solhaber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
solhaber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.4.14

Seymour Hersh'in kritik makalesinin tam metni: Kırmızı çizgi ve gizli hat

Seymour Hersh'*in, Pazar günü London Review of Books'ta yayınlanan ve geçen yıl Ağustos ayında Suriye’de düzenlenen kimyasal saldırının arkasında Türkiye hükümetinin olduğunu iddia ettiği makalesinin tam metnini, soL Portal okurları için yayınlıyoruz.
Çeviri: Merve Özrak, Reşat Bilici

Kırmızı Çizgi ve Gizli Hat
2011 yılında, Barack Obama, ABD Kongresi'ne danışmaksızın Libya'ya askeri bir müdahale düzenlemişti. Geçtiğimiz Ağustos ayında, Şam'ın Guta bölgesine yapılan sarin gazı saldırısının ardından hava saldırısı yapmaya hazırlanan Obama, bu kez 2012 yılında kimyasal silahların kullanımı hususunda belirlenen 'kırmızı çizgiyi' aştığı ileri sürülen Suriye hükümetini cezalandırmayı amaçlamıştı. Hazırlanan bu planın iki günden az bir süre öncesinde ise Obama müdahale için Kongre onayı arayışı içerisinde olduklarını açıklamıştı. Kongre komite oturumları için hazırlık yaparken ertelenen bu saldırı, Esad'ın Rusya'nın Suriye kimyasal silahlarına yönelik teklifini Barack Obama'nın kabul etmesiyle birlikte iptal edilmiş oldu. Peki, Libya'ya girmekten çekinmeyen Obama neden Suriye saldırısını önce erteleyip sonra müdahaleden vazgeçmişti? Sorunun cevabı, kırmızı çizgiyi zorlamayı dayatan yönetimdekiler ile bu denli ileri gitmenin hem gayrimeşru hem de tehlikeli olabileceğini düşünen askeri liderler arasındaki fikir ayrılığında yatmaktadır.
Obama'nın kararındaki bu değişikliğin temelinde Wiltshire'daki Porton Down savunma laboratuvarı yatmaktadır. İngiliz istihbaratı 21 Ağustos'ta yapılan saldırıda kullanılan sarin gazından bir numune almış ve yapılan incelemeler sonucunda kullanılan bu gazın Suriye'deki mevcut kimyasal silah numuneleriyle uyuşmadığı saptanmıştı. Suriye aleyhine tutulamayacağı anlaşılan bu durum, ABD genelkurmay başkanlığına çabucak bildirildi. İngilizlerin raporu, Pentagon’daki şüpheleri artırmıştı; genelkurmay başkanlığı teşkilatı, uzun menzilli bir bomba kullanarak Suriye'nin altyapısını hedef alan bir füze saldırısı yapmanın Ortadoğu'da geniş çaplı bir savaşa yol açabileceği konusunda Obama'yı uyarmak üzere hazırlanmaktaydı. Sonuç olarak, Amerikalı yetkililer, başkan Obama'ya bir son dakika uyarısı göndermişti; onlara göre bu da, Obama'nın saldırıyı iptal etmesine yol açmıştı.
Aylar boyunca, Suriye'nin komşularının, özellikle de Türkiye'nin söz konusu savaştaki rolü ile ilgili üst düzey komutanlar ve istihbaratçılar arasında ciddi bir kaygı mevcuttu. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İslamcı ve cihatçı gruplar arasında yer alan El Nusra Cephesi'ni desteklediği biliniyordu. Eski bir Amerikan istihbaratçısı ile yaptığım bir görüşmede kendisi bana, “Türk hükümeti içerisinde bazı gruplar olduğunu biliyorduk. Bu grup, Suriye'ye yapılacak olası bir sarin gazı saldırısında Esad'ı köşeye sıkıştırabileceklerini ve ‘kırmızı çizgi’ hususunda Obama'yı zorlayacaklarını düşünüyordu” dedi.
Genelkurmay yetkilileri, Obama yönetiminin yalnızca Suriye'nin sarin gazına erişimi olduğu konusunda yaptığı açıklamaların yanlış olduğunu da biliyordu. Amerikan ve İngiliz istihbaratçıları, 2013 baharından beri, Suriye'deki bazı isyancı grupların kimyasal silah geliştirdiklerinden haberdardı. 20 Haziran'da, ABD Savunma İstihbarat Örgütü analistleri, beş sayfalık gizli bir konuşma planıyla birlikte örgütün direktör yardımcısı David Shedd’e brifing verdi. Belgelerde, El Nusra'nın sarin gazı ürettiğine ve bunun El Kaide'nin 11 Eylül saldırılarından bu yana planlanmış en kapsamlı sarin komplosu olduğuna değiniliyordu (Bir Savunma Bakanlığı danışmanına göre, Amerikan istihbaratı uzun bir süredir El Kaide’nin kimyasal silahlarla ilgili deney yaptığını biliyordu ve köpekler üzerinde yapılan sarin gazı deneylerinin bir videosu ellerinde mevcuttu). ABD Savunma İstihbarat Örgütü'nün (DIA) raporu şu şekilde devam ediyordu: “Bundan önceki istihbarat birimleri, tamamen Suriye'nin kimyasal silah kullanımına yoğunlaşmıştı, fakat şimdi Al Nusra'nın kendi kimyasal silahlarını üretmeye çalıştığını görüyoruz. El Nusra Cephesi’nin Suriye içinde sahip olduğu göreli hareket özgürlüğü, bizleri, gelecekte örgütün kimyasal silahlarla ilgili girişimlerini engellemenin oldukça güç olacağı sonucuna ulaştırmaktadır.” Birçok istihbarat birimlerinden gelen gizli bilgilerinden de yararlanılan raporda, “Türkiye ve Suudi kaynaklı kimyasal hızlandırıcılar da, Suriye'deki onlarca kilogramlık büyük ölçekli sarin gazı üretimini desteklemektelerdi” şeklinde bir ifade vardı. (Milli istihbarat sözcüsüne DIA raporuna ilişkin bir soru yöneltildiğinde ise, “Hiçbir istihbarat yetkilisi tarafından böyle bir rapor ne istenmiş ne de hazırlanmıştır” cevabı alındı.)
Geçtiğimiz Mayıs ayında, 10 kişiden fazla El Nusra Cephesi üyesi, polise ulaşan 2kg.'lık sarin gazı ihbarı üzerine Türkiye'nin güneyinde tutuklandı. 130 sayfalık iddianamede grup üyeleri füze, havan ve kimyasal öncü maddeler satın almakla suçlandı. Bunlardan beşi, kısa süreli tutukluğun ardından salınırken, aralarında Heysam Kassab isimli liderin de bulunduğu diğer üyeler hakkındaki tutuksuz yargılama süreci 25 yıllık hapis istemiyle devam halindeydi. Bu aşamada Türk basını, Erdoğan hakkında spekülasyonlar olduğuna ve sözü geçen olaylara isminin karıştığına dair haberler yapmaktaydı. Geçen yaz gerçekleştirilen bir basın toplantısında, Türkiye'nin Moskova büyükelçisi Aydın Sezgin, gazetecilerin karşısında tutuklamaları reddederken, ele geçirilen ‘sarin’inin sadece ‘antifriz’ olduğunu iddia etti.
DIA raporu, tutuklamaları, El Nusra’nın kimyasal silahlara erişiminin daha da arttığına kanıt olarak görüyordu. Raporda, Kessab’ın kendisini El Nusra üyesi gördüğünden ve doğrudan örgütün askeri imalat sorumlusu Abdül Gani’ye bağlı olduğundan bahsediliyordu. Kessab ve ortağı Halid Usta, Zirve İhracat adlı bir Türk firmasının çalışanlarından biri olan ve sarin öncüllerinin fiyat kotalarını belirleyen Halit Ünalkaya ile beraber çalışıyordu. Abdül Gani’nin bu iki ortak için planı, “sarin üretimi için mükemmel bir süreç kurup, daha sonra Suriye’de gizli bir laboratuvarda geniş çaplı üretim için oradakileri eğitmekti.” DIA raporuna göre, işbirlikçilerden biri, 2004’ten beri en az yedi kimyasal silah saldırısına kaynaklık eden sarin kimyasallarını Bağdat’tan satın almıştı.
2013 yılında Mart ve Nisan aylarında gerçekleştirilen bir dizi kimyasal silahlı saldırı, birkaç ay sonra BM Suriye özel heyeti tarafından inceleme altına alındı. BM’nin Suriye’deki faaliyetlerini yakından bilen biri, Suriye muhalefetinin, 19 Mart’ta Halep yakınlarındaki Han el-Asal bölgesine yapılan ilk gaz saldırısıyla bağlantılı olduğuna ilişkin kanıtlar olduğunu söyledi. Heyetin Aralık’taki son raporunda, çok sayıda yaralıyla birlikte en az 19 sivil ve bir Suriyeli askerin öldüğü belirtilmişti. Saldırının sorumluluğu birilerine yüklenemedi, ancak BM’nin faaliyetlerinden haberdar olan bir kişi şunu ifade etti: ‘Araştırmacılar, içlerinde kurbanları tedavi eden doktorların da bulunduğu tanıklarla görüştüler. İsyancıların gaz kullandıkları açıktı. Bu, kamuoyuna yansıtılmadı; çünkü kimsenin bilmesi istenmiyordu.’
Saldırılara başlamadan aylar önce, Savunma Bakanlığı’ndan eski bir yetkili, DIA’nın (Amerikan Savunma İstihbarat Örgütü), kimyasal silahlarla ilgili materyaller dâhil olmak üzere, Suriye’deki çatışmalara ilişkin toplanan tüm istihbarat hakkında SYRUP olarak bilinen gizli bir günlük raporu dolaşıma çıkardığını söyledi. Ancak bahar aylarında, Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Denis McDonough’un emriyle, raporun kimyasal silahlarla ilgili bölümlerinin dağıtımı durduruldu. “McDonough’un değişikliğe gitmesine neden olan bir şeyler vardı,” diyen Savunma Bakanlığı eski yetkilisi, “Bir zamanlar büyük meseleydi, ama Mart ve Nisan’da yapılan sarin saldırılarından sonra işler değişti” diyerek parmaklarını şıklattı. Dağıtımın sınırlandırılması kararı, asıl hedef olarak Suriye’deki kimyasal silahların tasfiye edilmesine yönelik bir karadan işgal seçeneği için genelkurmay tarafından acil durum planı emri verildiği sırada alındı.
Eski istihbarat yetkilisi, ABD ulusal güvenlik teşkilatındaki birçok kişinin, uzun süredir başkanın kırmızı çizgisinden rahatsızlık duyduğunu belirtti: “Genelkurmay, Beyaz Saray’a, ‘Kırmızı çizgi ne anlama geliyor, askeri düzeydeki karşılığı nedir? Karaya asker çıkarmak mı? Geniş çaplı saldırı mı yoksa sınırlı saldırı mı?’ diye soruyordu. Askeri istihbaratı tehdidin nasıl ele alınacağını incelemekle görevlendirdiler. Başkanın akıl yürütmesi hakkında başka da hiçbir şey öğrenemediler.”
21 Ağustos saldırısından sonra Obama, Pentagon’a bombalanacak hedefleri çıkarmasını emretti. Sürecin başında, eski istihbarat yetkilisi şöyle dedi: “Beyaz Saray, Esad rejimi için yeterince ‘sancılı’ olmayacağını düşünerek, genelkurmayın sunduğu 35 hedefi reddetti.” İlk hedefler arasında sadece askeri bölgeler vardı, sivil altyapı yoktu.” Beyaz Saray’ın basıncı altında, ABD saldırı planı, “devasa bir saldırıya” dönüştü: İki B-52 bombardıman uçağı Suriye yakınındaki hava üslerine kaydırılırken, denizaltılar ve gemiler Tomahawk füzeleriyle donatıldı. Eski istihbarat yetkilisi, bana “Her geçen gün hedef listesi uzuyordu,” derken, “Pentagon’daki plancılar, başlıkları toprağın çok altına gömüldüğü için, Suriye’deki füze sahalarını vurmak için sadece Tomahawkları kullanamayız dediler; bu nedenle harekâta bir tona yakın bomba ile yüklü iki B-52 uçağı eklendi. Sonrasında da, düşen pilotları ve İHA’ları kurtarmak için arama-kurtarma ekiplerine ihtiyaç duyacaktık. Olay iyice büyümüştü.” Eski yetkili, yeni hedef listesinin “Esad’ın elindeki tüm askeri gücü imha etmek” anlamına geldiğini belirtti. Ana hedefler arasında elektrik santralleri, petrol ve gaz depoları, bilinen tüm lojistik ve silah depoları, tüm kumanda ve kontrol tesisleri ve askeri ve istihbarat binaları da vardı.
İngiltere ve Fransa da oyuna dâhil olacaktı. Parlamentonun, Cameron’un müdahaleye katılma teklifine ret oyu verdiği 29 Ağustos tarihinde, Guardian, Cameron’un hâlihazırda altı RAF savaş jetinin ve Tomahawk füzesi fırlatma kapasitesine sahip bir denizaltının Kıbrıs’ta konuşlandırılması emri verdiğine yönelik bir haber yaptı. 2011’deki Libya saldırılarında ölümcül bir rol oynayan Fransız hava kuvvetleri de, bir hayli işin içindeydi; Le Nouvel Observateur’a göre, Hollande, Rafale savaş uçaklarının Amerikan saldırısına katılması emrini vermişti. Bu uçakların hedeflerinin Batı Suriye’de olduğu bildirildi.
Ağustos’un son günlerinde, Başkan, Genelkurmaya saldırının başlatılması için kesin bir mühlet verdi. Eski istihbarat yetkilisi, “Esad’ın etkisizleştirileceği geniş çaplı bir askeri harekât, en geç 2 Eylül Pazartesi sabahı başlayacaktı” dedi. Bu nedenle, Obama’nın 31 Ağustos’ta, Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada, saldırının askıya alınacağını ve Kongrede oylanacağını söylemesi pek çok kişiyi şaşırtmıştı.
Bu aşamada, Obama’nın yalnızca Suriye ordusunun sarin kullanma kapasitesine sahip olduğu yönündeki önermesi de çöküyordu. 21 Ağustos saldırısından birkaç gün sonra, eski istihbarat yetkilisi, Rus askeri istihbarat ajanlarının, Guta’da kimyasal madde örnekleri bulduklarını anlattı. Bu örnekleri inceleyip İngiliz askeri istihbaratına verdiler; bu maddeler, Porton Down’a gönderildi. (Bir Porton Down sözcüsü, şöyle dedi: “İngiltere’de incelenen birçok örnekte sarin maddesi pozitif çıktı.” MI6 ise, istihbarat konuları hakkında yorum yapmayacağını belirtti.)
Örnekleri İngilizlere gönderen Rusların, bilgi ve erişim olanaklarına ve güvenilir bir sicile sahip iyi kaynaklar olduğunu belirten eski istihbarat yetkilisi, geçen yıl Suriye’deki kimyasal silah kullanımı ile ilgili ilk rapordan sonra Amerikalı ve müttefik istihbarat servislerinin, “kullanılan şeyin ve kaynağının ne olduğuna dair bir cevap bulmak için çaba sarf ettiğini” söyledi. “Veri alışverişini, Kimyasal Silahlar Sözleşmesinin bir parçası olarak kullanıyoruz. Amerikan Savunma İstihbarat Örgütünün dayanak noktası, Sovyetler tarafından üretilen kimyasal silah parçalarının yapısının bilinmesine dayanıyordu. Ancak şu anda Esad hükümetinin cephaneliğinde hangi parçaların yer aldığını bilmiyorduk. Şam’daki olaydan birkaç gün sonra, Suriye hükümetinden, mevcut parçaların listesini bize vermesini istedik. Bu şekilde, farklılıkları hızlıca teyit edebilmiş olacaktık.”
Eski istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, süreç bahar aylarında pürüzsüz ilerlemedi, çünkü Batı istihbaratının yaptığı çalışmalar, “ne tür bir gazın kullanıldığını göstermiyordu ve ‘sarin’ diye bir kelimeye de ulaşılamamıştı. Buna dair pek çok tartışma yürütüldü, ancak hiç kimse bunun ne gazı olduğunu çıkaramadığı için de, Esad’ın, Başkanın kırmızı çizgisini aştığını söyleyemezdiniz.” 21 Ağustos’la beraber”, diye devam ediyor eski istihbarat yetkilisi, “Suriye muhalefeti, buradan ders aldı ve daha hiçbir inceleme yapılmadan Suriye ordusunun ‘sarin’ kullandığını ilan etti, medya ve Beyaz Saray da buna atladı. O zamandan beri, sarin varsa ‘bu Esad’ın işidir’ diye bakılıyor.”
Eski istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, Porton Down bulgularını Amerikan genelkurmayına aktaran İngiliz genelkurmayı, Amerikalılara şöyle bir mesaj gönderiyordu: “Bize kumpas kuruyorlar.” (Bu, geçtiğimiz Ağustos’ta bir CIA yöneticisinin gönderdiği şu özlü mesajı akla getiriyor: “Bu, mevcut rejimin işi değildi. ABD ve İngiltere bunu biliyor.”) Saldırıdan birkaç gün sonra Amerikan, İngiliz ve Fransız uçakları, gemileri ve denizaltıları hazır haldeydi.
Saldırının planlanmasından ve idaresinden sorumlu olan kişi, Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey idi. Eski istihbarat yetkilisinin dediğine göre, krizin başından beri genelkurmay, yönetimin Esad’ın suçlu olduğunu destekleyen kanıtlara sahip olduğu yönündeki argümanına şüpheyle yaklaşıyordu. Daha somut kanıtlar için Savunma İstihbarat Örgütüne ve diğer servislere basınç uyguladılar. Eski istihbarat yetkilisi, “Esad savaşı kazanmakta olduğu için, Suriye’nin bu aşamada sarin gazı kullanacağını düşündürecek bir şey yoktu” diyor. Dempsey, Kongreyi sürekli olarak Amerika’nın Suriye’ye askeri bir müdahalede bulunmasının yaz boyunca getireceği tehlikeyle uyararak, Obama yönetimindeki birçok kişiyi öfkelendirmişti. Geçtiğimiz Nisan’da, Dışişleri Bakanı John Kerry’nin isyancıların ilerleyişine dair iyimser bir değerlendirme yapmasının ardından, Dempsey, Senato Silahlı Hizmetler Komitesine, “bu çatışmanın çıkmaza girme riski var” demişti.
Eski istihbarat yetkilisinin dediğine göre, 21 Ağustos’tan hemen sonra Dempsey, sarin saldırısının sorumlusunun Esad yönetimi olduğunu varsayarak ABD’nin Suriye’ye saldırmasının askeri bir hata olacağını düşünüyordu. Porton Down raporu, genelkurmayın, Başkana daha ciddi bir endişe ile gitmesine neden oldu: Beyaz Saray’ın istediği saldırı, gayrimeşru bir saldırı hareketi olacaktı. Obama’nın yol değiştirmesini sağlayan genelkurmay oldu. Değişiklikle ilgili resmi Beyaz Saray açıklamasına göre –gazetecilerin anlattığı hikâye- Başkan, özel kalem müdürü Denis McDonough ile ‘Gül Bahçesinde’ yürürken, aniden karar değiştirdi ve yıllardır çatışmalı olduğu bölünmüş Kongreden saldırı için onay istemeye karar verdi. Savunma Bakanlığı eski yetkilisi bana Beyaz Sarayın, Pentagon’un sivil liderlerine farklı bir açıklama yaptığını söyledi: “Ortadoğu’nun yanıp kül olacağına dönük” istihbarat nedeniyle bombalama emrinden vazgeçilmiştir.
Başkanın Kongreye gitme kararı, Beyaz Saray kıdemlileri tarafından, Irak’ın işgali öncesinde 2002 sonbaharında George W. Bush’un attığı hamlenin bir tekrarı olarak görüldü: “Irak’ta kitle imha silahı olmadığı görülünce, Irak savaşını onaylayan Kongre ve Beyaz Saray, bu utancı birlikte üstlenmişler ve sürekli olarak yanlış istihbarat aldıklarından yakınmışlardı. Mevcut Kongre saldırıya evet oyu vermiş olsaydı, Beyaz Saray için her iki şekilde de durum aynı olacaktı: Ya Suriye’ye geniş çaplı bir saldırı ile sert bir darbe indirilerek Başkanın kırmızı çizgi kararlılığı meşru gösterilecekti ya da saldırının arkasında Suriye ordusunun olmadığı ortaya çıkınca bu suç Kongreyle paylaşılacaktı.” Bu geri dönüş, Kongredeki Demokrat liderler için bile sürpriz oldu. Eylül’de, Wall Street Journal, Obama’nın Gül Bahçesi’ndeki konuşmasından üç gün önce, “seçenekler hakkında konuşmak üzere” Demokratların lideri Nancy Pelosi’yi aradığı yönünde bir haber yaptı. Journal’a göre, daha sonra Pelosi’nin meslektaşlarıyla konuşup, Başkandan bombalama seçeneğini kongrenin oyuna sunması yönünde bir talepte bulunmadığını belirtmiş.
Obama’nın kongrenin onayına yönelmesi, çabucak bir çıkmaza döndü. “Kongre, işin bu şekilde yürümesine izin vermeyecekti,” diyen eski istihbarat yetkilisi, “Irak savaşı için alınan yetkinin aksine, Kongre, gerçek anlamda oturumlar yapılacağını ortaya koydu” diyor. Bu noktada, eski istihbarat yetkilisinin dediğine göre, Beyaz Saray’da bir çaresizlik hissi belirdi. “Ve böylelikle B Planı ortaya çıktı: Bombardıman saldırısının askıya alınması ve Esad’ın tek taraflı olarak kimyasal savaş anlaşmasını imzalayıp BM gözetimi altında tüm kimyasal silahların tasfiyesine uyması.” 9 Eylül’de, Londra’da yapılan bir basın toplantısında, Kerry, hala müdahaleden bahsediyordu: “Eyleme geçmemek, eyleme geçmekten daha risklidir.” Ancak bir muhabir tarafından, Esad’ın bombardımanı durdurmak için yapabileceği bir şey olup olmadığı sorulduğunda, Kerry şöyle cevap verdi: “Elbette. Önümüzdeki hafta elindeki tüm kimyasal silahları uluslararası topluluğa teslim edebilir. Ancak bunu yapmayacak gibi görünüyor, açıkçası yapılamaz da.” Ertesi gün New York Times’ın haberinde olduğu gibi, Rusya’nın aracılığıyla yapılan anlaşma, ilk olarak 2012 yazında Obama ve Putin arasında görüşülmüş ve bu anlaşma kısa bir süre sonra ortaya çıkmıştı. Saldırı planları rafa kalkmasına rağmen yönetim, kamuoyu önünde savaşın meşru olduğuna yönelik yaptığı değerlendirmelerde bir değişikliğe gitmedi. Eski istihbarat yetkilisi, Beyaz Saray’daki üst düzey yetkililer için “bu düzeydeki bir hatanın telafisi yoktu, biz bir yanlış yaptık diyemezdiler” diyor. (Savunma İstihbarat Örgütü sözcüsü ise şöyle dedi: “21 Ağustos’ta yapılan kimyasal silah saldırısının arkasında sadece ama sadece Esad rejimi vardı.”)
ABD’nin Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’la Suriye’deki muhalefetin desteklenmesi konusundaki işbirliğine dair her şey henüz açığa çıkmış değil. Obama yönetimi, CIA’nın “gizli hat” dediği Suriye’deki gayri resmi hattın oluşturulmasındaki rolünü kamuoyu önünde hiçbir zaman kabul etmedi. 2012’nin başlarında oluşturulan gizli hat, silah ve mühimmatın Libya’dan alınıp güney Türkiye ve Suriye sınırı üzerinden muhalefete ulaştırmak için kullanılıyordu. Suriye’de bu silahları alanların çoğu El Kaide ile bağlantılı cihatçılardı. (Savunma İstihbarat Örgütü sözcüsü ise şöyle diyordu: “ABD’nin Libya’dan başka yerlere silah temin ettiği düşüncesi yanlıştır.”)
Ocak’ta, Senato İstihbarat Komitesi, Eylül 2012’de yerel milisler tarafından Bingazi’deki Amerikan konsolosluğuna ve yakınlardaki gizli CIA binasına yapılan ve ABD büyükelçisi Christopher Stevens ve üç kişinin ölümüne yol açan saldırıyla ilgili bir rapor yayımladı. Raporun, Dışişleri Bakanlığı’nı konsolosluğa yeterli güvenlik sağlamamakla, istihbarat birimlerini de, bölgede CIA’ya ait bir ileri karakolun varlığı konusunda ABD ordusunu alarma geçirmemekle eleştirmesi, geniş yankı buldu ve Cumhuriyetçilerin Obama ve Hillary Clinton’ı olayları örtbas etmekle suçlaması üzerine Washington’daki düşmanlıkları canlandırdı. Raporun kamuoyuna açıklanmayan yüksek gizlilik dereceli ekinde, 2012 başlarında Obama ve Erdoğan yönetimi arasında gizli bir anlaşma yapıldığından bahsediliyordu. Ek, gizli hatta atıfta bulunuyordu. Anlaşmanın şartlarına göre, finansman Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar tarafından sağlanırken, MI6’in desteği ile CIA da, Kaddafi’nin cephaneliğindeki silahların Suriye’ye aktarılmasından sorumlu olacaktı. Bazıları Avustralya kurumları adı altında olmak üzere, Libya’da bir dizi paravan şirket kuruldu. Tedarik ve sevkiyatı yönetmek için ise, hiçbir zaman kimler tarafından işe koşulduğu bilinmeyen emekli Amerikan askerlerine görev verildi. Operasyon, biyografı yazarı ile ilişkisi ortaya çıkınca istifa edecek olan CIA direktörü David Petreus tarafından yürütülüyordu. (Petreus’un sözcülerinden biri, operasyonun yapıldığını inkâr etti.)
1970’lerden beri yürürlükte olan yasaya göre, operasyon, hazırlandığı sırada kongre istihbarat komitelerine ve kongre yöneticilerine açıklanmadı. MI6’in de işin içinde olması, CIA’nın, görevi bir işbirliği operasyonu olarak kodlayarak yasadan kaçınmasını sağladı. Eski istihbarat yetkilisi, CIA’nın işbirliği faaliyetlerini Kongreye rapor etmemesine izin veren yasada tanımlanmış bir istisna olduğunu belirtti. (Öngörülen tüm gizli CIA operasyonları, onaylanması için Kongrenin üst yöneticilerine gönderilmek üzere, “bulgu” olarak bilinen yazılı bir belgeyle tanımlanmak zorundadır.) Ekin dağıtımı, raporu yazan ekip ve sekiz kıdemli Kongre üyesi ile sınırlandırıldı – Meclis ve Senato ile istihbarat komitelerinde yer alan Demokrat ve Cumhuriyetçi liderler. Bu, pek de gerçekçi bir girişim olmadı; bu sekiz yöneticinin bir araya gelip birbirlerine sorular yönelttiği veya aldıkları gizli bilgileri tartıştığı hiç görülmemişti.
Ek, ne saldırıdan önce Bingazi’de neler yaşandığına ilişkin bir bilgi veriyor ne de Amerikan konsolosluğunun neden saldırıya uğradığını açıklıyordu. Eki okuyan eski istihbarat yetkilisi ise şöyle konuştu: “Konsolosluğun tek görevi, silah sevkiyatının gizliliğini sağlamaktı, gerçek bir politik rolü yoktu.”
Konsolosluğa yapılan saldırının ardından, Washington, CIA’nın silahların Libya’dan alınmasındaki rolüne derhal son verdi, ancak gizli hat devam ediyordu. Eski istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, “Artık ABD, Türklerin cihatçılara ne gönderdiğini kontrol edemiyordu.” Haftalar içinde, genellikle ‘manpad’ olarak bilinen yaklaşık kırk adet taşınabilir karadan havaya füze rampası Suriyeli isyancıların eline geçti. 28 Kasım 2012’de, Washington Post’tan Joby Warrick, önceki gün Halep yakınlarındaki isyancıların, bir Suriye nakliye helikopterini düşürmek için kesinlikle ‘manpad’ türü bir şey kullandığını bildirdi. Warrick şöyle yazıyordu: “Obama yönetimi, silahların teröristlerin eline geçebileceği ve ticari uçakları düşürmek için kullanılabileceği yönünde uyarıda bulunarak, Suriye muhalefetinin bu tür füzelerle silahlandırılmasına kesinlikle karşı çıktı.” İki Ortadoğu istihbarat yetkilisi, kaynak olarak Katar’a işaret ederken, eski bir ABD istihbarat analisti ise, ‘manpad’lerin, isyancılar tarafından istila edilen Suriye ordusunun karakollarından elde edilmiş olabileceğine dair bir yorum yaptı. İsyancıların ‘manpad’lere sahip olmasının, artık kontrolden çıkan gizli bir ABD programının istenmeyen sonuçları olduğu yönünde hiçbir işaret yoktu.
2012 yılının sonlarında, Amerikan istihbarat birimleri arasında, isyancıların savaşı kaybettiklerine dair bir görüş belirdi. Eski istihbarat yetkilisi ise şöyle konuştu: “Erdoğan öfkeden kuduruyordu, kendisini ortada bırakılmış gibi hissediyordu. Para, onun parasıydı ve musluğun kapanmasını ihanet olarak görülüyordu.” 2013 baharında, ABD istihbaratı, MİT ve Jandarmanın, kimyasal savaş teknolojilerini geliştirmek için doğrudan El Nusra ve onun müttefikleriyle çalıştığını öğrendi. Eski istihbarat yetkilisi şöyle diyordu: “İsyancılarla olan politik işbirliğini MİT yürütüyordu, Jandarma ise kimyasal savaş eğitimi dâhil olmak üzere, askeri lojistik, olay yeri danışmanlığı ve eğitim sağlıyordu.” 2013 baharında Türkiye’nin rolünün artırılması, bölgede yaşadığı sorunlara çözüm olarak görülüyordu. Erdoğan, cihatçılara verdiği desteği keserse her şeyin biteceğini biliyordu. Aradaki uzun mesafe ve silah ve mühimmat sevkiyatının zorlukları nedeniyle, Suudiler, savaşı lojistik olarak destekleyemiyordu. Erdoğan’ın ümidi ise, ABD’yi kırmızı çizgiyi aşmaya zorlayacak bir olayı kışkırtmaktı. Ancak Obama, buna Mart ve Nisan’da bir cevap vermedi.
Obama ve Erdoğan, 16 Mayıs 2013’te Beyaz Saray’da görüşürken herhangi bir fikir ayrılığı belirtisi yoktu. Görüşmeden sonra yapılan basın toplantısında, Obama, “Esad’ın gitmesi” gerektiği konusunda anlaştıklarını söyledi. Suriye’nin kırmızı çizgiyi geçip geçmediği sorulduğunda ise, Obama, bu silahların kullanılmış olduğu yönünde kanıtlar olduğunu bildirirken, şunu ekledi: “Bizim için önemli olan, orada gerçekte neler yaşandığına dair daha detaylı bilgiler alıyor olduğumuzdan emin olmaktır.” Kırmızı çizgi hala aşılmamıştı.
Washington ve Ankara’daki yetkililerle düzenli olarak görüşen bir Amerikalı dış politika uzmanı, bana Obama’nın, Mayıs’taki ziyaret sırasında Erdoğan için verdiği bir iş yemeğinden bahsetti. Yemeğe, Türklerin, Suriye’nin kırmızı çizgiyi aştığına dair ısrarları ve Obama’nın bu konuda bir şeyler yapmak için gönülsüz olduğuyla ilgili şikâyetler damga vurmuştu. Obama’ya John Kerry ve daha sonra istifa edecek olan ulusal güvenlik danışmanı Rom Donilon eşlik etti. Erdoğan ise, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile katıldı. Erdoğan’a olan yakınlığı ve sadakatiyle bilinen Fidan, önceden beri Suriye’deki radikal isyancı muhalifleri destekliyordu.
Dış politika uzmanı, Donilon’dan duyduklarından bahsetti. Bu olay, üst düzey bir Türk diplomattan haber alan eski bir ABD yetkilisi tarafından daha sonra teyit edildi.) Uzmana göre, Erdoğan, toplantıda Obama’ya kırmızı çizginin aşıldığını göstermeye çalışırken, olayı anlatması için Fidan da yanında oturuyordu. Erdoğan, Fidan’ı görüşmeye dâhil etmeye çalışırken, Fidan konuşmaya başladığı sırada, Obama bir kez daha sözünü kesip, “Biliyoruz” dedi. Tam o sırada, Erdoğan kızmış bir halde, “Ama kırmızı çizginiz aşıldı!” dedi. Ardından uzman şunları ekledi: “Donilon’un ifadesine göre, Erdoğan, Beyaz Saray’ın içinde o kahrolası parmağını Başkana sallıyordu.” Daha sonra Obama, Fidan’a dönerek şöyle demiş: “Suriye’de radikallerle beraber neler yaptığınızı biliyoruz.” (Geçtiğimiz Temmuz’da, Dış İlişkiler Konseyine katılan Donilon, bu hikâye hakkındaki sorulara cevap vermemişti. Türk Dışişleri Bakanlığı da, yemekle ilgili soruları yanıtlamadı. Bir Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü, söz konusu yemeği teyit ederken Obama, Kerry, Donilon, Erdoğan, Fidan ve Davutoğlu’nun yemek masasındaki bir fotoğrafını gösterdi ve “Bunun dışında, görüşmelere dair detayları paylaşmayacağım” diye ekledi.
Ancak Erdoğan eli boş dönmedi. Obama, Türkiye’nin, ABD’nin İran’a karşı yaptırımlarının bir parçası olarak İran’a altın ihracatını yasaklayan yasal düzenlemedeki boşlukları kullanmaya devam etmesine izin veriyordu. Mart 2012’de, AB’nin de İran bankalarına yaptırım uygulaması sonucunda, sınır ötesi ödemelere imkân tanıyan SWIFT elektronik ödeme sistemi, İran’a ait onlarca finans kurumunu devre dışı bıraktı ve bu ülkenin uluslararası ticaret kapasitesini önemli ölçüde kısıtladı. Haziran’da bir kararname daha çıkaran ABD, “altın boşluğu” denen bir yasal boşluk bıraktı ve İran’daki özel kuruluşlara altın sevkiyatı devam etti. İran petrolünün ve gazının önemli müşterilerinden biri olan Türkiye, enerji yatırımlarını Türkiye’deki bir İran hesabına Türk lirası şeklinde yaparak bu boşluktan yararlanmış oldu; daha sonra bu paralar, İran’daki müttefiklere altın ihraç etmek amacıyla Türk altını almak için kullanıldı. 13 milyar dolar değerindeki altının, Mart 2012 ve Temmuz 2013 arasında İran’a bu şekilde girdiği bildirildi.
Bu program Türkiye, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde adı yolsuzluğa karışan siyasetçiler ve ticaret adamları için kısa sürede gelir kanyağı haline geldi. Eski istihbarat yetkilisi, şunları söyledi: “Aracılar, her zaman yaptıkları işi yaparlar: İşin % 15’ini almak. CIA, ortada dolaşan paranın yaklaşık 2 milyar dolar olduğunu tahmin ediyor. Parmaklara altın ve Türk Lirası yapışıyordu.” Ortadaki yasadışı paralar, Aralık ayında Türkiye’de “altın karşılığında gaz” skandalını ateşledi ve önemli iş adamları ve hükümet yetkililerinin akrabaları dâhil, 24 kişi hakkında suçlama yapılmasına ve üç bakanın istifasına yol açtı; bu bakanlardan biri, Erdoğan’ı da istifaya çağırdı. Türk devletine ait bir bankanın genel müdürü de skandalın içindeydi ve polis tarafından evlerde yapılan aramalarda ayakkabı kutularında bulunan 4,5 milyon dolardan fazla bir paranın vakıf bağışları olduğunu iddia etti.
Geçtiğimiz yılın sonlarında, Foreign Policy’den Jonathan Schanzer ve Mark Dubowitz, Obama yönetiminin, altın boşluğunu Ocak 2013’te kapattığı, ancak “yasanın altı ay boyunca yürürlüğe girmemesi yönünde lobi faaliyeti yürüttüğü” şeklinde bir haber yaptı. Yönetimin, aradaki zamanı, İran’ı nükleer program konusunda pazarlık masasına çekmek için bir teşvik olarak ya da Türk müttefikini Suriye’deki iç savaş konusunda yatıştırmak için kullandığını iddia ettiler. Erteleme, İran’ın, “yaptırımları daha da zayıflatarak, milyarlarca doları altın bazında biriktirmesine” olanak sağladı.
ABD’nin, CIA’nın Suriye’ye silah sevkiyatı desteğini kesme kararı, Erdoğan’ı siyasi ve askeri açıdan savunmasız bıraktı. Eski istihbarat yetkilisi şöyle konuştu: “Mayıs zirvesindeki gündemlerden biri de, Suriye’deki isyancılara tedarik sağlanacak tek hattın Türkiye olduğu gerçeğiydi. Bu iş, Ürdün üzerinden yapılamazdı, çünkü güneydeki bölge çok açık ve Suriyelilerin kontrolü altında. Lübnan’daki vadilerden ve tepelerden de yapılamazdı, çünkü diğer tarafta kiminle karşılaşacağınız kesin değil. ABD’nin isyancılara verdiği askeri destek olmadığı sürece, Erdoğan’ın Suriye’yi uydu devlet yapma rüyası buharlaşmakta ve buna neden olanın da biz olduğunu düşünmektedir. Suriye savaşı kazandığı zaman, isyancıların kendisine geleceğini biliyor. Başka nereye gidebilirler ki? Yani şimdi Erdoğan, arka bahçesinde binlerce radikal bulmuş olacak.”
ABD’li bir istihbarat danışmanı, 21 Ağustos’tan birkaç hafta önce, Dempsey ve savunma müsteşarı Chuck Hagel için hazırlanan gizlilik derecesi yüksek bir brifing gördüğünü söyledi. Brifingte, Erdoğan yönetiminin güç kaybeden isyancılar hakkında büyük endişeye kapıldığından bahsediliyordu. Değerlendirmede, Türk yönetiminin, “ABD’yi askeri cevap vermeye sevk edecek bir şeyler yapma ihtiyacından” bahsettiği yönünde bir uyarıda bulunuluyordu. Eski istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, yaz sonuna doğru, Suriye ordusu isyancılar karşısında hala avantajlıydı ve bu durumu yalnızca Amerikan hava kuvvetleri tersine çevirebilirdi. Sonbaharda ise, 21 Ağustos olayları üstünde çalışmaya devam eden Amerikalı istihbarat analistleri, gaz saldırısını Suriye’nin yapmadığını düşünüyorlardı. Ancak ortada bir fedai vardı, olay nasıl olmuştu? Birincil şüpheli Türklerdi, çünkü bu olayın gerçekleşmesini sağlayacak her şeye sadece onlar sahipti.
21 Ağustos saldırılarıyla ilgili kesitler ve diğer veriler bir araya getirilince, istihbaratçılar, şüphelerini destekleyen kanıtlar gördüler. Eski istihbarat yetkilisi şöyle diyor: “Bunun, Erdoğan’ın çevresi tarafından Obama’nı kırmızı çizginin ötesine geçmesini sağlamak için planlanan gizli bir eylem olduğunu biliyoruz. Daha önceki gaz kullanımını incelemek üzere 18 Ağustos’ta Şam’a giden BM denetçileri oradayken Şam’da veya Şam yakınlarında bir gaz saldırısı yapılmasını teşvik etmeliydiler. “ Görkemli bir gösteri planlanmıştı. Savunma İstihbarat Örgütü ve diğer istihbarat birimleri, yüksek komutanlarımıza, sarinin Türkiye tarafından temin edildiğini ve yalnızca Türk desteğiyle elde edilebileceğini söylediler. Türkler, sarin üretimi ve kullanımı konularında da eğitim verdiler.” Bu değerlendirmeyi destekleyen birçok unsur, saldırının hemen ardından kesintiye uğrayan konuşmalar üzerinden, Türklerin kendisinden geliyordu. “Temel kanıt, saldırı sonrasında Türk yetkililerde görülen memnuniyet ve bir araya gelişlerde gözlenen karşılıklı övgülerdi. Operasyonlar, planlama aşamasındayken her zaman son derece gizli tutulurlar, ancak iş kibirlenmeye geldiği zaman her şey pencereden uçup gider. Faillerin başarı için övgü dilenmesinden daha acınası bir şey yoktur.” Erdoğan’ın Suriye’de yaşadığı sorunlar yakın bir zaman içinde sona ermeyecek: Gazı at, Obama kırmızı çizgi aşıldı desin ve Amerika, Suriye’ye saldırsın. En azından düşünceleri buydu, fakat plan o şekilde ilerlemedi.”
Saldırı sonrası Türkiye ile ilgili istihbarat, Beyaz Saray’a gitmedi. Eski istihbarat yetkilisi ise şöyle diyor: “Hiç kimse bu konu hakkında konuşmak istemiyor. Hiç kimse Başkana karşı çıkmak da istemiyor. Bombardıman saldırısı askıya alındığından beri, Suriye’nin sarin saldırısında parmağı olduğuna dair tek bir kanıt bile yok. Hükümetim hiçbir şey söyleyemiyor, çünkü çok sorumsuz davrandık ve Esad’ı suçladığımız için, şimdi de kalkıp Erdoğan’ı suçlayamıyoruz.”
Türkiye’nin, Suriye’deki olayları kendi çıkarlarına göre manipüle etme konusundaki istekliliği, geçtiğimiz ayın son günlerinde, yerel seçimlerden birkaç gün önce Erdoğan ve yakın çevresiyle ilgili YouTube’a düşen bir tape ile sergilenmiş oldu. Tapede, yapılacak bir yanıltıcı harekâtın (‘yanlış bayrak’ harekâtı), Türk ordusuna Suriye’ye girmesi için bahane sunacağından bahsediliyordu. Operasyonun merkezi, Suriye’nin Fransız mandası altında olduğu 1921 yılında Türkiye’ye geçen, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu I. Osman’ın dedesi Süleyman Şah’a ait olan ve Halep yakınlarından bulunan bir türbeydi. İslamcı örgütlerden biri, türbeyi putperestlik mekânı diye yok etmekle tehdit ederken, Erdoğan yönetimi de, türbeye bir zarar gelirse açık açık misilleme yapmakla tehdit ediyordu. Sızdırılan görüşme ile ilgili bir Reuters haberine göre, Fidan olduğu iddia edilen kişi, provokasyon yapıyordu: ”Şimdi bakın komutanım şimdi biz gerekçeyse gerekçeyi, ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım. Problem değil o! Gerekçe üretilir.” Bunun, Suriye’den kaynaklanan tehditlerle ilgili bir ulusal güvenlik toplantısı olduğunu kabul eden Türk hükümeti, kaydın manipülasyon olduğunu ifade etti. Daha sonra hükümet, YouTube’a erişimi yasakladı.
Obama’nın izlediği politikada önemli bir değişiklik olmazsa, Türkiye’nin, Suriye’deki iç savaşa yönelik müdahalesi devam edecektir. Eski istihbarat yetkilisi, şunları söyledi: “Meslektaşlarıma, özellikle şu anda çok yanlış bir seyir izleyen Erdoğan’ın isyancılara yaptığı desteği durdurmanın bir yolu olup olmadığını sordum. Cevap şöyle oldu: ‘Her şeyi berbat ettik’. Erdoğan değil de, bir başkası olsaydı, durumu kamuoyuyla paylaşabilirdik, ancak Türkiye özel bir konu, NATO müttefikimiz. Türkler, Batıya güvenmiyorlar. Türklerin çıkarlarına uymayan bir tutum alırsak, bizim yanımızda durmazlar. Erdoğan’ın gaz olayındaki rolü hakkında bildiklerimizi kamuoyuyla paylaşsaydık, tam bir felaket olurdu ve Türkler bize şöyle derdi: ‘Bize ne yapıp yapamayacağımızı söylerseniz, size karşı nefret duyarız.’”

9.12.13

Wagner ve Verdi

Toplum olarak hep “kendimize göre” konuları gündeme getirdiğimiz için, uluslararası kültüre ilişkin konular bizi pek ilgilendirmez. Örneğin 2013 yılı, iki büyük opera bestecisi Verdi ve Wagner’in 200. doğum yılıdır. Gündem açısından şimdi söyleyin lütfen: Verdi ve Wagner mi önemlidir, yoksa Adana Valisi’nin ağzından kaçıveren “gavat” sözcüğü mü?
Sağ olsun, Evrensel Kültür dergisi, geçenlerde benden Verdi ve Wagner üzerine yazı istedi de, uluslararası gündeme el atabildim. İnat bu ya, soL okurlarının da bu iki besteci hakkında özet bilgilerden yoksun kalmasını istemiyorum:
Wagner, “sanatçı kişilik” açısından Verdi’ye benzemez: Wagner’in büyüklüğünde, herkese karşı bir kişilik, Verdi’nin büyüklüğünde ise herkesle beraber olan bir kişilik vardır. Wagner, halkının ilgisini ancak yaşamının sonlarında kazanabilmiş, Verdi ise halkının sevgisini yaşamı boyunca görmüştür.
Romantik dönemin değerli bestecilerinden Robert Schumann’ın Wagner hakkındaki değerlendirmesi şöyledir: “Wagner’in kurnazlığı kadar keşke ezgisi ve sezgisi de gelişmiş olsaydı…”
Oysa Adolf Hitler’e göre, “Wagner, üstün Alman ırkının bestecisi”dir. Bu nasıl bir “üstün ırk”sa Wagner, dostlarından aldığı borçları ödemeyerek yıllar boyu bunu alışkanlık haline getirdiği için sıkça ülke değiştirmiş, ya da kaçamadığı zamanlar kısa süreli hapisler yatmıştır. Almanya’da 1848 Devrimi’nden etkilenen “üstün ırkın bestecisi”, sol bir örgüte üye olmuş, hakkında çıkarılan tutuklama kararından kurtulmak amacıyla Lizst’in yardımıyla İsviçre’ye sığınmıştır. Burada, sol görüşlerinden çark ettiği için, Almanya’da hakkında af çıkarılmış, sonra da ruh hastası olmakla tanınan Bavyera Kralı II. Ludwig, besteciyi Münih’e çağırmıştır. Ondan ötesi, “Yürü ya kulum!..”
Besteci olarak Wagner’in getirdiği en değerli katkıların başında, çağdaş armoniye yol açan yeni, atılımcı kavrayış gelir: “Tristan akoru” örneğindeki sıçramalı yenilikçilik, tonal armoni kurallarının dışında geliştirilmiştir. Wagner, şu kavramları da müzik dünyasına armağan etmiştir: Opera sanatının tanımı olarak “Bütün sanatların bireşimi”; “Leit-motiv” (kılavuz motif); ve “sonsuz ezgi”…
Verdi ise yaşamı boyunca “insan”ı öne almıştır. Onun şu sözünü siz de unutmayınız: “Şarkı, tek başına gerçeği yansıtmaz; ama bir şarkı sesi, orada insanın olduğunu kanıtlar.”
İtalya’nın bir kasabasında doğup büyüyen Verdi’nin besteciliğinde belirleyici kökleri arayanlar, onları İtalyan şarkılarında, çocukluğunda dinlediği köy ezgilerinde, bando müziğinde ve Rossini, Donizetti, Bellini gibi kendinden önceki İtalyan bestecilerin melodi birikiminde bulur. Besteciye ün kazandıran ilk opera eseri, 1842’de yazdığı “Nabucco”dur. “Zulme başkaldırı”yı simgeleyen bu eserde Verdi, ülkesinin içinde bulunduğu durumla Nabucco’nun konusu arasındaki benzerlikleri vurgulamış, eserin sahnelenmesi İtalya’da bir olay yaratmıştır. Sürdürdüğü ulusalcı ve bağımsızlıkçı tutumuyla Verdi, Maestro della revoluzione (Devrimin Müzik Ustası) diye nitelenmiş, yurtseverlerin simgesi olmuştur: VERDİ = Vittorio Emanuele Re d’İtalia.
Verdi’nin besteciliğindeki üstünlük, müziğinin sürükleyici niteliğinde belirginleşir. Bu müzik, yalın bir çizgi izler. Söz konusu yalınlık, esere derinlik veren “özgüven”den kaynaklanır. Onun için de halkla bütünleşen ilk operası olan Nabucco’da “Kurtuluş”u simgeleyen koro müziği, o gün bugündür İtalyanların ulusal şarkısı gibi benimsenmiştir.
 Ahmet Say, SolPortal, 6 Aralık 2013

29.1.11

Dönek filozofu böyle yargılıyorlar!

Fransa'da eski solcu, şimdilerde televizyon ekranlarından inmeyen dönek filozof Bernard Henri Lévy, bugün kurulacak sembolik mahkemede emperyalizmle işbirliği, entelektüel dolandırıcılık, ırkçılığa destek vermek gibi suçlardan yargılanacak.
Fransızların daha çok BHL olarak tanıdığı Bernard Henri Lévy, Fransız televizyon felsefecisi türünün belki en önde gelen temsilcisi. Lévy çoğunlukla ezilenlerin yanında, iktidarın, otoritenin karşısında kendini konumlandıran Fransız aydın geleneğinin yüz karası, kimilerince şarlatan. Felsefeci Gilles Deleuze’e göre bomboş, sosyolog Pierre Bourdieu’ye göre ise televizyon üzerine yaptığı konuşmasında manipülatör televizyon gazetecisi tipinin sembolü Bernard Henri Lévy, Parti des Indigènes de la République (Hakiki Cumhuriyetçilerin Partisi) adlı bir grup tarafından bugün saat 18:30’da yargılanıyor.
Bugün gerçekleştirilecek sembolik mahkeme Fransız Komünist Partisi ve partinin etkin olduğu CGT sendikasının tarihsel olarak çok güçlü olduğu Paris’in banliyösü Seine-Saint Denis’de Bourse de Travail binasında gerçekleştirilecek. Sembolik mahkemeye Fransa dışından da tanık olarak Tarık Ali ve Norman Finkelstein katılıyorlar. Lévy’nin yargılanma sebebi ise akla karşı işlediği suçlar.
Kurulan sembolik Ağır Ceza Mahkemesi’nde Bernard-Henri Lévy’e yöneltilen suçlamalar şöyle:

* Emperyalizme ve Siyonizme koşulsuz destek vermek,
* Entelektüel dolandırıcılık ve felsefi olarak değeri olmayan çalışmalarla para ve güç kazanmak,
* İran’a karşı asılsız suçlamalarda ve iftirada bulunmak,
* Savaşı ve "insancıl emperyalizmi" savunmak,
* Bağımsız göçmen hareketlerini yok etmek üzere 'SOS Racism' tarzı hem ırkçılık karşıtı hem asimilasyoncu grupların faaliyetlerini desteklemek,
* Hıristiyan ve Müslümanlar arasında toplumsal ve dini yönden düşmanlık yaratmaya yönelik yalan haberler yaymak.

Mahkeme duyurusunda, “Bu nedenlerden dolayı Bernard-Henri Lévy’nin Ceza Yasası’nın 175, 176, 181, 183 ve 184. maddeleri uyarınca suç işlediğine ve Seine- Saint-Denis Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasına karar verilmiştir” denildi.
Bernard Henri Lévy’nin geçen yıl çok tepki çeken bir diğer icraatını da hatırlatalım. Bernard Henry Lévy, geçen yıl sözde Fransız filozof Jean Baptiste Botul'a yaptığı atıfla Immanuel Kant'a saldırarak oldukça tepki çekti. De La Guerre En Philosophie (Felsefede Savaşmak) adlı kitabında Botul'a sıkça atıf yaptı. Öyle ki Lévy'nin Botulizme kaymaya başladığı bile alaylı bir şekilde konuşulmaya başlandı. BHL'nin yanıldığı noktaysa aslında Botul'un Fransız gazeteci Frederic Pages'in uydurmasından ibaret sahte bir kimlik olduğuydu. İnternetteki sanal ansiklopedi “Vikipedi”de bile Botul'un sahte bir filozof olduğu bilgisi bulunduğuna dikkat çekilerek eleştirilen Lévy, buna cevap olarak, “Benim referans kaynağım internet değil, kitaplardır” dese de uzunca bir süre alay konusu olmaktan kurtulamadı.
solhaber, 28.01.2011

15.1.11

"Muhteşem Yüzyıl" dizisinde skandal!

Araştırmacı gazeteciliğimi konuşturarak yeni bir skandalı ortaya çıkartmış bulunuyorum. İçki tartışmalarının yanı sıra Osmanlı tarihine bakış açısıyla ilgili olarak da çok gürültü kopartan "Muhteşem Yüzyıl" dizisinin senaryo ekibinin yararlandığı tarihi kaynaklara ulaşmayı başardım. Senaryo ekibinin bu kaynaklara dayanarak yazdığı taslak ile yayınlanan dizinin öyküsü arasındaki fark inanılmaz boyutlarda. Senaryo ekibinin hazırladığı taslağa kanal yönetiminin yaptığı büyük müdahaleleri ve çıkartılan bölümleri ortaya koymak benim için zor bir iş değil. Ama bu ayrıntılarla uğraşmayacağım. Aşağıda vereceğim pasajları okuyanlar diziyi izlediklerinde aradaki büyük farkı zaten göreceklerdir.
Yine de aşağıdaki satırların alındığı kaynaklarla sol, sosyalist, yıkıcı, Türklük düşmanı mihrakların hiçbir ilgisinin olmadığına özellikle dikkat edilmesini rica ediyorum. Bu yazılanların tümü Türk-İslam sentezi anlayışındaki tarihçi ve araştırmacıların hazırladığı, yayınladığı ya da derlediği kaynaklardan alınmıştır.
Sırp Vlakoğlu'nun güzeller güzeli kızkardeşi Maria'yı Yıldırım Bayezid ile evlendirmesini Hoca Sadettin Efendi şöyle anlatıyor:
"Dolunaylar kadar güzel olan gelin, yıldızı parlak padişahın önünde cilvelenmeye başlayınca yiğit sultan, gönülleri kendine bağlayan bu güzelin zülfünün tellerine öyle bir dolandı ki, çevrede ne kadar ince hesapla uğraşan varsa, bunu çözmeye çalıştı da bir sonuç alamadı. Yemekler, içki âlemleri, sohbet demleri sürüp gitti ve gönül hanesine muhabbet tohumları ekildi. Padişah, memleket konularından el çekti, ol zülfü kafirin sözüne bağlandı, birkaç gün âdeta padişahlığını unuttu. (...) Gece gündüz, o ak gerdanın işveli dilberin sohbetini tek dilek bilip "umutlarında Rabbine bağlan" emrini adeta unuttu. Keyif verici, yasaklanan yiyecek içeceklerin tüm yasağcısı iken, Tanrı rızasını şaşıran arzuları dinleyip atalarının ele almadıkları al renkli kadehi, gönül götüren dilberin ısrarlarına kanarak yudumladı." (1)
Sonrasında da durum bu minvalde devam ediyor:
"II. Bayezid'ın şehzadelik devri Amasya'daki yaranı ile zevk ve safa ve iyş u nûş alemleriyle geçmişti; bu tarihlerde kendisi uyuşturucu maddelerden afyon macunu da kullanmıştır. (Bunu haber alan Fatih Sultan Mehmet çok kızıyor, yanındaki adamların öldürülmelerini istiyor. Bunun üzerine...) Bayezid babasına yazdığı cevabında evvelce bazı mükeyyifat istimal etmişse de artık pederinin hayır duasiyle o gibi şeylerden tamamen vazgeçtiğini arz ederek babasının hiddetini teskin etmiştir; hükümdar olduktan sonra bir müddet daha içki alemleri tertib etmiş ve sonra tamamen terk ile ibadetle meşgul olmuştur." (2)
"Yavuz Sultan Selim tahta çıkışından birkaç hafta sonra sonra cülûs şenlikleri yapılmasını emretti ve bu vesile ile babasının koymuş olduğu şarab yasağını kaldırdı. Bu hal imparatorlukta büyük şaşkınlığa ve çeşitli dedikodulara yol açtı. Şaraba düşkün olanlar bu kararı alkışlıyorlar, koyu dindarlar ise ateş püskürüyordu. Bu hükümdarın sefahatı o dereceye vardı ki, halk kendisine sarhoş manasına gelen "mest" lâkabını taktı. Onun hükümdarlığı zamanında şarap üretimi hemen tamamen yaygın hale geldi. Öyle ki artık kimse saklamaya da lüzum görmüyordu. Ülkenin her sınıf insanları kadar din adamları, kanun adamları da alenen içmekten çekinmez oldular." (3)
Vak'anüvis Hasan Beyzâde Kıbrıs'ın alınışından (1571) sonraki bazı olayları şöyle anlatıyor:
"Lala Mustafa Paşa, krallığın başkenti Magosa'ya hakim olduktan sonra buraya bir müftü ile bir kadı tayin etmiş. Bunlar Ekmel Efendi ve Kâmil Efendi'dir. Eskiden meyhane olan iki büyük bina kendilerine ikametgah olarak verilir: şeriatın bu iki memuru Kuran'ın yasak ettiği içkileri kendi hesaplarına satışa çıkarmaktan çekinmezler. Müslümanlar olsun, hıristiyanlar olsun, Allahın günü akın akın içki almak üzere onlara başvururlar. Halktan bazıları da 'bugün şarabımızı kimden alsak dersin? Müftüden mi, yoksa kadıdan mı?' diye hadiseyi istihza konusu bile ederler." (4)
Nitekim benzer örneklere başka dönemlerde de sık sık rastlanıyordu:
"Nişancı Firuz Bey El Tevfiki... sürekli olarak içer, sarhoş ve bitkin bir halde kalırdı. Hatta namuslu adamların meyhanesidir diye arasıra koltuk meyhanelerine gider, içtiği şarabın etkisi ile dönüşte bir köşeye yıkılır kalırdı. Bu derece taşkınlığına rağmen yine de görevinden uzaklaştırılmadı." (5)
Bu durum elbette yabancı seyyahların ve elçilik görevlilerinin de ilgisini çekiyordu:
"Şarap müslümanlıkta yasak. Buna rağmen sık sık ve öyle çok içiyorlar ki, çoğunlukla da kaldıramıyorlar. Genellikle de bedava olsun diye hristiyanlardan alıyorlar. Bunların pek çoğunu ben gördüm. Bizim elçi d'Aramont'un verdiği şölenlere gelen saray ileri gelenleri istedikleri kadar içiyorlar. Elçi bunlara elinden gelen ikramı yapıyor. O kadar çok yiyip içiyorlar ki, evlerine dönerken kentin en geniş caddesi bile onlara dar geliyor. Kendilerine ziyafet verene teşekkür bile etmiyor, sadece sarhoş oluncaya kadar içiyorlar. Önce de söylediğim gibi kendi kanunları özellikle şarap içmeyi yasaklamış ama başkalarının cebinden içerek daha az günaha giriyorlar." (6)
"Sarhoşluğun Türkleri suça itmesine ve şarap içilmesinin dinen yasak olmasına rağmen İstanbul'daki meyhanelere bizim kabarelerimiz kadar yaygındır. Hükümet hem bunları korur, hem de bunlardan haraç alır; şarap vergisini toplama işi Şarap Emini denen bir tahsildara aittir." (7)
Biraz da saray yaşamının ayrıntılarına gözatmakta yarar var:
"Sarayda tecrit edilmiş ve tesiri görülmüş suçlarla gizli gizli çocuk düşürmek âdeti, çocuk yapmak âdetinden daha çok kolay bir işti.
Yüzlerce kadının, ikballerin, gözdelerin, cariyelerin, kaynaştığı harem gibi bir muhitte, padişahlardan, şehzadelerden doğacak meşru ve gayrımeşru, vakitli vakitsiz bir sürü münasebetlerin zevk mahsullerini cenin halinde iken kolay çarelerle yok etmek haremin içyüzüne ait gizli adetlerden biri idi." (8)
Başka neler vardı haremde acaba:
"Kadın bolluğu padişahta bir tepki uyandırmakta gecikmedi. Oğlanlara meyletmeye başladı. Bu gayrı tabii meyil Osmanlı padişahları için yeni değildi. Fakat Abdülmect devrinde silinmeye ve kaybolmaya başlamıştı. Bir hastalık gibi yeniden başlamış oldu." (9)
Ali Kemal Meram, Yavuz Selim'in Çaldıran ovasında vurulduğu bir Acem oğlanı için şu şiiri yazdığını belirtiyor:
"Şirler (arslanlar) pençe-i kahrımdan olurken lerzan,
Beni bir gözleri âhuya zebûn etti, felek." (10)
Kanuni için ise şunları yazıyor:
"Kanuni'nin Rum oğlan sevgilisi İbrahim sonradan sadrazam oldu... Sultan İbrahim denilen adam işte buydu... Galatasaray lisesini 1528'de o kurdu." (11)
Peki ya saray masrafları ve israf nasıldı dersiniz:
"Sultan Abdülaziz Çırağan ve Beylerbeyi saraylarını kârgir olarak inşa ettirdikten başka, Kağıthane, Çekmece ve İzmit kasırlarını da yaptırmıştı. Bütün bu sarayları süslemek ve canlandırmak için türlü cinsten eşyaya ve güzel kadınlara ihtiyaç hasıl oldu. Az zamanda bu cins kadınlarla, haremağaları ve halayıkların toplamı 2500'ü buldu. Bu kalabalığı doyurmak için günde beş yüz tabla yemek çıkardı. Her tablada on iki kap yemek bulunduğu hesabedilirse 24 saatte yenilen yemeklerin toplamı 6000 kabı bulurdu." (12)

"Sultan Abdülaziz, halkın fakirliği ve sefaleti ile alay edercesine lüks ve şatafatlı bir hayat sürmekte idi. Kendisine saraylar ve köşkler yaptırıyor ve bir kasaba halkı kadar tutan saray mensupları arasında hayat sürüyordu. Sarayda 1200 kadın, 350 aşçı ve yamak, 400 seyis ve ahır hizmetkârı, 400 hamlacı, kayıkçı, 400 hademi hassa müzika eri ve subayı, 200 kuşbaz ve cambaz, 2000 hademe, 300'den ziyade yaver, kâtip, teşrifatçı ve mabeynci vardı. Bundan başka kahveciler, tütüncüler, çamaşırcı ve harem ağaları da kabarık bir yekun tutuyordu. Bu suretle saraydan çöplenenlerin sayısı 6000 kişiye varıyordu." (13)
Bu durumun farkında olan bazı padişahların tepkileri de ilginç. Örneğin Sultan Reşad'ın ortanca oğlu Necmettin Efendi öldüğü gün padişahın bir yakını üzgünlüğünü göstermek isteyince padişah şöyle demişti:
"Bizler zaten milletin sırtında bir yük halindeyiz. Ben bir evlat gaip ettim, fakat millet bir yükten daha kurtuldu." (14)
Bir Türk milliyetçisinin Osmanlı padişahlarıyla ilgili değerlendirmelerine de bakmakta yarar var:
"Birbirine katışan türlü çeşitli yabancı kan yüzünden de (Osmanlı padişahlarının) hepsi çirkin, akıl ve bilinç yönünden dengesiz, sadist, zalim ve gaddar, üstelik vücutça yarı sakattılar. Hemen hepsinin burunları Grek ırkını simgeleyen biçimde 'kemerli' denilen kemik çıkıntılıydı.
Tanrının bir 'ceza' anlamında suratlarını bu çeşitk damgalaması bile onların akıllarını başlarına toplaması için yeterli olmayacak, kesintisiz 600 yıl süreyle hep yabancı kadınlarla evlenip ana ve baba olarak onlardan doğmuş olmanın onursuz ilkesini sürdürecek ve böylece baştan sona değin, tek birinin damarında Türk kanının zerresi bile bulunmayacaktır." (15)
"Bilinçsiz, ülküsüz ve köksüz Osmanlı saltanatını meydana getiren Osmanoğlu ailesinde her şey acımasız, sevgisizdi. Dede torununa, baba oğluna, oğullarsa kardeşlerine doğuştan düşmandılar ayrıca. Can korkusu, taht tutkusu ile birlikte yürüyor, baştan bu yana her fırsatta birbirlerini öldürüyorlardı." (16)
Son olarak ünlü Celalilerden Ankaralı Kalender Mehmet'in sözleri:
"Sergüzeştim, âleme mâlumdur. Zalim Osmanoğullarının Anadolu Türklerine revâ gördüğü eza ve cefa, kahır ve sefalet cana tak etti. Sabır taştı. Can tende kaldıkça bundan böyle onlara boyun eğmeyeceğiz. Üsküdar'dan berisini Osmanoğullarına haram edeceğiz. Eğer fırsta yine onların olursa, nidelim! Baş koyduğumuz serencâmın dillere destan ve ibret olup kalması bize yeter." (17)
Diziyi izleyenler bu tarihi gerçeklerden hangilerine vakıf oluyorlar dersiniz? Bu skandala dur demesi için RTÜK'ü göreve davet ediyorum!

DİPNOTLAR
(1) Tacü't Tevarih I. Cilt, Hoca Sadettin Efendi, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1992, Ankara, sf. 210.
(2) Osmanlı Tarihi, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, II. cilt, Türk Tarih Kurumu yay. 1999 Ankara, sf. 246.
(3) 18. Yüzyıl Türkiye'sinde Örf ve Adetler, M. de M. D'Ohsson, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, sf. 45.
(4) Age. sf. 216.
(5) Peçevi Tarihi, Hz. Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal, Kültür Bakanlığı Yayınları: 467, Bin Temel Eser Dizisi: 81, 1981, Ankara, sf. 315.
(6) (1) Nicolas de Nicolay'ın Türkiye Seyahatnamesi ve Desenleri - Tülay Reyhanlı, Erdem Dergisi, Mayıs 1989, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1990 Ankara, sf. 601.
(7) Türkler ve Tatarlara Dair Hatıralar, Baron de Tott, Tercüman 1001 Temel Eser: no: 89, İstanbul, sf. 110.
(8) Teşrifât ve Teşkilât-ı Kadîmemiz- Ali Seydi Bey, Yayına hazır: Niyazi Ahmet Banoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser no: 17, İstanbul, sf. 58.
(9) Osmanlı Tarihi, Enver Ziya Karal, III. Cilt, Türk Tarih Kurumu yayınları, 1999 Ankara, sf. 114.
(10) Padişah Anaları, Ali Kemal Meram, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 1997, İstanbul. sf. 87.
(11) Age.
(12) Osmanlı Tarihi, Enver Ziya Karal, III. Cilt, Türk Tarih Kurumu yayınları, 1999 Ankara, sf. 114.
(13) Age. sf. 279.
(14) Teşrifât ve Teşkilât-ı Kadîmemiz- Ali Seydi Bey, Yayına hazır: Niyazi Ahmet Banoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser no: 17, İstanbul, sf. 58.
(15) Padişah Anaları, Ali Kemal Meram, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 1997, İstanbul. sf. 87.
(16) Age. sf. 166.
(17) Age. sf. 332
Arşiv Faresi, solhaber.com, 14/01/2011