Oray Eğin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oray Eğin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.7.14

Bir pornografi unsuru olarak Demirtaş!..

Selahattin Demirtaş eşine saz çalacak kadar romantik, üzerinde takım elbise ayağında plastik terliklerle köyde çocuklarla poz verecek kadar komplekssiz, kendisini sırılsıklam yapan TOMA'ya karşı yürüyecek kadar asabi, dar pantolon giymeyi reddedecek kadar muhafazakar. Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı olur mu olmaz mı, bilmiyorum, ama çoktan bir başka koltuğu kaptı bile: Kadirizm’in hayatının kariyer hatasını yapıp Pamuk Prenses’le alaşağı olduğu “Türk erkeği” koltuğu. (Burada Türk’ü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kullanıyorum.)
Demirtaş‘ta hem Kadirizm’in maço genleri var, hem de Tarık Akan‘ın Ferit tiplemesiyle özdeşleşen iyi kalpli erkek halleri. Ciddi anlamda esprili, ağzını açtığında saçma bir tane cümle kurmuyor. Siyaseten kimi zaman hatalı analiz yaptığında (Gezi’de olduğu gibi) sonradan toparlamasını iyi biliyor. Kemal Kılıçdaroğlu‘nu düşünün, işte Demirtaş onun tam anlamıyla aksi.
Aslında Kadirizm‘in boşalttığı koltuğa pekala Necati Şaşmaz da oturabilirdi, hatta yaşadığı aşklarla sosyete sayfasına da konuk oldu ama sonra bir gün ağzını açtı. Ve o gün kendi kendisini de imha etti.
Demirtaş‘ın seslendirilmeye de, eline metin tutuşturulmasına da ihtiyacı yok, bütün prodüksiyon özgün. Bir sene önce Cumhurbaşkanlığı’na aday olsaydı, yavaş yavaş, tıpkı Obama gibi sessizce tanıtılsa, genç ve dinamik bir kampanya yapılsaydı bugün ona yönelik siyasi algı da bambaşka bir yerde olurdu.
Nişantaşı’nda bir kafede çoğunluğu Yahudi olan bir arkadaş grubu Demirtaş’ın nasıl ilgi çekici bir politikacı olduğunu konuşuyorlardı. Benzer bir sohbet pekala İzmir’de bir öğretmen evinde de olabilirdi doğru bir kampanyanın sonucu. Bugün Kürt hareketinin, ittifak kurduğu toplumun diğer ezilmiş kesimlerini (eşcinseller, Ermeniler, kadınlar) tavladığı gibi giderek azınlık haline gelen seküler Beyaz Türklere de uzanması ihtimali var. Bir de sırtında Apo-bebek katili-terör yükü olmasa…
Aslında Demirtaş‘ın fark edilmesi tam da New York‘un meşhur PR guru’su Samantha Jones‘un (evet dizideki) sihirli formülüyle oldu: Önce gayleri, sonra kadınları topla.
Barbaros Şansal oyunu Demirtaş‘a vereceğini açıklayarak ilk fişeği çaktı.
İtiraf edeyim, ilk kez Demirtaş‘ın adını ben de yıllar önce bir gay blog’unda görmüştüm. Gayet müstehcen bir dille ondan Meclis TV’yi izlemek için tek neden diye bahsediliyordu.
Sonradan 40 yaşın üzeri Nişantaşlı Beyaz Türk kadın köşe yazarları entelektüel bir aşkla bahsetmeye başladılar Demirtaş‘tan.
Her 10 yılda bir kendisine mağduriyet davası edinmezse suçluluk duygusu yaşayan Nuray Mert, cevheri ilk fark edenlerden oldu. Türban davasının modası geçince o da kendisini Kürtlere adadı, seçim otobüsünde zafer/barış işareti yapıp kariyerini bile tehlikeye attı.
Barış süreciyle birlikte şehre Kürt modası gelmişti zaten: Sırrı Süreyya Önder, her ne kadar etnik anlamda Kürt olmasa da, bir anda İstanbul’un en gözde çapkını oluverdi. Adı Ece Temelkuran‘dan Özge Mumcu‘ya kadar bir dolu kent kadınıyla anıldı.
Ankara’da dev bir köşkte yaşayan bir kadın arkadaşım bütün bağlantılarını kullanıp ne olursa olsun Sırrı Sakık‘la tanışmaya ant içmişti; şimdi Ağrı’ya taşınır mı, emin değilim.
James Baldwin “Amerikan zencisi olmak bir tür yürüyen fallik bir obje olmak anlamına da geliyor” diye yazmıştı. Türkiye’nin gerçek “zencileri” Kürtler için de böylesi bir önerme geçerli belki de.
Güzellik kraliçesi Hülya Avşar‘ın (ki o zamanlar Kürt kökeni bilinmiyordu) inşaat ustası İbrahim Tatlıses‘le yaşadığı tarihe geçen aşk hafızalarımızda hâlâ. Zengin bir ailenin kızı ve İtalyan lisesi mezunu Fatoş Güney de 20 yaşındayken politik nedenlerden dolayı Yılmaz Güney‘le birlikte olmamıştı herhalde. Tıpkı birçok sosyetik güzelle birlikte Tuba Ünsal‘ın da Yılmaz Erdoğan‘ı sadece komik olduğu için beğenmediği gibi. Zira benim bildiğim komik erkeklere sadece gülünür.
80’li yıllarda Mme. Mitterrand‘ın Abdullah Öcalan‘a ve Kürt hareketine gösterdiği yoğun ilgi belki de öncü oldu.
Türk basınının henüz mizahını yitirmediği yıllarda deprem dede Ahmet Mete Işıkara‘nın da birinci seçildiği ‘En seksi erkekler’ listeleri yapılırdı. Bu sıkıcı Cumhurbaşkanlığı seçimi bari bir basın geleneğinin geri dönmesine vesile olsun.
Oray Eğin, Sözcü, 6 Temmuz 2014




1.5.09

Bu darbe günlükleri hangi gazeteciye ait?

- 14 Mart 1971
'Ve Şahmerdan güm diye indi sonunda'
Aklıma Demirel'in daha işe başlarken savurduğu, orduya karşı iki yüz bin kişiyi silahlandırma kuru sıkısı geliyor. O zaman tanıdıklara:
Sonunda asarlar bu komisyoncuyu, demiştim.
Asılmaktan beter şekilde gitti. Bir Başbakan gibi değil, bir Başbakan gölgesi gibi de değil, ayak sesi duymuş bir kalpazan çırağı gibi gitti.
(.....)
Şimdi ilk uykusuz geçirdikleri gecenin çentiğini çizmektedirler yattıkları odaların duvarlarına. Acaba bizden de yaptıklarımızın hesabını soran çıkar mı diye.
Bir yeni dönem başlamaktadır Türkiye'de.
Anayasa mutlak şekilde uygulanacaktır. Bilimsellik ve bilimsel olmak zorunda bulunan kalkınma reformlarının plan ve analizleri, soytarılık, demagoji ve şantajla ört bas edilemiyecektir. Çünkü artık ikinci bir yozlaşmaya asla ve asla tahammülü yoktur Türkiye'nin.

- 15 Mart 1971
'Demokrasinin sahte aşıkları, yıkılın...'
Ve zinde güçlerin ne istedikleri Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Batur'un daha önce Cumhurbaşkanlığına verdiği muhtırada açıklanmıştır. Ve bu muhtıranın Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Gürler ile Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eyicioğlu tarafından da onaylandıkları kendi açıklamalarıyla gazete sütunlarında belgelenmiştir.
(.....)
Zinde güçler eğer Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesini isteyeceklerse, bu istekler mevcut Anayasanın öngördüğü reformların daha sağlam şekilde uygulanması için olacaktır.

- 16 Mart 1971
'Halkın tutsak olduğu demokrasi'
.....Şimdi ise tıpkı 27 Mayıs'tan sonra olduğu gibi bütün soygunlar ve soytarılar takımı devrimci ve zinde güçlere acaba yine nasıl madik atarız diye kafa kafaya vermiş binbir plan hazırlamaktadırlar.
Bunu iyi görmek, ona göre davranmak ve özellikle asla zaman kaybetmemek gerekmektedir. Hele hele olmayan demokrasiyi savunma numaralarına hiç mi hiç yatmamak şarttır. Çünkü tuzağın en püf tarafı orasıdır.

- 17 Mart 1971
'Niyetler ve metodlar'
[CHP Genel Başkanı] ille de seçimlere gidelim, diyor.
Bu kez de seçim kampanyası adı altında orduya sövdürecek, ortalığı büsbütün karıştırıp kendisine karşı çıkılmasının intikamını alacak. (...)
Ordu temsilcileri herhalde bütün bu oyunların hesabını yapmakta ve politikacıların kendilerine hazırladıkları tuzakları görmektedirler.
(.....)
Yeni bir dönemin yeni bir dinamizmle sağlam temeller üstüne oturması için önce Parlamentonun kendi kendisini feshetmesi şarttır.
Ondan sonra yapılacak iş Parlamento dışı muhalefeti, emekçileri, memurları ve ordusu ise devrimci bir program etrafında örgütleyip, bu örgütten gelecek aynı programa inanmış kişilerle Orgeneral Batur'un da önerdiği gibi devrimci bir Meclis kurmaktır.

- 18 Mart 1971
'Yüz surat Hacı Murat'
Ordu, iktidar kadar parlamentoyu da suçluyor. Demirel kadar CHP Genel Başkanını da suçluyor. Kalk da bana akıl öğret demiyor onlara. 'Sen Anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettiremedin, Türkiye Cumhuriyetinin geleceğini ağır bir tehlike içine düşürdün' diyor.
Politikacılara vız geliyor bu suçlama... Onlar da arkalarına dönüp hangi anlama geldiği pek anlaşılmayan kendi buldukları yuvarlak klişe deyimle 'Aşırı akımları' suçluyor ve aynı zamanda demokrasinin devamını istiyorlar.
Her işine gelmeyen şeyi 'Aşırı akım' diye suçlayıp sonra da demokrasi aşığı görünme. Bu da Türkiye'de rastlanabilecek türden bir gariplik rekoru...
(.....)
Şimdi akılları fikirleri orduyu bölüp birbirine düşürmek, zaman kazanmak ve onu bunu suçlaya suçlaya eski oyuna yine devam etmek...
Başarıya ulaşmazlar diye temenni edelim, ama en usta oldukları iş de budur onların...

- 19 Mart 1971
'Fasulya gazı reformu'
...Üstelik CHP zorla hükümete geçmiş duruma düşecektir, aşınacaktır. AP, bunu gayet iyi kullanacaktır. Orduya her fırsatta sövülüp sayılacaktır. CHP örgütü kimsenin yüzüne bakamayacak duruma gelecektir. Zaten asıl amaç, içinde ne de olsa devrimci atılımlar bulunan CHP örgütünü bir kez daha iğdiş ettikten sonra, orduyu da büsbütün prestijsiz duruma düşürmektir. Bazı önemli kişiler yıllardan beri bunun için görevlendirilmişlerdir. Ve bu görevlerini başarıyla yürütmektedirler.

- 20 Mart 1971
'Nihat Erim'
[Nihat Erim'in] bu krizli devirde geniş dünya görüşü, temel sorunların bilinci içinde olması ve sağlam bir hukuk kültüründen gelmesi biz radikal dönüşümlere inanmış devrimcileri, herhalde ciğerimize oturacak acı hayal kırıklıklarına uğratmayacaktır.

- 24 Mart 1971
'Devrimci program uygulama gücü kimdedir?
Bir de bakıyoruz ki bizim inandığımız programı ordu temsilcileri Orgeneral Batur'un imzasıyla bir muhtıra halinde Cumhurbaşkanı'na vermişler. Demek ki aynı programda birleştiklerine göre ordu da devrimcilerin müttefiki... Bu güçlü müttefike sırt çevirerek bizim programı hiçbir zaman uygulamasına imkan bulunmıyan tutucu parlamentodan yana artık hiç olamam. Ve devrimciliğin yeni bir bütünleşmede, yeni bir oluşuma dönüşte olduğunu görerek hemen tavrımı tespit ederim.
(.....)
Gayet açık söylüyoruz, biz bizim inandığımız programın daha ilk harfini görünce delilik krizleri geçiren feodal gölgeli parlamentoyu değil, Orgeneral Batur'un imzasını taşıyan muhtırayı ve onu destekleyip benimseyen güçleri tutuyoruz.
(.....)
Vaktiyle bizi yok etmeye kalkanları mı savunacağız şimdi, yoksa bu geri ve tutucu kurumu silip yerine devrimci bir kurumu kurmak istidadını gösteren devrimci kuvvetleri mi tutacağız?

* * *
12 Mart 1971 darbesinden hemen sonra kaleme alınan bu yazılar Çetin Altan'a aittir. Belirtilen tarihlerde Akşam gazetesinde yayımlanmıştır.
Oray Eğin, Akşam, 28 Nisan 2009

14.4.09

12. Dalga'nın kodları

Dünkü Milliyet'te Can Dündar'ın yazısından kafasının karıştığını anladım. Eğer meselelere onun gibi bakıyorsanız, sizin de karışması için elverişli ortam var. Hele bir de bunu yetniyetme komplo teorisyenlerinin saçma fikirleriyle birleştirirseniz... Can Dündar'ın da durumu bu. Obama'nın gelişinden Ergenekon'a, Yazıcıoğlu'nun ölümünden Fethullah Gülen'in açıklamalarına kadar her şeyin altında başka planlar yattığını düşünüyor, hepsini birbirine bağlamaya çalışıyor.
Oysa birkaç adım dışarıdan bakınca her şey o kadar net ki...
Ergenekon soruşturması kapsamında dün yaşanan dalga da aslında Türkiye'de yaşanan sürecin nasıl netleştiğinin işareti.
Dünkü yapılan bir 'tehdit ve korku' operasyonuydu. Ama tarih bize göstermiştir ki bir yerde tehdit ve korku baş göstermeye başlamışsa bu aynı zamanda bir çöküş işaretidir: Korkutanlar açısından...

İŞTE PANİĞİ TETİKLEYEN DÖRT NEDEN
1- BOP çöktü: Bir önceki Amerikan yönetiminin Türkiye'yi de kullanarak yaratmaya çalıştığı Büyük Ortadoğu Projesi ellerinde patladı. Erdoğan'ın başkanlığı da tatlı bir geçmiş anısı sadece.

2- Ilımlı İslam'ın sonu: ABD'nin Türkiye'ye biçtiği Ilımlı İslam kostümünün üzerimize oturmadığı nihayet anlaşıldı. Bu kıyafeti bizzat terzisi yırttı. Türkiye, daha evvel girdiği bu yoldan saparak 'Laik ve Demokratik Cumhuriyet' eksenine yeniden yöneldi. Liberallerin, Cemaat'in etkisine rağmen içerideki ulusalcı direnç etkili oldu. Sindirme operasyonlarına karşılık bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni savunanlar kazandı.

3- Fethullah Gülen Cemaati zayıflıyor: Bugüne kadar uysal, sakin veolayların dışında duran Gülen'den ardı ardına salvolar gelmeye başladı. Önce 'Gatakulli', ardından da Yazıcıoğlu'nun ölümündeki komplo teorileri. Belli ki Gülen zayıfladığını fark ettikçe panikliyor, panikledikçe de konuşmaya başlıyor. Suskunluk unutuldu. Bu paniğin bir başka işareti Said-i Nursi vurgusunun yok olması, belli ki Hocaefendi'nin egosu öyle büyük patlama yapmış ki Said-i Nursi'den bile kendini üstün görmeye başladı. Bu gibi ego patlamaları her zaman için insanı serinkanlılık ve mantıktan uzaklaştırır; çoğu zaman da panik tetikler... Bir başka gelişme de şu oldu: Amerika, İslam dünyasıyla arasını düzeltmek için dışarıdan bir aracıya gerek duymadığını, bunu Barack 'Hüseyin' Obama sayesinde yapabileceğini fark etti. Fethullah Gülen sadece 'yedek güç' olarak tutuluyor artık, eski etkinliği yok.

4- AKP'nin düşüş süreci: Kendine aşırı özgüveniyle tanıdığımız Başbakan'ın yerel seçim gecesi konuşması gerçek bir panik ve tedirginlik işaretiydi. AKP çöküş sürecine girdi, bunu liberaller kabullenmese de Başbakan fazlasıyla farkında ve ne yapacağını düşünüyor. İki buçuk sene sonraki seçimlerde AKP belki tamamen yok olmayacak ama yüzde 38'e gerileyen oyların inişi sürecek gibi görünüyor. Bu da ciddi bir panik havası estiriyor. AKP'nin teşkilat içinde de kellesi giden bakanlardan sonra karışıklık yaşanacağı kesin.
Görüyorsun Can, bütün bu gelişmeleri birleştirdiğin zaman ortaya çok da karmaşık bir tablo çıkmıyor. Kafanı bulandırmana gerek yok... Biraz uzaktan bak ve paniği gör...
Ancak o panği görünce bir zamanlar Cumhurbaşkanı adayı olması için teklif götürülen Mehmet Haberal'ın gözaltına alınmasını, Türkiye'ye sayısız hizmet vermiş muhteşem bir insan Türkan Saylan'a uygulanan baskıyı anlarsın...
Bu Ergenekon'un 'de facto' bittiği anlamına da gelir; soruşturmanın temelini oluşturan Tuncay Güney ifadelerinin işkence altında alındığının ortaya çıkmasından, İlhan Selçuk'un gözaltından sonra bir başka işarettir.
Tek bir anlamı vardır 12. Dalga'nın... Tehdit ve korku yaratmak... Ayaklarının altındaki toprak kaymaktadır, onun paniğidir tetikleyen.
Oray Eğin, Akşam, 14 Nisan 2009

31.3.09

Gandhi'nin yürüyüşü

Pazar günü erken saatlerden itibaren belki de yıllardır oy vermeyen, oy vermeye niyeti olmayan yüz binlerce insan evinden çıktı, kuyruklara girdi, bir saat, bir buçuk saat sıra bekledi ve oy verdi. İstanbul'da daha evvel sesi çıkmayan, pasifize edilmiş bu potansiyel seçmenin CHP'ye oy verdiğini gördük. Kıyı kentlerinde de.
O insanları tetikleyen, yeniden umut aşılayan, bir şeyin değişebileceğine inandıran isim kuşkusuz Kemal Kılıçdaroğlu oldu.Bu adamın siyaset tonunun bize iyi geldiği anlaşıldı.
Bu seçimin kilit kelimesi umuttu, o umudu da Kılıçdaroğlu sağladı. Sonuçlar açıklanmadan önce de, sonra da...
İşte şimdi Kılıçdaroğlu buradan aldığı güçle Gandhi'nin yürüyüşüne başlayacak. Bu saatten sonra hiç kimse onu tutamaz gibi görünüyor, gümbür gümbür siyasetimizde ikinci Karaoğlan'ın ayak seslerini duyuyoruz.
Ancak daha ilk günden medya Kılıçdaroğlu'na en büyük kötülüğü yapıyor. Onu gaza getirmeye, Deniz Baykal'ı devirmek için programlamaya çalışıyor.
Yapmayın, etmeyin... Eski alışkanlıklarınızı sürdürmeyin...
Bu formül tutmuyor işte, çok belli.
Kemal Kılıçdaroğlu'nu daha ilk günden Deniz Baykal'ın yerine aday göstermek onu harcamaktan başka bir şey olmayacaktır.
Bugün Kemal Kılıçdaroğlu'yla Deniz Baykal'ın vermesi gereken tek bir mesaj var aslında: İkilinin birlik olduğunu herkese göstermek. Deniz Baykal bundan böyle her nereye giderse gitsin yanında Kemal Kılıçdaroğlu olmalıdır, onu sahiplenmeli, lanse etmeli, desteklemelidir.
Kendisi Genel Başkan olmaya devam etmeli, ama Kılıçdaroğlu da CHP'nin vazgeçilmez bir simgesi haline gelmelidir. Öte yandan Baykal gücü ve iktidarıyla partiyi bir arada tutmalı, teşkilata hakim olmalı, Genel Başkan olarak varlığını sürdürmeli. Unutmayalım ki, bu bir maraton.
Daha evvel denenmemiş, ego ve hırs engeline takılacağı düşünülen bir formül değil mi?
Ancak bu seçimin ilginç bir özelliği oldu: Seçmen oyunu uyarmak için kullandı. Bu uyarının sadece AKP'yi kapsadığı düşünülemez. CHP'nin diğer bölgeler ve İstanbul oyları arasındaki kıyaslaması da bir uyarıdır. Tıpkı Başbakan gibi, CHP de sandıktan çıkan bu mesajı doğru okumalı, dersine çalışmalıdır.
Kemal Kılıçdaroğlu artık hiç vakit kaybetmeden Gandhi'nin yürüyüşüne başlamalıdır. Yıllar sonra CHP'nin varoşlardan oy alabileceğini kanıtladı, şimdi sokak sokak Türkiye'yi gezmeli ve bir sonraki Genel Seçim'e kadar kampanya yapmalıdır. Obama'nın tecrübesi kendisine yol gösterecektir kuşkusuz.
Ama Kılıçdaroğlu bu yolculukta bir kişinin yardım ve desteğine ihtiyacı olduğunu bir an bile unutmamalıdır. Bu isim, şaşırtıcı gelebilir size belki, ama kesinlikle Deniz Baykal'dır.
Baykal, tecrübesi, birikimi, donanımı ve siyasette yıllar içinde ustalığıyla bu yürüyüşün en önemli etkenlerinden biri olacaktır kuşkusuz. Bugün devlet tecrübesi ve yönetimi açısından Türkiye'ye hala hizmet edebilecek en yetkin isimlerden biridir Baykal.
Bu maratonun sonundaki ideal plan: Baykal Cumhurbaşkanı, Kılıçdaroğlu Başbakan.
O zaman formül belli: Kavga etmeden, ego yarışmasına girişmeden, Obama-Clinton türü bir işbirliğiyle İstanbul'dan doğan bu dalgayı tüm Türkiye'ye yaymak...
Keşke şu medya Baykal'la Kılıçdaroğlu'nun arasını bozmaya çalışmasa, keşke bu bir yarışa değil de birliklerin kuvvetine dönüşse... Keşke bu seçimin mesajını medya da alsa ve alışkanlıklarını değiştirse...
Bu umut karşılığını bulacaktır, 'umut peşindekiler' Türk Gandhi'nin peşinde kilometrelerce yol yürümeye hazırdır: CHP için seçim sonucu tek okuma yöntemi budur.

Seçim gecesi hangi gazeteciler kaybetti?
Uğur Dündar, 29 Mart seçimlerinin ekrandaki galibi oldu. İzlenme oranlarına bakıldığında hem AB hem de Tüm İzleyici gruplarında Dündar ve Star Haber'in birinciliği göze çarpıyor.
Uğur Dündar ve Yılmaz Özdil o geceki yayını sadece haber vermek ve muhabirlerle kurulan bağlantılar üzerine kurmuştu. Başka kanallarda açık oturumlar, masa etrafında sohbetler düzenlenirken onlar bu yöntemi tercih etti. Son derece sade, direkt hedefe yönelen ve haber vermeyi amaçlayan bir yayıncılık.
Bu tercih karşılığını buldu. Uğur Dündar'ın inandırıcılığı ve ekran enerjisi de bu minimalist ama 'to the point' yayıncılıkla birleşince birincilik geldi.
İlgimi çeken bir nokta, meşhur köşe yazarlarının, anlı şanlı büyük Türk düşünürlerinin Star Haber'de kendilerine yer bulmamış olmalarıydı.
Demek ki halk artık karşısında ahkam kesen, bol keseden sallayan kanaat önderlerini görmek istemiyor. Nazlı Ilıcak, seçim gecesi dört kanala çıktı mesela. Kusura bakmasın, alınmasın ama rating raporlarından da görüyoruz ki kimse onun gibilerin düşüncelerini merak etmiyor.
Sadece Ilıcak da değil, ekranları dolaşan, dur durak bilmeyen, hiç yorulmayan, bu kadar çok kanal gezen yorumların hepsi sınıfta kaldı. Söyledikleri hep aynı, ezberden konuşuyorlar. Hem de çok taraflılar, üstelik de bir parti görevlisinden daha çok çıkıyorlar ekrana...
Çok da bilgisizler. Hiçbir köşe yazarı dersine çalışmamış, ne 2004'ü ne 2007 seçimlerini biliyor, kıyaslama yapabiliyor, rakamlara hakim... Adeta misafirliğe gelmiş gibiler.
Ama bu maya tutmuyor artık... Uğur Dündar'ın birinciliğinden çıkarılması gereken ilk ders budur.
Televizyoncular eskimiş isimlerle halkı kandıramıyor; ahkam kesilen günler önemliydi bir zaman ama geride kaldı. İzleyici artık sadece haber ve muhabir görmek istiyor ekranda, bir de konunun uzmanlarını, ekrana daha az çıkan isimlerin analizlerini dinlemek.

Güle Güle Tarhan Erdem
Sözü fazla uzatmaya gerek yok, Tarhan Erdem fiilen emekli olmuştur. Daha evvelki başarılı projeksiyonları kendisinin araştırmalarını 'dokunulmaz' ve 'hakkında söz söylenmez' kıldı, dolayısıyla kimse ağzını açamadı... Bu da onu küstah ve kibirli biri haline getirdi.
Ama bu sefer aklın almadığı bir yanılma, mantıkla izah edilemeyecek spekülatif bir fark çıktı Tarhan Erdem'in anket sonucundan. Hiçbir şeyi tutturamadı. İster istemez iyi niyetli düşünemiyor insan... Manipülasyon, saptırma gibi kelimeler akla geliyor.
Tarhan Erdem'in böyle bir niyeti olduğunu düşünmüyorum elbette, kendisinin toplanan verileri yansıttığına hiç kuşkum yok.
Fakat bu yanılmayı ne yaparsa yapsın açıklayamaz. Açıklasa da inandırıcı olmaz. Yapılacak şey bellidir: Ceketi alıp gitmek... Güzel günler yaşadık beraber, ama burada yollarımız ayrılıyor.
Ya da: Bir put daha devrildi medyada...
Oray Eğin, Akşam, 31 Mart 2009

4.12.08

“Papyonlu monşer” özür dileyecek mi?

Amerika’nın “topal ördek” Başkanı George W. Bush giderayak bir günah çıkarma seansıyla halkın karşısına çıktı. Ve en büyük pişmanlığının Irak’la ilgili istihbarat zaafı olduğunu açıkladı, halktan bir anlamda özür diledi. Bush’u istihbarat raporları yanlış yönlendirmişti, Irak’ta nükleer silahlar olduğuna inandırmıştı ve bu uğurda da global krizi de tetikleyen bir savaş başlatmıştı ABD.
Hatırlıyorum o dönemde Türkiye’deki pek çok liberal gazeteci de Bush’un savaşına destek vermişti. Gerek televizyonda, gerekse de köşelerinde.
Şimdi Bush pişman ve hata yaptığını kabul ediyor.
Ya bizim gazeteciler?
Onlar da özür dileyecekler mi? Kamuoyunu yanlış yönlendirdikleri, yalan söyledikleri ve bu haksız savaşı destekledikleri için bir açıklama yapacaklar mı?
Ekranda gözümüzün içine baka baka “Ben ikna oldum” diye nükleer silahların varlığını kabul eden gazeteciler, onlara eşlik eden diplomat askerleri, “papyonlu monşerler” bir şey demeyecekler mi? Bir açıklama yapmayacaklar mı?
Oray Eğin, Akşam, 04 Aralık 2008