Ceyda Karan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ceyda Karan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.3.18

Hakiki katılımcı demokrasi: Küba

Ülkenin yönetimine dair kararların ilelebet ‘yüce bir iradeye’ teslim edilmesini izleyip, üzerine soğuk su içmekte olduğumuz şu hazin günlerde, Küba’ya imrenerek bakıyoruz. Okul çocuklarının gözetmenlik yaptığı sandıklar eşliğinde demokrasi şenliği yapan Küba, haliyle insanın umutlarını tazeliyor, içini açıyor.
***

Fidel Castro liderliğindeki 1959 devrimiyle oluşan sistemi ‘diktatörlük’ diye pazarlayan ‘medeni dünyaya’ bakmayın siz. Liberal demokrasinin geleneksel şablonuyla bile, isteseler görüntü olarak İsviçre’nin ‘doğrudan demokrasisi’ ile paralellik kurabilirler. İstemezler. O yüzden seçim sistemine dair bilgi kırıntısı bile görmedikleri haberleri işe yaramaz.
Bu kez de Küba’daki seçimleri, devrimin liderlerinden 87 yaşındaki Raul Castro’nun aday olmayacağından hareketle, ‘Castro’ soyadının ‘silinmesi’ üzerine kuruluyor. Nafile bir çaba! Bu esnada Kübalılar geçen sonbaharda başlayan seçimleriyle nanik yapıyor. 

***

11 milyon nüfuslu Küba’da, 26 Kasım’da 168 yerel meclisin üyeleri belirlendi. Adayların yüzde 50’yi aşamadığı yerlerde aralıkta ikinci tur vardı. Bu seçim 2.5 yılda bir yapılıyor. Bu kez üyelerin yüzde 65’i daha önce görev almamış isimler, yüzde 35’i kadınlardan oluşurken, katılım yüzde 78’i buldu.
11 Mart’ta sıra beş yılda bir düzenlenen 1265 üyenin belirlendiği bölgesel ve 605 üyenin belirlendiği Ulusal Parlamento seçimlerine geldi. Adaylar belirlendi. Bu kez resmi verilere göre yaş ortalaması 49, yüzde 86’sı üniversite mezunu, yüzde 53’ü kadın. Oy vermek gönüllüyken katılım yüzde 80’lerde. Bu da 8 milyon yurttaşın oy vermesi demek. 

***

Küba ‘katılımcı demokrasi’ ile yönetiliyor. Halkın İktidarı (Poder Popular) yerel meclis, bölgesel konsey ve Ulusal Parlamento üzerinde yükseliyor. 16 yaşında herkes yerel ve bölgesel meclisler için oy kullanabilir ve aday olabilir. Ulusal parlamento için 18 yaş sınırı var.
Yerel meclis adayları yeteneklerine göre, komşuları ve çevreleri tarafından açık, şeffaf süreçte seçilir. Seçim gizli oyla olur. Biraz tuhaf ama sandık başlarında okul çocukları durur. Küba Komünist Partisi (PCC) aday öneremez, destekleyemez. Aslında seçimlere katılmaz. Son ulusal meclisin üyelerinin 45’i PCC üyesi değildi.
PCC İspanyol sömürgeciliğine karşı ulusal kahraman Jose Marti’nin kurduğu devrimci gelenek üzerinde yükselir. 1965’te tüm partileri aynı çatıda buluşturmuş PCC ‘ideolojik önderliktir’. Üyelik, aday gösterilmek ve bir yıllık deneme sonrası olur, onur addedilir. 

***

Küba’da adım adım ilerlersiniz. Her an geri çağrılabilirsiniz. Seçilmek yetmez, hesap vermek gerekir. Siyasette paranın hükmü geçmez. Siyaset meslek değil, yarı zamanlı kamu hizmetidir. Tam zamanlı görev alanlar, ayrıldıkları işten ne alıyorlarsa o ücreti alırlar.
Yerel ve ulusal meclislerde kararlar milyonlarca insanın on binlerce tartışma toplantısı eşliğinde alınır. Kamu sağlığından çöplerin toplanmasına, bütçeye her şey tartışılır, öneriler alınır, yasalar değiştirilir. Ulusal parlamentoda sendikalar, kadın, öğrenci ve küçük çiftçi birlikleri temsil edilir. Kadınların son ulusal parlamentodaki oranı yüzde 48.9 idi. ABD’de oran yüzde 19.4’tür. 

***

Ulusal meclis, Devlet Konseyi’nin bir başkan, altı yardımcı ve bir sekreter dahil 31 üyesini belirler. Yani başbakan ve kabinesini. Dış politika, ekonomik ve sosyal planlama, bütçeyi hazırlamak ve parlamento onayına sunmakla mükelleftirler.
Şimdi parlamento nisanda yeni başkanı seçecek. Küba aslında yarı başkanlıktır. Başkanların bakan, büyükelçi atama yetkileri yoktur. Bu kararları seçilmiş temsilciler verir. Başkan aynı anda Devlet Konseyi’nin başı da olabilir. Ama o zaman ayrı ayrı seçilmesi gerekir. 

***

Onca ambargoya ve sabotaja rağmen ayakta kalan Küba sosyalizmi, mükemmel değildir. Ama okuma yazmanın yüzde 99.8 olduğu, tıbbın en ileri ülkesi, UNICEF’in çocuk hakları şampiyonu olan bu ülkenin ‘özgürlük yoksunu distopya’ diye sunumu ibretliktir. Hele de kendi sosyo ekonomik modelleriyle ‘temsili demokrasiyi’ işletemeyenler açısından. Sandık demokrasisi görünümlüleri hiç saymıyoruz. Aklımız o ‘yüce iradelerin’ yönetimine nasıl ersin!
Ceyda Karan, Cumhuriyet, 14 Mart 2018 Çarşamba

5.1.18

Guadealupe Konferansı ve İran

İran’da İslam Cumhuriyeti’ndeki huzursuzluğu ‘demokrasi devrimine çevirme’ hevesleri gayet anlaşılır. Lakin bu noktada emperyalizmin rolü ihmale gelmez. ‘Emperyalizm artık değişti, zaten nedir ayol, bir grup anlaşamayan adam’ analizlerini bırakıp en başta tarihe bakmalı. O da bize ABD’nin şu veya bu biçimde müdahil olduğu bir kriz varsa, ‘sakınmak gerektiğini’ gösteriyor. Bizatihi İran’ın kendi tarihi ibretlik derslerle yüklü.

                                                  ***                                        
                                                       
Hayır, salt İran’da petrol kaynaklarını millileştirip, gelenekçi Şii toplumunda ilerlemeci sosyal ve ekonomik reformlara soyunmuş seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık’ın CIA darbesiyle devrilmesinden bahsetmiyorum. Asıl sol muhalefeti kırıp Şii ulemayı güçlendiren bu hamleden sonra ABD’nin bizzat ‘İslamcı İran’ın yolunu açması var.Bu açıdan pek çok gizli münasebet yansıdı. ABD'de 2016 ortalarında gizliliği kaldırılan ve BBC Farsça servisi ile Batı medyasının yer verdiği diplomatik belgeler ve anılıp geçilen Guadealupe Konferansı ise resmi tamamlayıcı unsurlarıyla dikkat çekici.
ŞAH’IN KURTARILAMAYACAĞINA İKNA OLUNDU…4-7 Ocak 1979’da Karayipler’de Fransa’ya bağlı Guadeloupe Adası’nda Başbakan Valery Giscard d’Estaing’in evsahipliğinde ABD Başkanı Jimmy Carder, Batı Almanya Şansölyesi Helmut Schmidt, Britanya Başbakanı James Callaghan’ın buluşması ‘Guadeloupe Konferansı’ diye anılır. Dünya işlerinin konuşulduğu konferansın asli gündemi İran’daki siyasi çalkantıydı. Dört lider İran şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin artık kurtarılamayacağına hükmetmiş, bunun İran’da iç savaş ile Sovyet nüfuzunun artmasına yol açacağını öngörmüştü.Konferansta Şah’ın aslında devrilmesine karar verildi ve ‘İslamcı İran’ için düğmeye basıldı. Zira Batı’nın yaşamsal çıkarları mevzu bahisti. Ve zaten Carter yönetimi ve CIA ‘çalışmaktaydı’.
RESMİ ANLATILARİran resmi anlatısında ‘devrim’, Humeyni’nin cesurca ABD’ye meydan okuması ve ‘Büyük Şeytan’ın şahı çaresizce iktidarda tutma girişimi olarak sunulur. ABD anlatımında ‘solcu’ Carter yönetiminin şahın arkasında durması ve yaşanan hezimetin aslında istihbarat zaaflarından kaynaklandığına vurgu yapılır. İki taraf da aksi anlatıları şiddetle reddeder.2016’da gizliliği kaldırılan ABD diplomatik yazışmaları bize, bile isteye yapılanları önemli nüanslarla sunuyor. Nedir bunlar? İran’ın siyasi kaos yaşanan, kamu hizmetlerinin altüst olduğu, işçi grevlerinin petrol akışını sekteye uğrattığı, ordunun solcu muhalefetle kapıştığı günlerde, Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin liderliğini yaptığı Şii ulema aslında Carter yönetimi Humeyni ile doğrudan diyaloğa geçmiştir; ABD, İran ordusunun üst düzeyini gemlemiştir; nihaetinde ‘İslamcı İran’ın bizzat yolunu açmıştır. Bu süreçte Humeyni oyununu ustalıkla oynamıştır, ABD’yle şaşılacak biçimde gayet ‘saygılı’ bir tonla iletişim kurmuştur.
HUMEYNİ’NİN İLK MESAJI 1963’TEHumeyni’nin aslında Washington’a ilk temasının tarihi de eski. Kasım 1963’te Pehlevi’nin ABD baskısıyla toprak reformu programı ve kadınlara oy hakkı içeren ‘Beyaz Devrimi’ne karşı sert çıkış yapıp evhapsine konulduğunda, Humeyni Tahran Üniversitesi’nden Hac Mirza Kamarei aracılığıyla dönemin Kennedy yönetimine yollar. Bu aynı zamanda Sovyet lideri Brejnev’in İran ziyareti öncesine denk gelir. ABD’de İran’ın Moskova ile dost olması kaygısı belirmişken, Humeyni’nin mesajı inceliklidir. Ayetullah, ‘İran’daki ABD varlığının Sovyetler ve Britanya nüfuzuna karşı gerekli olduğunu’ belirtmiştir. Bu elçilik belgesinin tam metni hala gizli statüsünde. Tabii Kennedy’nin bunu görüp görmediği bilinmiyor. İki hafta sonra Texas’ta suikastla öldürüldü.Humeyni de bir sene sonra 15 sene sürecek sürgünlüğüne İran’da ABD askeri personelinin yargıdan muaf tutulmasına zehir zemberek çıkışarak başladı. Ama bu Paris’te monarşiden kurtulmayı hedefleyen bir hareketin lideriyken, ABD’ye yeniden ihtiyaç duyulmasını engellemedi.
HUMEYNİ İLE İRAN ORDUSUNU UZLAŞTIRMA HEDEFİHumeyni 15 sene sonra ülkesine dönme planları yaparken, şahın başbakanı Şapur Bahtiyar’ın orduyu kullanarak buna geçit vermeyeceğinden ürkmektedir. 1953’te olduğu gibi şahın bir darbeyle geri getirilmesinden çekinmektedir. Carter yönetimi ise yeni bir iç savaşın ABD çıkarlarını zedelemesinden kaygılanırken, Humeyni’nin yükselişini daha az rahatsız edici bulmaya başlar. Carter daha önce reddettiği Humeyni ile İran ordusunu uzlaştırma anlaşmasına yönelir. Beyaz saray Humeyni’nin geri dönüp Kum’a çekilmesi, iki numarası Ayetullah Muhammed Beheşti’nin ise ipleri ele alacağı seçeneği benimsemiştir. İran ordusunun Beheşti ile buluşması için seferber olunur.
HUMEYNİ’NİN MESAJIHumeyni koşulları iyi okuyup oyununu kurmuştur zaten. İlk mesajını 5 Ocak 1979’da Fransa’da kendisini ziyaret eden bir Amerikalı’yla Washington’a zaten yollamıştır. Humeyni, “Petrol konusunda bir korku olmamalı. Petrolü ABD’ye satmayacağımız doğru değil” demiştir. Washington’daki istişarelerin ardından da 14 Ocak’ta Dışişleri Bakanı Cyrus Vance Paris ve Tahran’daki elçiliklerine “Humeyni’nin ekibiyle doğrudan Amerikan kanalı tesis edilmesinin arzulanır olduğuna karar verdik” mesajını geçer. Vance Fransız hükümetini de Beheşti ile İran ordu ve istihbaratını buluşturma gerekliliğini iletir.15 Ocak’ta ABD’nin Fransa elçiliğindeki siyasi temsilci Warren Zimmermann Paris dışındaki Neauphle-le-Chateau’da Humeyni’nin ekibinin başı olan ve Houston’da ikamet etmiş İbrahim Yezdi ile gizlice görüşür. Yezdi’nin ilettiği 15 Ocak mesajında Humeyni, Beyaz Saray’a ‘37 senelik stratejik müttefik olarak paniğe kapılmamasını ve dostları olacağını’ belirtir. İran İslami Cumhuriyeti’nden insanlığın ‘barıçı fayda sağlayacağını’ da. Yezdi de ‘hoşgörülü bir demokrasi kuracaklarını’ dile getirir. 
Bir gün sonra 16 Ocak’ta şah nihayet ülke dışına ‘tatile’ çıkartılmıştır. Arkasında popüler olmayan bir başbakan ve ABD silah ve tavsiyelerine mahkum 400 binlik bir ordu bırakarak…
HUMEYNİ’NİN DERDİ ORDU
Açılan kanalla yürütülen müzakerelerde Humeyni’nin asıl derdi kendisinden hazzetmeyen İran ordusunun üst kademesidir. ABD, ikinci buluşmada Humeyni’ye ani dönüşünün bir felakete yol açabileceği, İran ordusunun anayasayı korumak için harekete geçebileceğini iletir. Bu arada Tahran’da Beheşti ile şahın ordusu ve istihbaratı için gizli görüşmeler Humeyni’nin onayını gerektirmektedir. Zimmerman ile Yezdi’nin 18 Ocak’taki üçüncü buluşmasında bu onay alınır. ABD yönetimi de kafasında ne tür bir anayasa olduğunu kestirmenin hiç de zor olmayacağı Humeyni’nin temsilcisine “Anayasanın değiştirilemez olduğunu söylemiyoruz. Fakat inanıyoruz ki nizami prosedürlerle değişim gerçekleşebilir. Eğer ordunun ‘bütünlüğü’ korunabilirse, İran’ı geleceğinde hangi siyasi biçim alınırsa alınsın desteklenir” mesajını verir. Yani Washington monarşinin ve şahın ordusunun ilgası fikrine açıktır, aşamlı ve kontrollu bir sürece rıza verilmiştir.Böylelikle Humeyni için şah ve ordusu bitecek, ordunun bütünlüğü güya korunacak ve komünistlerin ülkeyi alması önlenecektir.Kayıtlarda bir de 18 Ocak 1979 tarihli İbrahim Yezdi’nin şu notu var: “Amerikalı Yahudilere İran’daki Yahudilerin geleceğinden korkmamalarına söyleyebilirsiniz.”
HUMEYNİ’NİN İNCE MESAJLARICarter’ın derdi İran halkı değildir elbette. ABD yatırımlarının garantiye alınması, petrol akışının devamı, askeri ve siyasi ilişkiler ve Sovyetlere karşı ortaklıktır. Humeyni, Yezdi aracılığıyla yine mesajını iletir: ‘Sovyet belirleyiciliğinden azade bir İran, ABD’ye dost olmasa bile tarafsız, devrim ihraç etmeyecek ve Batı’ya petrol akışını kesmeyecek.Humeyni, “Petrolümüzü en iyi fiyatı verene satacağız” der. “Petrol İslam Cumhuriyeti altında Güney Afrika ve İsrail dışında her yere akacak” diye ekler. “Ülkeyi kalkındırmak için diğerlerinin, özellikle Amerikalıların yardımına ihtiyaç duyarız” diye yazar. “Tank değil traktör ihtiyacı duyacaklarını” belirtirken, Sovyetler’i dışlar. “Rus hükümeti ateist ve din karşıtı. Ruslarla derin bir anlayış tesisinde çok zorlanacağımız açık” vurgusu yapar ve ekler: “Siz Hıristiyansınız ve Allah’a inanırsınız, onlar inanmaz. Ruslardan ziyade size yakınlık bizim için daha kolay.” Ayrıca “Başkalarının işlerine karışmama” sözü verir. “Körfez’in polisi olarak davranılmayacak, devrim ihracıyla uğraşılmayacaktır”. “Suudi, Kuveyt yahut Irak halkına yabancıları ülkelerinden atmalarını istemeyeceğiz” diye yazar.
WASHINGTON’A İLK AĞIZDAN MESAJ24 Ocak’ta gizli İslam Devrimci Konseyi’nin kilit üyeleri, -binlerce siyahi muhalifin sallandırılmasında başrolü oynayan ünlü ulema Ayetullah Musavi Erdebili dahil- ABD elçisi William Sullivan ile görüşürler.27 Ocak’ta Humeyni Washington’a ulaşan ilk ağızdan mesajında “İran askeri liderleri sizi dinler fakat İran halkı benim talimatlarımı izler” demektedir. Dönüşü için ‘yumuşak yol bulunması, anayasal hükümetin istifaya zorlanması ve ordunun tavizinin sağlanmasını’ istemektedir. Ordunun bu tavsiyelere uymaması halinde İran’daki Amerikan vatandaşlarını hedef alacağı ikazına rağmen ‘barışçı çözüm’ içeren olumlu notunu ihmal etmez.Washington bu doğrudan temastan memnundur. İki gün sonra verdiği yanıtta ‘Humeyni’ye kendi hükümetini kurması ve krizin İranlı yetkililerle diyalogla çözmesi’ salık vermekle yetinilir. İş bitmiştir. Tahran’daki elçiliğe görüş için yollanan yanıt Fransa’daki Humeyni’nin eline geçmez. Zaten fark etmez. 1 Şubat’ta Ayetullah geri dönüş yolundadır.
EVDEKİ HESAPLAR ÇARŞIYA UYMAYINCA…ABD’nin evdeki hesapları çarşıya uymaz tabii. 15 Şubat’da dört üst düzey general bir okulun çatısında infaz edilir. Ordunun bütünlüğü dağılmış, kaynar kazan İran’da orta ve alt düzey İslamcılarla hareket etmiştir. İran’daki sol ve muhalif hareket temizlemeye koyulunur. Kasım 1979’daki spontane elçilik baskınında 52 diplomatın 444 günlük rehineliği ile işler rayından çıkar. Humeyni, İslam Devrimi’nin birinci yıldönümünde ‘Amerikan emperyalizmiyle savaşacakları ve devrimin tüm dünyaya ihraç edileceğini’ ilan ederken, “İslam Devrimi budur’ diyecektir.
Sonrası malum.
Hasılı, yazışmalar ‘İslamcı İran’ın taşlı yolunu ABD yönetiminin temizlediğine işaret ediyor. Çünkü ABD İran’da siyasal İslamcıların iktidar olmasını umursamadı. Zira ‘yeter ki Amerikancı olsunlar’ diye düşünülüyorlardı. Umursadıklarının da hala değişmemiş olduğunu bölgede yakın zamanda yaşananlardan biliyoruz. Ama işte bizde de ‘sosyal özgürlük’, ‘kadın devrimi’ denildiğinde akan sular duruyor. Acıklı olan da bu.
 Ceyda Karan, Cumhuriyet, 05 Ocak 2018 Cuma

26.12.16

Rusya okuması

2016’da Rusya ile yatıp kalkar olduk. Ankara’daki siyasal İslamcı heyetin sancılı U dönüşü sonucu Rusya ile gelen ‘normalleşme adımlarıyla’ uzun bir yaz geçirdik. 2016’yı Halep’ten cihatçıları söküp atan Rusya-Türkiye-İran mutabakatı ve trajik Rus Büyükelçisi suikastıyla kapatırken, Rusya hepimizin dilinde. O sağcısıyla, solcusuyla pek bilmediğimiz, pek anlamadığımız Rusya...
Doğrusu Rusya uzmanı meslektaşlarım varken konuşmayı zul sayarım. Tek yaptığım 1990’lardan beri Rusya’yı daha ziyade dış politika odaklı izlemek. Ve ABD ve Avrupa’nın başını çektiği Batı dünyası, siyasi nüfuz/ekonomik çıkarlar için dünyanın diğer coğrafyalarına bizzat kendi değerlerini ayaklar altına alacak bir riyakarlıkla yüklenirken, Moskova’daki siyasi aklı anlamaya çalışmaktan ibaret.

*** 

Vladimir Putin, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle yaşanan sallantılı dönemden çıkışa damgasını vuran isim. Kavramlaştırma mütehassısı Batılıların ‘Putin’i dert edinmeleri normal. Genç bir dış haberci olarak, Ocak 2000’de başa geçtiğinde, herkesin ‘Yeltsin’in kuklası’ saptaması yaptığı dönemde, ‘Bu Putin bildiğiniz Rasputin değil’ diyerek Siloviki’nin ipleri eline almasını yazmıştım. Ben de o gün bugündür kendisini ‘dert edinir’ izlerim. Batılılar 2000’lerde ‘otoriterlik’ ve ‘milliyetçilik’ altbaşlıkları üzerinde ‘Putinizm’ kavramlaştırması türettiler. Rus siyasi geleneğinin otoriter eğilimleri vakıa iken, 20 yüzyıl tarihi ‘halkların kardeşliği’ ile geçmiş bir diyarda ‘milliyetçilik’ etiketinin uymadığı muhakkak. Bu sebepten Putin’in en son geçen hafta vatandaşlarına seslenirken, “Çokuluslu toplumumuzun istikrarını hedef alan yabancı düşmanlığı&milliyetçilik propagandasını durdurmalıyız” söylemini de anlamamışlardır. Başka şeyleri de anlamadıkları –mevzu buysa tabii- gibi. Misal, Rusya realpolitiğini... Velhasıl 2000-2004 ve 2004-2008’deki iki dönem başkanlığın ardından 2008-2012’deki başbakanlığa geçen Putin Dimitri Medvedev’le ‘tandeme’ başvurduğunda, Batılılar ‘umudumuz liberal Medvedev’ derken, gülüp geçtiğimi anımsıyorum.

*** 

Olan baştan belliydi aslında. Koca bir ülkede kapitalist ve neoliberal dünyaya bir anda açılmanın çöküşünü gören Siloviki’nin işe el koyması. Putin, salt kendi çevresini zengin eden oligarşik yapıya savaş açarken, vergi düzenlemeleri, toprak reformu eşliğinde liberal ekonomik reformlara da imza attı. Yoksulluk yarı yarıya azaldı. ABD’nin Ortadoğu’da yaktığı yangının sonucu olarak petrol fiyatları yardımcı oldu.

*** 

Batı’nın Yugoslavya’yı parçalamasıyla Balkanlar’dan sürülmüş Ruslar imparatorluk ve Sovyet mirasını harmanladıkları dış politikayı ise kısa sürede dengelediler. Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya uzanan ilişkiler tesis ettiler. Üzerlerine gelinmedikçe hamle yapmadılar. Gorbaçov’a vaadlerini tutmayan Batı’nın NATO üzerinden mütemadiyen genişleme/çevreleme hamleleri, Doğu Avrupa’ya bitmeyen füzel kalkanı planları Rusya’da sadece ‘savunma refleksi’ üretti. 2004 Ukrayna, 2006 Gürcistan krizleri, 2014’te ABD/AB’nin neonaziler eliyle Kiev’de parlamento darbesi yaptırması aynı refleksi pekiştirdi. 2004 Turuncu Devrim’i Batı açısından yerel dinamiklerle geri tepen kısmi kısmi başarı yaratmışken, Rusya, Kafkasya’nın ‘küçük emperyalisti’ Gürcistan’ın 1990’ların başından beri donmuş kriz alanları Güney Osetya/Abhazya’ya Bush yönetiminin teşvikiyle abanmasını cezasız bırakmadı. Tiflis’in bileği birkaç günde büküldü, ama Tiflis’i işgal eden de olmadı. Rusya yola getirip çekildi.
Ukrayna’da ise 2014’te bu kez ABD/AB neonaziler eliyle Kiev’de parlamento darbesine girişince aynı ‘savunma refleksi’ yine zuhur etti. Doğu Ukrayna’daki geniş Rus nüfus Moskova’ya hareket alanı sağladı. Kiev’de Batı yanlısı yeni oligarklar ile neonazi ittifakı tesis edilirken, Batı projesi ülkenin doğusuna yansıyamadı. Üstelik Karadeniz’deki kritik Sivastopol üssüne evsahipliği yapan Hruşçev’in Ukrayna Sovyet’ine vakti zamanında armağanı olmuş Kırım da gayet meşru bir referandumla Rusya Federasyonu’na bağlandı. Ortada Batı’nın kendi çıkarları uğruna eğip büküverdiği uluslararası hukuka göre de bir mesele olmaması icab eder.

*** 

Ne ilginçtir ki, ‘emperyalizm’ atıfları yapılan Rusya, Libya’da geri çekildi. Lakin Suriye’de aynı hataya düşmediler. Zira siyasal İslam maşasıyla rejim değişikliği teması Moskova için ‘başka bir şeydi’. Rusya’nın geniş Müslüman topluluğunun Körfez ideolojisiyle radikalleştirilmesi deneyimi yaşanmıştı, bu kez de geçit verilmesi imkansızdı. Önlem Ortadoğu sahasında alındı. Lakin bu derdin İslam’la olduğu manasına gelmez. Ruslar açısından asıl dert siyasal İslam’ı en radikal hali kendilerine dokunmadıkça başkalarının topraklarında maşa olarak kullanmaktan kaçınmayan Batı’dır.
En nihayetinde Suriye’de 20. Yy modernleşmesinin ürürü Şam yönetiminin yardımına Rusya’nın kararlı biçimde koşması artı hanesine yazmıştır. Öyle ki Rusya, Ortadoğu'da Batı'nın siyasal İslam maşasıyla ülkeleri parçalama girişimine karşı modernleşme unsurlarının ‘garantörü’ kılmayı başardı kendisini.

*** 

Rus diplomasisi bütün bu süreçlerde Batı ile işbirliğine, karşılıklı saygıya dayalı ilişkilere hep vurgu yaptı. Karşılığını da görmedi. Rusya bugün Obama yönetiminin başarısız ‘pivot Asya’ politikasının karşısında da Çin ile birlikte Avrasya entegrasyonuna soyunuyor. Ve Kissinger’ın son dönemde telkin ettiği ‘böl-yönet’ taktiğinin işe yarayacağı doğrusu çok şüpheli.

***

Rusya Federasyonu elbette cennet değil. Sosyalist bir sistemi de yok. Lakin Rusya Federasyonu’nu yanlış da anlamamak, taşları yerine oturtmak gerekir. Burası milyonlarca Müslüman dahil farklı etnik/dini aidiyetlere sahip insanın ‘üst kimlik’ şemsiyesi altında dünyanın pek çok yerine nazaran gayet güzel bir arada yaşabildiği kozmopolit bir diyar. Batı’dan öğreneceği bir ‘kozmopolitlik’ de yok.
Moskova için dış politikada ise uluslararası hukuk çerçevesinde bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü asli belirleyici. İttifakları çıkar odaklı. Tek belirleyen olma hevesi de, dünyada ‘ayrıcalıklı konumum olmalı’ kibri de bulunmuyor. Lakin siyasal İslam’daki radikalleşme potansiyalinin de gayet idrakındalar. Salt Türkiye’yi yöneten siyasal İslamcı heyete dair kuşkuları bunun tezahürüdür.

*** 

Kanımca Batılıların biçare ‘Putinizm’ diye andıkları mefhumun ise altı boş, zira ideolojik altyapısı olmayan bir model olamaz. Ruslar gömdükleri sosyalizm ideali üzerine düşünmeli. Ama kendi ‘ideallerini’ kendi elleriyle gömmelerinin bedellerini aşırı sağ patlamasıyla ödeyen Avrupalıların düşünecek çok mefhumları var. Bu mevzuda Rusya’nın özel bir rolü filan da yok. Bugün AB’ye neoliberal kurtarma paketleri dayatan Merkel, 18 senelik iktidarını tamamlayacak şekilde dördüncü dönem başbakanlığa hazırlanırken; 300 küsur senedir soyisimleri zincirleriyle namlı başkanlar tarihine sahip ABD’nin ulusal güvenlik aparatını corporate medyanın tamamladığı sistem krizin eşiğindeyken... Ortadoğu’ya dair olanca yalan dolan haber ve analizleri artık ABD seçimlerini Rusya’nın karıştırdığı miti eklenir olacak şekilde gülünç konumlara düşürken... İronik tabii ki, ‘tarihin sonunu’ çok erken ilan etmişlerdi.

*** 

Yazımı yazarken aklıma Putin’in 2007’de Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasındaki ‘demokratlıkla’ ilgili sözleri düştü. Anımsatma niyetine aktarayım:
“Ben katıksız bir demokrat mıyım? (gülüşmeler) Elbette öyleyim. Kesinlikle. Sorun şu dünyada yalnız olmam. Sadece Amerika’da neler olduğuna bir bakın, korkunç -işkence, evsiz insanlar, Guantanamo, yargılanmadan yahut soruşturulmadan gözaltına alınan insanlar. Ve Avrupa’ya bakın –göstericilere sert müdahaleler, plastik kurşunlar ve gözyaşartıcı gazlar başkentlerde kullanılıyor- göstericiler sokaklarda öldürülüyor. Benimse Gandhi öldüğünden bu yana konuşacak kimsem yok.”
 Ceyda Karan, Cumhuriyet, 26 Aralık 2016 Pazartesi

11.1.16

Deli deyip geçmeyin...

Arap Birliği’nin asi çocuğu, Afrika’nın krallar kralı Muammer Kaddafi’nin Batılı liderlerden daha uzak görüşlü ve aklıselim olabileceğini tahayyül edebilir miydiniz? Zor tabii. Ama geçen hafta Libya ile ilgili üç “ifşaat” bize “deli deyip geçme” sözünü anımsatmalı.
Kaddafi, liberal dünya için yenilir yutulur olmayan, nev-i şahsına münhasır bir liderdi. En çılgın beyanatları malum. Ama misal Türkiye’de “Dünya 5’ten büyüktür” diye sayıklayan yandaşlar, arkasından konuşurken, BM kürsüsünden Güvenlik Konseyi sisteminde ilk reform isteyenlerden olduğunu bilmez. Anti-Semitizmi gazlayanlar hoşgörülürken, onun “Yahudiler Arapların kuzenidir” demişliğinden bihaber olan da çoktur. Kaddafi, aşiretler dengesi üzerinde yükselen ülkesine 40 yıl demir yumrukla hükmettikten sonra Batı’yla barışmaya kalkışmanın bedelini 2011 Ekimi’nde linç edilerek ödedi. O gösterişli çadırını kurduğu başkentlerden yüzüne bakan olmadı. 

***
Libya’da 2011’de kameraman arkadaşım Akın Depecik ile çöllerde binlerce km yol katetmiştik. Ki “Arap Baharı”nın hiç olmadığını bize belletti. Bu yüzden son gelişmeleri tarihe not düşmeyi görev bilirim. Geçen hafta ne öğrendik?
1- Britanya’nın eski başbakanı Tony Blair’in Libya’nın çöküşü soruşturması için Dış İlişkiler Komitesi’ne verdiği Kaddafi’yle Şubat 2011’deki telefon kayıtları. Biz Bingazi yolunda silah ve para sevkıyatına bizzat tanıklık edip militanların pasaport resmimi örtünerek çektirmem gerektiği telkinlerini işitirken, bihabermişiz. Kaddafi özetle şöyle demiş: “Hikâye basit. Kuzey Afrika’da uyuyan El Kaide hücreleri. 9/11 öncesi Amerika gibi. Silahlar ele geçirip insanları korkuttular. Televizyonlardan söylentiler yayıyorlar. Onlarla savaşmıyoruz, ikna etsinler diye ailelerine başvurduk. Bu cihat hali. Bin Ladin benzeri. Akdeniz’i kontrol etmek istiyorlar. Sonra Avrupa’ya saldıracaklar. Bunu uluslararası topluma açıklamalısın. Gazeteciler gelsin.. Anlaşılan bu yeni bir sömürgecilik girişimi. İnsanları silahlandırıp savaşa hazırlamak zorunda kalacağım. Libyalılar ölecek, zararı Akdeniz, Avrupa ve tüm dünya görecek.
Blair, “barışçı değişim yolu” lafları ve “ülkeyi terk et” telkinlerinin ötesinde bir şey dememiş. Biz Es Sallum sınırından çıkarken Libya ordusu Bingazi’ye ilerliyordu. Sonra BM’nin tartışmalı 1973 sayılı “uçuşa yasak bölge” kararı çıkıp NATO bombardımanı başlayınca iş bitti. 

2- ABD Dışişleri’nin e-posta skandalında açıkladığı yeni kayıtlar 2011’de bakan olan Hillary Clinton’ın mevzuyu iyi bildiğini gösterdi. Yazışmalardan özel operasyonlar eğitmenlerinin Bingazi’de protestolardan önce Mısır sınırında olduğunu öğreniyoruz. Katar, Suud elbette başrolde! Clinton’ın danışmanı Sidney Blumenthal, NATO destekli militanların –ki El Kaideciler eksik değil- savaş suçu teşkil eden infazlarını da rapor etmiş; Kaddafi’nin askerlerine viagra verdiği yahut NATO’nun bombaladığı yerlere ceset yerleştirdiği iddialarının söylentiden ibaret olduğunu da. ABD’nin BM daimi temsilcisi Susan Rice, BM’de hakiki gibi kullanmıştı. Malumu da öğreniyoruz. Fransa lideri Nicolas Sarkozy’nin başrol oyunculuğunun sebebinin petrol ve ederi 7 milyar dolardan fazla olan altın/gümüş rezervleri üzerinden bölgeye egemen olma hırsını... 

3- Araştırmacı gazeteci Gareth Porter’ın son makalesi, ABD Genelkurmayı’nın Suriye’den de önce Libya’da rejim değişikliğinin devleti çökertip El Kaide’yi güçlendireceğini tespit ettiğini anlatıyor. AFRICOM’un başındaki General Carter Ham, Dışişleri’ne Kaddafi’nin de onay verdiği istifa edip çekilmesi ve Libya ordusunun cihatçıları durdurmasını içeren ateşkes önerisini sunmuş. Hillary veto etmiş. Şimdi başkanlığa hazırlanan kadın lider, Kaddafi linç edildiğinde gülerek “Geldik, gördük, o öldü” demişti. Sonrası malum, Katar’ın en aşırılıkçılara bile silah ve para akıttığı süreçte 2012 Eylülü’nde Bingazi’de ABD elçisi Chris Stevens El Kaideciler tarafından linç edildi... 

Detay çok, ama uzatmayalım. Batı’nın Ortadoğu politikaları çifte kıskaçla dönüyor: İslamofobi ve militan İslamcılık. “Libya fatihi” Sarkozy sığınmacı krizi yaşayan Avrupa için “Schengen bölgesi bitti” buyuruyor. Ortadoğu’da sekülerizmin altının oyulması yeni faciaları davet ediyor. Kıssadan hisse.. Kaddafi’nin ardından rejim değişikliği projelerine dair düşünecek çok şey var. Ve kimseye “deli” deyip geçmeyin..
 Ceyda Karan, Cumhuriyet, 11 Ocak 2016 Pazartesi