dair körü körüne Türk tezini savunma hali yok. O zaman işte gerçekleri araştırdığım fikri onda uyandı ve buradan hareketle “Konuşabiliriz” dedi.

KARPAT’IN KOMİSYON KRİTERLERİ
1- Önce Türk ve Ermeni’lerden seçici bir komisyon oluşturulmalı. BM ve AB gözlemcilerinin de bulunacağı bu komisyon asıl tarih komisyonuna kimlerin seçileceğine karar vermeli.
2- Tarih komisyonu ilgili her ülkeden ve her akademik alandan belirmenmiş bitaraf üyelerden oluşmalı.
3- Çalışma süresine sınır konmamalı, ancak bir buçuk yıl içinde bitirilebilir.
4- Komisyon hiçbir yargıya varmamalı. Sadece olayların gelişimi hakkında görüş birliğine ulaşmalı. İlk anlaşılacak konu da rakamlar.
5- Böyle bir komisyonun kurulabilmesi Türkiye, ama asıl uzun vadede Ermenistan’ın lehine bir başarıdır. Komisyondan sonrasını siyasetçiler çözebilir.

- Cumhurbaşkanı Gül, ABD Başkanı Obama’yla yaptığı ortak basın açıklamasında “Türkiye Cumhuriyeti kurulurken yeni nesilleri nefret duygusuyla beslememek için biz o dönem kaybettiğimiz Türkleri büyük olay haline getirmedik” dedi.
Çok doğrudur. Bu olaylar bizim tarih kitaplarımızda, hatıratlarımızda hiç yer almaz. Tarihle meşgul olan bir insan olarak ben bu olayların ne kadar büyük olduğunu ancak ve ancak İngiliz arşivlerine gittikten sonra öğrendim, Türkiye’de okurken değil.

- Neden böyle oldu, yas mı tutmadık?
Çünkü cumhuriyet yeni bir başlangıç yapmak, eski tarihi bir yana atmak, eski düşmanları unutmak, kimseden toprak talebinin olmadığı, tertemiz bir sayfa açarak dünyaya katılmak istedi. Bizzat Atatürk’ün söylediği bir şey bu, “Biz eski tarihi burada bitiriyoruz, yeni bir hayat başlatıyoruz” diye. O yüzden de yas tutulmadı.

- Sizce hata mıydı?
Evet, bence çok iyi niyetle yapılmıştı, ama sonuçta bir hataydı. Çünkü sırf bu yüzden bile herkes olayların 1915’te başladığını sandı, kimse 150 yılda neler olduğunu göremedi.

- Tabii bunun yalnız iyi niyetten değil, asıl 1915’in suçundan kurtulmak için yapıldığını söyleyenler de var?
Yanlış. Eğer siz Türkiye’yle Osmanlı’nın kesişmesini ve Osmanlı tarihini yalnız ve yalnız 1915’e bağlarsanız çok büyük hata yaparsınız. 500 sene boyunca Osmanlı korkusu ve İslam tehlikesiyle yaşamış Avrupa’ya bunu unutturma fikri çok daha kapsamlı düşünülmüş bir şeydi, sebep asla 1915 değildi.
Tabii Osmanlıyla birden tüm bağımızı bıçak gibi kesmek sadece bir 1915’i tek bir açıdan görmeye değil, daha başka bir çok sancıya sebep oldu.

- Neye mesela?
Biz cumhuriyetin ilk günlerinde dünyada ne kadar kötülük varsa hepsini Osmanlılara yükledik. Kendi tarihimizi öyle bir kesip attık ki sonraki bütün yıllar bunun kopukluğunu yaşadık. Çünkü sonuçta rejim değişmişti, ama toplum hâlâ aynıydı.

- Sizce bu sancı hâlâ sürüyor mu?
Nihayet halkla hükümetin, milletle devletin bir araya geldiği bir devrin içine girdik. Şimdi o dönemdeyiz. Osmanlı’dan bu yana ilk defa halkımızla idarecimiz birbiriyle kaynaşıyor. Devlet ve sosyal elitizmi ilk kez halk arasından gelmiş yeni liderlere teslim ediyoruz. Tabii Cumhuriyet kurulmasaydı, Atatürk demokrasinin bu temellerini atmasaydı bugün bu noktaya da gelmemiz asla mümkün değildi.

- Peki Türkiye’nin ideal noktası bu mudur; sizce görüp göreceğimizin hepsi bu kadar mı?
Hayır, bugünkü AKP bu yeni dönemin sadece bir başlangıcı. Elbette bizim giderek daha yeni bir lider kadrosuna ihtiyacımız oluşacak. AKP de kalite bakımından yükselerek yerini hem dünyayı hem kendi toplumunu daha iyi anlayan başka liderlere teslim edecek.

- Ne zaman?
Bu değişim sancısı hemen bitmez; belki 15-20 sene daha sürer.

- Ya o 15-20 yıl nasıl geçecek; daha muhafazakarlaşarak mı?
Kısmen muhafazakârlaşma, biraz eski kökenlerine dönmenin, yani normalleşmenin ilk etaptaki şartıdır. Biz bu sancıyı eninde sonunda mutlaka yaşayacaktık, ama bu da geçecek. Kehanette bulunmak istemem, ancak ben iyimserim.

- Şimdi yalnız biraz kafalar karışmıştır; AKP’li misiniz, değil misiniz diye…
Ben ömrüm boyunca kimseden olmamak için hep tek durdum. Benim yegane özelliğim budur. Zaten o yüzden de söylediklerim hiçbir tarafın işine gelmez. Mesela iki yıl önce Başbakan’a bir mektup yazıp, “Kendini koyu Atatürkçü sayan kesime de güven vermek zorundasınız. Herkesin sizinle aynı fikirde olması şart değil” dedim, yanıt dahi vermedi.
Sonra o mektubu bir başka büyük gazete duymuş, benden istedi, ama onlar da basmadı. Çünkü yine o mektupta Başbakan’a hitaben dedim ki, “Kader sizi Türkiye’nin çok büyük bir değişim noktasında iktidara getirdi. Bunu değerlendiriniz ve yapınız.”
Ama ben orada AKP’ye sarılarak, “Ah sen kurtuluşsun” demiyorum ki, tam tersi “Büyük entelektüel kabiliyete ihtiyaç duyulan bir dönemde yaşıyorsunuz, ama sizin seçtiğiniz adamlar bu kabiliyetten mahrum. Bunu yerine getirin, Obama gibi olun” diyorum.
Devrim Sevimay, Milliyet, 1.6.2009

17.3.07

Soykırımda dolar izi

Ermeni soykırım tasarısı, ABD Kongresi'nde... Ya ABD'nin Hitler'e ve Nazi Almanyası'na "Yahudi soykırımı" için katkıları?.. Yanlış okumadınız. ABD'den Hitler'e komünist ve Yahudi düşmanlığı için oluk oluk para akmıştır.
En büyük katkıyı da ünlü otomobil devi Ford'un kurucusu Henry Ford yapmıştır.
Henry Ford 1920'lerde Amerika'da "komünizme ve Yahudiliğe karşı öfke tohumları eken" dergiler ve kitaplar yayımlatıyordu. Örneğin, "Amerika'da Yahudi etkinlikleri" ve "Dünyanın Baş Belası: Uluslararası Yahudi" adlı kitaplar...
Bu ikinci kitap, Hitler yandaşlarınca Almancaya çevrilmiş ve yayımlanmıştı.
Henry Ford'un yayımladığı The Dearbom Independent dergisinde çıkan makalenin başlığı; "Dünyanın Problemi: Uluslararası Yahudilik" idi.
20 Aralık 1922 tarihli New York Times gazetesi "Hitler'in Münih'te başlattığı hareketin Henry Ford tarafından parayla beslendiğini" haber yapmıştı.
Berliner Tageblatt adlı Almanca gazetede "Henry Ford'un Almanya'nın iç işlerine karıştığını, Hitler'e bürolar tutup karargâhını pahalı mobilyalarla donattığını, Hitler'in çalışma odasının duvarında, Henry Ford'un büyük boy bir fotoğrafının asılı olduğunu, Hitler'in 1000'i aşkın militanının üniformalarının ve silahlarının Henry Ford'un verdiği paralarla alındığını" yazıyordu.
Hitler'in ünlü "Kavgam" adlı kitabını da Henry Ford'un düşüncelerinden esinlenerek kaleme aldığı yolunda yayınlar yapılıyordu.

HİTLER'DEN HENRY FORD'A MADALYA
Antony C. Sutton'un 1976'da yayımlanan "Wall Street ve Hitler'in Yükselişi" adlı kitabında Alman faşizminin Amerikan sanayicileri tarafından yaratıldığı yolunda dokümanlar yer alıyordu.
Henry Ford, Yahudi tefecilere ve komünist Rusya'ya karşıydı.
Hitler'in gönderdiği Alman diplomatları Amerikalı sanayici Henry Ford'a Temmuz 1938'de "Alman kartalının büyük Haç'ı" madalyasını takmışlardı. Bu fotoğraf, olaydan 60 yıl sonra 30 Kasım 1998 tarihli Washington Post gazetesinde yayımlandı.
Naziler, ABD henüz II. Dünya Savaşı'na girmeden Avrupa'da ilerlerken Amerikan malı Ford kamyonlar kullanıyorlardı. Uçakları ise, Amerikan General Motors'un Almanya'da Opel markası altında ürettiği uçaklardı.
Bu iki markanın Almanya'da kurdukları otomobil fabrikalarının, aynı zamanda tank ve uçak üretebilmeleri için dönüşümü de Amerika'dan gelen teknisyenler yapmıştı.
1934'te yayımlanan General Motors World adlı dergide şirketin üst düzey yöneticisi James D. Mooney'in Berlin'de Hitler'le buluştuğu ve siparişler aldığı müjdeleniyordu.
Yale Üniversitesi Tarih Bölümü Profesörü Henry Ashby Turner Jr.'ın 2005 yılında yayımlanan kitabı bu ilişkileri anlatmakta.
Adı: "General Motors Şirketi ve Naziler: Avrupa'nın en büyük otomobil üreticisi Opel'i denetleme savaşı" idi.
Almanya'nın petrolü yoktu. Rusya'yı işgal edebilmesi için ihtiyacı olan milyonlarca petrol, Amerikan Standart Oil petrol şirketinin Almanya'da kurduğu Deutsche Amerikanische Petroleum A.G. (DAPAG) tarafından karşılanmıştı.

TARİHİN AYNASI
Bunlar tarihte kaldı. Bu kurumların artık Nazi ve başka demokrasi dışı ideolojiler, kişiler, kurumlar, devletlerle hiçbir ilişkisi elbette yok. Ama ABD Kongresi, Ermeni soykırımı iddialarını irdeliyorsa, tarihin sayfalarına girdiklerinde bu bilgilere de ulaşırlar.
..........................
Yukarıdaki bilgiler için bkz. Türkiye'nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı/Cengiz Özakıncı.

Güneri Civaoğlu, Milliyet, 17 Mart 2007

27.2.07

Génocide en Bosnie : la Serbie au bénéfice du doute

La Cour internationale de justice de La Haye a débouté, hier, la Bosnie de sa plainte contre la Serbie pour génocide. Saisie pour la première fois par un Etat contre un autre dans une affaire de ce type, la CIJ a considéré que le massacre de Srebrenica, en juillet 1995, était bel et bien un génocide mais elle a refusé d'en imputer la responsabilité à la Serbie, même si cette dernière, selon elle, a manqué à «son obligation de prévention». La Cour pouvait difficilement faire un autre choix que celui d'avaliser les jugements du tribunal ad hoc créé par l'ONU pour l'ex-Yougoslavie qui n'ont reconnu les faits de génocide que dans le seul cas de Srebrenica. Sept officiers supérieurs de l'armée et de la police des Serbes de Bosnie comparaissent depuis plus de six mois devant le Tribunal pénal international (TPI) de La Haye pour leur implication dans le massacre de plus de 7 000 Musulmans de Srebrenica, capturés lors la chute de cette enclave de l'est de la Bosnie. Condamné en 2001, un général serbe de Bosnie, Radislav Krstic, qui commandait les troupes qui ont pris Srebrenica, purge déjà une peine de trente-cinq ans de prison pour génocide. Mais l'homme qui est considéré comme le véritable artisan de cette tragédie, le général Ratko Mladic, chef d'état-major des troupes serbes bosniaques, est, lui, toujours en fuite.
Déplacées. La Bosnie avait déposé une plainte pour génocide contre Belgrade en 1993 pour l'ensemble du conflit et non pas seulement pour Srebrenica qui s'est produit deux ans plus tard. Les autorités de Sarajevo considéraient que la guerre entre Serbes, Croates et Musulmans qui avait commencé dans la foulée de l'éclatement de l'ex-Yougoslavie était orchestrée par Belgrade dans l'intention de détruire la communauté musulmane.
Plus de 100 000 personnes sont mortes, en grande majorité des musulmans, pendant ce conflit qui a duré d'avril 1992 à novembre 1995, date des accords de paix de Dayton. Ceux-ci ont consacré la division ethnique de la Bosnie-Herzégovine en deux entités : la Republika Srpska (RS), peuplée de Serbes de Bosnie, et la Fédération croato-bosniaque, elle-même subdivisée en cantons croates et musulmans. Des centaines de milliers de personnes ont été déplacées par le «nettoyage ethnique» des années de guerre. Peu d'entre elles se sont réinstallées dans les régions où leur ethnie est devenue minoritaire.
«Chapitre». La décision de la CIJ de débouter la Bosnie et donc de ne pas condamner la Serbie à l'indemniser n'a pas été bien accueillie par les musulmans de Sarajevo qui se sentent d'autant plus isolés que l'arrêt a été salué par l'Europe. «L'Europe a une nouvelle fois montré qu'elle était contre les musulmans», a déclaré Munira Subasic, présidente de l'Association regroupant des femmes rescapées du massacre de Srebrenica. Pour l'Europe, il est clair que, seize ans après l'éclatement de la Yougoslavie, le temps est venu de fermer ce chapitre et d'intégrer au sein de l'Union européenne les Etats qui en sont issus. La présidence allemande de l'Union européenne n'a rien dit d'autre en déclarant hier espérer que le jugement de la CIJ «contribuera à fermer un chapitre douloureux dans l'histoire de la région». Elle a invité toutes les parties «à respecter le jugement».
Sérénité. Belgrade s'est bien gardé de manifester sa joie alors que l'arrêt lui profite. Disculpée, la Serbie peut maintenir avec plus de sérénité son cap vers l'Europe. Le président serbe, le démocrate Boris Tadic a rappelé à ses compatriotes qu'il ne s'agissait pas d'un blanc-seing puisque la CIJ a estimé que Belgrade avait «violé ses obligations» en ne remettant pas tous les fugitifs à la justice internationale. Livrer le général Mladic à La Haye reste une condition à un rapprochement avec l'UE. Libération, 27 Subat 2007

27.12.06

Murat Belge'nin İsveç Avukatlığı

BU yazıda, Murat Belge’nin savını çürüterek, ırk arındırma’nın (yani Eugenics’in) soykırım kapsamına girdiğini kanıtlayacağım.
Murat Belge İsveç hükümetine sorarak, ayrıca http://www.genethique.org adresine bakarak karşı savımı denetleyebilir. Adresini verdiğim sitede şu satırları okuyabilir:

"İsveç Kültür, Yükseköğrenim ve Araştırma Bakanlığı, İsveç’te kısırlaştırılan on binlerce insan hakkında bir araştırma yapılmasına emir verdi.
1935 ile 1975 arasında ’bir İsveç ırkı’ yaratmak amacıyla kısırlaştırılan 63 bin kadın söz konusu. Engelli, saralı ya da toplumsal sorunları olan insanlar zorla kısırlaştırıldılar. Bu uygulama 1976 yılına kadar sürdü.
1999 yılında, hükümet, zorla kısırlaştırma kurbanlarına adam başı 19 bin Euro tazminat ödemeyi kabul etti."

BM’YE GÖRE SOYKIRIM
Şimdi de Birleşmiş Milletler’in 1948 yılında yaptığı soykırım tanımını okuyalım:

"Soykırım; ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle: Grup üyelerinin öldürülmesi, grup üyelerinin fizik ya da akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi, grubun fiziksel varlığının tümü ya da bir bölümü ile yok edilmesi sonucunu verecek yaşam koşulları içinde tutulması, grup içinde doğumları engelleyecek önlemler alınması, bir grup çocukların başka bir gruba zorla geçirilmesi eylemlerinden herhangi birine başvurulmasını kapsamı içinde alır. Soykırımda planlı, devlet politikası haline gelmiş eylemler söz konusudur."
Birleşmiş Milletler’in tanımında, "doğumları engelleyecek önlem alınması" diyor. Bu deyişi İsveç ve Norveç ile Nazi Almanyası’nın uygulamaları ilham etmiş olmalı.
"Irk arındırma" uygulamaları İsveç’te 1935 yılında başlamış ve 1976 yılına kadar sürmüş. Haydi diyelim ki 1948 öncesinde bir tanım olmadığı için kısırlaştırma soykırım bağlamına girmiyor. Ama 1948 ile 1975 arasında 27 yıl var. Soykırım uygulaması Birleşmiş Milletler’in tanımına karşın 27 yıl daha devam etmiş İsveç’te...

FESADIN ARKASINDAKİ ÜLKE
İsveç’in barbarca uygulamaları bu kadar değil. Daha Skanlara ve Laponlara uygulanan ayrımcılık baskıları var. Ben bu konularda yazdığım zaman dünyanın dört bir yanından yazdıklarımı doğrulayan destek yazıları ve belgeleri geldi.
Ben neden yazdım bunları? Çünkü Ermeni, Süryani ve Kürtçü fesatlarının arkasında İsveç devleti, üniversiteleri, televizyonları, basını ve Protestan Kilisesi var. Hemen hemen her gazetede kadrolu bir Ermeni, Süryani ve Kürt yazar var.

GÖRMEZDEN Mİ GELELİM
Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin İsveç’in çevirdiği fesatlar karşısındaki aczi her zaman acı vermiştir bana. Yazarlar olarak tarih karşısında her konuda hesap vermek ve istemek zorunda olmamıza karşın İsveç’in kirli işlerini görmezden mi geleceğiz? İsveç’in çirkin yüzünü ortaya çıkartan televizyon yapımcıları böyle bir durumda gönüllü avukatların şerrinden nasıl korunacak? Bitmedi. İsveç dersine cuma günü de devam edeceğiz.

Özdemir İNCE, Hürriyet, 27 Aralık 2006