kadın ve siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın ve siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.7.17

Postal değil topuk sesleri

Hiç küçümsemeye çalışmayın çok aldanırsınız. Kadını yanına alan siyasal hareketler sadece dünyada değil, bu topraklarda da başarılı oldu...

Tespit 1)

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Almanya'da iki gün süren G-20 Liderler Zirvesi'nden dönerken beraberinde götürdüğü 18 gazeteciyle uçakta çektirdiği fotoğraf hemen tüm gazetelerde yer aldı. Tek kadın gazeteci yoktu.

Tespit 2)
CHP'nin Adalet Yürüyüşü'nü sonlandırdığı Maltepe mitingine katılanların çoğunluğunu kadınlar oluşturdu.
 
Sanırım iktidar “topuk seslerini” duymuyor!
Türkiye'de “kadın devrimi” oluyor…
Ve sanıyorum AKP iktidarını kadınlar sonlandıracak.
Hiç küçümsemeye çalışmayın çok aldanırsınız. Kadını yanına alan siyasal hareketler sadece dünyada değil, bu topraklarda da başarılı oldu.
İşte Jön Türk hareketi…
İşte İttihat ve Terakki…
1895 yılındaki tüzüklerinin ilk cümlesi şuydu:
“Kadın ve erkek bilcümle Osmanlılardan mürekkeb…”
Şaşılacak değildi. Kadınlar harekete çoktan geçmişti. 1886'da “Şükûfezar” ve, 1895'te “Hanımlara Mahsus Gazete”yi çıkarıyorlardı.
1906 yılındaki Nizamnâme-i Esasîsi'nin 6. maddesi şuydu: “Bilâ tefrik-i cins ü mezheb, kadın ve erkek bilcüm­le Osmanlılar Cemiyete âzâ olabilirler.”
Bu maddeyi de dayatan yine kadının kendisiydi. Jön Türk hareketinin önemli isimlerinden Mustafa Fâzıl Paşa'nın kızı Nazlı Hanım, 10 yıl önce 1896'da 6/17 numarası verilerek üye olmuştu.
İkinci kadın üye Sorbonne Üniversitesi öğrencisi Selma Rıza idi. İlk kadın gazeteci sayabiliriz. Meşveret, Mizan Şû­ra-yı Ümmet ve Mechveret Supplément Français'de özellikle kadın hakları üzerine makaleler yazdı.
1907'te İttihatçılar “Kadın Şubesi” kurdu. Selanik'te gizlice “Kadın” dergisi çıkarıldı.
1872-1907 yılları arasında gerçekleşen 50 grevin 9'u kadınların çalıştığı işkollarında gerçekleşti.
İngilizce tercüme yapan Gülistan İsmet…
Gizli haberleşmeyi sağlayan Ahmet Cevdet Paşa'nın kızı Emine Semiye...
İttihatçı 40 kadın, 1908 Temmuz (II. Meşrutiyet) Devrimi'ne koşar adım gidiyorlardı…

ZEVK ARACI DEĞİLİZ
Emine Semiye, Meşrutiyet'in ilanından sonra Hürriyet Meydanı'nda “Yaşasın Vatan, Yaşasın Millet, Yaşasın Hürriyet” diye seslendiği coşkulu bir konuşma yaptı.
Osmanlı kadın hareketi dalga dalga büyüdü. 20 kadın dergisi çıkardılar. En bilineni; yazı kadrosunda Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs, Nimet Cemil, Nebile Akif, Yaşar Nezihe, Nezihe Muhittin gibi yazarların bulunduğu “Kadın Dünyası” idi.
Fatma Zerrin, “Türk erkeklerinin felsefesince, kadınlar dünyaya erkeklerin rahatını temin için gelmiştir. Kadınlar erkekler için yaşarlar, hürriyetleri yoktur. Erkeklerin esiridirler. Zevk aracı değiliz, insanız” diyordu.
Ulviye Mevlan öncülüğünde “Osmanlı Müdâfaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti” (Osmanlı Kadın Haklarını Savunma Cemiyeti) kurdular. Eşitsizliğe, eğitimsizliğe, eve kapatılmaya karşı bayrak açtılar. Derneğin yılmaz çabaları sonucu İstanbul Telefon İdaresi'ne yedi kadın memur alındı. Bedra Hanım aynı zamanda iş müfettişi olarak tayin edildi.
28 kişilik kontenjanı bulunan Darülmuallimat/Kadın Öğretmen Okulu'na 300'ün üzerinde kız başvurdu. İlk “kızlar üniversitesi” olan İnas Darülfünunu açıldı.
Nigar Hanım başyazarlığında “Kadınlık Dergisi” dilde sadeleşme/Türkçe çalışması yaptı.
Kadınlar, Osmanlı kadınının hukukunu savunan “Teali-i Nisvan Cemiyeti”, “Asri Kadın Cemiyeti”, “Tefeyyüz Cemiyeti” gibi örgütler kurdu. Küçük kız çocuklarının evlendirilmesine karşı çıkıp yasa çıkarttı. Tek eşlilik kampanyası düzenlediler. Sahneye çıktılar.
Osmanlı ekonomisinin dışa bağımlılık nedeniyle gelişemediği düşüncesinden yola çıkarak, “Ma'mûlât-ı Dahiliyye İstihlâkı Kadınlar Cemiyet-i Hayriyyesi” kurup, yerli üretimi destekleme ve yerli mallarını kullanma propagandası yaparak, ulusal ekonominin oluşturulmasını savundular.

KADIN DEVRİMİ
Birinci Dünya Savaşı'nda cephede olan erkeklerin işini yapmak için “Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi”ni kurdular. İlk haftada 11 bin kadın başvurdu.
Dernek aracılığıyla cephe gerisinde görev yapmak amacıyla “Kadın Amele Taburları” meydana getirildi.
Osmanlı işgale uğradığında binlerce erkeğin katıldığı mitinglerin konuşmacıları Yaşar Nezihe'den Halide Edip'e kadınlardı.
Erzurumlu Nene Hatun'dan aldığı bayrağı Kurtuluş Savaşı'nda yere düşürmeyen Erzurumlu Kara Fatma'nın mücadelesi unutulabilir mi? Ya, Halime Çavuş, Şerife Bacı, Onbaşı Nezahat, Gördesli Makbule, Tayyar Rahmiye, Süreyya Hanım, Domaniçli Habibe, Nazife Kadın, Binbaşı Ayşe'nin adı tarihten silinebilir mi? İnönü Savaşı'nda madalya alan Ali kızı Alime, Hacı Osman kızı Fatma, Besim kızı Şükriye, Musa kızı Fatma, Veli Onbaşı kızı Ayşe, Molla İbrahim kızı Fatma, Ali kızı Ayşe, Molla Hasan kızı Fatma…
Cumhuriyet'i inşa eden, Cumhuriyet'i yücelten kadınlar nasıl unutulabilir: Afet İnanlar, Ferdane Bozdoğanlar, Gül Esinler, Safiye Aliler, Sabiha Rıfatlar, Satı Kadınlar, Remziye Hisarlar, Belkıs Şevketler, Semahat Geldiaylar, Zehra Kosovalar, Behice Boranlar, Semiha Berksoylar, Sevgi Soysallar, Tomris Uyarlar, Bahriye Üçoklar, Engin Arıklar, Gülten Akınlar, Türkan Saylanlar… Yazmakla bitmez Cumhuriyet'e kanat geren kadınlar...
Kimileri duymuyor…
Kimileri görmüyor…


8.6.17

Ramazanda yemek yiyen ve dayak yiyen kadın

Eğer iktidarda AKP gibi muhafazakâr bir parti olmasaydı; Cumhuriyetin kurumları alaşağı edilmeseydi; Aydınları, yazarları, gazetecileri rehin alınmasaydı;
İktidar tarafından canhıraş bir karşıdevrim gayretine girilmeseydi de...
Yine bugün bu ülkede kadına yapılan baskılardan, bir cinsin diğer cins üzerindeki tahakkümünden, erkek şiddetinden, kadın cinayetlerinden ve bu gibi meselelerden bahsediyor olacaktık.
Ama kadına karşı bitmek bilmeyen bu şiddetin kaynağını, izleri çağlar boyu toplum belleğinden silinmeyen geleneksel algı zincirlerinde, psikolojik sorunlarda, toplumsal zaaflarda arayacaktık.
Kadına yapılanlar gerici bir devlet politikası olarak karşımıza dikilemeyecekti.
Bu tür hassas meselelerin, tarikatların, hacı hocaların dilinde ve elinde kamçı gibi durmasına sistem izin vermeyecekti.
Güvendiğimiz evrensel ve çağdaş yasalarımız olacaktı.
Eğitim sistemimiz onlara göre şekillenecekti.
Medyanın bu konuda iyi kötü bir etiği olacaktı.
Hukuki ve toplumsal değerlerimiz kadını koruyan, kollayan, ona karşı yapılan şiddeti dışlayan, yargılayan, cezalandıran bir forma ister istemez dönüşmek zorunda kalacaktı.
Batı’nın bu “iyi” tarafını bünyemize çoktan almış ve içselleştirmiş olacaktık. 

***
Ama burası artık büyüdüğümüz ülke değil.
Doğduğumuz ülke de değil.
Ne annemizin ve babamızın ülkesi, ne ninemizin ve dedemizin...
Burası artık Tezer Özlü’yü öldürmek isteyenlerin ülkesi bile değil.
Onlardan bile daha kötülerinin, daha beterlerinin, gözü iyice dönmüşlerin ülkesi.
Burası kadın cinsini küçük görmeyi ve göstermeyi bir devlet politikası olarak benimseyenlerin;
Medyayı, bunun propagandasını yapanlarla donatanların ülkesi.
Kadınları öldürmek değil süründürmek, silmek, sindirmek isteyenlerin;
Onlara sövmek ve onları dövmek için fırsat kollayanların ülkesi.
Ramazan ayında regl olan bir kadının dışarıda yemek yemesi durumunda dayak yiyeceğini gevrek gevrek gülerek anlatan;
Ve dini sohbet yaptığını sanan bir erkeğin dilini artık doğal ve hatta kaçınılmaz sananların ülkesi.
Bu kadın hakları konusunda duyarlı insanlar tarafından bile sessizce onaylanan algıyı bu ülkeye yerleştirmek isteyen irade iktidarı ele geçirdiğinden beri bu topraklarda tüm kız çocukları ve kadınlar tehlikede.
Televizyonlarda birtakım erkeklerin rahatça kadınların inanç adına hırpalanabilir olmasından bahsetmesi;
Sadece sokağın değil, okullardaki eğitimin ve ev içlerinin de hızla feodalleşmesi;
Karakollarda, kocasından şiddet gören kadınların artık eskisinden daha tereddütsüz ikna edilip evlerine geri gönderilmesi;
Kadın sığınma evlerine göz dikilmesi;
Yeni Türkiye’nin utanç verici marifetleri.
Başımızda artık dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını zül sayan bir akıl var.
O aklın isteklerine göre evden sokağa yeniden şekilleniyoruz.
Ve kadınlar iktidarın önerdiği sosyal hayatın bir parçası olmak için kapanmaya ikna edildiğinden/zorlandığından beri tabularla dolu bir barut fıçısının dibine gömülüyoruz.
Regl olan kadın...
Sokakta yemek yerse...
Dayak yer.
Yeni Türkiye’nin korkunç gerçeği.
Bu ülke de artık, bu gerçeği ekranda gülerek dillendirebilen bir ilahiyatçının kendisini muzaffer hissedebildiği tehlikeli sahnesi.
 Mine Söğüt, Cumhuriyet, 07 Haziran 2017

16.10.16

Erkekler konuşur, kadınlar yapar... (1/2)

 İspanya’nın 2008 yılında girdiği kriz; yaşadığımız günlerde Türkiye’yi de bekleyen büyük tehlike, inşaat sektörünün çöküşüyle başladı. İpotek karşılığı satın aldıkları mülkün kredi borcunu ödeyemeyen yüz binlerce insan evsiz, akıl dışı bir hızla çoğalan inşaatlar yarım, patronlar sermayesiz, işçiler işsiz kaldı. Borsa çöktü. Devlet, maaş ve emekli aylıklarını ödemekte zorlanmaya başladı. İşsizlere ve gençlere yapılan sosyal yardımlar kesildi.
2010 yılına gelindiğinde kriz daha da ağırlaşmış ve İspanya halkları* hepsi yiyici, çıkarcı, güdük politikacılardan umudu kesmiş, hatta gına getirmişti.
İspanya ayaktaydı. Hiçbiri krize çözüm üretemeyen, hatta sorunun kaynağı geleneksel partilere karşı müthiş bir öfke vardı. Diktatör Franko’nun ölümünden beri görülmemiş kalabalıklar sokağa dökülüyor, kızgınlıklarını haykırıyordu.
İç savaş yaralarının hâlâ taze olduğu bu ülkede, toplumsal gazabın çığrından çıkması; kanlı bir isyana dönüşmesi işten değildi.
Neyse ki İspanya 1978’de kavuştuğu demokrasiyi 1986’dan beri AB üyeliğiyle perçinlemiş ve sindirmişti. Başıbozuk bir isyan çıkmadı.
Madrid’in tarihi meydanı Puerta del Sol’un 15 Mayıs’ta işgaliyle başlayan dev gösteriler tüm İspanya’ya yayıldıktan öteye “15M” diye anıldı; zaten aynı haksız ve çürümüş düzenle yönetilen dünyada yankı bulunca, bir fikir fırtınasına dönüştü. 

***
Geleneksel partiler; belli bir ideolojiyi sahiplenmeden düzeni tersyüz etmeyi öneren ve geniş geneli birbirinden çok farklı düşüncede gençlerden oluşan hareketi, “Sıkıysa partileşip seçimlere girin!” kışkırtmasıyla siyasal arenaya çağırdı.
Çünkü öfkelilerin birleşemeyeceğine, dolayısıyla örgütlenip parti kurmayı beceremeyeceklerine emindiler.
Oysa hızla örgütlenen bu genç öfkeden, halkların kendi kaderlerine sahip çıkmalarını ve hoşnut olmadıkları sistemi tersyüz etmelerini öngören yenilikçi bir hareket, Podemos doğdu.
“Podemos”, İspanyolca “yapabiliriz” demekti ve başlangıçta, kimse komut vermeden ileri atılmak için birbirine cesaret veren öndersiz çaylakların çığlığına benziyordu...
Çaylaklar, 2014 yılında girdikleri ilk seçimde, Avrupa Parlamentosu’na 5 milletvekili göndererek beklenmedik bir zafer kazandılar.
Artık ilginç fikirleri olan bir liderleri de vardı.
Pablo İglesias, zaten burnundan soluyan ve başkaldırmaya hazır halklara, siyasal arenaya fırlayıp ortalığı dağıtacak bir sosyal çoğunluk oluşturmayı öneriyordu.
Yeni fikrin esin kaynağı, neyin toplumun çıkarına olduğuna ve insanların neyi, nasıl düşünmesi gerektiğine tepedekilerin karar verdiği klasik sol ideolojiden farklı olmakla birlikte; İtalyan Komünist Partisi kurucularından Antonio Gramschi’nin kuramıydı. 

***
Ömrünün son on yılını Mussolini’nin zindanlarında geçiren filozof Gramschi’ye göre siyasal mücadele ekonomik ve sosyal düzenin devrilmesi değildir. Sivil toplum, ortak çıkarı gözeten bir sağduyuyla donanıp ahlaki ve kültürel bir mücadele de yürütmek zorundadır. Ama toplumsal sağduyu da ideolojiler, dinler ve görenekler tarafından kirlendiğinden, önce o temizlenmelidir. Bu da “gerçekliğin doğrudan incelenmesi ve deneme yanılma yöntemi”yle mümkündür. Sonuçta “Bir insan kitlesi yaşadığı gerçekliği eleştirip sorgulayarak ortak bir fikre varabilir ve ortamın dayattığından başka bir dünya görüşü geliştirebilir” der Gramschi. Podemos da gerçeklerden kopuk ve çürümüş bir siyasetçiliği alaşağı etmek için işte böyle, gerçekliği yerinde ve doğrudan okuyunca ortaya çıkacak toplumsal bir sağduyu ortaklığını hedefliyordu.
AP seçimlerinde kazandığı zaferden sonra, “yapabiliriz” partisinin sloganı “Si, se puede!” oldu: “Evet, yapılabilir!”
Hedef, 2015 yerel seçimleriydi. 

***
İki kadın ortaya çıktı.
Barselona’dan adaylığını koyan Ada Colau, “ipotek kurbanları” diye anılan evini barkını yitirmiş Katalanlar için verdiği yoğun mücadeleyle tanınan bir aktivistti. Felsefe okumuş, TV senaryoları yazmış, dizilerde oynamıştı. 42 yaşındaydı.
Podemos’un desteğini alarak Katalanca “Guanyem Barcelona!” (Barcelona’yı kazanalım!) sloganıyla Barselona Belediye Başkanı seçildi.
Yolu “ayrılıkçı” Katalonya başkenti açmıştı.
İspanya başkenti Madrid, daha azını yapamazdı.
Emekli yargıç Manuela Carmena, 73 yaşındaydı. Meslek yaşamı '62oyunca hukuk camiasında kadın-erkek ayrımcılığına karşı mücadele etmiş, ülke çapında saygınlık kazanmış, torun tosun sahibi bir feministti.
Podemos, kendisine Madrid belediye başkanlığı adaylığı önerdiğinde önce ret, sonra kabul etti.
Halen Madrid Belediye Başkanı.
Yazdığı kitabı okuyorum. Başlığı, “Çünkü her şey farklı olabilir”. Manuela Carmena’nın fikirlerinden çok etkilendim. Devamı gelecek haftaya...
 09 Ekim 2016 Pazar

 *



1944 doğumlu Manuela Carmena, büyük burjuva sayılacak bir ailede yetişmesine karşın yoksulların ve emekçilerin haklarını savunmaya adanmış hukukçu kimliğiyle “soylu doğulmaz, olunur” deyişinin canlı kanıtıydı.
1960’lı yıllarda Frankist diktanın sendikaları boğup sendikacıları bazen kim vurduya getirerek ortadan kaldırdığı İspanya’da; emekçilerin “iş hukuku”nu savunan bir avukat ve Franko’ya karşı verdikleri mücadeleyle ünlenen İşçi Komisyonları’nın kurucu üyesiydi.
1981’de, yani İspanya demokrasiye geçtikten sonra başlayan yargıçlık sürecinde, İspanyol adalet sistemindeki Frankist artıkları, ırkçılığı, kadın-erkek ayrımcılığını ve yolsuzluğu temizlemeye çok emek verdi. “Demokrasi Yargıçları” derneğinin kurucuları arasında yer aldı.
HSYK üyesiyken, bitmek bilmeyen kısır genel kurulları, “toplantı sırasında yün örmek” için istediği izinle protesto etti. İzin verilmedi ama toplantılar daha kısa ve verimli hale geldi. Çünkü İspanyol HSYK üyeleri, genel kurul uzarsa Manuela’nın yün yumağını ve şişlerini ortaya çıkarmasından çekiniyorlardı!
Hep uluslararası hukuku, yani insan haklarını savundu. Savaş karşıtlığıyla ünlendi.
Önce ulusal, ardından uluslararası ödüller birbirini izledi. BM misyonlarına başkanlık yaptı. Hiyerarşi basamaklarını birer birer tırmandı ve 2009 yılında emekli olduğunda, İspanya yargıtay başkanıydı. 


***
Podemos’un desteklediği Ana Colau’nun Barcelona belediye başkanı seçilmesinden sonra, Madrid daha azını yapamaz, kaybedilemezdi. Manuela Carmena, başta reddettiği belediye başkanı adaylığını sonunda kabul etti. Ön seçimleri yüzde 63 oyla kazanınca, Podemos’un Madrid’de desteklediği aday oldu.
Feminist başkan adayına en sıcak eli Barcelona’nın çiçeği burnunda feminist belediye başkanı Ada Colau uzattı.
İki kadın, adeta Barcelona’nın İspanya’dan ayrılmak isteyen Katalonya başkenti olduğunu unutup unutturarak el ele verdiler. Ada Colau’yu zafere taşıyan “Barselona’yı kazanalım!” sloganından sonra “Ahora Madrid!” (Şimdi Madrid!) diye başladı kampanya. Ve zaman ilerledikçe, “Ahora Manuela” temposuna dönüştü.
Podemos’un olanakları sınırlı, yani parası yoktu. Manuela, uzun toplantılardan olduğu gibi mitinglerden de sıkılıyordu. Çünkü miting ve nutuk politikacılığının, hayatta hiçbir karşılığı olmayan vaizler veren papazlık (siz imamlık da diyebilirsiniz…) mesleğinden farksız olduğunu düşünüyor ve hatta politikanın bir meslek olmaması gerektiğine inanıyordu.


***
Onun felsefesinde her yurttaş belli bir süre, belli bir fikri savunmak ve toplum yararına uygulamaya geçirmek için politika yapabilir, sonuç alınca da çekilirdi. Politika para kazanılan bir kariyer değil, yurttaşın yurttaşlar için çalıştığı ahlaki bir süreçti.
Zaten “umumun hizmetinde bir komşu” diye tanımladığı Madrid belediye başkanlığına da yalnız bir dönem talipti, iki değil…
Seçim kampanyasında kendisine yoldaşlık edenler, yenilikçi ve siyasal alışkanlıkları tersine çevirmek için yola çıkmış Podemos’tan olmalarına rağmen şaşırmışlardı. Miting yapmadan, söylev çekmeden nasıl oy toplanırdı ki? Hele afiş bastırmak, yapıştırmak için bile para yokken, adaylarını kime, nasıl tanıtıp seçtireceklerdi?
Emekli yargıç Manuela Carmena, “Madrid’i nasıl yöneteceğimizi, ne yapacağımızı ve hangi sorunu çözmemiz gerektiğini halk söyleyecek!” dedi. Alt slogan, kendiliğinden doğmuştu: “Dinleyerek yönetmek.” Mahalle toplantıları, komşu sohbetleri düzenlediler. Seçmenler önce şaşırdı. Karşılarında ilk kez konuşan değil, dinleyen politikacılar vardı. Çabuk alıştılar. Gürül gürül konuşmaya, dertlerini dökmeye ve fikirleri sorulduğu için de çözüm üretmeye başladılar! 


***
Üstelik önerileri, “kariyerist politikacılar”ın akıl edebileceğinden çok daha pratik, çok daha mantıklıydı. Çünkü sorunu en iyi bilen onlardı!
Yani matematik bir mantık vardı ortada: Sorunu en iyi bilen, elbette en doğru çözümü geliştiriyordu.
Manuela Carmena, belediye başkanı seçildiği gece Madridlilere şöyle seslendi: “Sizi baştan çıkarmak, aklınızı çelmek istiyorum. Sizi daha adil ve daha eşitlikçi bir toplumun herkesi daha mutlu kılacağına inandıracağım!”
Ve artık 74 yaşında olan bu kadın, 13 Haziran 2015’ten beri Madrid’i tüm dünyada örnek gösterilen bir ahlak, toplumun taraf olduğu bir ortak akılla yönetiyor.
Çünkü politikanın bir kariyer değil, her yurttaşın toplumun yararına çalışması gereken etik bir süreç olduğuna inanıyor.
İspanya’dan sonra Fransa’da yayımlanan “Çünkü her şey farklı olabilir” başlıklı kitabı; başta Türkiye, dünyada politikayı meslek edindikleri için demokrasiyi batıranların yüzsüzlüğüne, bir tokat niteliğinde…

Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet,  16 Ekim 2016 Pazar

18.5.16

Kendine ait bir siyaset

Ülkenin yüzde ellisi sevinçli bir telaş içinde.
Hem bir düğün yapıyorlar, hem de güle eğlene bir cenaze kaldırıyorlar.
Evlenen Cumhurbaşkanı’nın kızı; gömülen ülkenin rejimi.

Milli bayramları şehitler bahanesiyle iptal eden ve gösterişli gelinliğinin içindeki tesettürlü kızını Genelkurmay Başkanı’nın da katıldığı bir törenle geleceğine yatırım yaptığı delikanlıya büyük hesaplarla veren Cumhurbaşkanı, bu düğünle Cumhuriyetin henüz canı tam çıkmamış mevcudiyetinin üzerine bir kürek daha toprak atıyor.
O toprak yüzümüze gözümüze doluyor.
Yıllardır hayatın sahnesinden adım adım geriletilen...
Hem toplum hem de devlet nezdinde erkeğin himayesinde ısrarla ikinci sınıf bir yaratık haline getirilmek istenen;
Gönlünce seviştiği an ahlaksız diye damgalanan;
Çocuk doğurmak koşuluyla manasızca kutsallaştırılan;
Bedeninden ve varlığından her fırsatta ölesiye utandırılan;
Çıplaklığı küfür, varlığı fazlalık diye anılan;
Saçı, kolu, bacağı, göğsü, boynu, her tarafı sıkıca kumaşlarla sarılıp sarmalanmadan zinhar sokağa salınmayan...
Ve asla adamdan sayılmayan ülke kadınlarını temsilen...
Tamamı erkek olan şahitlerin arasında bembeyaz bir tuzluk gibi kifayetsizce dikilen ve fotoğraf çekilirken son derece mesut gülümseyen genç kadın...
Kendisini o an muhtemelen bir sultanın kızı gibi hissediyor ve o da aklından mevcut rejim için neşeli bir cenaze marşı geçiriyor. Ne de olsa babası onun bu mutlu gününde muhaliflerine takım taklavat okkalı bir mesaj veriyor.
Ve muhtemelen düğünde takılan Cumhuriyet altınlarına bakarak, başkan olduğu gün onları tedavülden kaldırıp yerine yenilerini tasarlatmayı düşünüyor.
İktidarın hayalleri geniş, zamanı sonsuz, yolu uzun, gözü pek.
Muhalefetinse hayali dar, zamanı kısa ve değil yolu, neredeyse yatacak yeri bile yok.
Kadınlar ve erkekler, gelinler ve damatlar, düğünler ve cenazeler, gömenler ve gömülenler arasında kendine hâlâ bir dil arıyor. Cenazelerin gölgesinde kıyılan nikâhlar; savaşların şemsiyesinde demlenen iktidarlar üzerine ahkâm keserken gözümüze takılan kadınların hikâyelerinden olan bitenin korkunçluğunu bir daha okuyoruz.
Muhalefet partilerinden birinin kongre kalkışması sırasında çıkan karmaşada polise direnmemesi için kendisine müdahale etmeye yeltenen kocasını azarlayan başkan adayının sert sesinin üst üste montajlanmış tekrarı kulaklarımıza doluyor. Kadın, polis barikatı önünde nöbet tutmasını engellemek isteyen kocasını tersliyor.
Sana ne oluyor! Sana ne oluyor! Sana ne oluyor!
Sonra oğluna sesleniyor.
Al şu babanı. Al şu babanı. Al şu babanı.
Kadına ancak, onu politika sahnesinde en dişil haliyle erkeğin gölgesinde ya da en eril haliyle küstah bir lider mertebesinde gördüğümüzde anlam yüklüyoruz. Bir de zamanında, sırf sarışın diye oy verdiğimiz ve marifetiyle köşesinden tutuşturduğu korkunç siyasetin ateşinde ülkece hızla eriyip bittiğimiz fena bir maceramız var.
Kadın erkek tarafından ezilmiş bir figür olmadıkça ya da külliyen erkekleşmedikçe ya da ya da sarışın ve güzel olmadıkça seçmenin gözünde beş para etmiyor.
Belki bir gün kızları da askere alsalar ve Genelkurmay’ı kadından yapsalar....
Tüm partilerin tepesine de kadın gibi birer kadın kondursalar...
Politikanın binlerce yıllık testosteronu azalacak ve ülke biraz da östrojenden nemalanacak.
Bunun için kadının eril dili kökünden yıkması ve mümkünse artık kendine ait bir siyasete çıkması şart.
Mine Söğüt, Cumhuriyet, 18 Mayıs