30.4.07

Mitinge katılanların rengârenk sosyolojisi

Dün öğle vakti hızlı adımlarla gazeteye gidiyorum.
Bizim gazete Çağlayan mitingine gidiş yollarından birinin üzerinde ya, kaldırım ellerinde bayraklar taşıyan kırmızı-beyaz giysili insanlarla dolu.
Baktım, karşımdan altı yedi kişilik kadınlı erkekli bir grup geliyor. Kucaklarında ve pusetlerinde dünya sevimlisi bebekler de var. Kimisi beyaz uzun kollu tişört üzerine kırmızı atlet giymiş. Yüzlerinde gerginlik yok; tersine, hepsinde bayram havası...
Birbirimize yaklaştığımız sırada selamlaştık. Tam karşımdaki genç adam elini dirseğinden büküp yukarı kaldırdı.
Benden bir şey yapmamı bekledi ama o sırada çok yakınlaştığımız için ne yapmak istediğini tam çıkartamadım. Ben “selam!” derken onun “high five!” dediğini işittim.
Birbirimizi sıyırıp geçtikten sonra fark ettim ki, genç adam belli ki “you man, give me a high five!” demek istemişti.

High five!
İlk olarak 1970’lerde Amerikan basketbolunda yaygınlaşan, sonra 1980’lerde “high five” adıyla Oxford Dictionary gibi tutucu sözlüklerde bile kendine yer bulan ellerin karşılıklı olarak kaldırılıp şaklatıldığı karşılıklı kutlama, selamlaşma davranışı...
Son yıllarda (küresel popüler kültür fırtınası sonucu) bizde de pek tutuldu bu davranış. Sevinince birbirimize “çak çak” diye bağırıyor ve avuçlarımızı çarpıştırıyoruz.
Ben gazete kapısından içeri girerken grubun en arkasındaki genç “sizi de mitinge bekliyoruz” diye bağırdı.
Yazı işleri odasına girdim. Televizyonlar açıktı ve Tandoğan mitinginden farklı olarak bu kez neredeyse bütün kanallar Çağlayan Meydanı’yla canlı bağlantılar kuruyorlardı.
Kulak verdim. Mitingdekiler “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” sloganlarıyla yeri göğü inletiyorlardı.
Biraz önceki “high five”cı genç adam geldi aklıma.
Gülümsedim.
Hayat böyleydi işte! Bütün ezberlere inat, rengârenkti.
Tam da bu yüzden sokağın siyasetini anlamak için siyasal elitlerin çatışmacı kalıplarından çok farklı bir bakış gerekiyor.

Türk modernleşmesi ve miting
Malum, bu köşede başından beri (uluslararası travmatik olaylar ve istisnalar hariç) siyasal gündeme pek değinmedim.
Nasılsa bunu yapan, o işin “uzmanı” olan çoktu!
Daha çok insanın akşamları başını yastığa koyduğu zamanlarda aklından geçen, ruhunu sarıp sarmalayan şeylere temas ettim.
Kederlerimizden, sevinçlerimizden; şehirden, köyden, börtü böcekten, aşktan meşkten yola çıktım. İnancımızdan, inanma arzumuzdan, ölümden ve yaşamdan ve daha birçok derin konudan söz açtım.
Makro iktidar değil hepimizi gündelik hayatımızda boğup sıkıştıran mikro iktidarlar daha çok ilgilendirdi beni.
Saçlarını rüzgârda özgürce dalgalanmaya bırakamayanların başlarının açık olması veya başkalarının inancına saygı göstermeyenlerin kendi inançlarına titizlenmeleri umurumda olmadı!
Bundan sonra da aynı şekilde devam edeceğim.
Ama entelektüel formasyonum ve tecrübelerim siyaset yorumcularını bir konuda uyarmaya ve tartışmaya çağırmaya zorluyor beni.
Vakti geldi de geçiyor çünkü!
Ne mi o konu? Açmaya çalışayım.
Tandoğan ve Çağlayan mitingleri ne anlatıyor bize?
Ülkenin siyasal geçmişi ve geleceği açısından ne gibi mesajlar taşıyor?
Bu konuda çok yazıldı, daha yazılacak.
Hepsi bir yana; bu mitingler ve arkalarındaki kitlesel destek, “Türk modernleşmesi”nin epeydir hafifsenen gücünün büyüklüğü ve başarısı açısından da değerlendirilmelidir.
Geçmişte radikal sol, Türk modernleşmesini sadece başarısızlıklarıyla değerlendirmişti. Son yıllarda aynı hatayı liberaller ve siyasal İslam yapıyor.
O yüzden de kavga bitmiyor; ülkenin önü bir türlü açılamıyor.
Doğru, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra “Kemalist devrim” bir yönüyle Ankara’nın tepelerine ve “kamudan geçinmeli kesimler”e özgü siyasal-bürokratik bir miras olarak şekillenmiştir. Ancak gerçek sadece bundan ibaret değil.
Türk modernleşme projesi başarılıdır. Bütün kusurlarına, bütün eksik-gediklerine ve demokratik olmaktan uzak yönlerine rağmen samimi ve kökleşmiş bir sosyal mirastır.
Mitingleri düzenleyenlerin dar vizyonlarına takılıp kalmaz, mitinglere katılanların “dünya”sına bakarsanız, bunu anlarsınız.
Haşmet Babaoğlu, Vatan, 30.04.2007