kara mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kara mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.4.10

Sizce bu bir fantezi yazısı mı

ÖNCEKİ akşam, İzmir’in Bostanlı semtinde dolaşıyorum.
Çocukluğumda bataklık olan bu bölgede Beyoğlu gibi bir yer doğmuş.
Bütün semt restoran ve kafelerle dolu.
Neredeyse bütün hepsinin müşterisi var.
Sokaklar cıvıl cıvıl, insanın içi açılıyor.
Oysa benim derdim başka. İflah olmaz bir CSI (Crime Scene Investigaiton - Olay Yeri İnceleme) seyircisi olarak, seri katilin şehirdeki etkisini görmeye çalışıyorum.
Hürriyet İzmir Temsilcisi Deniz Sipahi’den aldığım bilgiye göre, üç gün boyunca restoranların ve alışveriş merkezlerinin cirosunda belirgin bir düşüş olmuş.
Katil yakalandığı andan itibaren de restoranlar yeniden dolmuş.
Üst üste işlenen üç cinayet böyle bir olayın sosyal boyutunu da çok güzel anlatıyor.
Demek ki bir katilin adına “seri” sıfatı eklenince, tüketim ekonomisinin kırılganlığı da anında ortaya çıkıyor.

* * *


Peki bu kişi gerçekten bir seri katil mi?
Amatör uzman yanım şunu söylüyor:
İzmir’de üst üste üç cinayeti işleyen kişi, bana göre “seri katil” olarak nitelenemez.
Hayatımın çok büyük bölümünü hayaller dünyasında geçirdiğim için, içimdeki “Profiler” uyandı.
“Profiler”, FBI’ın 1980 ve 90’lı yıllarda geliştirdiği polisiye kavramlardan biridir.
Seri katillerin profilini çıkaran kişilere verilen isimdir.
Kimliği bir türlü belirlenemeyen, robot portre çıkarmak için tanık bulunamayan durumlarda uzmanların çıkardığı bir tür çizgisiz robot portredir bu.
Mesela, katil muhtemelen 20-25 yaşlarında, Afrika kökenli veya beyaz, siyah Van kullanan, anne babası ayrılmış bir kişi.
Bunlarla ilgili çok, ama çok kitap okudum.
Tekrar ediyorum bu adam “seri katil” sınıfına sokulamaz.

* * *


Dünyadaki ünlü seri katil profillerine baktığınızda şunu fark edersiniz. Seri katiller, bu işi para veya eşya çalmak için yapmazlar.
Hiçbir şey almazlar mı? Alırlar. Ancak aldıkları “şey”, onları için çok özel anlam ifade eden bir şeydir.
Mesela, elbisesinden bir parça veya öldürdüğü insanın gövdesine ait organik bir parça.
Ama yakalanan zanlıya baktığım zaman, klasik bir seri katil portresi göremiyorum.
Seri katillerin bir imzası vardır.
Bu imza kendini cinayeti işleme şeklinde gösterir.
Bu olaya baktığımızda cinayet işleme şekli aşağı yukarı aynı. Kullandığı tabanca aynı. Ama cinayet şekli çok sıradan.
Buna karşılık bu kişi seri katil profiline yaklaştıran özellikleri de var.
Son bulgulara bakılırsa, öyle paraya çok fazla ihtiyacı olan bir kişi değil. Ailesinin geliri varmış.
Ayrıca kameraya yakalanan görüntüsündeki kılık kıyafeti de bunu gösteriyor.
Öyleyse, öldürdüğü kişilerin parasını ve cep telefonunu niye alıyor?
Anlattıklarına bakılırsa, geçmişinde bir kadınla yaşadığı ilişkinin hüsranla bitmesinin yarattığı travma var.
Yani onu bütün kadınlara düşman hale getirecek bir motif.
Bu son iki bulguya bakarak bu kişiye “seri katil” denilebilir.
Ancak benim bugüne kadar okuduğum “Profiler” kitaplarında ve seyrettiğim CSI filmlerinde gördüğüm şeyler bana, bu kişinin seri katil olarak nitelenemeyeceğini söylüyor.
Ortada üst üste işlenmiş üç cinayet var.
Ama işleyen kişi seri katil değil.
Bu yazıyı, polisiye meraklısı bir gazetecinin fantezisi olarak görebilirsiniz.
Hayır değil.

* * *


Seri katil olayı, Amerika dışında pek görülmeyen bir kriminal fenomendir.
Bir de zaman zaman Rusya’da rastlanır.
O nedenle seri katiller, ciddi bir toplumsal sorunun varlığına işaret eder.
Yakalanan kişi eğer bir seri katilse, bu sorunun mutlaka bulunup ortaya çıkarılması gerekir.
Çünkü, seri cinayet bir toplumda çok etkili “rol modelleri” yaratmaya aday bir olgudur.
Yani buna özenen insanlar çıkar.
Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetlerinde, okey masası psikolojisine bakılması gerektiğini söylediğim için “derin devlet teorisyenlerinin” hışmına uğramıştım.
Neyse ki bu konuda işin içine “derin devleti” sokup, bütün suçu onun sırtına yükleyerek problemin aslını görmezden gelmemiz gerekmeyecek.
Ortada siyasi veya dini bir motif yok.
Yazdığım şeyler işte bu nedenle fantezi değil, çok somut bir sosyal sorunla ilgilidir.
O nedenle lütfen “Don’t shoot the pianist”.
Piyaniste ateş etmeyin, sorunun arkasındaki gerçeğe bakın demek istiyorum.
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 30 Nisan 2010



* * *

 Kahve muhabbeti örneği mi desem, Türkiye'nin akil adamları bunlar mı desem, diziler işte bundan zararlı mı desem...

2.7.09

Türkiye'de Son Durum

22.6.08

Nankörler ve halklar

SONUCU işittiğim an bütün cinlerim başıma toplandı. Hiddetten köpürdüm.
İlk tepkim, televizyon önünde avazım çıktığı kadar "nankörler" diye bağırmak oldu.
Ekranın kırılacağından korkmasam, elimdeki meşrubat şişesini fırlattığımın resmidir.

* * *

HAYIR, Avrupa Kupası'ndaki her hangi bir futbol karşılaşmasından bahsetmiyorum.
Daha neler, top uğruna yürek enfarktı geçirecek kadar aklımı peynir ekmekle yemedim.
Ben, İrlanda'da gerçekleşen ve "hayır"la noktalanan AB referandumundan söz ettim.

Ve, tekrar n-a-n-k-ö-r-l-e-r!

* * *

EVET evet, nankörler, çünkü Portekiz ve Yunanistan dahil hiçbir üye, İrlanda'nın yararlandığı ölçüde Topluluk'tan nemálanmadı. Bu kadar papel, bu kadar mangır götürmedi.
Nüfusu topu topu dört milyon ama, bölgesel yardım, balıkçı kredisi, sermaya yatırımı falan derken, dile kolay, Ada'ya kırk milyar avro para girdi. Varın, kelle hesabını siz yapın.
Oysa, bundan yirmi yıl önce Dublin sokaklarını ilk arşınlamaya başladığımda, bir kaç şık semt hariç, James Joyce'nin kentini Kuzeyli bir Üçüncü Dünya şehrine benzetirdim.
Köhne mahallelerde oyalan ve sefaleti ılık birayla unutmaya çalışan aylak işsizler.
Öyle, "Eire" denilen ülke, bacası tütmez fabrikalar, kepengi açılmaz dükkanlar, koyunu otlamaz çayırlar ve uskuru dönmez tekneler sergileyen "molozluk müze"siydi.

* * *

SONRA, yukarıdaki AB tam anlamıyla bir Hızır Aleisselam olarak imdada yetişti.
Düne kadar açlıktan nefesi kokan ve nafaka kazanmak için káh İngiltere'ye, káh ABD'ye göçen ahali, Brüksel'in oluk oluk akıttığı değirmen suyuyla bir zenginleşti, pir zenginleşti.
Karun serveti edindi ki, en zirvede yer alan İskandinav devletlerini bile solladı.
Bırakın başka yere göçer etmeyi, tam tersine, burnu pek bir büyüyen o ahali artık "avam işlerde" çalışmaya tenezzül buyurmaz oldu.
Akın akın Leh muslukçu, Rumen hizmetçi, Paki çöpçü ithal etmeye başladı.
Zaten, sonraki her gidişimde hayat seviyesinin dehşet hızla yükseldiğini gördüm.
Ve tabii aynı AB'yi düşünerek de, "darısı bizim başımıza" dedim.
Ama işte, "veli nimet" olarak öpüp başlarına koymaları gerekirken, devede kulak bir İrlandalı "çoğunluk" Topluluk Anayasa'sını reddetti ki, şimdi ayıkla pirincin taşını
Nitekim, dün ben bu satırları yazarken Brüksel'de konuyu tartışan AB zirvesi henüz noktalanmamıştı ama, bir çuval inciri berbat eden bu gelişmeye kolay çare bulunamayacak.

* * *

PEKİİ, İrlanda'daki "nankörler" kimdir ve ne istiyorlar?
Efendim, bu yeni görmüş zengin şımarıkları "havaiyatçı ekolojistler"ten "ulusalcı egemenciler"e uzanan ve káh çevreciliği, káh milliyetçiliği, káh da "adacılığı" gıdıklayan bir yama bohçadan oluşturuyorlar. Aslında, kendi aralarında da saç baş yoluyorlar.
Üstelik de af buyurun, hiçbir halt istemiyorlar. Tek bir alternatif dahi sunmuyorlar.
Zaten bunun için, ne ciddi bir partiden; ne de çok güçlü Kilise'den destek bulabildiler.
Oysa ne çare ki, kriz ufukta görününce Leh muslukçuyu sepetlemek isteyen "sıradan proleter"; Dublin'in AB komiseri ferágatini "onur"una yediremeyen "milli egemenci" veya boşanma ve kürtaj tam yasallaşır diye ödü kopan kara Katolik, buz gibi de o desteği verdi.
Başka bir deyişle, İrlanda "nankörler"i, her biri ayrı telden çalan ama hepsi aynı gayr-ı mantiki "hayır"da birleşen ve hiç şüphesiz ki adına "halk" denen kitleden oluştu.

* * *

HALK... Ne mukaddes, ne dokunulmaz ve kulağa ne hoş gelen bir kelime değil mi?
O halde, buyrun ve kultsaldır diye, halkın n-a-n-k-ö-r-l-ü-k'üne de ses çıkartmayın.

Hadi ULUENGİN, Hürriyet, 21 Haziran 2008