Mehmet Yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.3.14

Din işleri ile ahlak işleri ayrılmış!

İLKOKUL yıllarında yurttaşlık bilgisi dersinde bize şöyle öğretilmişti: Laiklik, din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır!
Aradan yıllar geçti, laikliğin böylesine sığ bir tanımlamaya sığamayacak kadar kapsamlı bir kavram olduğunu öğrendim, ama bu ilk tarif hep aklımda kaldı.
17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu’ndan bu yana tanık olduğumuz olayları, ortalığa saçılan ses kayıtları, AKP’lilerin cemaatçiler, cemaatçilerin AKP’liler için söylediklerini alt alta koyuyorum.
Ve ortaya, ilk öğrendiğim laiklik tanımına benzer bir “siyasal İslam” tanımı çıkıyor:
“Günümüz Türkiyesi’nde siyasal İslam, din işleriyle, ahlak işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.”Tanık olduğumuz, duyduğumuz, dinlemek zorunda kaldığımız her şey bana bunu hatırlatıyor!
Başta Başbakan olmak üzere AKP’lilerin cemaat için söylediklerini dinliyorum:
Dış güçlerin maşası olmuşlar, insanları gizlice dinlemekle kalmamışlar, en özel durumlarını bile kayıt altına almışlar.Öğretim yılının ortasında, kış günü sırf AKP’yi sevdikleri için binlerce öğrenciyi sokağa atmakta tereddüt etmemişler.
Bir Müslüman’ın asla yapmaması gerekenleri yapmışlar, insanlara beddua etmişler.
Devlet içinde bir paralel devlet yaratmışlar. Memleketin ordusuna kumpas kurmuşlar. Sahte deliller üretip insanların yıllarca hapislerde sürünmesine neden olmuşlar.Gazetecilere, gazete sahiplerine vs. şantaj yaparak kendilerinden yana yayın yapmalarını sağlamışlar.
Bu şantajdan nasibini alanlar arasında AKP milletvekilleri bile varmış, ki o şantajdan korktukları için Başbakan’ın yanında durup yüksek sesle cemaati eleştirmeye bile çekinir olmuşlar.
Kurban keseceğiz diye toplanan paralar, malikânelerde harcanmış.Böyle uzayıp gidiyor! Daha fazlasını Başbakan’ın her gün yaptığı miting konuşmalarında bulabilirsiniz.
Diğer yandan ortalığa saçılan dinleme kayıtlarına, fezlekelere vs. bakıyorum, AKP ve hükümet cephesi de feci durumda.Başbakan adeta bir ihale komisyonu gibi çalışmış. İstediğine ihale vermiş, istemediğine vermemiş. İhale alanlar, kazandıkları paranın belli bir bölümünü bazı vakıflara bağışlamak zorunda kalmışlar.
Bakanların çocukları, “danışmanlık” kisvesi altında işadamlarının rüşvet trafiği içinde yer almışlar.Topladıkları paraları saklamak için ayakkabı kutularından, boyum büyüklüğündeki çelik kasalardan yararlanmışlar. Paraları evlerde sığdıracak yer kalmamış.
“Sıfırlayın”
talimatıyla harekete geçtiklerinde bile paraları dağıta dağıta bitirememişler. Artan parayla evler alınmış.
Pahalı hediyeler, saatler, villalar havada uçuşmuş.Ballı ihaleler verdikleri işadamlarına havuzlar kurdurulmuş, yeni bir medya düzeni yaratmak için ellerinden geleni artlarına koymamışlar.
Başbakan “kupon arazilerin” satışının kendisinden habersiz yapılmamasını emretmiş.
Memleketin akçeli bütün işlerinde son karar verici Başbakan olmuş, maden ruhsatlarından, kimin gaz ticareti yapacağına kadar o karar vermiş.
Bakanlar rüşvetle TC vatandaşlığı dağıtmış. Bakanlara gümüş tepsiler içinde, elbise torbalarında yüz binlerce dolar rüşvet dağıtılmış.Ayetler, Google’dan bulunup “sallanmış”, Bakara makara esprilerine kahkahalarla gülünmüş vs.
Bu taraftaki liste de böylece uzayıp gidiyor. Daha fazlasını her gün internette yayınlanan ses kayıtlarında bulabilirsiniz.
Ortaya çıkan tablo tefessüh etmiş bir kitlenin varlığından başka bir şey değil.
Eski deyimle “ahlak sukut etmiş”. Etik çok kurcalarsan patlayacak bir tabanca tetiğine dönüşmüş!
Ve tartışmanın her iki tarafı da iki cümlesinden birinde dini referanslar veriyor, dindarlıktan dem vuruyor, rüşvet konuşmaları bile “selamünaleyküm” ile başlıyor, “Allah’a emanet ol” ile bitiyor.
Onun için diyorum ki Türkiye’de “siyasal İslam”, din işleri ile ahlak işlerinin birbirinden ayrıldığı bir kavrama dönüşmüş.Allah ıslah etsin!

Birinizden birini tutmak zorunda değiliz
SÖYLEDİKLERİNE bakarsanız, iki taraf da, yani hem hükümet, hem de Gülen cemaati, “bir demokrasi mücadelesi” veriyor.
Hükümet tarafı diyor ki: Bunlar paralel devlet kurdu, devlet içinde devlet oldu, milli iradeyi çalmaya kalkıştı.Seçilmiş iktidara karşı darbe hevesi içindeydiler, ellerindeki polis ve yargı gücünü kullanarak hükümeti iş göremez hale getirmek istediler.
Onun için hükümetin, cemaate karşı mücadelesinde yanında yer almıyorsanız demokrat sayılmazsınız, demokrasi mücadelesine zarar verirsiniz.Cemaat tarafı diyor ki: Ortada tefessüh etmiş bir iktidar var. Yolsuzluğa batmışlar. Bunu örtbas edebilmek için cemaate saldırıyorlar. Polisleri, savcıları, yargıçları sürüyorlar. Yargıyı ele geçirmek için Anayasa’yı bile çiğnediler. İnançlı insanları fişlediler, bu fişlemeler ile bir cadı avı başlayacak. Söz söyleme, muhalefet etme özgürlüğünü takmıyorlar. Mesele cemaat–hükümet kavgası değil, bir demokrasi mücadelesidir!Öyle bir tablo çiziliyor ki, iki taraftan birinin yanında olmazsan, demokrasiye inanmayan, darbeci, yolsuzluklara hoşgörüyle bakan bir insansın!
Tabii birinden yana olursan, diğerine göre de antidemokrat, paralel devletçi, fişlemeleri savunan, kocakulaktan yana olursun!
Hayır beyler, mesele bu kadar basit değil. Sizden yana olursak “beyaz”, diğerinden yana olursak “siyah” olmuyoruz!
Hem yolsuzlukların üzerine gidilmesini, hem de devlet içinde devlet olmanın engellenmesini isteyebiliriz.Hem yargının bağımsız olmasını, hem de bağımsız yargının gerçekten “adil” olmasını, üretilmiş deliller ile insanların hapislerde süründürülmemesi gerektiğini savunabiliriz.
Bir yandan internette, Twitter’da, Facebook’ta, YouTube’da yasaklamalara karşı çıkabiliriz, diğer yandan insanların özel hayatlarının, özel görüşmelerinin gizlice dinlenmesine itiraz edebiliriz.Unutmayın ki bu ülkede sizler kardeş kardeş bütün bunları yaparken de biz demokrasiyi, söz söyleme hürriyetini, gösteri yapma hakkını, özel hayatın gizliliğini, yargının tarafsız bağımsızlığını savunuyorduk.
Birinizden birinin yanında saf tutmak zorunda değiliz.
 Mehmet Yılmaz, Hürriyet, 25 Mart 2014

7.11.09

İster gülün ister düşünün!

BUGÜN sizlere Mevlüt Özcan’ın, Milli Gazete’de yayımlanan köşe yazısını aynen aktaracağım.
Amacımın tembellik olmadığını yazıyı okuyunca anlayacaksınız.
Bu yazıyı okurken ben çok güldüm. Eminim ki sizler de güleceksiniz.
Dileyenler de biraz güldükten sonra, hurafelerin dini inanış kılığı altında masum Müslümanlara nasıl dayatıldığını da düşünebilirler. Bilim dışılığın, dünya gerçeklerinden kopukluğun yetkin bir örneği çünkü bu yazı!
Sizi Mevlüt Özcan’ın “İnsanlara domuz eti yedirenlerin akıbeti” başlıklı yazısı ile baş başa bırakıyorum. Yazım hataları da dahil olmak üzere metin üzerinde hiçbir değişiklik yapmadığımı, kısaltmadığımı, aradan bölüm çıkartmadığımı bir kez daha söylemiş olayım:

* * *

Biyolojik olarak insan, ortalama 150 yıl yaşayabilir.
Günümüzde domuz eti ve diğer kısımları yenmiyen yerlerde meselâ, Kafkasya’da 130-150 yaşlarında sihhatli insanlar yaşıyorlar.
Domuz mamullerinde grip virüsünün mevcudiyetinden şüphe yoktur. Günümüzde bu ‘domuz gribi’ olarak çok yaygındır. Kim domuz mamullerini doğrudan veya yiyeceklere katılmış olarak yerse (ki, bunlar her çeşit sucuk, salam ve sosislerde mevcuttur) otomatik olarak grip virüsünü de almış olur. Bu virüs vücutta en müsait olan akciğer dokularına gider ve yerleşir. Orada gelişmesi için müsait bir ortam buluncaya kadar bekler. Meselâ ilkbaharda vitamin eksikliği sebebiyle hastalık çoğalır, grip salgını her tarafta kol gezer.
Domuz mamullerinin tam bir insan zehiri olduğu isbat edilmiştir. Domuz denilen zehir vücuda alınınca, vücudun normal zehir atma organları tarafından atılması mümkün değildir. Yani urin, nefes yolları, dışkı, ter ve deri yollarından bu zehir atılamaz. Bu zehir sadece hastalık şekillerinden iltihaplar, iç ve dış iltihaplı hastalıklar gibi yollarla insan vücudundan atılabilir. Çünkü insan vücudu, domuz etinde ve diğer kısımlarında mevcut olan zehiri tabii yollarla atabilecek bir durumda yaratılmamıştır. Vücut derhal zorlanarak akıl almaz hastalıklara düçar olur. Bu hastalıkları daha sonraki yazılarımızda inşaallah ele alacağaz.
Domuz mamullerini yiyen insanlarda domuz melaneti vücuda yerleşir. Böylece zamanla o insanlar domuza benzemeye başlarlar.
Biliyor musunuz?
Domuz ve saksağan eşcinseldir. Dünyada sadece bu iki hayvan eşcinseldir. Bir de özellikle son yıllarda insan neslinden eşcinsel olanların sayısı tahminlerin üzerinde bir düzeyde seyretmektedir. Bugün Avrupa ve Amerika gibi ülkelerde eşcinsellik tahmin bile edilemez miktarlara ulaşmıştır. Bu ülkelerde eşcinsellerin birbirleriyle resmi evlilikleri devletlerce kayıt altına alınmaktadır. Bunun domuz mamullerini yemekle çok yakından alakası vardır.
Ülkemizde de durum hiç iç açıcı değildir. En küçük kasabalara varıncaya kadar umumi helâların kabin kapılarının arkasına yazılan ilanlar durumun vehametini göstermektedir. Her ne kadar bunlar görmezden gelinse de yakın bir zamanda büyük patlamalara sebebiyet vereceği açıktır. Ülkemizde de bu kasırganın, domuz mamullerinin ne kadar çok tüketildiğinin ve meydana getireceği belânın boyutlarını göstermektedir.
Hükümet domuz mamullerinin kasaplarda, market reyonlarında satılmasına izin vermekle, 2 domuzu olana domuz yetiştirme kredisi açmakla, domuz çiftliklerini çoğaltma zemini hazırlamakla ülkemizin idam sehpasını kurmuştur. “Domuz gribi” bu sehbanın başına geçen celattır. Bu cellat kimlerin ilk elde ipin çekecek, ömrü olanlar buna şahit olacaklardır. Şunu da ifade etmiş olalım: Domuz yetiştirilmesine kolaylıklar sağlayanlar, yetiştirenler, milletimize bu hayvanın mamullerini habersizce yedirenler dünya ve ahirette bunun bedelini çok ağır ödeyeceklerdir.
Bunun böyle olması da Allah (CC)’ın adaletinin sonucudur.”


Aşı yaptırmayı neden istemiyorlar?

MEVLÜT Özcan’ın bu yazısı İslamcı kesim için tekil bir örnek sayılmaz.
Kendisini siyasal İslam davasına adamış herkes, akla ve bilime aykırı bu tür palavraları kolayca atabilir ve hatta daha da kötüsü kendisi de gerçekten buna inanıyor olabilir!
Başbakan’ın “domuz gribi aşısı yaptırmama” kararının arkasındaki nedenlerden birinin de bu olduğunu düşünüyorum.
Domuz gribinin, domuz eti yemekle yayıldığına ve domuz gribi aşısında domuz hücreleri bulunduğuna inandırılmış kitlelerin tepkisinden de çekinmiş olmalı.
Elbette bunun da bir üst vahamet derecesi var: Başbakan da aynı şeye inanıyor olabilir!
En sevdiği gazetelerdeki, en sevdiği yazarlar bu kafada olduğuna göre, Başbakan’ın farklı düşüneceğini varsaymamızı gerektiren herhangi bir dayanağımız da yok demektir.
Ama yine de haksızlık etmemek için, Başbakan’ın bu tavrının bu tür yazılarla beyni zehirlenmiş kitlelerin tepkisinden çekinmek olduğunu varsaymak istiyorum.
Mehmet Yılmaz, Hürriyet, 7 Kasım 2009