Serdar Turgut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Serdar Turgut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.3.10

Kristof Kolomb keşfe giderken cebinde Amerika'nın haritası vardı

Başlık insanı hayrete düşüren bir iddia, bunun farkındayım.
Ama bu bir tarihi gerçek.
Kolomb'un adamları bu haritayı Papa'nın kütüphanesinde görüp almışlardı.
Aynı şekilde Magellan da keşfe çıkarken daha sonra adıyla anılacak boğazı görmeye giderken, o boğazın ve gidilecek bölgenin haritası cebindeydi.
1515 yılında Magellan keşif seyahatine başlamadan dört yıl önce, Johannes Schöner dört yıl sonra Magellan tarafından keşfedildiği sanılacak bölgenin haritasının basımını yapmıştı. Yani Magellan'ın adamları keşfe çıkmadan önce haritayı piyasadan satın almış olabilirlerdi.
Anlayacağınız Kristof Kolomb ve Magellan'ın seyahatleri aslında birer keşif seyahati değildi. Onlar bir anlamda cepte gidilecek yerin haritasıyla birlikte seyahate çıkan turistlerin gezisi gibi bir şeydi.
Peki ama tarihe tüm bakışımızı değiştirecek bu bilgiler nereden çıktı ortaya.
Elimde dünyada çok tartışılan ve yüzlerce tarihçiyi uğraştıran bir çalışma var. Yazarı Gavin Menzies '1434 The Year a Magnificent Chinese Fleet Sailed to Italy and Ignited The Renaissance' (Muhteşem Bir Çin Donanmasının İtalya'ya Gidip Rönesansı Başlattığı Yıl).
İçimdeki entelektüel ateşi yakan bu muhteşem başlığı ben hiç tahmin etmeyeceğiniz bir yerde Vanity Fair dergisinde keşfettim. Derginin kitaplar hakkında kısa bilgilerin verildiği sayfada bir meşhura o sıralar neleri okuduğu sorulunca o da bu kitabın ismini vermiş. Yeni kitap avcılığımı hiç durdurmadığımdan hemen bu kitabın peşine düştüm. Buldum ve okudum. Okudukça, öğrendikçe hayretlere düştüm.
Ve bu kitabın tarihin yeniden yazılması anlamına geldiğini, bizim bugün çoğunlukla Batı merkezli olarak anlatılan tarihin doğru olmadığını ayrıca Rönesans'ın Antik Yunan'ın ve Roma'nın yeniden canlandırılması olarak anlatıldığı resmi tarihin bir hikayeden ibaret olduğunu ve o dönemde Avrupa'daki her önemli bilginin ve yeniliğin aslında Çinliler tarafından verildiğini gördüm.
Tarihçinin elindeki belgeler sadece haritalardan ibaret değil, ayrıca Leonardo da Vinci'nin çizdiği birçok buluşun resimlerinin de Çinliler tarafından İtalya'ya daha önce verilmiş olduğunu belgeleyen resimler var. Bunlar ve diğerleri bahsettiğim kitapta yer alıyor. İnsanın dünyaya bakışını değiştirebilecek bu yeni bilgiyi öğrendiğimde uzun zamandır kafamı meşgul eden bir muammayı da sonunda çözmüş oldum.
Yıllar içinde Çin kültürü ile ilgili bilgim arttıkça bu kadar derin bir entelektüel birikimi olan ve kültürü ile hayat ve sanat anlayışı bu kadar rafine olan bir ulusun nasıl olup da Rönesans'ı kendi ülkesinde yapmadığını düşünüyordum.
Üstelik kitabın, yazıldığı tarihte Çin dünyanın en güçlü ülkelerinden bir tanesiydi, teknolojik açıdan en ileri olanıydı. Avrupa ise Roma İmparatorluğu'nun batmasının yarattığı derin travmayı hala atlatamamıştı. Bu yüzden Rönesans'ın neden Çin'de değil de İtalya'da başladığının bir açıklaması muhakkak olmalıydı. Aradığım cevabı bu kitap verdi işte.
Çin imparatoru 29 Haziran 1930 tarihinde yayınladığı bir emir veya ferman ile uyruklarına bir görev vermiş.
Buna göre barbarlar olarak adlandırılan Avrupa'daki halkların eline o gün Çin'in elinde bulunan bütün bilgilerin aktarılması istenmiş.
Bunun nedeni ise basit: Çin imparatoru bu kadar fazla bilgiyi görünce Avrupa ülkelerinin Çin'in üstünlüğünü kendiliklerinden kabul edeceklerini ve ellerinde doğru haritalar da bulunursa doğru yoldan gelip Çin imparatoruna bağlılıklarını bildirip, hediyelerini getirebileceklerini düşünmüş. Yani imparator Avrupa'yı Çin'in bilgi üstünlüğü ile ezmeyi planlıyormuş.
Böylece uzun süren bir hazırlık dönemi başlamış, Çinliler insanlığa yararı olabilecek tüm bilgileri ve buluşları toparlamaya başlamşlar. Ve sonunda toparlama işi bitince de büyük bir filo oluşturulmuş ve bu gemiler İtalya'ya doğru harekete geçmişler. Venedik ve Floransa o dönemde çok önemli. İkisi de büyük ticaret merkezleri. Çinlilerin muhteşem filosu gelince bu İtalya'da büyük heyecan yaratmış ve Papa da onları karşılamaya gitmiş.
Ve Çinliler ellerindeki bilgileri içeren çizgileri, haritaları ve formülleri İtalyanlara aktarmaya başlamışlar.
Bilgiyi en iyi saklayacak insanları tercih ediyorlarmış. Böylece birçok çizginin ve haritanın daha sonra Papa'nın kütüphanesinde çıkmasının nedeni de şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Bu yeni bilgileri iyi kullanan İtalya'nın bilginleri hepsi birden harekete geçince de sonunda dünyanın kaderini değiştiren Rönesans doğmuş.
Elimdeki kitapta Rönesans döneminde keşfedildiği sanılan birçok yeniliğin daha önce Çinliler tarafından çizimiş eskizleri ile karşılaştırmalar var.
Yani diyeceğim o ki Gavin Menzies'in çalışması öyle popülerlik uğruna yazılmış bir kitap değil, içinde ciddi tarihçi çalışmasının ürünleri var. Bu çalışma yıllar boyu sürmüş ve uluslararası işbirliği ile götürülmüş.
Meraklandıysanız ki; meraklanmadıysanız doğrusu hayret ederim. Bu konunun işlendiği internet sitesine bir göz atın. www.1421.tv, yazarın bundan önceki kitabının adıdır.
Anlatılanlara tamamen ikna olmasanız bile bunun müthiş bir entelektüel macera olacağına emin olun.

Serdar Turgut, Akşam, 18 Mart 2010

13.11.09

Çocuklu yaşam

Bu yazı ilk kez 27 Ekim 1996 Pazar günü Hürriyet gazetesinde yayınlanmıştı. Yıllardır kayıptı. İlk kez veya yeniden okumak isteyenlerin sayısı da hayli fazlaydı. Onca zamandır bu yazıyı kesip saklamış olan ve bana yollamak nezaketini gösteren Yıldırmak Ailesi’ne teşekkür borçluyum.
Piyasada birçok ‘bebeğe hazırlık’ el kitabı var.
Bu kitaplarda aklı başında olduğu varsayılan bazı erkek ve kadınlara, ki onların evli oldukları da farzediliyor, nasıl iyi birer anne ve baba olabilecekleri anlatılıyor
Aklı başında olan insanların çocuk yapmasının mantıksızlığı nedense tartışılmıyor ama tabii bu tamamen başka bir yazı konusu.

ATIN O KİTAPLARI ATIN:
Hiçbirisi işe yaramaz çünkü gerçekçi değiller.
Bugün ise ben gerçek bir ‘Bebeğe hazırlık’ kılavuzu veriyorum.
Çocuk doğmadan önce bu dediklerimi uygulayarak antrenman yaparsanız çocuk geldikten sonra şoka girip tuhaflaşmazsınız.
İşte çocuklu yaşama hazırlanmanın en iyi adımları:
1- Süpermarkete gidin. Size mutluluk verecek hiçbir şey satın almadan doğrudan kasaya yönelin ve cebinizdeki bütün parayı kasiyere verin. Daha sonra ise yandaki eczaneye yönelin ve kredi kartınızı kullanarak bir insana olabilecek her hastalık için ilaçlar alın.
2- Akşam saat 17.00 ila 22.00 arası elinizde ortalama 4 kilo olan bir ağırlıkla dolanıp durun. Saat 22.00 civarında ağırlığı beşiğe koyun. Bu sefer de saat 24.00’e kadar endişelerle dolu olarak eve yürüyün. Arada bir saatinizi kontrol edip sabaha daha ne kadar kaldığını kontrol edin. Gece yarısından sonra asıl maraton başlayacak. Bunu düşünün ve daha da endişelenin. Gece yarısından sonra sabah 02.45’e kadar ağırlıkla dolaşın ve 15 dakikada bir ağırlığı yatağa bırakıp beş dakika sonra da tekrar kucağınıza alın. 02.45’te ağırlığı yatağa koyduktan sonra saati 03.00’e kurup uyuyun. Saat çalar çalmaz fırlayıp ağırlığı tekrar elinize alın. 15 dakikalık huzursuz uykunun keyfini yaşayın. Saat 03.00’ten sonra evde dolaşırken yüksek sesle şarkı söylerseniz ve kendi kendinizle konuşursanız daha iyi olur. 04.30 civarı saati 05.00’e kurarak yarım saat daha uyuyun. Böylece toplam uyku saatinizi 45 dakikaya yükseltmiş olursunuz. Uyanınca kahvaltıyı hazırlayın ve güleryüzlü olun. Bu gece egzersizlerini beş yıl boyunca aksatmadan tekrar etmeyi unutmayın.
3- Eve bir ahtapot getirin. Ve beş yıl boyunca her sabah onu giydirmeye çalışın. Ayrıca ahtapotu bir torbaya hiçbir kolu dışarıda kalmayacak şekilde sokmaya ve onu çuvalın içinde sakin tutmaya çalışın. (Bu prova sonunda sevimli miniğinizi her sabah minimum hasarla giydirmesini öğreneceksiniz.)
4- Bir kavun satın alın. Üstüne küçük bir delik açın. Sonra kavunu tavandan sarkıttığınız iple asın. Ve sallayın. Kavun sağdan sola durmadan sallanırken bir kaşık sıcak suyu kavunun üstüne açtığınız deliğe dökmeye çalışın. (Bunu başardığınızda da o mini minnacık sevimli mi sevimli yavrunuza en az hasarla yemek yedirmeyi de öğrenmiş olacaksınız.)
5- Ağzınızdan çıkan her cümleyi en azından beş kez tekrarlayarak konuşmaya önem verin. Bu tarz konuşmayı bir hayat tarzı olarak kabul edin.
6- Dışarıya çıkmak için hazırlanın. Evin tuvaletinin kilitli kapısı önünde en azından yarım saat bekleyin. Sonra aniden bıkıp evin kapısından çıkın. Sokakta beş dakika bekleyin. Sonra eve geri dönün, tekrar dışarıya çıkın. Yolda yürümeye başlayın. Çok ama çok yavaş yürüyün. Yürürken de yerde gördüğünüz her sigara izmaritini, cikleti, kirli kağıt mendili ve ölü karıncayı dikkatle uzun uzun seyredin. Aniden ‘Yeter artık çektiğim senden’ diye avazınız çıktığı kadar bağırın, eve geri dönün.(Bu provayı yaptığınızda da küçük sevimli ile yürüyüşe çıkmaya hazır hale geleceksiniz.)
7- Süpermarkete giderken yanınızda azgın bir keçi götürün. İçeriye girer girmez keçiyi serbest bırakın. Daha sonra da keçinin içeride kırdığı, tahrip ettiği her şeyin parasını sorgusuz sualsiz ödeyin. (Bu da çocukla alışveriş provasıdır.)
8- Evdeki koltuklara tereyağı sürün. Perdelere de reçel bulaştırın. Mutfakta pişirilmek için bekleyen balığı çalın ve misafir odasında bir yere saklayın. Balığın odada beş ay kimse tarafından bulunmadan kalmasını sağlayın. Evde yeni sulanmış çiçek saksısına elinizi daldırın ve aldığınız çamurla evin duvarlarına resimler çizin... (Şu anda ev de provalı artık çocuğun gelmesine...)
Tamam mı? Bu eski yazımı 8 Kasım 2009 tarihli ‘Çocuk yapmadan önce şunları prova edin-2’ başlıklı yazım ile birlikte okur ve tavsiyelerimi tutarsanız anne ve baba olarak yenilmez olursunuz.
Serdar Turgut, Akşam, 13 Kasım 2009

Çocuk yapmadan önce şunları prova edin-2

Aynı başlıklı yazının ilkini bundan çok uzun yıllar önce yazmıştım. O yazı hızla klasikler arasına yerleşti ve bugün hâlâ daha hatırlanır.
Okuyucular o yazıyı aradıklarını ve bulamadıklarını söylüyorlar. Ben de aradım, ben de bulamadım. Hürriyet’in arşivinde bulabilseydim istek olduğundan tekrar yayınlayacaktım.
Yazı kendi kendisini yok edemeyeceğine göre kesinlikle Ertuğrul Özkök’ün talimatı üzerine Fatih Çekirge attırmıştır Hürriyet’in arşivinden diye düşünüyorum.
Neyse ne; o yazıyı aramayı sürdürme yerine devamını yazayım bari dedim. Hem ilk yazıyı yazdığımda babalık konusunda hiç tecrübem yoktu. Şimdi ise kıdemli sayılırım, deneyimim fazla. Bu yüzden yeni tavsiyelerimi herkesle paylaşmamın zamanı geldi diye düşündüm.
İşte anne ve baba adaylarına bebek yapmadan önce mutlaka prova etmeleri gereken konular. Bunlarda sadece bebekler ile ilgili değil, büyümeye başlamış çocuklar ile ilgili deneyimler de vardır:
1- Çocuğunuzun hangi yaşında hangi değişimlerin beklenmesi gerektiği konusunda yazılmış kitaplardan mutlaka alacaksınız. Önceden bilin ki; o kitaplarda yazılı olanlardan çok daha farklı şeyler mutlaka olacaktır. Olması normal diye yazılan gelişmeler ise illa da gecikecektir veya size öyle gelecektir. Örneğin; ben yürümesi veya konuşması gecikti diye düşünmeyen hiçbir anne-baba tanımadım. Bu insanlara verilen cevap da standarttır: Bebeğe göre değişir bunlar. Bazıları geç yürür-konuşur. Bu kitapları çocuğunuz doğmadan önce dikkatle okuyun ve çıkabilecek her sorun hakkında önceden panik yapın, daha sonra rahat edersiniz.
2- Çocuğunuz büyümeye başlamadan önce bir köpek alın. Ama köpeğin tamamen sağır olmasına da özellikle dikkat edin. Sağır bir köpeğin siz ona ne kadar seslenirseniz seslenin dediğinizi yapması mümkün olmadığına göre bu prova, ileride çocuğunuza belki de günde milyon kez ‘Haydi çabuk’ diye seslenip cevap alamamanıza alışmanız için yardımcı olacaktır.
3- İleride çocuğunuzun odası olarak kulanılacak odaya kirli çamaşır torbasını rastgele dökün. Odanın her yeri kirli çamaşırlarla dolu olsun. Bu prova sizi hem ilerideki odanın doğal görüntüsüne alıştıracak hem de o odaya özgü kokuya da duyarsızlaşacaksınız.
4- Eviniz henüz sakinken, oturmuş belki de bir filmi son kez başından sonuna kadar kesintisiz seyrediyorken, haftada birkaç kez eşinizle birlikte hızlı biçimde evden çıkıp en yakın hastanenin acil servisine gitme tatbikatı yapın. Nasılsa çocuk doğduktan sonra bu en azından beş-altı kez olacağından önceden prova yapmanın da yararı büyük tabii ki...
5- Şimdi anlatacağım sadece bir prova değil, aynı zamanda pratik anlamı büyük olan bir konu. Doğum yaklaşınca seçtiğiniz çocuk doktorunuza gidin. Giderken de bankadaki hesabınızda bulunan tüm paranızı yanınızda götürün. Doktorun odasına girince yanınızdaki paraları masasına yayın ve ‘İçinden ne geliyorsa onu al, hepsi senin olacak nasıl olsa’ deyin. Böylece ileride doktora vereceğiniz paraların sizi üzmesine alışacaksınız.
6- İşe gitmiyor olsanız bile sabah vakti bulabileceğiniz en pahalı en şık kıyafeti giyin, kahvaltı masasına öyle oturun. Kahvaltı tam bitmek üzereyken reçel şişesini alın, gömleğinizin ve kravatınızın üstüne boca edin. En pahalı kıyafetinizin gözünüzün önünde tahrip olmasından dolayı neler hissettiğinizi kafanızda not edin. Sonra da kirli kıyafetleri değiştirip evden çıkmanızın ne kadar ilave vakit aldığını ne kadar geciktiğinizi bilmek için eşinize kronometre tutturun.
7- Çok gecikmeden ergenliğin anne ve babaların çocuklar tarafından büyütülmeye başladığı yıllar olduğu gerçeğine kendinizi alıştırın.
8- Çocuğumun konuşması gecikti diye hiç boşuna üzülmeyin. Bir gün nasıl olsa konuşacaktır. O zaman da konuştuğuna pişman olacaksınız, bunu unutmayın. Ergenlik döneminin avantajlı yönü de var. Ergenlik, çocukların anne ve babalarına hiç durmadan soru sormalarının durduğu dönemdir. Çünkü ergen çocuklar bu dünyada var olabilecek tüm soruların cevaplarını anne ve babalarından çok daha iyi bildiklerini düşündüklerinden bir ihtimal o dönemde biraz susabilirler.
9- Bu madde sadece baba adayları için. Bu provayı çocuk doğduktan sonra da yapabilirsiniz. Arada bir sadece kadınların birlikte olduğu ortamlara girin. Sizin katiyen ilgilenmediğiniz, üzerinde hiçbir zaman düşünmediğiniz ve katiyen de düşünmeyeceğiniz konular üzerine sohbetleri çok ilgiliymiş gibi suratlar yaparak dinleyin. Bunu hiç yapmasanız iyi olur ama arada bir sohbetlere aktif biçimde katılma denemelerinde bulunun. Kadınların sohbete katılma çabalarınızı bakışlarıyla aşağılamalarına alışın.
10- Çocuk olmadan önce hayatınızı tehdit etseler bile katiyen gitmeyeceğiniz, salonun bulunduğu sokağın yanından bile geçmeyeceğiniz film ve tiyatro oyunlarına gidin. Hepsinin sonuna kadar sabırla oturma ve seyrettiğinizden büyük zevk alıyormuş gibi davranma provası yapın. Hatta oyunun sonunda ayağa kalkarak alkışlayabilirsiniz de. Örneğin; ben bunu ‘Bız Bız Arı Bazi’ oyununun sonunda aynen yaptım. Çok da ilgiyle karşılandım.
11- Sıhhatinize çok dikkat edin. Unutmayın ki; çocuğunuzun büyürken size çektirdiklerinin öcünü almak ve aynen ona da çektirebilmek için yaşlanmak zorundasınız. İleriki yaşta çocuğunuz mutlaka size bakmak zorunda kalmalı. Adalet ancak böyle sağlanabilir bu dünyada. Hayatta kalmak en büyük provanız olmalı. 
Serdar Turgut, Akşam, 8 Kasım 2009

11.6.09

AKP Başkanı tehlikeli bir durumda

Hepimizin gözünün önünde bir faşist usta (master) prototipine dönüşmeye başlayan AKP Başkanı Erdoğan bizler açısından ve hatta kendi kendisine yönelik de bir tehlike oluşturmaya başladı. Faşist/otoriter söylemin kullananı da dinleyeni de içine çekebilen basit, düşük düzeyli çekiciliğine kapılan AKP Başkanı faşist düşünce biçiminin kendisini tamamen teslim almaya başladığının örneklerini sıkça vermeye başladı.
Bunun en fantastik olanı ATV adlı yandaş kanaldaki bir programda yaşandı. Yandaş medyanın yandaş gazetecisinden birisi görünürde güya Başbakan'a soru sorulması amacını taşıyan ama aslında AKP Başkanı'nın kendisini övmesi için çanak tutan sorular saatine dönüşen programda ağzını açmış ve 'AKP' demiş. Bizim gazetede 'Başbakan'ı güldüren gaf' başlığı altında verilen haberden okuyalım sonra olanları. (Falan filan gazeteci) 'AK Parti' yerine 'AKP' deyince derin bir sessizlik oldu. Şaşıran Erdoğan kendini tutamayıp güldü. (Falan filan gazeteci) 'Pardon AK Parti diye düzeltti.' Asıl olay bu kadar. Bizdeki haberde daha sonra AKP Başkanı'nın torunundan bahsettiği yer alıyordu.
Bu Türkiye'de son yıllarda yaşanan en acı olaylardan bir tanesi. Medya açısından acının da ötesinde gazeteciliğin kesin ölümünü resmen belgeleyen bir gelişmeydi.
Burada AKP'nin Başkanı'na kızmak yersiz. Yandaş medyanın yandaş mensubuna da kızamıyorum ben. Ona sadece içine düştüğü durum nedeniyle acıyorum. Ama kızmayı, acımayı bir kenara bırakıp olan biteni anlamaya çalışmalıyız. Çünkü olan biten Türkiye açısından büyük tehlike oluşturmaya başladı..
Faşist düşüncenin söylemi sadece ve sadece ustanın (master) söylemidir ve bunu biz ancak Lacan'ın ve onun düşüncesini açan Zizek'in konu üzerindeki çalışmalarını (Discourse of the fascist master) okursak anlayabiliriz.
Burada usta, kendi faşist düşüncesi içinde ele aldığı her konuya kendisine özgü bir anlam yükler. O, teknik kavramıyla ifade edersem 'Master signifier'dir.
Lacan ve Zizek bize bu tür otoriter söylemlerin temelinde daima bir fantezi altyapısı olduğunu göstermişlerdir, Faşizmde daima hayallere dayalı bir söylem de vardır.
AKP'nin Başkanı kendi partisinin aslında AK olduğuna kendini inandırmış ve otoriter yapının ustası olarak o inancını teyit eder şekilde konuşmayanlara da müthiş kızabiliyor.
Kendisini doğru olduğuna inandırdığı lafın ne kadar fazla kullanıldığını duyarsa kendi lafına daha çok inanacak gibi bir görüntü koyuyor ortaya...
Sözde gazetecinin 'AKP' demesiyle AKP'nin Başkanı'nın kendini tutamayıp gülmesinin temelinde 'Sen yandaş haline bakmadan böyle kendini bilmez şekilde nasıl konuşabiliyorsun' tavrı var. Kısa bir sessizlikten sonra yandaş medyacı da 'özür' diliyor.
Tarih göstermiştir ki ve daha sonra Adorno'nun, Lacan'ın, Badiou'nun ve Umberto Eco'nun yaptığı çalışmalardan biliyoruz ki; faşisizm sadece kaba güce dayanmaz. Onun temeline aslında düşünceyi kontrol mekanizması vardır. Düşünceyi sıkı kontrolün en güçlü yolu da gündelik konuşma dilini kontrol etmektir. Umberto Eco, Mussolini deneyimini yaşadığından onun 'Ur-faşizm' diye adlandırdığı veya 'Ebedi faşizm' olarak da söylenebilecek kavramını herkes incelemeli.
AKP'nin Başkanı dili kullanış biçimiyle ve bizlere de kendi kullanımını zorla kullandırmak isteyişiyle hepimizin gözünün önünde bir usta faşistin (master fascist) prototipine dönüşüyor.
Bunun ne kullandığı kelimelere yeni anlamlar yükleyerek aklamaya çalıştığı AKP'sine ne de hükümete ne de daha da önemlisi Türkiye'ye bir yararı var.

BEN HEP AKP DİYECEĞİM
Bize düşen görev, herkesi Başbakan'ı da dahil kendisine karşı korumak için 'faşizme karşı birleşik cephe' türünden bir şeyler oluşturmaktır. Gazeteciler olarak AK Parti lafını gündelik kullanımdan tamamen çıkarmalıyız. Yandaş medyanın zavallı gazetecilerini boşverin, onlar kendi kendilerini zaten mahvediyorlar.
Ben, isterse AKP denilmesini kanun çıkarak yasaklatmaya çalışsın; AKP'ye AKP demeyi sürdüreceğim. Bu yaştan sonra faşizme teslim olmayacağım.
Bu arada AKP'nin başının AKP yerine AK Parti'de ısrarlı olmasında o kadar komik ve tipik bir Freudyen saplantı var ki; çocuklar bile bunu hemen anlamıştır diye düşünüyorum. Ama bazı gazeteciler çocuk kadar bile akla sahip olmadıklarından ben yine de açıkça yazayım bu tavrın anlamını.
AKP'nin Başkanı partisinin AK olmadığı izleniminden ve aldığı duyumlardan o kadar rahatsız ki artık AK oldukları inancını başkalarından duymadığı takdirde çıldırabiliyor. Faşizm tehlikesi yanında, mesele bu yanıyla da hayli acıklı tabii ki...
Serdar Turgut, Akşam, 11 Haziran 2009

18.3.09

Yeni öteki Türkiye

Bir zamanlar 'öteki Türkiye' diye bir kavram ortaya atıp, ona ait insanların tanımını yapıp, sahip çıkma mücadelesi vermiştim.
Şimdi bakıyorum da 'öteki Türkiye' tanımını güncel koşullara uygun olarak yeniden yapma ve 'Yeni öteki Türkiye'yi oluşturan insanların haklarına sahip çıkma mücadelesi vermek gerekiyor.
İlk önce bu yeni ötekileştirenlerin ortak niteliklerinin bir tanımını yapıp, tanım konusunda net olmamız lazım.
İşte ülkenin 'Yeni öteki Türkiye'sini oluşturan insanların ortak yanları:

1-Bilgili, birikimli ve eğitimliler.

2-Kimlik politikalarına fazla önem vermiyorlar. Çünkü kendi kimliklerini meslekleriyle oluşturmuş durumdalar. Mesleklerine saygıları var. Meslekli insanlara genelde saygılılar.

3- Hayatta en fazla önem verdikleri konu bir sınıfın geleceği veya bir siyasi fikrin gelecekteki hakimiyeti filan değil. Daha çok ailelerinin ve çocuklarının geleceği ile alakadarlar. Onlar için ilk olarak aileleri geliyor. Dolayısıyla önceliği siyasetine, mezhebine, ideolojisine veren insanları ne anlayabiliyorlar ne de onlarla anlaşabiliyorlar.

4- Bu grup kendi yaşamlarında toplam kaliteye çok önem veriyor. Toplam kalite arayışının paralı olmakla alakalısı bulunmadığını biliyorlar. Hayatından kalite arayışını çıkarmış insanların, buldukları mazeretleri kabul etmiyorlar. Bir insanın kendisine dikkat etmesinin başta insanın kendisine ve ailesine saygıyla alakalı olduğunu biliyorlar. Bunların çoğu zengin insanlar da değiller. Mesleklerini iyi yapıp ona uygun para kazanıyorlar.

5- İnanç konusunda yoğun düşünüyorlar. Kendisine dindar diyenlerin inancı tekellerine alma girişiminden son derece rahatsızlar. İnancın sadece kendisine dindar diyenlere bırakılamayacak kadar önemli olduğunun da farkındalar.

6- Bu ülkede paylaştığımız hayatın geleceği konusunda hiçbir görüşün somut bir şey söylememesinden çok rahatsızlar. Bu kesimde gelecek korkusu çok yaygın.

7- Özel yaşamlara da karışılacağı bir Türkiye'ye gidildiği korkusu da var bu kesimde.

8- Bu kesimin kadınları neredeyse panik içinde. Dindar olduğunu söyleyenler ilk önce kadınlara baskı yaptığından, bu kesimin kadınları özellikle çok rahatsız.

9- Bu kesimde birçok önyargının aksine dindarlık da hayli yaygın. Ancak bu kesim kendi dindarlığını öyle etrafa göstererek yaşamaktan utanıyor. O şekilde dindarlığını göstermeye çalışan insanlardan da rahatsız oluyor. AKP'nin dindarlığı kullanış biçiminin Türkiye'yi hızla bir din diktatörlüğüne götürebileceğinden ürküyorlar.

10- Bu kesim Atatürk'ü anlamaya çalışıyor ve onu seviyor. Bu memlekette Atatürk'ü sevenlerin ve bunu ifade edenlerin neredeyse bir çete üyesiymiş gibi algılanmaya başlanmasından çok rahatsızlar.

11- Çoğunluk en azından bir yabancı dil konuşuyor ve Batı yaşam biçimini biliyor. Türkiye'nin sıradan bir Ortadoğu ülkesine dönüştürülmesi ihtimali onları korkutuyor.

12- Cemaatler ile ilgili söylentiler, özellikle Fethullah Gülen hakkında konuşulanlar onları ürkütüyor. Gülen cemaatinin özellikle okullara el atmış olması başta 'öteki Türkiye'nin kadınlarını ürkütüyor. 'Çocuğumun geleceği ne olacak, ne yapacağız?' korkusu yaygın.

13- Sanıldığı gibi bu insanlar elit filan değiller. Paylaşılan hayatın her sınıfından insanların zevkleri ve tercihlerini onlar da paylaşabiliyor. Sadece bu insanlar beyinlerini kompartımanlara ayırıp hayatın farklı boyutlarından bir şeyler alabiliyorlar. Tek boyutlu değil, çok daha karmaşıklar.

14- Türkiye'deki toplam kalite düşüşü ve estetikten yoksunluğun yaygınlaşmasından rahatsızlar. Hayatından toplam kalite arayışını ve estetik kaygıları çıkaran insanların siyaseten el üstünde tutulmaya başlanmasının anlamını çözemiyorlar. Bu durum onları gelecek için daha da kaygılandırıyor. Türkiye'de bir 'Üçüncü dünya diktatörlüğüne mi gidiliyor?' sorusu kafalarda.

Evet bazı temel ortak özelliklerini saymaya çalıştığım bu insanlar aslında Türkiye'nin dünyada dik bir biçimde durmasını ağlayacak, meslekli, bilgili, birikimli ve kaliteli, medeni insanlar.
Eski 'öteki Türkiye'yi oluşturan insanlar, kendilerine ait partinin de iktidara gelmesiyle 'artık sıra bize geldi' diyerek, öfkelerini, kinlerini hiç saklamaya gerek duymadan Türkiye'nin omuriliğini oluşturabilecek insanların belini bükmeye başladılar.
Bu sessiz, makul insanlardan artık öç alınıyor ve daha da alınacak gibi görülüyor. O gruba ait işadamına da bu yapılıyor, gazetecisine de, üniversite hocasına da, öğretmenine de... Her meslek grubundan insanın üzerinde büyük bir psikolojik baskı var.
Bu Şerif Mardin Bey'in bahsettiği mahalle baskısından çok daha ağır bir baskı. Çünkü işin içine polis devleti uygulamaları da sokulmaya başlandı. İnsanlar belirli bir şekilde davranmadıkları, konuşmadıkları, düşünmedikleri için ve hatta belirli bir şekilde görünmedikler için bile sadece dışlanmaktan değil artık cezalandırmaktan da korkar hale geldiler.
Açıkça söyleyeyim; kendimi ait gördüğüm bu grubun insanlarından çok daha fazla ben korkuyorum. Çünkü meslek gereği başımızdaki iktidarın ne kadar kindar ne kadar acımasız olabileceğini biliyorum. Geçmişte bunun öneklerini çoğu defa gördüm. Planlı, koordineli ve yalan söyleyerek çalışıyorlar. Ve kendileri hakkında yalan söylüyorlar...
'Söylemiyoruz' diyenlere de, genel seçim akşamı partisinin balkonundan konuşan başbakana bir bakın, bugün konuşana bir bakın. 'O gece yalan söylemiş olduğu bariz değil mi?' diye sormak gerekiyor.
İkiyüzlü liberaller dışında iktidara 'yeni öteki Türkiye' insanları arasında da destek vermek isteyenler vardı ama korkunç gerçek ortaya net olarak çıkmaya başladığından, iktidarın ajandasının tamamen başka olduğu anlaşıldığından, o potansiyel destek şimdi yerini gelecek korkusuna ve paniğe bırakmış durumda.
Bu yazıyı, o zamanlar yazmakta olduğum Hürriyet gazetesi tamamen farklı siyasi oluşumlara destek verdiği halde AKP'ye açık destek vermiş ve iktidara gelmelerinin doğru olacağını yazmış olan bir insan olarak yazıyorum.
Çok uzun süre pişman olmadım o desteğimden. Tam kendimden kuşkuya düşüyordum ki seçim gecesi konuşması gibi bir gelişme oldu, yine destek verdim. Şimdi acı bir şekilde anladım ki; tüm o konuşmalar benim gibi insanları manipüle etmek için planlı olarak yapılmış.
Aldatıldık, yanıldık ve evet; pişmanım... Bütün bunları bırakın, şimdi daha da önemlisi bizim gibi insanların bu ülkede geleceği tehlikede.
Tehlikeyi açıkça söyleyeyim; totaliter-otoriter hatta faşizan bir yönetim kuruluyor ülkede.
Daha da kötüsü bu sistem içi öfkeyle dolu olan sıradan insanın, gündelik faşizmini de yoğun bir şekilde içerecek.
Bizim ise tek umudumuz; azınlık hakkımızın korunmasını talep etmek ve bizim dışımızdaki her türlü azınlığın haklarına sahip çıkmış görünen dünyanın bizim azınlık haklarımıza da sahip çıkmasını ummaktan ibarettir.
Acı çok acı bir şey bu olanlar ama ne yapayım, birisinin de acı gerçeği mümkün olduğunca açık olarak söylemesi gerekiyordu...
Serdar Turgut, Akşam, 18 Mart 2009