Avrupa Patladı, Yerli Vakvakların Başı Sağolsun
Cuma sabahı itibarı ile İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan
Taksim istikametine gidiyorum. Af buyurun daha kargaların pisliklerini
didiklemediği bir vakitte uyanıp radyo programı yapmaya gelmiş olan
siyaset ve “ekönömi” yorumcuları kaygıdan pelte olmuş ses tonlarıyla ah
vah ediyorlar.
“Hayırdır yahu yoksa başkan babamıza bir
şey mi oldu” diyerek heyecanla kulak kabarttım, yok mevzu o değilmiş,
İngiltere’deki referandumda AB’den ayrılmak isteyenler galip gelmiş,
dertleri oymuş.
Arkadaş, zannedersin ki yuvaları
yıkılmış, anaları babaları ölmüş! CNN’nin NTV’nin çakma kanaat önderleri
dokunsan ağlayacak haldeler. Hele Egebıoy’la beraber şu bakara/makara
işlerine bakan bir tanesi var ki hem üzgün hem kızgın, feryat ediyor “alçaklar, Dünya’nın en büyük barış ve demokrasi projesini yıktılar” diye… Evet dostum, barış demokrasi ve kardeşlik, hatta çokseslilik, çeşitlilik falan… neredeyse beni bile ağlatacaksın!
Başka bir kanalda ise Türkiye’nin Avrupa
Birliği ile ilişkilerine bakan trilyon tane uzmandan biri konuşuyor. Bu
uzman hanımefendi, TV’lere radyolara çıkartılan her uzman gibi kendinden
son derece emin, belli ki hadiselere başka açılardan bakmayı pek
bilmiyor, kullandığı kavramların evrensel kavramlar olduğunu düşünüyor. “Milliyetçiliğin yükselişi çok korkutucu” diyor ve devam ediyor “İngiliz seçmenin AB’ye egemenlik gibi bir kavram üzerinden hayır demesi anlaşılır gibi değil..” AB
öyle bir birlik ve demokrasi projesiymiş ki ülkeler para birimlerini,
bayraklarını bile değiştirmişler, nasıl olurmuş da şimdi egemenlik gibi
modası geçmiş kavramlara dönerlermiş… Breh breh breh! Laflara
bak, egemenlik ne yav? Kimin ne işine yaramış egemenlik! Hele ki
İngilizlerin, dört yüz yıl dünyayı kendi bayrağıyla sömürmüş adamın
egemenlikle ne işi olur yahu, değil mi ama!
Radyolarda sohbetler, “ouuww Paund şu kadar değer kaybetti”, “oh may gad, Londra borsası kaç puan düşecek acaba…”
gibi çığlıklar ve feveranlar arasında devam ediyor. Belli ki bu yorumcu
takımının borsada şurada burada hayli yüklü parası var, dertlerinden
kurdeşen dökecekler!
Ben duyduklarıma inanmaya çalışırken
muhteşem uzmanlar ve yorumcular konuyu daha da beter bir yere bağladılar
: İngiltere’nin birlikten ayrılması Türkiye’nin girişini
kolaylaştırırmış. Taksim dolmuşu sanki mübarek, bir kişi indiğine göre
biri binebilir! Tabi böyle demiyorlar, “İngiltere dolmuşta ayağa kalktığına göre, biz de ayakta binebiliriz” demeye getiriyorlar. Gerçekten muhteşem, çekirge düzeyinde bir akıl, kertenkele düzeyinde feraset!
Avrupa nedir bilmesek….
Avrupa Birliği’nin kurulduğu günden beri
karıştırdığı haltları bilmesek gerçekten de bu aklı evvellerin sözlerine
inanacağız! Beyefendinin “barış ve demokrasi projesi” dediği şey,
aslında sermayenin son yüzyıldaki en büyük yağma hamlelerinden biridir.
Özgürlük paranın özgürlüğü, demokrasi zenginlerin çıkarları ile çizilen
bir çerçevenin içinde o sınırlara ilişmeden katılımcılık oynama
hakkıdır. Barış? Barışın ne demek olduğunu görmek istiyorsanız Libya ve
Irak’ı bombalayan Avrupa uçaklarına, Suriye’deki yamyamlarla beraber
savaşan lejyonerlere bakmanız yeterli olacaktır.
Avrupa Birliği, emperyalist-kapitalist
bir birliktir. “Emperyalist soğuk saldırganlık” yılları boyunca
Sovyetler’e karşı NATO’nun yanında ekonomik saldırı aparatı olarak
kullanılmış, Sovyetler’in ve Doğu Bloku’nun çözülmesi ile tarihin
gördüğü en büyük yağma operasyonunun başat aktörü olmuştur. Modern
tarihin en büyük uluslararası hukuk skandalı sayabileceğiiz Doğu Alman
devletininin gasp edilmesi, el kadar Baltık devletlerinin akla ziyan
çıkışlarla bağımsız devletler haline getirilmesi, Yugoslavya’nın kanlı
bir iç savaşla bölünmesi, yeni türeyen Rus burjuvazisi ile girilen
çirkin ilişkiler ve daha niceleri AB’nin kabarık suç dosyasının bazı
fasıllarıdır.
Avrupa Birliği, ne kendi içindeki
çalışanlara, yoksullara ne de Dünya’nın geri kalanına mutluluk getirdi.
Büyük ortakların gölgesinde ezilen küçükler, yıllar içinde pek çok
hakkını kaybeden işçi sınıfı, giderek esnekleşen, tüm inisiyatifin
patronlara geçtiği bir işgücü piyasası, işsizleşen gençler, lime lime
dökülen eğitim ve sağlık sistemleri…
Brüksel bürokratlarının ve Avrupa solcusunun işlevi
Öte yandan Brüksel’de oturup kalın
maaşlar alan bir yığın bürokrat sabah akşam Avrupa Ruhu’nun
meyvelerinden bahsediyordu. Brüksel bürokratlarının yağlı maaşlarının
tek temel sebebi vardı: birliğin cilasını bozmadan halkın bu meyvenin
koçan kısmıyla idare etmesini sağlamak. Halka verilen bu koçan, sözde
serbest dolaşım hakkı, Erasmus gibi programlar, entel takımının ağzına
bir parmak bal gibi çalınan kültür, sanat vb fonlarıydı. Bir yandan kamu
kaynakları “elverişli yatırım iklimi” kisvesi ile büyük şirketlere
peşkeş çekilirken, diğer yandan bu enstürmanlarla halkın Avrupa Rüyası
yaşaması sağlanıyordu. Sermayenin bu en büyük tarihsel birliğine halkın
gönüllü destek vermesinin yolu böyle bulunmuştu. Bir tür iş bölümü
yapıldı, Avrupa’nın sağcıları malı götürmekle iştigal ederken, solculara
ise bu tür hokkabazlıklarla vatandaşı uyutma vazifesi verildi.
Doğrusunu isterseniz Avrupa’nın solcuları
bu görevi layıkıyla yerine getirdiler. Bir siyasi proje olarak AB’nin
ideolojik tarafını iyice tahkim ettiler. Sadece birliğin içinde değil,
bizim gibi çevre ükelerde de çok geniş bir havariler ordusu yetiştirmeyi
başardılar. Temel işlevleri Avrupa Birliği’nin faziletlerini anlatıp,
her zeminde AB’cilik yapmak olan bu besleme takımına proje fonları
yoluyla muazzam büyüklükte kaynaklar aktarıldı. Bataklığın kurbağaları
gibi sürekli olarak aynı sesi çıkararak viyaklayan bir vakvaklar takımı,
her hadiseye aynı argümanlarla koşarak yetiştiler: demokrasi, özgürlük,
çok seslilik, çok kültürlülük, barış… İçi boşaltılmış bu kavramlar
gerçekte tek bir işe hizmet ediyordu : Avrupa’nın serbest piyasacı
ideolojisi karşısında halkın/emekçilerin tüm savunma olanaklarını yok
etmek.
Bizim yerli vakvaklar, ABcilik ve Cumhuriyet düşmanlığı
Türkiye için de böyle oldu. Bilgi
Üniversitesi ve Boğaziçi merkezde olmak üzere neredeyse tüm akademi
dünyası, Birikim Dergisi çevresinden hareketle siyaset ve kültür alanı,
Radikal 2 gazetesi, CNNTürk ve NTV üzerinden tüm medya işte bu
vakvakların yerli versiyonları tarafından işgal edilip serbest
piyasacılığın hizmetine sunuldu. Avrupa’cı vakvakların tamamının yakın
zamana kadar AKP’cilik yapmış olması bir tesadüf olabilir mi?
Bütün referansı Avrupa olan bu ekibin
içinde az çok dincisi, solcusu, liberali, Kürtçüsü her türü bulunur
ancak bunlar küçük nüanslar gibidir, hepsinin ortak özelliği kayıtsız
şartsız Avrupacı olması, her işe referans olarak Avrupa’yı göstermesi ve
tabi bir de en önemlisi… evet bildiniz, Cumhuriyet düşmanlığıdır.
Sebepleri buraya sığmaz, apayrı bir yazının konusudur, Türkiye’de Avrupa
Birlikçilik bir tür Cumhuriyet düşmanlığı olarak palazlanmıştır. AKP
ile çok derin bağları olması da bu sebeptendir. Zamanın ruhu budur,
çağın gerekleri böyledir, Türkçesi “sermaye ve Batı öyle istemiştir”.
Heyhat, sonunda el birliği ile yıktıkları
Cumhuriyetten geriye AKP faşizmi kalınca gözlerini Avrupa’lı
patronlarına doğru belertip canhıraş viyaklamaktan başka çareleri
kalmadı. Avrupa’daki abiler ablalarsa çoktan
kendi dertlerine düşmüşler, hiç oralı olmadılar. Merkel’e mektup
yazanlar, Avrupa Parlemento’sunun kapısını aşındıranlar, Alman
gazetelerine makaleler döşenenler… Mesaj hep aynı: “aman Avrupa bu Tayyip çok sertleşti gel bizi kurtar!” Merkel yanıt yazdı mı bilmem ama yazmışsa kesin şöyle demiştir : “yavrum sertse size sert, bize karşı bir yamuğunu görmedik!”
Evet gerçekten de öyle, AKP rejimi en başından beri ve bugün de AB için
özel bir sorun teşkil etmiyor ve bu vakvakların öttürdüğü Avrupa borusu
aslında bizatihi AKP için çalıyor. Küçük yol kazalarının, dönemsel
fikir ayrılıklarının ne ehemmiyeti olabilir ki?
Bizim Avrupacı vakvak takımı da tam bu
fikre geliyordu ki batı cephesinden çok daha acı bir haber geldi. Bütün
ömürlerini vakfettikleri o çok renkli, çok rahat AB elbisesinin
dikişleri İngiltere dolaylarından patlayıverdi. Çok üzgünler, çok
kaygılılar, hatta çok kızgınlar… Tüm varlıklarını bu fikirde bulmuş,
adeta Avrupa’nın sustalı oyuncağı haline gelmişler, işleri de fikirleri
de aslında bu uşaklık halinden ibaret. Hangi süslü sözcüklerle
parlatırlarsa parlatsınlar, hangi insani değerin ardına gizlenmeye
çalışırsa çalışsınlar beyhude, göbekten Batı’ya bağlı sermayedarların,
Batı’dan icazetli siyasetçilerin ve bizatihi Batı’nın gönüllü
aparatıdırlar. Ah yazık, dokuz kat cila çektikleri Avrupa Birliği,
İngiliz halkının bir tokadıyla façayı çizdirirverdi…
Şimdi oturmuş, sanki kendilerine soran varmış gibi “İngiltere referandumu yeniden yapılabilir mi” diye konuşuyorlar. Bu arsızlıkları sizi şaşırtmasın, demokrasi dedikleri aslında “bizim istediğimiz olana kadar oylamaya devam edelim” sistemidir. Belli ki İngiltere’yi Avrupa’nın sonradan türeme oyuncak devletleriyle karıştırıyorlar.
Gel gelelim, kolay kolay tükenmezler,
akademide, devlette, medyada, iş dünyasında af buyurun ayrık otu gibi
bitmişler, semirmişler, yanlarını yörelerini kendileriyle aynı
tarikattan, aynı derecede ipotekli kafalarla iyice tahkim etmişler.
Ancak emin olun, artık kolayına bellerini de doğrultamazlar. Tüm Türkiye
solunu paralize eden, entelektüel iklimimizin ırzına geçen, her tür
kirli ilişkiyle bugünkü faşizmin taşlarını döşeyen Avrupacılık fikri
artık ölmüştür. Evet, tek kelime ile ÖL-MÜŞ-TÜR. Şimdiden sonra
yapacakları en iyi iş Bilgi Üniversitesi’ne ya da Birikim Dergisi’nin
önüne bir taziye çadırı kurmak olacaktır.(*)
(*) Taziye çadırı fikrinin sahibi, sevgili kardeşim Yavuz Karamahmutoğlu’na teşekkür ederim.
http://deligaffar.com, 25 Haziran 2016