Yeniçağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeniçağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.5.20

Kelime arama

Hiçbir insan ana dilinin bütün kelimelerini bilemez. Dil bilimcilerin dahi bilmediği kelimeler vardır. Benim mesleğim de Türk diliyle uğraşmak. Ama sık sık sözlüklere bakıp kelime ararım. Bazen anlamını bildiğimi sandığım bir kelimenin farklı anlamda olduğunu görürüm. Kelimenin alt anlamlarını bilmediğim veya hatırlayamadığım da çok olur.

Çeşitli mesleklerle ilgili terimlerin birçoğu sadece o meslekle uğraşanlar tarafından bilinir. Meslekî terimlerin bazıları da artık herkesin bildiği kelimeler hâline gelmiş olabilir. Yine de sözlüğe bakmaktan vazgeçmemek gerekir. Üstelik şimdi bir de genel ağ var. Genel ağda birçok sözlük ve ansiklopedi bulunuyor. Uzmanların veya meraklıların yazdığı yazılar da var. Dikkatli kullanmak şartıyla bunlara da bakılabilir.

Kendi kendimizi sansürlediğimiz bugünlerde ben de bir kavramı merak ettim. Acaba bir insanın kendi kusurlarını başkasına yüklemesine ne denir? Mesela bir insan çok yalan söylüyor ama yalancılığı asla kendine kondurmuyor; hep başkalarını yalancılıkla suçluyor. Yahut da bir insan çok kindar ama kindarlığı asla üstüne almıyor; daima hasımlarının kindar olduğunu iddia ediyor. Adam çok korkak ama hep başkalarına korkak diyor. Başka örnek vermeye gerek var mı? Anladınız. 

Psikiyatride veya psikolojide mutlaka bunun bir adı olmalı. İşte buldum, bu psikolojik bir arıza imiş ve adı da “psikolojik projeksiyon” imiş. Kavram için güzel bir Türkçe karşılık da bulunmuş: Yansıtma. Harika değil mi? Sizde psikolojik bir arıza var, ama bunu karşınızdakilere yansıtıyorsunuz. Kin ve nefretin âdeta mücessem bir örneğisiniz, ama hasımlarınızın kin ve nefretten beslendiğini iddia ediyorsunuz. “Yansıtma” hakikaten mükemmel bir karşılık olmuş. Kim bulduysa kutlamak lazım.

Terimi ararken bir bilgi daha edindim. Yansıtma, narsisizmin bir özelliğiymiş; yani genellikle narsist kişilerde bu bozukluk görülürmüş. Bunu öğrendikten sonra çevreme bir göz atayım dedim. Aman Allah’ım, neredeyse bütün kendini beğenmişler yansıtmacı. Adam hem benden büyük hiç kimse yok, diyor; hem de karşısındakini kibirli olmakla suçluyor. Pes vallahi diyorum ve başka kelimeler aramaya koyuluyorum. 

Hangi kelimeleri aramalıyım diye düşünürken bugünlerde kulağıma çok çalınan bir dizi kelime geldi önüme: Utanmaz, arsız, hayâsız, yüzsüz…

Evlere hapsedildiğimiz bugünlerde bu kelimeler nereden gelip kulağıma çalınıyor? Sosyal medya dedikleri bir şeyler var ya, oralardan kulaklara ve gözlere yol var. Bazı yollar sadece geliş, bazıları gidiş geliş. Benim sosyal medya ile de çok ilgim yok ama genel ağa sık sık giriyorum. Oradan benim kulaklarıma da birçok şeyler çalınıyor. Bir de telefonlar var tabii.

Utanmaz ve yüzsüz kelimeleri Türkçe kökenli. Diğer ikisi Arapçadan dilimize girmiş. Arsız’ın bütünü değil de kökü olan ar Arapça. Bu kök bugün sık kullanılmasa da ondan Türkçe eklerle türettiğimiz arsız, arlanmak, arlanmaz sık sık kullanılıyor. Bir de ar damarı çatlamak var.

Utanmak fiili çok eski. Kâşgarlı Mahmud’un 1072’de yazmaya başlayıp 1077’de bitirdiği Dîvânu Lugâti’t-Türk’te utanmak, utanç Oğuz lehçesine ait gösteriliyor. O zamanın ölçünlü (standart) Türkçesinde utanç için uvut, utanmak için uvutlanmak, uyadmak ve uyalmak fiilleri var. Bunlar aynı köke gitmeli ama nasıl? Bu sorunun cevabı elbette bir köşe yazısına sığmaz. Uygun da değil. Ama bugün yaşayan Türk lehçelerinin birçoğunda utanç için uyat kelimesinin kullanıldığını, bu kelimenin Anadolu’ya gelen Oğuz Türklerinde de başlangıçta bulunduğunu, sonradan unutulduğunu söyleyebilirim.

Yaşayan Türk lehçelerinin çoğunda utanç için uyat olunca tabii utanmaz için de uyatsız kullanılıyor. Yüzsüz, betsiz diyenler de var. Hani beti benzi attı, diyoruz ya işte oradaki bet, “yüz” anlamında diğer Türklerde kullanılıyor. Hatta “sayfa” için de bet diyorlar. Tabii betsiz veya Tatar Türklerinin söylediği gibi bitsiz de utanmaz demek oluyor. Tatarların, Özbeklerin, Kazakların ve diğer Türklerin de kulaklarına şu anda uyatsız, yüzsüz, betsiz kelimeleri çok çalınıyor mu bilmem.

Benim kulağıma nedense bütün tınılarıyla, vurgularıyla bu kelimeler çalınıyor: utanmaz, arlanmaz, yüzsüz, hayâsız. Sonra da dilimden diğer Türklerin kelimeleri dökülüyor: Uyatsız, betsiz. Başkurtlarınki de ilgi çekici: bithiz. Bir de Aşkabat, Türkmensahra, Merv gözümün önüne geliyor. Onların kullandığı kelime de dilimden dökülüveriyor: utançsız.
Yazıya bir de not düşmeliyim: Dikkat, bu bir dil yazısıdır! 
 Ahmet B. Ercilasun, Yeniçağ, 02 Mayıs 2020

27.3.20

"Korona virüsün tedavisi traktör!" mü?


Bazı insanlar, dünyada GDO diye bir vaka olduğunu, bitkilerin genetiğinin değiştirildiğini, hayvanların kopyalandığını bilmelerine rağmen virüslerin genetiğinin insan eliyle değiştirilmiş olma ihtimalini tamamen yok sayıyor! Virüs üzerine çalışan merkezlerden yayılan iddialara inanmayı tercih ediyor. Kendileri bilir!
Bu arada, "Dünya Sağlık Örgütü gelsin, Türkiye'de hastane açsın" gibi öneriler de yapılabiliyor! Bu mantığa göre, "Birleşmiş Milletler askerleri gelsin, güvenliğimizi sağlasın" da denilebilir!
Gerçi Türkiye'de "şehir hastaneleri projesi" de zaten Prof. Dr. Raşit Tükel'in ifade ettiği gibi Sağlık Bakanlığı ile "İngiliz Hazinesi Kamu Özel Ortaklığı Tanıtım Birimi"nin yaptığı toplantılar sonrasında başlatılmıştı! Yalnız Tükel'e göre Recep Akdağ döneminde "entegre sağlık kampüsleri" kurulmaya başlanırken, İngiltere'de 2017 yılında hazırlanan bir raporda kamu-özel ortaklığı uygulamalarının İngiliz sağlık sistemini çökerttiğinden söz ediliyordu.

***

Korona virüs krizi, zaten Afrika'da var olan açlıktan ölümleri, bütün dünyada yaygın hale getirebilir. BBC'nin haberine göre Hindistan'da halka evlerinden çıkmamaları söylendi ama yevmiyeyle çalışan güvencesiz işçiler bu durumda hastalıktan önce açlıktan ölümle karşı karşıya kalabileceklerini söylüyor. Bütün dünyada aynı tehlike var ama Hindistan'ın nüfusu malûm...
BBC'nin başka bir haberine göre korona virüs salgınını umursamayan tek Avrupa ülkesi Belarus... Bu ülkede normal hayat hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Sınırları açık, insanlar işe gitmeye devam ediyor, sinema ve tiyatrolar açık, futbol maçları oynanıyor.
Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko ise "Korona virüsün tedavisi traktör" diyerek tarım alanında çalışmaların teşvik edilmesi gerektiğine işaret etti.
Lukaşenko, aşırı kaygı ve psikozun, virüsün kendinden çok daha tehlikeli olduğunu söyledi ve ülkesinin istihbarat servisine halk arasında panik yayan "alçakları yakalama" talimatı verdi.

***

CHP'li Umut Oran'ın değerlendirmesi önemli:
"Korona virüs nedeniyle yaşanan olayların tamamı, tarihin akışını da değiştirecek ve yarınların 'yeni dünya düzeni'ne etki edecektir. 1970'li yıllardan itibaren 'devlet kumaş mı üretir, devlet süt mü üretir' diye diye halkın tüm servetini gasp edenler, bugün aşı geliştirecek bir devlet kurumunun, acil durumlarda tüm gücüyle ihtiyaç duyulan ürünleri üretecek devlet kurumlarının eksikliğini hissetmektedir. Covid-19, neo-liberal ekonomi politikalarının tüm maskesini düşürdü. Yapılması gereken şey, içi boşaltılmış, eski teknolojiye dayalı şirketleri millileştirmek değil, yeni teknolojiye dayalı, modern milli şirketleri bizzat devlet eliyle kurmak ve ekonomiyi topyekûn planlamaktır. Siyaset kurumu bu süreçte güven kaybetmiştir. Virüs tehlikesi ortadan kalktığında İtalya, İspanya, Fransa başta olmak üzere tüm dünyada mevcut siyasi partilerin ve süreci yönetemeyen siyasi liderlerin tarih sahnesinden çekileceği, tüm siyasi partilerin dönüşeceği görülecektir. Türk milleti bu kötü günleri de aşacak ve yaşanılan bunca sorunun sebebi olanlarla 'hesaplaştıktan' sonra yepyeni bir ufka hep beraber yol alacaktır." dedi
***

Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Baki Remzi Suiçmez'in son uyarısı ise özetle şöyle:

"Kıtlık ve açlık sorunu yaşamamak için ülkemizde derhal tarımsal üretim seferberliği ilan edilmelidir. Unutmayalım ki bir aylık ekim sezonunu kaçırırsak, bir yıllık mahsulü kaybederiz. Üretmezsek beslenemeyiz. Üretemezsek tüketemeyiz. Üretemezsek kıtlık ve açlık yaşarız. Dışalım, normal zamanlarla birlikte, özellikle salgının dünyayı tehdit ettiği günümüzde de çözüm değil. Unutmayalım, boş rafları gıda maddeleri ile doldurmanın tek yolu, her koşulda tarımsal üretime devam etmektir."

Arslan Bulut, Yeniçağ, 27 Mart 2020

2.7.18

Temelinde hırsızlık olan bir uygarlık!

Basınımızın değerli isimlerinden Bekir Coşkun, Ottowa'da, festival meydanına yuva yapan bir göçmen kuşun yuvasının bozulmaması için bütün ülkenin nasıl seferber olduğunu anlattıktan sonra, sözü cesedi bulunan küçük Eylül ve halen kayıp olan dört yaşındaki Leyla'ya getirdi ve kıyaslama yaparak, yazısını "Böyle bir şeydir işte uygarlık. Uğruna çırpındığımız ama halkımıza anlatamadığımız şey..." diye bitirdi.

***

Yazının yayınlandığı gün Anadolu Ajansı bir haber geçti. Habere göre Çankırı'nın Orta ilçesine bağlı Kayılar köyünde bulunan Hacıkızı Türbesi'ndeki sanduka üzerine yuva yapan bülbüle köylüler sahip çıktı. Hacıkızı Türbesi'ne açık bırakılan pencereden giren bülbül, içeride bulunan sanduka üzerine yuva yaparak yumurtladı. Bir süre sonra yumurtadan çıkan yavrular, köylülerin ilgi odağı oldu. Köylüler, yavruların zarar görmemesi için türbeyi ziyarete kapattı. 
Başka bir haberde ise Bursa'daki "leylek festivali"ne yer verildi ve "Karacabey ilçesinde düzenlenen '14. Uluslararası Leylek Festivali'ne katılanlar, gözlem kulesi ve göle açıldıkları kayıklardan, evlerin çatıları ile elektrik direklerine yuva yapan leylekleri izledi." bilgisi verildi.

***

Elbette, bir toplumun uygarlık derecesi, hayvanlara davranışlarıyla ölçülebilir. Son zamanlarda kedilere köpeklere yönelik vahşet haberleriyle de sarsılıyoruz. Fakat bunlara rağmen güzel gelişmeler de yok değil. Eskiden sokak kedileri, insanlara yanaşamaz, hele hele çocukları gördükleri anda kaçarlardı. Şimdi sokak kedilerine bakan insanlarımız çoğaldı. Artık kediler insan görünce kaçmıyor. Daha geçen akşam sokakta yürürken bir kedicik, ayakkabı bağlarımla oynamak istedi...
Diğer taraftan, "kuş donuna girmek" gibi İslam öncesi kültür değerlerimiz vardır. Eski camilerimizin tamamında kuş evleri inşa edilmiştir. Beyazıt meydanında kuşlara yem atmak geleneği hâlâ devam ediyor. Yani böyle bir uygarlık anlayışından geliyoruz. "Medeniyet" Arapça olsa da "uygarlık" kelimesi daha eskidir ve Türkçedir. Uygurlardan gelir. Fakat bugün kapitalist sistemin bütün değerlerimizi birer birer yok ettiği de gerçektir.
Ayrıca Kanada da tıpkı ABD gibi yerlilerin yok edilmesiyle kurulmuş, temelinde katliam olan bir devlettir. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye'de yapılan katliamlara askerleriyle destek veren ülkelerden biridir Kanada! Yine dünyanın dört bir tarafında siyanürle altın arayıp, doğayı zehirlemektedir.
 Kısacası uygarlık ölçüsü sadece bir kuş için seferber olmak değildir.

***

Kuşuna böceğine sahip çıkan bir toplum olmak bir yana insana saygıyı unutan bir düzene geçtiğimiz de kesin. Bunun sebebi ideolojik saplantılardır. Bugün kendi ideolojilerini İslâm zanneden, kendilerinden başka kimseye hayat hakkı tanımayan, ehliyeti, liyakati tanımayan, adaleti ayaklarının altına alan bir siyasi düzen içinde yaşıyorsak sebebi ideolojik körlüktür. Liderini peygamberleştiren, siyasi duruşlarını iman haline getiren, katılmayanları da "düşman" gibi gören ve ona göre davranan insanlardan uygar davranış bekleyemezsiniz.
Kaçırılan çocuklara sahip çıkarlar, bir kuşa veya kediye, köpeğe de ilgi gösterebilirler. Fakat kendi siyasi tercihlerine karşı çıkan insanlara her türlü hakareti ederler, ellerinden gelse onlara yaşama hakkı da tanımazlar.
 Diğer taraftan, halktan alınan vergileri, dışarıdan alınan borçları, özelleştirmeden elde elden gelirleri ise nereye harcadıkları belli değildir. Bazıları "bunca köprü, geçit, tünel yapıldı ya" diye itiraz edebilir. Yollar hariç bunların tamamının parası, "yap işlet devret" modelinden dolayı halktan alınıyor!
İhalelerin yüzde 10-40 arası komisyonla verildiğini de herkes biliyor. Bu komisyonların toplamı kaç milyar dolar eder bir tahmin edin!
Dolayısıyla temeli hırsızlık olan bir düzen içinde yaşıyoruz. Hırsızlık üzerine de uygarlık kurulmaz!
Arslan BULUT, Yeni Çağ2 Temmuz 2018

21.12.09

ABD DIŞİŞLERİ: GÜL'Ü BİZ YETİŞTİRDİK

* ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterildi!
* SİTEDE, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabaları için daimi destek sunuyor” deniliyor.
* ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor.

Bugün, köşe yazısı yerine, bir haber sunuyorum. Yorumu okura bırakıyorum: Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında
gösterildi!
“The Bureau of Educational and Cultural Affairs (ECA) of the U.S. Department of State” olarak adlandırılan sitede, kurumun, 1961’de Amerika Birleşik Devletleri halkı ve diğer ülkelerden insanlar arasında dostluk, karşılıklı anlayış ve barışçıl ilişkiler geliştirmek için kurulduğu bildiriliyor. Büronun ayrıca ırksal ve etnik azınlıkların temsil edilmesi için faaliyet gösterdiği de ifade ediliyor.
Siteyi siz de ziyaret ederek konuyla ilgili yayını inceleyebilirsiniz: Adres şöyle:
ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor.
Sitede, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabalarının en üst düzeye çıkması için daimi destek sunuyor. Tüm dünyada kurulan ağ ile fikirlerini, projelerini ve deneyimlerini paylaşmalarına yardımcı oluyor. Ayrıca hedef odaklı yerel projelerin uygulanması için dernekler kuruyoruz” deniliyor.
Sitede, mezunlar ECA mezunu ya da Fullbright mezunu olarak tanıtılıyor.
Mezunlar arasında Abdullah Gül dışında Tony Blair, Hamid Karzai, Mohamed Yunus Ruth Simmons, Javier Solano, John Updike, Rita Dove, Werner Herzog ve Giscard d’Estaing de sayılıyor.


ECA fonları ile desteklenen girişimler
Amerikan Dışişleri Bakanlığı sitesinde ECA fonları ile, ECA mezunlarının aşağıdaki konularda geliştirdiği projelerin desteklendiği
belirtiliyor.
* Yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarına danışmanlık hizmetleri.
* Düşük gelirli çocuklar için İngilizce ve sivil eğitim programları.
* Gazeteciler için eğitim.
* İş kadınları için eğitim.
* Çok yönlü diyaloglar politikası için eğitim.
* Liderlik eğitim programları.
* Borsa için eğitim
* Öğretmen eğitim seminerleri.
* Vatandaş savunma grupları organizasyonu için eğitim
* Uyuşturucuyu önleme kampanyaları.


Mezunlardan bir örnek kişi olarak tanıtılan Macar Dr. Istvan Sertö-Radics için, “Macaristan’ın uzak bir Roman köyünde halk sağlığı alanında olağanüstü bir kamu hizmeti verdi, Hubert H. Humphrey Bursları programı ve Fulbright Scholar programı ile bir aile doktorundan kasaba belediye başkanına ve bir AB temsilcisine dönüştürülen kişi” diye söz ediliyor.
Doktorun, 2002 yılında ABD Fulbright Mississippi Üniversitesi’nde misafir öğrenci olarak ırksal gerilimleri giderme araştırması yaptıktan sonra ülkesine döndüğü ve Romanları Macar toplumuna entegre etmek için öğrendiklerini uyguladığı anlatılıyor.
Doktor, azınlık ve insan hakları savunucularına da örnek gösteriliyor.


ECA’nın önde gelen mezunları
ECA kurumunun önde gelen mezunları listesi ise şöyle:
“ECA’nın önde gelen mezunları arasında, Afrika, Doğu Asya, Pasifik, Avrupa, Yakın Doğu, Orta Asya’dan ve Batı ülkelerinden 57 devlet ve hükümet başkanı var.


AFRİKA
Çat: Yusuf Saleh Abbas, Başbakan
Cote d’Ivoire: Laurent Gbagbo, Başkan
Gana: John Atta Mills, Başkan
Kenya: Mwai Kibaki, Başkan
Mauritius: Anerood Jugnauth, Başkan
Mauritius: Navin Ramgoolam, Başbakan
Mozambik: Armando Emílio Guebuza, Başkan
Namibia: Nahas Gideon Angula, Başbakan
Togo: Faure Essozimna Gnassingbe, Başkan
Uganda: Apolo Nsibambi, Başbakan
Zimbabwe: Morgan Tsvangirai, Başbakan


DOĞU ASYA-PASİFİK
Avustralya: Quentin Alice Louise Bryce, Genel Vali
Japonya: Yukio Hatoyama, Başbakan
Papua Yeni Gine: Sir Michael Thomas Somare, Başbakan
Filipinler: Maria Gloria Macaraeg Macapagal-Arroyo, Başkan
Taiwan: Ma Ying-jeou, Başkan


AVRUPA
Avusturya: Heinz Fischer, Başkan
Belçika: Yves Leterme, Başbakan
Bosna-Hersek: Zeljko Kom’ai, Dönem Başkanı
Danimarka: Lars L’kke Rasmussen, Başbakan
Finlandiya: Tarja Halonen, Başkan
Finlandiya: Matti Taneli Vanhanen, Başbakan
Fransa: Nicolas Sarkozy, Başkan
Fransa: François Filon, Başbakan
Gürcistan: Mikheil Saakashvili, Başkan
Kosova: Fatmir Sejdiu, Başkan
Litvanya: Dalia Grybauskaite, Başkan
Litvanya: Andrius Kubilius, Başbakan
Makedonya: Nikola Gruevski, Başbakan
Malta: Lawrence Gonzi, Başbakan
Hollanda: Jan Peter Balkenende, Başbakan
Norveç: Jens Stoltenberg, Başbakan
Polonya: Donald Tusk, Başbakan
Portekiz: Anibal Cavaco Silva, Başkan
Slovakya: Robert Fico, Başbakan
İsveç: Fredrik Reinfeldt, Başbakan
Türkiye: Abdullah Gül, Başkan
İngiltere: Gordon Brown, Başbakan


YAKIN DOĞU
Mısır: Dr. Ahmed Nazif, Başbakan


GÜNEY VE ORTA ASYA
Afganistan: Hamid Karzai, Başkan
Butan: Lyonpo Jigme Yoser Thinley, Başbakan
Hindistan: Pratibha Patil, Başkan
Hindistan: Manmohan Singh, Başbakan
Kırgızistan: Kurmanbek Bakiyev, Başkan
Sri Lanka: Mahinda Rajapakse, Başkan
Sri Lanka: Ratnasiri Wickramanayake, Başbakan


BATI YARIMKÜRE
Belize: Colville Norbert Young,
Genel Vali
Kolombiya: Alvaro Uribe Velez, Başkan
Kostarika: Oscar Arias Sanchez, Başkan
Dominik: Nicholas Joseph Orville Liverpool, Başkan
Meksika: Felipe de Jesus Calderón Hinojosa, Başkan
St. Kitts/Nevis: Denzil Douglas, Başbakan
St. Lucia: Stephenson King, Başbakan
Surinam: Ronald Venetiaan, Başkan
Trinidad-Tobago: Patrick Manning, Başbakan
Trinidad- Tobago: George Maxwell Richards, Başkan
Uruguay: Tabare Vazquez, Başkan




Fullbright bursu ile 155 ülkede 294 bin kişi yetiştirildi
Amerikan Dışişleri Bakanlığı sitesinden verilen link üzerinden Fulbright bursları tanıtılırken 1946’dan beri 155 ülkede 294 binden fazla kişinin bu burs ile mezun olduğu belirtiliyor
Fullbright mezunları arasında halen dünyaya yön veren kişilerin, devlet ve hükümet başkanlarının, BM Genel Sekreterliği, Amerikan Kongresi,. NATO, Nobel Ödül Komitesi gibi kurumlarda çalışanlar, ayrıca sporcular arasında olimpiyatlarda altın madalya kazananlar bulunduğu bildiriliyor.
Fulbright’ın İslam Dünyası için 3-6 haftalık kısa programı bulunduğu; özellikle Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinde yerel örgütlenme, sivil örgütlenme, toplum gruplarının etkileşimi gibi konularda gençlere kurs verildiği belirtiliyor.
Fullbright Türkiye Komisyonu’nun bugünkü yönetiminde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından YÖK Başkanlığı’na atanan ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan da görev yaptı. AKP hükümetinin Devlet Bakanı Ali Babacan, ABD’de işletme yönetimi öğrenimi gördükten sonra Fulbright bursu ile yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra bir süre Amerika’da kaldı ve mali danışman olarak çalıştı.
Fulbright Yönetim Kurulu’nun Onursal Başkanlığı’nı ise ABD Türkiye Büyükelçisi Ross Wilson yapıyor.
2009 Yönetim Kurulu aşağıdaki Türk ve Amerikalı üyelerden oluşmaktadır:
James Jeffrey, (Onursal Başkan) Amerikan Büyükelçisi, Ankara
John Thomas Mc Carthy, (Başkan) İNG Bank Türkiye Müdürü, İstanbul
Dr. Sharon A. Wiener, Başkonsolos, İstanbul Konsolosluğu, İstanbul
Kaya Arıkoğlu, Mimar ve Şehir Tasarımcısı, Arıkoğlu Arkitekt Ltd. Şti, Adana
Dr. Craig Dicker, (Veznedar) Kültür Ataşesi, Amerikan Büyükelçiliği, Ankara
Doç. Dr. Fatma Taşkın, (Başkan Yardımcısı), Ekonomi Bölümü Başkanı, Bilkent Üniversitesi, Ankara
Prof. Dr. İhsan Dağı, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara
Namık Güner Erpul, Genel Müdür Yardımcısı, İkili Kültürel İlişkiler Genel Müdürlüğü, Dış İşleri Bakanlığı, Ankara
Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Genel Müdür, Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara


Fulbright Eğitim Komisyonu’nun Tarihçesi
Fulbright Eğitim Komisyonu, kendi İnternet sitesinde verilen bilgiye göre 1949’da ABD ve Türkiye arasında imzalanan ikili anlaşma sonucunda kurulmuştur.


Sitede aynen şöyle deniliyor:
*Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu Türk ve Amerikalı üniversite mezunlarını, akademisyenleri ve öğretmenleri seyahat ve diğer masraflarını kapsayan burslarla destekler ve ABD’de eğitim almak isteyen Türk öğrencilere danışmanlık hizmeti sunar.
Komisyon 1949’daki kuruluşundan beri, Türk ve Amerikan hükümetleri tarafından fonlanmıştır. Komisyon bu fonu artırmak için özel bağışlar da kabul etmektedir.
Türkiye Fulbright Programı kurulduğundan beri 4000’den fazla Türk ve Amerikalı öğrenci ile akademisyene burs imkânı sağlamıştır.
Fulbright mezunu Türk öğrenci ve öğretim üyeleri programlarını tamamlayıp kendi ülkelerine geri dönünce, kurumlarında önemli mevki sahibi olmuş, eğitim aldıkları ülke ile bağlarını da koparmayarak, Fulbright’ın amacını uygulamış ve gerçekleştirmiş olurlar.
Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İngiltere’de Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı ancak ABD Dışişleri Bakanlığı internet sitesinde Bakanlığın ECA bursu ile okuduğu bildiriliyor.
Arslan Bulut, Yeniçağ, 20/12/2009

30.9.09

DYP mebusluğu beklerken Başbakan olan Tayyip beyin Yahudilerle dansı

Önce bir şeyin altını çizeyim. Hayır bu satırların yazarı antisemitist yani klasik anlamda bir Yahudi düşmanı falan değildir.
Tersine daha önce yazı yazdığı Türkiye gazetesi gibi muhafazakar bir gazetede bile gözlemlerine dayanarak “İsrail, Türklerin Dünya’da sevildiği nadir ülkelerden biri” diye yazılar yazmıştır.
Dolayısı ile değerlendirmelerimiz ön yargılı ideolojik saplantıların sonucu değildir.
Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra gelelim konumuza:
Maalesef Türkiye’de kim iktidar olursa olsun Yahudiler’in aleyhine haber ve sorgulamalar pek yapılmaz!
Düşünün, Vakit gibi bir gazete bile bu konuda ancak zevahiri kurtarma adına hareket ediyor.
Gündem oluştuğunda istisnasız her şeyi konuşup tartışan Türk medyası ve aydınları, örneğin Yahudilerin kutsal topraklar ütopyasını hiç mi hiç sorgulamaz ya da K.Irak’daki Yahudi Kürtler olgusunu zerre gündeme getirmez!
Yahudilerin hedefe oturtulmaması bizim medyada adeta inanç gibi bir şeydir!
Bütün gençlik ve olgunluk dönemlerini Musevi düşmanlığı ile geçirip fikri kimlik ve kişilik bulan AKP kesiminin aynı geleneği hem de eskileri katlayarak sürdürmesi aslında var olan mutlak bir realitenin ispatıdır.
O da Yahudilerin Türkiye’deki müthiş etkisi ya da dolaylı hükümranlığıdır!
Tam bu noktada bir parantez açalım ve bir anekdot aktaralım:
Hafta sonu bizim sitenin lokalinde tavla partisi sonrasında eski siyasilerin bulunduğu bir grupla sohbetteyiz.
AP ve DYP’nin eski bakanlarından Hasan Ekinci anlatıyor:
- “Tayyip Beyle siyasette yasaklı iken yani AKP’yi kurmadan bir süre önce ortak dostumuz olan Artvinli bir işadamının Çatalca’daki evinde buluştuk ve 5 saat sohbet ettik.”
Ekinci devam ediyor:
- “Görüşme talebi ondan gelmişti ve bana Hasan Ağabey sen deneyimlisin ne yapmam lazım sorusunu sordu. Ben de, siyasi yasak ilelebet olmaz, yasağın ileride kalkar ve DYP ya da ANAP’dan mebus olursun dedim. O da, benim düşüncem de aynı karşılığını verdi.”
Ekinci anlatmayı sürdürüyor:
- “Aradan birkaç ay geçti yine Artvinli bir işadamının bürosunda ama bu sefer tesadüfen karşılaştık. Tayyip bey o karşılaşmamızda bana heyecanla ’Hasan Ağbi işler değişti, göreceksin Başbakan olacağım’ dedi. Tayyip bey bürodan çıkınca ortak işadamı dostumuza durumu sordum. Aldığım karşılık şuydu: Erdoğan ABD konsolosu ve Yahudi temsilcilerle temas halinde imiş!”
Hasan Ekinci’nin bu anlattıkları benim 2001 yılında Star gazetesinde yazdığım Erdoğan ADL önderi Abraham Foxman’la İstanbul’da gizlice buluştu haberimi doğruluyor ki zaten o haber hiçbir zaman yalanlanmamıştı.
Devam edelim...
Yukarıda aktarılan ve yıllardır yaşananlarla sabit ki Tayyip bey, Musevi lobisinin hâlâ gözdesidir!
Belli ki Yahudiler Erdoğan’ı deliğe süpürme kararını ertelemiştir.
Öyle olmasaydı 10 gün önce 50 siyonist örgüt lideri ADL çatısının önderliğinde Tayyip Erdoğan’ı kucaklayıp bağrına basmazdı.
İlginçtir, Erdoğan’ın bu denli geniş katılımlı bir toplantıya niçin katıldığı ve orada neler konuşulduğu medyamızda hiç mi hiç gündeme getirilmedi... Öyle ya 50 Yahudi önder laf olsun diye böyle bir toplantıya katılır mı? Demek ki ortada ciddi bir gündem ve ardından mutabakat söz konusudur!
İyi de nedir bu mutabakat? Yahudiler neyin karşılığında Erdoğan’a desteğini sürdürüyor? Kürt açılımı işi, mayınlı arazi ve askeri ihaleler olabilir mi?
Laf aramızda bendeniz, İsrail ve ABD desteği kesilmeden AKP’nin iktidardan gönderilebileceğini pek düşünmüyorum! Bunlar Erdoğan’a bir süre daha iş gördürüp ardından uğurlayacaklar.. Dileyelim o iş gördürme sürecinde Türkiye bölünmesin!
Sabahattin Önkibar, Yeniçağ, 30 Eylül 2009

2.5.09

TSK ile vuruşmak!

Bir tarafta 2009’un ilk üç ayında yüzde10’ları aşan ekonomik daralma.
Diğer tarafta Azerbaycan’la Türk kamuoyu ikilisi ile ABD-AB, Ermenistan ve diaspora dörtlüsü arasında sıkışma, Kıbrıs’da finale gelinmesi ve K.Irak’ta yaşanan malum süreç.
Ve bunlardan da önemli olan DTP-PKK kalkışmasının geldiği dehşet nokta, Tayyip beyi günlerdir uyutmuyor.
Öyle, çünkü bu konulardan her biri, bir değil birkaç iktidarı bile yutacak önemi haiz.
Değil tamamında, birinde bile mağlup olmak zaten inişte olan AKP’yi duvara toslatacak.
İşte bu realiteyi gören Tayyip Erdoğan haftalardır çıkış yolu arıyor.
Ekonomik buhranın küresel olgular sebebiyle en az iki yıl sürmesi kesindir ki, böyle bir zaman dilimine bir iktidarın dayanması ve ayakta kalması mümkün değil..
Keza Azerbaycan-Ermenistan olayında da zor bir süreç işlemeye başladı. Bir tarafta Obama’ya ayak üstü yapılan taahhütler, öbür yanda ayağa kalkan kamuoyları!
Aynı şekilde AB bağlamında Kıbrıs’ta da son tangoya gün sayılıyor.
Ya AB defteri yakılacak ya da Kıbrıs’la ilgili talep ve dayatmalara boyun eğilecek.
Kuzey Irak konusu bir başka dert.
Azıtan DTP ve PKK ise en sıcak problem.
Tayyip Erdoğan’ın gündemdeki bütün bu sıcak konulara değil bir çıkış yolu haritası ya da politikası, herhangi bir bakışı bile yok.
Adeta sorunların ardından sürüklenip geliyor.
Bir ara kabinede revizyon yapıp yeni hava ve imajla yol alırım diye düşündü ama bu rüzgarın kendine ancak üç gün yetebileceğini gördü.
Aslında Erdoğan’ın sorunu sadece vizyonsuzluk ve politikasızlık değil, gününü gün etme anlayışıdır..
6.5 yıldır sorunları hep halının altına süpürerek yani erteleyerek bugünlere geldi ama artık hesap günü geldi çattı.
Öyle olunca da Tayyip bey, tabir yerinde ise duvara dayandı ve kıpırdayamıyor.
Sorunlar, artık aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık hüviyetinde. Bir başka boyut, artık dış dinamikler de Tayyip beyden eskisi gibi ümitvar değil.
ABD ve İsrail, bölgede Türkiye’yi, daha doğrusu ordusunu olmazsa olmaz görüyor ve yolculuğa Tayyip beyle çıktı lakin aradan geçen 6.5 yılda Erdoğan aşındı. En önemlisi Tayyip beyle TSK arasında var olan güven bunalımının aşılmamış olması, Washington ile Tel Aviv’in desteğinde tereddütler yarattı.
Hillary Clinton ile Obama’nın Ankara ziyaretlerindeki laiklik vurgusu bunun işaretidir.
Evet Paxamericana ve İsrail, bir süredir ‘Türkiye’de yeni bir ekip olsa daha mı iyi olur’u sorguluyor.
Sorunların büyüklüğünü ve ABD ile İsrail gibi en yakın destekçilerinin bu bakışlarını gören Tayyip bey ise kara kara düşünüyor.
Peki Erdoğan çıkış yolu olarak neyi mi aklına getirebilir?
Gelin bir komplo teorisi yürütelim:
Yoksa Ergenekon’daki keskinlikler ve TSK’nın hedef alınmasına gösterdiği hoşgörü, askerin sabrının taşmasına mı endekslidir?
Evet Tayyip bey, bu sorunların altından kalkamayacağını gördü de, askerle vuruşarak demokrasi mücahidi imajıyla çekilmeyi ya da çekilmeye mecbur kalacak pozisyonu inşaya mı çalışıyor?
Olur mu öyle şey demeyin, değil geçen her gün, her saat bile Tayyip beyi aşındırıyor ve Erdoğan da bunu görüyor. Dolayısı ile bu gidişata böyle bir tedbir ve ambalaj çok mantıksız değildir.
Komplo teorin uçuk diyenlere sorarım o zaman, Türkiye bu kadar devasa sorunların kucağında iken hükümetin TSK ile bu boyutta cebelleşmesi nasıl izah edilecek?
Sabahattin ÖNKİBAR, Yeniçağ, 2 Mayıs 2009