imza kampanyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
imza kampanyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.12.08

Özür, bir işe yararsa kıymetli olur...

Bir grup aydın, bireysel bir kampanya açarak, "Ermeni kardeşlerimizden" özür diliyorlar. Kısa gerekçeleri de şöyle: "1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum."
Önce şunu söyleyeyim. "Ermeni kardeşlerimiz"den benim hiç rahatsızlığım yok. Evet, onlar bizim insan kardeşlerimiz. Biz önce insanız. Bu kampanyaya çok sert tepkiler gösterenler var. Tepkileri hakaret boyutuna taşıyanlar ise gerçekten ayıp ediyorlar.
Bizim ülkemizde maalesef demokratik terbiye yok. Çoğumuz itibarıyla sadece kendimize demokratız. Aykırı hiçbir ses, fikirlerimize hiçbir itiraz istemiyoruz. Adam gibi tartışmayı da bilmiyoruz.
Kampanyada imzası olan aydınların bazılarıyla arkadaşız. Onların demokrat duruşlarını hep takdir ettim. 28 Şubat sürecinde demokrasi, fikir ve ifade hürriyeti, özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi adına yapılan ortak mücadelenin, Türkiye'nin demokratikleşmesi adına ne kadar değerli olduğunun da idraki içerisindeyim. Öncelikle, Ermeni kardeşlerden özür dileme kampanyası, demokrat cephede bir zaaf oluşturmamalıdır. Çünkü malûm çevreler, milliyetçi duyguları istismar ederek şimdiden bir karşı saldırı başlattılar.
Kampanyaya gelince... Evvela bu kampanya kişisel bir kampanyadır. İster katılırsınız, ister katılmazsınız. Katılanları; "işbirlikçiler, gördünüz mü kimlerin adamı oldukları ortaya çıktı" türünden karalamalar, hele hele vatan hainliği suçlamaları, kin ve nefret siyasetinin tezahürüdür. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bu kampanya, zamanlama açısından eleştirilebilecek bir kampanyadır. Bende, Türkiye ile Ermenistan arasındaki meselelerin çözümüne bir fayda sağlamayacağı kanaati var. Sayın Cumhurbaşkanı'nın milli maç vesilesiyle yaptığı Erivan ziyaretinin ardından doğan olumlu havayı bozabileceğini bile söyleyebilirim. Zira bu meselenin çözümünde kamuoyu desteği çok önemlidir. Aydın arkadaşlar, tam da olumlu bir hava doğmuşken, "nereden çıktı bu Ermenilerden özür dileme kardeşim, sen dilersen dile biz özür dilemiyoruz" tepkilerinin öne çıkmasına vesile oldular. Yani kaş yapayım derken göz çıkarma gibi bir zemine kaydık.
Kampanyada imzası olan aydınlar, Birinci Cihan Harbi'nde Ermeni çetelerinin Ruslarla işbirliği yaparak on binlerce Müslüman'ın, Türk'ün, Kürt'ün katledildiğini inkâr etmiyorlar. O zaman vicdanen ve ahlaken, iki olay birlikte anılıp; "Tarihte böyle zulümler, haksızlıklar olmuştur. İnsan olarak bunların hepsinden acı çekiyoruz. Karşılıklı olarak bu acıları paylaşıyor, karşılıklı olarak özür dilenmesini doğru buluyoruz" dense, daha doğru olmaz mıydı? Farklı düşünen aydınların da bu imza kampanyasına katılmasına imkân tanınsaydı, daha isabetli davranılmış olmaz mıydı? Üzerinde düşünülmesi gereken bir eleştiriyi de hatırlatmalıyım: "Kamuoyu, büyük çoğunluk itibarıyla ortak hissiyat gösterdiği alanlarda bu aydınların hiç tepkisini duymuyor, görmüyor. Neden, Doğu Anadolu'da Ermeni katliamlarını hiç telin etmiyorlar? Balkan faciasından hiç söz etmiyorlar?"
Bence bu kampanyada, bir üslûp hatası, bir derdini tam anlatamama ve bu yüzden yok yere pek çok insanı da günaha sokma yanlışı var. Hırant Dink ailesinden ben de özür diliyorum. Varlık Vergisi'yle, 6-7 Eylül 1955'teki devlet komploları ile gayrimüslimlere zulmedilmesini asla tasvip etmiyorum. Başka zulümleri de, dünyadaki bütün zulümleri de, vicdanımı yaralayan, beni insanlığımdan utandıran facialar olarak asla tasvip etmiyorum. Ama gelecek önemli. Vicdanımdaki özürleri, çözüm adına bir itici güç olarak değerlendirebilmem önemli.
Özür erdemli bir davranıştır. Aydınların özür dilemesi daha anlamlı, değerli bir davranıştır. Ama o özür, çözümü kolaylaştırmalı, çözüm adına bir işe yaramalıdır...
Hüseyin Gülerce, Zaman, 19 Aralık 2008

18.12.08

Ermeniler de özür diliyor!

ERMENİ aydınları da 'Türklerden özür dileme!' kampanyası başlatıyor.
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı tarafından yapılan çok ince 'ayaktopu' jestinden çok etkilenen 'bizim' "aydınlar"ın belirli bir 'plan ve program' çerçevesinde başlattıkları 'özür dileme' kampanyasından çok etkilenip sevinçten gözleri dolan Ermenistan ve diaspora aydınlarından da karşılık geliyor.
Aradan daha bir hafta geçmeden onlar da kampanya başlatmak için kolları sıvadılar.
Önümüzdeki günlerde Ermenistan Halkı'nın imzasına ve Ermeni Diasporası'nın insafına sunulacak olan 'Duyuru'nun taslağı özel kanallarla elime ulaştı, sizlerle paylaşıyorum.
Aydoğan KEKEVİ

(Bir kaynak: Em. Öğr. Neşide Kerem Demir: 'Bir Şehit Anasına Tarihin Söyledikleri- Türkiye'nin Ermeni Meselesi' (Sayın Neşide Kerem Demir, 27 Ocak 1973 tarihinde şehit edilen Los Angeles Başkonsolos Muavini Bahadır Demir'in annesidir. A.K.)

* * *

"Biz aşağıda imzası bulunan Osmanlı İmparatorluğu'nun 'millet-i sadıka'sı Ermenilerin torunları olarak:
Bizans'ın Kırım'a sürdüğü 170 bin Ermeni'yi Gedik Ahmet Paşa kumandasındaki savaş filosuyla alıp yeniden Osmanlı topraklarına getirip İstanbul'a yerleştiren, Ermeni Patrikliğini ihdas eden Fatih Sultan Mehmet'ten;
Türkmen gençleri cepheden cepheye cihat uğruna koşturulurken Tebriz'den getirdiği Ermeni sanatkarlara ülkenin sanat damarlarını teslim eden Yavuz Sultan Selim'den;
Atalarımızı paşalıktan bakanlığa, Saray hazinesinin tesliminden imparatorluğun temsiline kadar her türlü makama layık gören tüm Osmanlı'dan; kendilerine gösterilen bu güvene layık ve sadık davranmayan; dış ülkelerin emperyalist amaçlarına alet olan; savaş halinde olan Osmanlı ordusuna arkadan saldıran, eli silah tutan erkeklerin cephede olmasını fırsat bilip köy yağmalayan, ırza geçen; terör örgütü kurup onlarca Türk diplomatını şehit eden; bugünkü Ermenistan sınırları içinde bir tek Türk barındırmayan;
Yıllardır her yerde, her fırsatta Türkleri kötülemeyi meslek edinen;
Okul kitaplarından masallara kadar her yerde her fırsatta çocuklarımıza 'Türk Düşmanlığı' aşılayan;
Gerçekleri yazanları, söyleyenleri korkutarak susturmaya çalışan;
Gerçekleri yazan kitapları piyasalardan toplattıran, belgeleri yok eden;
Ermenistan arşivlerini açmayarak sorunu sürüncemede bırakıp kullanan;
Sahte belgeler, tahrifatlı resimler, uyduruk sayılarla yıllardır dünya kamuoyunu aldatan;
Karabağ'da, Hocali'de katliam yapıp, milyonlarca Azeri'yi göçürüp perişan eden;
Her fırsatı 'yerli yersiz', 'doğru yanlış' demeden kullanarak Türkleri dünyaya şikayet edip kötüleyen atalarımız ve günümüz Ermenileri adına özür diliyor; Türk milletinden bizleri ve atalarımızı bağışlamalarını rica ediyoruz..."

Destekleyenler:

(...)

Özür dilemiyoruz
ÖZÜR bildirisine karşı ne yapacağız, bunun karşısında da mı susacağız?
Şimdi biz de sesimizi duyurmak, suçlu olmadığımız bir konuda özür dilemeyeceğimizi göstermek için bir web sitesi açtık. www.ozurdilemiyoruz.biz
Bütün özür dilemeyenlerin desteklerini bekliyoruz, tıklayın, bir imza da siz atın...
Ertuğrul AKGÜNDÜZ

"TARİH yazmak da tarih yapmak kadar önemlidir" diyen Ulu Önder Mustafa Kemal Paşa'dan... ASALA terörüne kurban giden diplomatlarımız ve ailelerinden... özür diliyoruz.
Haydar MUTAF GAZİANTEP
Yalçın Bayer, Hürriyet, 18 Aralık 2008

17.12.08

Ben de özür dilerim

Bizim aydınların Ermenilerden özür dileme hareketi beni heyecanlandırdı. Ben de işin bir şekilde ucundan tutmaya karar verdim...
Ben Osmanlı’nın savaştığı herkesten özür diliyorum. Bizans’tan özellikle... Sonra başta eski hısımlarım Ramazanoğulları olmak üzere Osmanlı’nın hafif şiddet uygulayarak hizaya getirdiği bütün Anadolu Beylikleri efradından... Cengiz Çandar’dan mesela... Soyağacı Çandaroğulları’na kadar gidermiş...
Fatih, Kanunî ve bilumum ilgili padişahlar döneminde Osmanlı’nın bekası için Balkanlar’da, Avusturya’da, Romanya’da, Macaristan’da ve de Arap yarımadasında, hatta Kuzey Afrika’da dövüştüğümüz ne kadar millet varsa hepsinden özür dilerim.
Tabii Çanakkale’yi zindan ettiğimiz tüm ulusların evlatlarından özür dilerim. Osmanlı’ya karşı isyan etmiş olan tüm ulusları sindirmek için girişilmiş mücadelede tepelediğimiz herkesten özür dilerim. Hele savaş sırasında Osmanlı’nın içine düştüğü zaafı fırsat bilip yüzlerce yıl velinimet olarak önünde eğildikleri padişahlığa karşı isyan bayrağını açmış ve çoluk çocuk demeden pek çok Türk ve Müslüman komşusunu doğramış olan gruplara karşı Osmanlı’nın verdiği reaksiyon sonucu evinden, toprağından, hayatından olmuş kavimlerin kefaletini de ben ödemeliyim. Onlardan da özür diliyorum...
Bütün bunları yapacağım yapmasına da; bu konuda ne kadar geri gitmem gerektiğini bir kestirebilsem...
Örneğin Orta Asya’ya ve Çinlilere kadar gitmeli miyim? Ne kadar yakına gelmeliyim? PKK terörü sırasında telef olmuş Kürtlerden de özür dilemeli miyim mesela? Ya da İtalya, Sezar’ın ve Roma İmparatorluğu’nun yaptıkları için kimlerden özür dilemeli. Örneğin aslanlara atılan Hıristiyanların efradının ellerine kapanmalı mı bugünkü İtalyanlar?.. O kadar da geri gidilmez, bu arada kendileri de Hıristiyan oldular mı diyorsunuz? Peki Arnavutlardan özür dilesinler mesela; ya da Habeşlerden; ülke içinde partizanlardan... Öte yandan İngiltere ne yapsın, buyurursunuz? Müstemlekelerinden özür dileyip sıkı tazminatlar ödemeli mi, mesela? ABD’yi hiç sormuyorum... Onların yatacak yerleri yok, bu mantıkla...
Bu arada Osmanlılardan, Türklerden, ABD’li zencilerden, Afrikalılardan, İrlandalılardan, Basklılardan, Iraklılardan, Afgan halkından kim özür dileyecek? Onların ‘acılarını’ kim içinde duyacak?..
Bu soruların yanıtını bir bulsam, ben de “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e” duyarsız (!) kalmayacak ve bir kısım necip Türk aydını gibi Ermenilerden özür belgesini imzalayacağım... Ne yazık ki bir türlü bulamıyorum...
Ali Saydam, Akşam, 13 Aralık 2008

Hrant’tan özür diliyorum

Hrant’ın (Dink) arkadaşıydım ben. Onun ölümünün sorumluluğunu hissedenlerden de biri. En yakınlarından biri değildim. Çok sık görüştüğümüz de söylenemezdi. Ama arkadaştık işte. Ortak anılarımız birikmişti. İlk kez yurtdışına çıktığı vakit, Amerika’da Ann Arbor’da Michigan Üniversitesi’nde 7-10 Mart 2002’de ‘Balkan Savaşlarından Yeni Türkiye Cumhuriyetine’ başlıklı atölye çalışmasının son gününde kamuya açık oturumunun iki konuşmacısıydık. 2006’da Paris’te birlikteydik. İstanbul’da, Trabzon’da panellerde birlikte yer aldık. Defalarca, son kez onun Kınalıada’daki evinde aynı sofrayı paylaştık, ekmeği bölüştük.
Herşeyi konuştuğumuzu, ama aramızda hiç ‘soykırım’ tartışması geçmediğini hatırlıyorum. Hrant için en önemli şey, ‘vicdan’dı. O yüzden, hep çok kolay anlaştık. Çok sık görüşmesek, en yakınındakilerden biri değilsem de, hep çok yakın iki arkadaştık. O yüzden, adım adım ölüme yürüdüğünün idrakinde olmamanın ağır sorumluluğunu hissettim.
Ogün Samast, Yasin Hayal, Kemal Kerinçsiz, Veli Küçük; bunların hiçbiriyle ilişkim olmadı. İlk ikisinin adını Hrant’ın öldürülmesinden sonra öğrendim. Üçüncüsünün adını Hrant’ın yargılandığı sırada Şişli Adliyesi’ndeki provokasyonlar ve yaptığı suç duyuruları vesilesiyle biliyorum. Dördüncüsünün varlığından Susurluk’tan bu yana haberim oldu. Bu isimlerin ilk ikisi Hrant Dink cinayeti, son ikisi Ergenekon davası nedeniyle şu anda tutuklu durumdalar.
Yine de Hrant’ın ölümünün sorumlularından biriyim ben. Öldürülebileceğini nedense hiç aklıma getirmediğim ve duruşmalarda onu yalnız bıraktığım için. Öldürüleceğini sezemediğim ve hiç değilse bir süre Türkiye dışına gitmesi için onu ikna etmeye çalışmadığım için.
Oysa, Şişli Adliyesi’ndeki duruşmalar, bir ‘linç gösterisi’ne dönüştürülmüştü. Kemal Kerinçsiz ve arkadaşları mahkemeyi mahkeme olmaktan çıkartmışlardı. Onu mahkeme salonunda ‘Ergenekoncular’ yalnız bırakmamıştı. Veli Küçük de bırakmamıştı. Önceki gün Ergenekon davasında yaptığı savunmada, Şişli’de arabasıyla geçerken bir kalabalık gördüğünü, arabasından inerek Adliye’ye girdiğini söyledi. Yani, Hrant’ın yargılandığı sırada adeta tümüyle bir rastlantı eseri ve merak saikiyle duruşmasında bulunmuş. Veli Küçük, sanki bir alışveriş merkezinin açılışına gider gibi, belinde tabancasıyla o gün Şişli Adliyesi’ne girivermiş. Bizler, Hrant’ın arkadaşları, rastlantı eseri bile olsa o sırada Şişli Adliyesi’nde bulunmadık.
Hrant, duruşmasına Veli Küçük’ün geldiğini görünce, bir ortak arkadaşımıza “İşte şimdi bittik” demiş. Öldürüleceğinin kokusunu o an orada almış. Öldürüldükten sonra kardeşlerinden biri bana “Abim, Veli Küçük’ü mahkemesinde göreli beri öldürülmesi ihtimalini ciddi ciddi düşünmeye başlamıştı, çok rahatsızdı” dedi.
Zaten, öldürülmesinden bir yıl önce onun öldürüleceğini bilmeyen kalmadığını bir adalet sefaleti halinde süregelen cinayet davası safahatında öğrendik. Trabzon Jandarması, Trabzon Emniyeti, İstanbul Emniyeti, devlet kurumlarının içinde Hrant’ın öldürüleceğini ta bir yıl öncesinden bilen sayısı, anlaşılan, bilmeyen sayısından fazla imiş. Hrant da sezmiş öldürüleceğini.
Biz sezemediğimiz, en azından ben kendi payıma sezemediğim ve bu nedenle gereğini yapamadığım için öldürülmesinin sorumluluğunun ağır vicdanî yükünü taşıdım ve taşıyorum.
Bu nedenden ötürü Hrant’tan özür diliyorum...

***

İstanbul’da hayatı durduran en az 200 bin kişinin yürüdüğü, Ankara’dan birçok büyükelçinin, Avrupa’dan bir dizi siyaset adamının gelip katıldığı cenazesine, Bolu Tüneli’nin açılışı nedeniyle İtalya Başbakanı Romano Prodi ile birlikte olan Başbakan Tayyip Erdoğan’ı katılmaya, hiçbir hükümet üyesini cenaze kortejinde yürümeye ikna edemediğimiz için de Hrant’tan özür diliyorum.
Onlar bir yana, kendi meslek çevremizdekileri, medya patronlarını ve en önemli gazete genel yayın yönetmenlerini ne cenazesine, ne de cinayetiyle ilgili duruşmalara getirmeyi sağlayamadığımız için de Hrant’tan ayrıca özür dilemem gerektiğinin idrakindeyim.
Eğer Başbakan ve hükümet üyeleri o cenazede yürüseydi, Hrant Dink cinayeti davasının da, Ergenekon davasının da farklı bir seyirde cereyan edeceğinin farkındayım.
Hrant’ın ölümünden sonra niçin öldürüleceğinin farkında olamadığımı, niçin ruhunu ezen, azgın milliyetçilik gösterileri halinde bir ‘kişisel linç’ şeklini alan duruşmalarında onu yalnız bırakmış olduğumu, böylece ölümünün sorumluları arasına yazıldığımı(zı) çok düşündüm.
Türkiye’de başına belâ sarmak her birimiz için o kadar sıradanlaşmıştı ki, Hrant’ın yargılanmasında öylesine ‘dramatik’ bir yan görmemiştim herhalde. 301’den Orhan Pamuk da, Elif Şafak da, Murat Belge de, 288’den ise Hasan Cemal de, İsmet Berkan da, Halûk Şahin de, Erol Katırcıoğlu da yargılanmıştı zaten. Ben zaten bir ‘andıçlı’ idim. Türkiye’de böyle şeylerin olması doğaldı. Hrant da ‘biz’den biriydi. 301’den yargılanmasında anormal bir şey yoktu. Bunlar bizim yaşadığımız Türkiye’de ahvâl-i adiyeden şeylerdi. Olurdu böyle şeyler. Hrant da ‘bizler’lerden biriydi.
Hrant’ın Ermeni olduğunu unutmuştuk. Evet, Anadolu toprağına, o toprağın altına bile ‘su çatlağını bulur’ derken gözleri dolacak kadar bağlı ateşli bir yurtseverdi Hrant ve bizler gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı idi ama bir farklılığı vardı, Ermeni’ydi.
Ermeni olmanın fark yaratması, ister istemez, ne olup bittiğini biz Müslüman Türkler ömrümüzün çok büyük bölümünde bilmesek bile kimlik kodlarımıza kazınmış, zihnimizin gerisinde hep var olan 1915’deki ‘trajedi’den, eski kuşak Osmanlı Ermenilerinin diliyle ‘Büyük Felâket’ten kaynaklanıyordu.
Bu farkı fark etmeden ölümünün önüne geçmek için gereğini yapmamış olmaktan ötürü Hrant’tan özür diliyorum.

***

Toplu imza kampanyalarını sevmem. Katılmam da. Bana pek ‘Fransız’ bir âdet gibi görünür. İmzayı atarsın, Le Monde gazetesinde diğer imzalarla birlikte yayımlanır. Görev yerine getirilmiş olur yani. Kolay yoldan. Bazıları Türkiye’de buna abonedir. İsimleri ancak kalabalık imza kampanyaları vesilesiyle duyulur. ‘Bireyciliğim’ bu ‘sürü mensubu olmaktan güç alma’ tavrına aykırı düşer.
12 Eylül döneminin ‘Aydınlar Dilekçesi’ burnumun dibinde hazırlandığı ve harekete geçtiği halde ona bile katılmadım. O ‘Dilekçe’ hazırlandığı sırada, 12 Eylül rejiminin sonuna gelmiştik. Öyle bir dilekçe, rejimin en kaba baskı döneminde ortaya çıksa anlamı olacaktı diye düşündüm ve imzalamadım.
Bir süre önce telefonuma düşen bir mesaj, aşağıdaki metnin altına imza atıp atmayacağımı soruyordu:
‘1915’de Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’a duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.’
‘Tamamdır’ cevabını yazıp göndermem birkaç saniye sürdü.
Kampanyanın hazırlanış yöntemine, metne itirazım olabilirdi. Hepsini bir yana bıraktım. ‘Aydınlar Bildirisi’ olabilecek herhangi bir şeyde itirazdan, üstelik haklı itirazlardan bol şey bulunmaz. Bu, o değildi. Bu bir ‘yurttaşlar vicdan hareketi’ olma hedefine yönelikti.
İşe başlamak için kamuoyunca bilinen, göz önünde olanların imzalarıyla yola çıkmanın itiraz edilecek bir yanı olamaz. Ama bu bir ‘aydınlar hareketi’ değil. Bir ‘yurttaşlar hareketi’ ve metnin içeriği işin ayrıntı kısmı. Bu bir ‘vicdan haykırışı’. Nitekim bu yazının yazıldığı sırada, bir yıl sürecek kampanya başlayalı ancak 24 saat olmuşken, yurtiçinden ve dışından gelen imzaların sayısı 7 bine dayanmıştı. İmzaların hadi 100’ü, 200’ü tanıdık isimlerden gelse, binleri, onbinleri nasıl açıklayabilirsiniz ki?
Türkiye insanının vicdanının bir parçası olmaktan, dünyada Türkiye’nin onurunu yüceltecek onbinlerden biri olmaktan mutluyum.
Bu vesileyle bir ‘sırrımı’ burada açıklayabilirim: İmza atıp atmayacağım sorusunu okuduğum o anda, yukarıdan Hrant’ın beni izlediğini hissettim.
‘Tamam’ dediğim anda, Hrant’ın ondan ‘özür dilediğimi’ duyduğunu biliyordum...
CENGİZ ÇANDAR, Radikal, 17 Aralık 2008

Bu Bildiriyi İmzaladık...

GENELLİKLE bildirileri imzalamayız; şöyle deriz: “Eğer bildirinin içeriğiyle aynı düşünüyorsak, bildiriyi imzalayacağımıza, kendi köşemizde aynı görüşü savunur ve yazarız.”
Ama aşağıdaki bildiriyi imzalıyoruz, çünkü “Ermenilerden özür dilenmesi” gerektiğini belirten bildiriye karşılık veren Büyükelçi ve “Hariciyeciler”in bildirisini bugünkü yazımız olarak benimsiyoruz, aynen yayımlamakla da imzalamış oluyoruz:


* * *

BÖYLESİNE yanlış ve tek taraflı bir girişim (Ermenilerden özür dilenmesi), tarihimize saygısızlık ve terör örgütlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaptıkları ve cumhuriyet tarihimizde de giriştikleri şiddet eylemlerinde hayatlarını kaybeden insanlarımıza ihanet etmek anlamına gelecektir. 1915 Ermeni tehciri acı sonuçlar vermiş ise de, Türk insanının Ermeni isyanları ve terör eylemlerinde uğradığı kayıplar ve acılar Ermenilerinkinden daha az değildir.
Ermeni tedhişçilerinin 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren daha sonra 1. Dünya Savaşı sırasında ve Kurtuluş Savaşı’nın ilk dönemlerinde istilacı düşman kuvvetlerine katılarak Anadolu insanımıza karşı kitlesel vahşet eylemlerinde bulundukları bilinmektedir.
Cumhuriyet tarihimizde ise 1973’te tekrar hortlayan ve ASALA ve “Adalet Komandoları” adlı terör örgütlerinin 1974’ten 1986 yılına kadar sürdürdükleri bilinen eylemler 70 kişinin ölümüne, 574 insanın yaralanmasına sebep olmuş, bunların arasında 34 kamu görevlimiz ve aile yakınları can vermiştir.
Geçen yüzyıl sonlarından itibaren Azerbaycan topraklarının dörtte birine yakın bölümünün Ermenistan tarafından işgal edilmiş ve buradaki bir milyon kadar nüfusunun kendi topraklarında sürgün hayatı yaşamakta olması bugün de çözüm beklemektedir. Özür dileme kampanyası gibi sakat bir girişime kalkışanlar acaba tarih boyunca Ermeni terörüne can veren ve zulüm gören insanlarımız için de özür dilenmesini düşünmekte midirler?

* * *

ERMENİ İddiaları hakkında özür dilemek girişimini bir tarafa bırakıp, öncelikle, yakın geçmişte masum Türk diplomatlarını, görevlilerini ve ailelerini acımasızca katletmiş olan Ermenilerin Türk ulusundan özür dilemesini sağlamak gerekir. Bu katiller hâlâ hayattadır ve Ermenistan ile bazı ülkeler tarafından himaye gördükleri için cezasız kalmışlardır.

* * *

YURTDIŞINDA görevli bulunduğumuz yıllarda bizler, Ermeni terörünün acısını bütün vahşetiyle yaşadık. Tek yanlı Ermeni iddialarının her terör eyleminden sonra dünya kamuoyunu daha da etkilediğini gördük. Bugün terör artık işlevini bitirmiştir.
Planın ikinci aşamasında özür dilenmesi ve bundan sonra da işin toprak ve tazminat taleplerine vardırılmasının tasarlandığını biliyoruz. Dileğimiz, uğradığımız bunca kayıp, acı ve haksızlıktan sonra kendi insanımızın böyle bir sinsi ve kasıtlı plana alet olmamasıdır.

* * *

BUGÜN Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerde bir yumuşama sürecine girilmesi ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi isteniyor ise, bunun yolunun, tek taraflı özür dilenmesi gibi tavizlerden değil, öncelikle taraflar arasındaki sınırların ve toprak bütünlüklerinin tanınmasından, ve mutlaka gerekiyor ise, her iki tarafın tarih boyunca çektikleri acıların karşılıklı olarak paylaşılmasından geçtiğinin hatırda tutulmasında yarar görüyoruz. Aksi takdirde, “özür dilenmesi” gibi tek yönlü bir davranış yersiz ve yanlış olacak, tarih gerçeklerine aykırı düşecek ve ulusal çıkarlarımız açısından vahim sonuçlar doğurabilecektir.

* * *

BU bildirinin altına imzamızı attığımızı bir daha belirtelim, aslı gibidir...
Hasan Pulur, Milliyet, 17 Aralık Çarşamba 2008

Oh o var, ben rahatladım

NEYSE rahatladım."Genesis" döneminde çok sevdiğim, ama sonraları etnik takıntısını pek anlamadığım Peter Gabriel de "Ermenilerden özür dileme" kampanyasına katılmış.
Yani "biz Türkler" adına o da Ermenilerden özür diliyor.
Ne için? "Biz Türklerin" geçmişte Ermenilere yaptığı kötü şeyler için.
Bu kampanyaya ben de katılıp katılmamayı tartışıyordum.
Bu haberi okuyunca rahatladım.
Üzerimden büyük bir yük kalktı.
Madem o "biz Türkler" adına Ermenilerden özür diliyor.
Ben de "o İngilizler" adına Hintlilerden, Pakistanlılardan, Uzakdoğu'daki bütün eski sömürgelerin halklarından özür diliyorum.
Ne için özür diliyorum.
"O İngilizlerin" o halklara yaptığı çok kötü şeyler için.
Ermeni olayının tarihsel çözümü için formül bulundu.
Başka halklardan insanlar, başka halkların üçüncü halklara yaptığı kötü şeyler için başka halklar adına üçüncü halklardan özür diliyor.
Zaten, başka halkların parlamentoları da, bir başka halkın üçüncü halka yaptığı kötü şeyler için "tarihi yeniden yazma" veya "yazdırmama" yetkisini üzerine almaya başladı.
Bu durumda biz Türkler için mesele kalmadı.
Ermeniler için de kalmamış olması gerekir.
Artık bu sorunu vekáletname yoluyla çözme şansımız var.

* * *

İşin şakası bir yana, bazı Türk aydınlarının başlattığı "özür dileme" kampanyasını büyük bir şaka olarak görüyorum.
Hazırladıkları metin de bir harika.
Şimdi korkuyla bekliyorum, acaba kaç Türk, tarihin görüp göreceği bu en muhteşem romantik imza kampanyasına katılacak?
Bir milyon kişi mi?
Yoksa iki, üç, beş milyon mu?
Ya imza atanların sayısı, milli irade tam sayısı olan yüzde 47'ye ulaşmazsa...
Düşünün bir kere, "Milli irade katiyen özür dilemiyor..."
Rezil olduk mu sana Ermeniler karşısında.

* * *

Hazır Peter Gabriel de devreye girmişken, bence bohçada ne kadar özür meselesi varsa ortaya dökmek lazım.
Mesela, ASALA terör örgütünün katlettiği diplomatlarımız için kim özür diyecek?
Bugüne kadar ne diasporada ne Ermenistan'da bir Ermeni çıkmadığına göre, özür dileyecek üçüncü ülke vatandaşları bulmalıyız.
Ben Mick Jagger'a gidelim diyorum.
Kesin basar imzayı.
1915'te Ermeni çetelerin katlettiği Türk ve Kürtler için ise Almanya'ya gidelim diyeceğim ama, onların başında da başka özür meselesi var.
Peki Balkan Savaşı'nda, Selanik'te silah bıraktığı halde katledilen sivil Türkler?
Onlar için kim özür dileyecek?
Sizce Kanadalı biri yapar mı?
Mesela Leonard Cohen.
Yok o yapmaz, çünkü Yunanlıları çok sever, uzun yıllar bir Yunan adasında yaşadı.
Belki Asya'dan bir halk bulmak mümkün olabilir.
Sizi uyarayım.
Türk'e vuracak birini bulmak kolaydır da, katledilmiş Türkler için özür dileyecek birilerini bulmak o kadar kolay değil.

* * *

Yine de Türkler adına özür dileyecek üç beş Türk aydınının ortaya çıkması iyi bir şeydir.
Yarın dünyanın önüne çıkıp, "Bakın bizde özür dileyen var. Ama onlarda tek kişi bile yok" diyebiliriz.
Sırf bunu söyleyebilmek için, bu imza kampanyasını gönülden destekliyorum.
Ve söz, ben de İngilizlerin, Fransızların yaptıkları kötü şeyler için açılacak imza kampanyalarına Peter Gabriel kadar damardan destek vereceğim.
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 17 Aralık 2008