Kadri Gürsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadri Gürsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.7.16

Erdoğan babamız olmak istiyor

Ben yıllardır boşuna yazıp söylemiyorum, “Erdoğan’ın iç politikası neyse dış politikası da odur, bu ikisinin arasında bir fark yoktur” diye... Hatta, “Erdoğan’ın iç politikası, dış politikasını rehin almıştır; dış politika, iç politika için yapılır hale gelmiştir” de diyorum.
İşte, içi dışı birbirine geçmiş bir politikanın son örneği...
Medyadan aktarıyorum. Kaynak hürriyet.com.tr...
Başlık: “Erdoğan, Bulgar bakana sigarayı bıraktırdı”.
Olay, 9 Temmuz’da NATO Zirvesi’nin yapıldığı Varşova’da geçiyor. Erdoğan, fuayede Bulgaristan Dışişleri Bakanı Daniel Mitov’u sigara içerken görmüş.
Haber şöyle: “Sigara içme kabinindeki Mitov’un yanına giden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bulgar bakana sigarayı bıraktırdı. Mitov da sigara paketini imzalayarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verdi.
Erdoğan’ın kendi memleketinde sigara içerken gördüğü vatandaşlarına müdahale edip, ellerindeki sigaraya ve üzerlerindeki pakete el koyması yıllardır vaka-i adiyeden sayılır olmuştu.
Sigarayı bıraktım de bakayım” diye mübalağalı biçimde yüklendiği vatandaşa, adı, soyadı ve telefon numarasını el koyduğu paketin üzerine yazdırıp, konunun takipçisi olacağı hakkında her seferinde gözdağı verdiğini de görüyoruz.
Bunun benzerini, yabancı bir ülkenin hükümet üyesine ilk kez doğrudan tatbik etmiş oluyor.
Daha önce 2010’da Almanya Başbakanı Merkel’in hayretten fal taşı gibi açılmış gözlerinin önünde yapmıştı ama mekân İstanbul’du, mağduru da kendi vatandaşıydı...
Türk-Alman Ekonomi Forumu’nda, bir genç görevlinin sigarasını alıp kırmıştı.
Şimdi, Bulgar Bakan Mitov’a yaptıklarından, Erdoğan’ın bu otoriter sigara karşıtlığına kendisini fena kaptırdığını anlıyoruz. Ülkesindeyken bulunduğu ortamda kimin elinde sigara görse müdahale ediyor ya... “İçeride şahin, dışarıda güvercin” demesinler diye midir nedir, uluslararası toplantılarda da böyle bakanların, başbakanların elindeki sigarayı toplamaya devam ederse, önüne bu Mitov gibi kibar insanlar çıkmayabilir her zaman ve sert kayaya toslayabilir. Bizden söylemesi...
Bir de Erdoğan’ın bu sigara karşıtlığını provokatif amaçla kullanacaklar da olabilir elbette.
Her neyse, Erdoğan’ın nefret ettiği her şeyi yasaklama eğiliminde olduğunun farkındayız.
İşte, sigaradan da nefret ediyor.
Bu nefret, bir noktaya kadar mazur görülebilir. Sigara kanserin bir numaralı nedeni; bunu herkes biliyor. Üstelik kokusu da berbat.
Lakin Erdoğan’ın sigara nefretinin, el koymak, imha etmek ve sigarayı bırakma sözü almak gibi reaksiyonlar şeklindeki tezahüründe ise toplum sağlığını koruma kaygısının ötesine geçen bir saik var.
Erdoğan’ınki politik bir eylem.
Sigarayı bıraktırma bahanesiyle, ceberut iktidarının üzerimize basarak yükselen sütunlarını tahkim ediyor.
Erdoğan babamız olmak istiyor.
Ben sizin babanızım. Tabii ki babanızın yanında sigara içemezsiniz. Babalar çocuklarını içerken yakaladığında, elinden sigarayı alır” demiş oluyor.
Erdoğan’ın bu totaliter ruh ve zihin dünyası, bizleri Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür, eşit ve reşit vatandaşları olarak görmesine engeldir. İdealindeki koyu istibdat düzenine, biz çocuk olarak kalmaya devam ettikçe ya da çocuklaştıkça varacak. O da bunu bildiğinden kerli ferli insanlara çocuk muamelesi yapıyor. En çok da maiyetindekilere...
20 Nisan’da, 40’ıncı İktisatçılar Haftası’nın bir panelinde Bülent Somay’ın söyledikleri, Erdoğan’ın Türkiye’nin babası olma sevdası ile sigara eylemleri arasındaki rabıtayı kurmakta bana ilham kaynağı oldu. Somay, “baba figürünün istisnai durumlar tarafından üretildiğini” söylemiş ve Erdoğan’ın da baba olmak için içeride ve dışarıda savaş üreterek, istisnai durum yaratmaya çalıştığından bahsetmişti. Evet, Erdoğan “baba adayı”dır.
Erdoğan’ın bir babaya dönüşmesini önlemenin tek yolu onun babalığını reddetmektir.
Madem Erdoğan zorla babamız olmak istiyor, o halde Türkiye’nin bütün ihtiyacı, Tunus’taki diktatörün devrilmesine yol açan kıvılcımı çakan Muhammed Buazizi gibi asi bir evlattır.
Yanlış anlaşılmasın, Buazizi gibi kendisini yaksın demiyorum, bir sigara yaksın ve yeter ki söndürmesin.
Sigara sağlığa zararlı bir alışkanlıktır; kötü bir baba ise sigaradan daha da zararlıdır.

 Kadri Gürsel, Cumhuriyet, 12 Temmuz 2016

10.1.12

Yoksa AB demokrasinin güvencesi değil mi?

2004’ten beri AB üyesi olan Macaristan, 1 Ocak 2012’de yürürlüğe giren yeni anayasası marifeti ile “seçimli otoriter rejim”e geçmiş bulunuyor.
İlk iş olarak, 25 Aralık 2011 tarihli Milliyet’in Dış Haberler sayfasında “Bir demokrasi yasal yoldan nasıl öldürülür?” başlığı ile yer alan yorumu atlamış olan okurlara, bulup okumalarını tavsiye ederim. Princeton Üniversitesi’nden Kim Lane Scheppele imzalı metnin geniş özeti, olan biten hakkında asgari bir çerçeve sunuyor. Orijinali, 19 Aralık’ta The New York Times’ta Paul Krugman’ın köşesinde “Macaristan’ın anayasal devrimi” (Hungary’s constitutional revolution) başlığı altında yayımlanmıştı.* Meraklılarına duyurulur.
Yine de kısaca hatırlatmak gerekiyor: Macaristan’da merkez-sağ parti Fidesz, Nisan 2010’da yapılan parlamento seçimlerinde oyların yüzde 53’ünü kazanmış, ancak, orantısız temsile imkân veren seçim sistemi sayesinde meclisteki sandalyelerin yüzde 68’ini almıştı. Bu sayede anayasayı tek başına değiştirme yetkisini ele geçiren Başbakan Viktor Orban liderliğindeki sağ iktidar, bu gücü dilediği gibi kullandı. Anayasayı muhalefete danışmadan tam 10 kez değiştirdiler ve Nisan 2011’de nihayet tek yanlı olarak, referanduma bile sunmadan, muhafazakâr, dinci, milliyetçi ve özgürlük karşıtı yeni bir anayasa yaptılar.
Anayasa, “Tanrı Macarları korusun” cümlesiyle başlıyor. Bunu takip eden “Milli Beyan” bölümünde, “Hıristiyanlığın Macar milliyetini muhafaza etmekteki rolünü tanıyoruz” deniliyor; “bin yıl önce Hıristiyan Avrupa’nın parçası olmaktan gurur duyulduğundan” söz ediliyor.
Otoriterleşmeciliğin birinci stratejik hedefi kontrol ve denge mekanizmalarını etkisizleştirmek... Yeni Macaristan anayasası da bu işi görüyor. Kontrol ve denge organı Anayasa Mahkemesi, sayısı artırılan üyeliklerine Fidesz yandaşlarının yerleştirilmesi ve yetkilerinin budanması suretiyle işlev göremez hale getirildi.
Yüksek yargı mensupları ile mahkeme yargıçlarının seçim ve tayinlerinde yürütmeyi egemen kılan düzenlemeler yolu ile yargı bağımsızlığı fiilen ortadan kaldırıldı. Yüksek yargı başkanlıklarına çok uzun sürelerle yandaşlar atandı.
Parlamento seçimlerinin yasalara uygunluğunu denetleyen “Seçim Kurulu” Fidesz yandaşlarıyla dolduruldu. Seçim bölgeleri, başka partilerin seçim kazanmalarını imkânsız kılacak şekilde düzenlendi.
Devlet denetleme kurulundan, ombudsmanlık müessesesine kadar neredeyse bütün bağımsız kamu teşekkülleri, bu iktidar yoğunlaşmasından paylarına düşeni bağımsızlıklarını kaybederek ya da güç ve yetkilerinin budanması ile aldılar.
Nihayet, otoriterliğin ikinci stratejik hedefi de basın özgürlüğünün azami ölçüde sınırlandırılması... Orban iktidarı bunu geçen yılın başında yürürlüğe koyduğu yeni basın yasası çerçevesinde yandaşlarından oluşturduğu “Medya Kurulu” vasıtası ile yapıyor.
Yeni Anayasa, bütün bu partizan tercih ve otoriterleşmeci düzenlemelerin değiştirilmesi için üçte ikilik nitelikli bir parlamento çoğunluğunu öngörüyor. Yani Fidesz kazara seçim kaybetse bile, yeni hükümeti kuranların üçte ikilik bir çoğunluğa ulaşmadıkça gerçekten de iktidar olmaları imkânsıza yakın.
Macaristan’daki otoriter rejime geçiş süreci, bütünüyle değilse bile büyük ölçüde Türkiye’deki seçimli otoriter rejimin artık tamamlanmakta olan kuruluşunu anımsatıyor. Yalnız arada önemli bir fark var: Macaristan otoriterleşme sürecinden AB üyesi olarak geçiyor; Türkiye ise AB’nin dışında.
Ali Sirmen, Cumhuriyet’te bu konuya değindiği 29 Aralık tarihli yazısında, “Bakalım AB, Macaristan’ın sivil darbeyle diktaya geçmesini engelleyebilecek mi?” diye soruyor ve ardından haklı olarak, “AB’yi Türkiye’de demokrasinin güvencesi olarak görenler bunu dikkatle izlemelidirler” diyordu.
Doğrudur. Ben de AB sürecini demokrasinin güvencesi olarak görenlerdenim ve izleyeceğim. Bu yazı girizgâh olsun.
AB’den Macaristan’a, yönünü çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiye çevirmesi için gerekli sert uyarıların yapılıp yapılmayacağını, yeterli olmaz ise bunları kararlı yaptırımların takip edip etmeyeceğini izleyeceğiz. Bunlarla da sonuç alınmaz ise Macaristan’ın AB’den atılıp atılmayacağını göreceğiz.
Şimdilik kesin olan, bir AB üyesindeki otoriterleşmenin AB tarafından önlenemediğidir. Bu tutarsız durum da AB’nin demokratik değişimi özendiren yumuşak gücünü şimdiden tırpanlamıştır.
Mesela şimdi Türkiye’yi yönetenler, AB kendilerini hukuk devleti ve basın özgürlüğündeki geriye gidiş konularında uyardığında, “Sen önce Macaristan’a bak” diyebileceklerdir.
Kadri Gürsel, Milliyet, 09 Ocak 2012


*Hungary’s Constitutional Revolution
Kim Lane Scheppele


Last week, Paul Krugman’s column “Depression and Democracy” called attention to Hungary’s “authoritarian slide.” Since I was one of the sources for Paul’s column, I’d like to explain why I have been alarmed at the state of both constitutionalism and democracy in Hungary.


In a free and fair election last spring in Hungary, the center-right political party, Fidesz, got 53% of the vote. This translated into 68% of the seats in the parliament under Hungary’s current disproportionate election law. With this supermajority, Fidesz won the power to change the constitution. They have used this power in the most extreme way at every turn, amending the constitution ten times in their first year in office and then enacting a wholly new constitution that will take effect on January 1, 2012.


This constitutional activity has transformed the legal landscape to remove checks on the power of the government and put virtually all power into the hands of the current governing party for the foreseeable future.


The new constitution has attracted a great deal of criticism from the Venice Commission for Democracy through Law of the Council of Europe, the European Parliament and the United States. But the Fidesz government has paid no attention.


Under the new constitutional order, the judiciary has taken the largest hit. The Constitutional Court, which once had the responsibility to review nearly all laws for constitutionality, has been killed off in three ways. First, the government expanded the number of judges on the bench and filled the new positions with their own political allies (think: Roosevelt’s court-packing plan). Then, the government restricted the jurisdiction of the court so that it can no longer review any law that has an impact on the budget, like laws pertaining to taxes and austerity programs, unless the law infringes particular listed rights. Finally, the government changed the rules of access to the court so that it will no longer be easily able to review laws in the abstract for their compliance with the constitution. Moreover, individuals can no longer challenge the constitutionality of laws without first going through a lengthy process in the ordinary courts. The old Constitutional Court, which has served as the major check on governmental power in a unicameral parliamentary system, is now functionally dead.


The ordinary judiciary has suffered a similar fate. The government lowered the retirement age for judges from 70 to 62, giving judges only a few months to adjust to their new futures. More than 200 judges will be forced to retire from the bench starting on January 1, including most of the court presidents who assign cases and manage the daily workings of courts. The new law on the judiciary requires that the Supreme Court president have at least five years of Hungarian judicial experience. The current president of the Supreme Court is disqualified because his 17 years of experience as a judge on the European Court of Human Rights do not count. Therefore, he must leave office on January 1 also.


The law on the judiciary also creates a new National Judicial Office with a single person at the helm who has the power to replace the retiring judges and to name future judges. This person also has the power to move any sitting judge to a different court. A new constitutional amendment – to the new constitution! – will permit both the public prosecutor and the head of this new National Judicial Office to choose which judge will hear each case.


The independence of the judiciary is over when a government puts its own judges onto the bench, moves them around at will, and then selects which ones get particular cases to decide.


The Vice President of the European Commission for Justice, Fundamental Rights and Citizenship, Viviane Reding, issued a strongly worded request for information about the new law last week and demanded immediate replies from the Hungarian government. She also strongly urged the government “to ensure . . . that no measure is implemented until doubts about its compliance with EU law are removed.” The government responded by saying all of these changes are improvements and it seems to be going ahead with implementing the new constitutional framework despite the strong caution from Brussels.


In the new constitutional system, the legal supervision of elections has also been changed. Before the last election, the norm was for the five-member Election Commission to be politically diverse and for the government of the day to consult the opposition before nominating candidates. But the rules were changed last year so that each new national election is now accompanied by a new choice of election commissioners. As a result, the existing commissioners were removed from their offices without allowing them to finish their terms and now the Election Commission consists of five members of the governing party.


The new election law specifies the precise boundaries of the new electoral districts that will send representatives to the parliament. But the new districts are drawn in such a way that no other party on the political horizon besides Fidesz is likely to win elections. A respected Hungarian think tank ran the numbers from the last three elections using the new district boundaries. Fidesz would have won all three elections, including the two they actually lost.


Virtually every independent political institution has taken a hit. The human rights, data protection and minority affairs ombudsmen have been collapsed into one lesser post. The public prosecutor, the state audit office and, most recently, the Central Bank are all slated for more overtly political management in the new legal order.


And all of this has happened while the press operates under day-to-day intimidation. A draconian set of media laws created a new media board – staffed only by Fidesz party loyalists with a chair who is appointed by the Prime Minister to a nine-year term. This board can review all public and private media for their compliance with a nebulous standard of political “balance” and has the power to bankrupt any news organization with large fines. It is not surprising that the media have become self-censoring. This new media regime has been severely criticized by the European Commissioner for Communications, among others.


The new constitution also accepts conservative Christian social doctrine as state policy, in a country where only 21% of the population attends any religious services at all. The fetus is protected from the moment of conception. Marriage is only legal if between a man and a woman. The constitution “recognize(s) the role of Christianity in preserving nationhood” and holds that “the family and the nation constitute the principal framework of our coexistence.” While these religious beliefs are hard-wired into the constitution, a new law on the status of religion cut the number of state-recognized churches to only fourteen, deregistering 348 other churches.


In a democracy, the population can “throw the bums out” and replace the government with a different one that can change the policies that do not have public support. But that will be nearly impossible under this constitution. In addition to compromising institutions that are necessary for a free and fair election – like a free press and a neutral election apparatus – the new constitution embeds Fidesz control even if another political party defies the odds and wins an election.


The new constitution makes huge swaths of public policy changeable only by a two-thirds vote of any subsequent parliament. From here on, all tax and fiscal policy must be decided by a two-thirds supermajority. Even the precise boundaries of electoral districts cannot be changed by simple majority vote, but only by a two-third supermajority. If a new government gets a mere majority, policies instituted during the Fidesz government cannot be changed.


That’s not all. The long arm of the current Fidesz government can grab and shake any foreseeable future government through the officials they are now putting into place. The new constitutional order extends the terms of office for the public prosecutor (9 years), the head of the state audit office (12 years), the head of the national judicial office (9 years), the head of the media board (9 years), the head of the budget council (6 years) and more. Each of these positions has been filled with Fidesz party loyalists who will be able to conduct public investigations, intimidate the media, press criminal charges and continue to pack the courts long after the government’s current term is over. Moreover, unless there is a two-thirds vote to replace these new office holders, they can stay in office until such a two-thirds vote can be achieved, which could extend these long terms of office even further.


How do all of these pieces work together? One example will illustrate. The constitution creates a national budget council with the power to veto any future budget that adds to the national debt, which any foreseeable budget will do. The members of the budget council have been chosen by this government for terms of 6 or 12 years and can only be replaced if two-thirds of the parliament can agree on new candidates when their terms are over. Another part of the constitution requires the parliament to pass a budget by March 31 of each year. If the parliament fails to do so, the president of the country can dissolve the parliament and call new elections. When these pieces are put together, the constraints on any future government are clear. A new government will pass a budget – but that budget can be vetoed by Fidesz loyalists so that the budget deadline is missed, and then the president (also named by Fidesz) will call new elections. And this can be repeated until an acceptable government is voted back into power.


The only parties that might replace Fidesz in the current Hungarian landscape are the Socialist Party or, in a real nightmare scenario, the far-right Jobbik. Under laws that preceded Fidesz’s election last year, political parties that are anti-constitutional may be banned. Some have suggested that Fidesz could eliminate Jobbik in this way. In fact, Europe probably would not mind if Jobbik were excluded from public life because other European countries can ban extremist parties also. But what about Fidesz’s primary competition – the Socialists?


According to a proposed constitutional amendment, the crimes of the former communist party will be listed in the constitution and the statute of limitations for prosecuting crimes committed during the communist period will be lifted. The former communist party is branded a criminal organization and the current opposition Socialist Party is designated as their legal successor. It is still unclear, legally speaking, what this amendment means. But it is probably not good for the major opposition party.


The Fidesz government has accomplished this constitutional revolution by legal means after a democratic election. But though Fidesz was democratically elected and has accomplished this program through constitutional change, Hungary is not a constitutional democracy. Instead Hungary is, as Paul Krugman said, sliding into authoritarianism.

28.7.08

Balkon konuşması değil, yeni bir cumhurbaşkanı!

Son günlerde, AKP kampındaki yazarlar partinin kapatılmamasının bir yöntemi olarak “uzlaşma”dan daha çok söz eder oldular.

Uzlaşma imalarının dolaşıma girmesi, Türkiye’de temaslarda bulunan ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris’in, 16 Temmuz’da Washington’da, “AKP’nin kapatılmasının önüne geçecek bir çözümün ortaya çıkması ihtimalini eskisine göre daha yüksek gördüğünü” söylemesinden sonraya rastlıyor. Parris’in bahsettiği “çözüm ihtimali”, krizin bütün taraflarına doğrulatılmış sağlam bir istihbarata mı dayanmaktadır, yoksa tek cepheden elde edilmiş bir duyumdan mı ibarettir, bilemiyoruz tabii...

AKP’den uzlaşma mesajları
Bildiğimiz, bu “anlaşma” ya da “uzlaşma” mesajlarının, AKP kampındakiler tarafından Parris’in ardından verilir olduğu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dünkü Hürriyet’te gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’e söyledikleri de bu doğrultuda anlaşılmalıdır.
“Uzlaşma”dan anlaşılan, AKP ile müesses nizam arasında, kırmızı çizgilerin net olarak çekildiği, bir “birlikte yaşama formülü” bulunması ise, bunun bulunmasının, bulunsa da sürdürülmesinin bu aşamada imkansıza yakın derecede zor olduğunu düşünüyorum.
AKP ile başını ordu ve yüksek yargının çektiği müesses nizam (Buna “kurumsal iktidar” desek de yanlış olmaz) arasında bir politik uzlaşmanın olabilmesi için öncelikle güçlü garanti mekanizmalarının mevcudiyeti gerekiyor. Bu şart; çünkü müesses nizam ile siyasi iktidar arasında çok derin bir güvensizlik var.
Güvensizliğin tek ilacı, güçlü “kontrol ve dengeleme” mekanizmalarının varlığıdır.

Güvence, Çankaya’dır!
Müesses nizamın “kontrol ve dengeleme” kapasitesi Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle dramatik biçimde zayıflatılmıştır. “Kontrol ve dengeleme” adına geriye sadece Anayasa Mahkemesi kalmış bulunuyor. Bu bakımdan Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasını müesses nizamın, siyasal İslam’ın laiklik karşıtı eylemlerine karşı alabileceği son “yasal önlem” olarak görebiliriz. Gül Çankaya’ya çıkmasaydı belki de bu dava hiç açılmayacaktı.
AKP kapatılır, siyasal İslam yeni bir partiyle erken seçime gider, beklendiği üzere yine tek başına iktidar olursa... Ve yeni oluşum da AKP gibi bildiğini okursa, bir kapatma davası daha mı açılacak? Büyük ihtimalle... Bu olumsuz senaryoya göre Türkiye kriz ve kutuplaşmadan kurtulamıyor.
Anayasa Mahkemesi, beklenmedik bir gelişme olmaz ise, daha beş-altı sene eski Cumhurbaşkanı Sezer’in şekillendirdiği gibi, laik ve cumhuriyetçi olarak bilinen üyelerin çoğunlukta olduğu haliyle kalacak. Ancak, kapatma davası, Anayasa Mahkemesi’nin Çankaya’dan doğan “kontrol ve dengeleme” misyonu boşluğunu layıkıyla dolduramayacağı görülmüştür. Çünkü adı üstünde, kontrol edip dengelemekten söz ediyoruz; “yargılayıp idam etmekten” değil!

AKP neleri yapmamalı?
Evet, AKP kapatılmasın...
Ama AKP, “kamusal alanda İslam’a yer açmak” adı altında yürüttüğü, Türkiye’yi İslamileştirme çalışmasından vazgeçsin.
AKP türban/tesettür dayatmasından, adı konmamış içki yasaklarından, oruç baskısından da vazgeçsin.
AKP kadınlara karşı uyguladığı sinsi ayrımcılığa son versin.
AKP Alevileri dışlamayı bıraksın.
AKP eğitimi dinselleştirmesin.
AKP işe almalarda, atamalarda “türbanlı eş”i kriter yapmasın.
AKP, “müesses nizam”la varılacak bir uzlaşmanın ötesinde, toplumun kendisine oy vermemiş olan kesimleriyle de demokratik zeminde bir “toplumsal uzlaşma sözleşmesi” yapmak istiyorsa, sadece kendisine demokrat olmayı bırakmalıdır.
Tamam, AKP kapatılmasın. Ama sürdürdüğü “amok koşusu”nda AKP’nin menziline yaklaşması nispetinde, Türkiye’nin de demokrasiden uzaklaşacağı, gözüne perde inmemiş insanlar tarafından şu son bir yılda herhalde görülmüştür. AKP koşusunun bir etabında, demokrasimizin ağır bir dış müdahaleye uğramayacağının garantisini de kimse veremez.
Her şeyi isteyenler, her şeylerini riske atarlar!
Bu yüzden, kazananı olmayacak bu çatışmadan Türkiye’nin uzlaşmalarla çıkması, evet, şart! Ancak, mutabakatın güvencesini oluşturacak “kontrol ve dengeleme” mimarisinin kilit taşı, siyasal İslam kökenli Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmiş olması nedeniyle yerinden oynamıştır. Önce kilit taşının yerine oturtulması gerekiyor.

Nasıl bir cumhurbaşkanı?
AKP ciddiyse, “kontrol ve dengeleme” işini bihakkın yerine getirecek yeni bir cumhurbaşkanı adayının belirlenerek halk oyuna sunulması konusunda muarızlarıyla uzlaşmayı denemelidir.
22 Temmuz 2007 gecesi yapılana benzer “balkon konuşmaları” artık inandırıcı olmuyor!
Türkiye, Anayasa Mahkemesi’nin kararı ne olursa olsun, demokrasisinin hassas dengelerinin teminatı olacak, en geniş tasvip zeminine sahip bir cumhurbaşkanını aramaya hemen başlamalıdır.
Kadri Gürsel, Milliyet, 27 Temmuz 2008