Sözcü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sözcü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.12.15

Bu kimin Nobel’i?

Prof. Aziz Sancar Nobel aldı, Türkiye bilimi hatırladı. Hatta bilim yazan bir iki gazeteci hariç tüm medya ve halkımız da Aziz Sancar isimli bir kişinin varlığından haberdar oldu. Sadece bu bile iyi haber.
Perşembe gecesi İsveç’in başkenti Stokholm’de düzenlenen olağanüstü şık ödül töreni televizyondan canlı yayınlanırken hepimiz gururlandık, gözyaşlarımızı tutamadık.
Sosyal medya hesaplarımızda Aziz hocanın fotoğraflarını paylaşıp geleceğe dair ümitli mesajlar yazdık.
İyi de bu başarının Türkiye ile ne ilgisi var?
Prof. Aziz Sancar’ın yokluklar içinde geçen gayretli bir çocukluk hikayesi dışında Türkiye’yle ne gibi bir bağı var ?
Sekiz çocuklu bir ailenin evladı olarak doğup büyüdüğü Mardin’in Savur İlçesi’nde Nobel törenini birkaç kahvehanede canlı olarak izledi “hemşehrileri”. Elbette sevindiler.
Ama Nobel Kimya Ödülü’nden çok daha derin meseleleri vardı. Günlerdir bitmeyen çatışma süreci mesela… Ve nereye varacağı öngörülemeyen buzdolabına kaldırılmış
görüşmeler.
Aziz Hoca’nın tüm eğitim hayatını geçirdiği Mardin’de okullar açık. Ancak daha geçenlerde gazetelerde yer alan haber çocukların ne şartlarda eğitime devam ettiğinin çarpıcı bir göstergesi. Bölgedeki çocuklar Türkçe dersinde “Okul yolunda gördüğünüz taşıtları yazınız” sorusuna “TOMA, Akrep, Ambulans” yanıtları verdiler.
Olsun, yine de Savur halkı Nobel’i alkışladı.
Türk kökenli ilk Nobel Kimya Ödülü sahibi Sancar, Mardin’de lise mezuniyetinin ardından Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni de birincilikle bitirmiş.
Onun mezun olduğu okulda bugün profesör seviyesinde neredeyse hoca kalmadı ! Tam gün yasasının ardından 200’e yakın hekim hastaneyi bıraktı. Hastane bir yandan kalifiye personel kaybediyor bir yandan da birikmiş borç yüküyle uğraşıyor.
Aynı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde daha birkaç ay önce bir hekim hasta yakınları tarafından ağır biçimde dövüldü. Üstelik sadece o değil, hastabakıcılar da darp edildi, o kadar ki o katta acil hizmeti verilemedi.
Nobel Kimya Ödüllü Aziz Sancar tıp fakültesini bitirdikten sonra iki yıl Mardin’in Savur İlçesi’nde bir köyde sağlık ocağında hekim olarak görev yapmış. Aziz hoca hekim olarak hizmet verebilmek için Kürtçe öğrenmiş.
Çünkü köylü o zaman da Türkçe bilmiyormuş, aradan geçti 30 yıl şimdi de bilmiyor.
2015 yılı biterken bugün Mardin’in ilçesi Nusaybin’de sokağa çıkma yasağı var, çünkü PKK bir hastanenin bahçesine bombalı saldırı düzenleyecek kadar kudurmuş durumda ! Tüm bu yaşananlar nedeniyle bölgede ilçeler boşalıyor.
Sağlık ocağındaki 2 yılın ardından Aziz Sancar TÜBİTAK bursuyla Amerika’ya gitmiş. Hikayenin seyrinin de Aziz Sancar’ın kaderinin de değiştiği yer işte burası.
Ama o yıllarda Aziz Sancar’ı bursla yurtdışına gönderen TÜBİTAK’ın bugünlerini hatırlamadan geçmeyelim. En son “milli ve yerli değerlere uygun bulmadığı 50 bin kitabın imhasına” karar verdi TÜBİTAK.
Ondan önce de zaten Darwin’in Evrim Teorisi karşıtlığı, yapılan siyasi atamalar, hayvanat bahçesi müdürünün kurumun başına getirilmesi, çakma casusluk davaları gibi akıl almaz her türlü habere konu olmuştu.
Neyse. Bırakalım TÜBİTAK’ı, Aziz hocayla beraber gözümüzü Amerika’ya çevirelim.
Genç bir Türk hekimi bursla kabul eden Amerika daha sonraki yıllarda da ona her türlü fırsat ve bütçeyi sağlayarak bugün gelen Nobel Ödülü’ne giden yolu açmış. Bütçe derken rakam şu : yılda 1-1 buçuk milyon dolar, yani 33 yıllık
süreçte 45 milyon doları geçen bir para.
Profesör Aziz Sancar yıllardır North Carolina Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bilimsel çalışmalarını sürdürüyor. Kendisi gibi bir akademisyenle evli, eşi Amerikalı.
Ödül açıklandığında ilk söylediği şu oldu : “etnik kökenim neden tartışılıyor anlamadım, ben Türk’üm.”
Nobel Ödüllü de olsa Aziz Sancar’ın Türkiye’yi yıllardır yoran bu tartışmaları anlaması zor tabii ! Hoca açıkça ifade etti zaten “Türkiye’deki tartışma ortamı benim çalışmalarımı imkansız kılardı.”
Aziz Hoca ödül konuşmasında “kız çocuklarının eğitiminden” söz etti, Türkiye’ye seslendi, “kız çocuklarınızı okutun” dedi.
Hele bir kız çocuklar kendi çocuklarını büyütsünler okutacağız tabii ! Zira memlekette her 3 evlilikten biri çocuk yaştaki kızlarla yapılıyor.
Profesör Aziz Sancar Türkiye’deki Nobel heyecanının görünce “bilseydim daha çok çalışır bu ödülü 20 yıl önce alırdım” dedi.
O bu konuşmayı yaptığı dakikalarda CNN International’da bir canlı yayında Nobel Barış Ödülü’nün bu yılki sahibi Tunuslu Ulusal Dialog Dörtlüsü’nden Abbasi şöyle diyordu : “IŞİD’in arkasında Türkiye ve Katar’ın olduğunu, her türlü desteği verdiklerini zaten herkes biliyor.”
Nobel Kimya Ödülü hepimize kutlu olsun.

10.12.15

Domates portakal

Domates portakal

Rusya, Türkiye’den yaş sebze meyve almayı durdurdu. Asrın liderimiz “alsan ne olur, almasan ne olur” dedi.

*
Acaba öyle mi?

*
İskenderun demir çelik.
Ruslar yaptı.
Parasını domatesle ödedik.
Seydişehir alüminyum.
Ruslar yaptı.
Parasını portakalla ödedik.
Aliağa rafinerisi.
Ruslar yaptı.
Parasını salatalıkla ödedik.
Oymapınar barajı.
Ruslar yaptı.
Parasını mandalinayla ödedik.

*
Çünkü…

*
Mart 1967’de Türkiye’yle Rusya arasında anlaşma imzalandı, Haziran 1967’de Resmi Gazete’de yayımlandı. Bu anlaşma çerçevesinde, Sovyetler Birliği tarafından, Türkiye’de bir demir çelik fabrikası, bir alüminyum fabrikası, bir hidroelektrik santrali, bir petrol rafinerisi, bir sülfirik asit fabrikası, bir lif levha fabrikası, bir cam fabrikası “anahtar teslimi” kurulacaktı. Parasını, teçhizatını, malzemesini Ruslar verecekti, Türk personeli Ruslar eğitecekti.

*
Hibe değildi.

*
Peki, geri ödeme nasıl yapılacaktı?
Sebze, meyve, narenciyeyle!

*
Anlaşmanın dokuzuncu maddesinde aynen şöyle yazıyordu: İş bu anlaşma çerçevesinde, Sovyet teşekküllerince sağlanacak kredi, teçhizat, malzeme, teknik hizmetler ve Türk personelin mesleki eğitim bedeli, narenciye, yaş sebze meyve, kuru üzüm, zeytin ve fındıkla ödenecektir. Geri ödeme bedeli olarak Türkiye’den Sovyetler Birliği’ne ihraç edilecek malların fiyatları, dünya fiyatları esas alınarak tespit edilecektir.

*
İş bu anlaşma çerçevesinde… Türkiye’nin en büyük demir çelik işletmesi, İskenderun Demir Çelik’i yaptılar. Seydişehir Alüminyum’u yaptılar. Oymapınar Barajı’nı yaptılar. Aliağa petrol rafinerisini yaptılar. Bandırma sülfirik asit fabrikasını yaptılar. Artvin lif levha fabrikasını yaptılar. Çayırova cam fabrikasını yaptılar.

*
Türk sanayisinin omurgasını oluşturan bu hayati tesisler sayesinde, hem onbinlerce insanımız iş buldu, hem de Türkiye milyarlarca dolarlık ithalattan kurtuldu, dışarıya bağımlılığı azaltıldı.

*
Ve, bunların karşılığında bir lira bile ödemedik… Hepsinin parası, sebzeyle meyveyle narenciyeyle ödendi.

*
Türk tekstilinin temeli kabul edilen Nazilli Sümerbank basma fabrikası, 1937’de Ruslar tarafından kuruldu. Başlangıçta personele işi öğretmek için 120 Rus mühendis çalıştı. Kredisi, makinaları, her şeyinin parası narenciyeyle ödendi.

*
Kayseri Sümerbank bez fabrikası, 1935’te Ruslar tarafından kuruldu. Projesi, Nazilli basma fabrikasının da mimarı olan Ivan Sergeyeviç Nikolayev tarafından çizildi, o dönem itibariyle sadece Sovyetler’in değil, dünyanın en önemli mimar-mühendislerinden biriydi. Açıldığı gün üç bin kişiye istihdam sağladı. A’dan z’ye her şeyinin parası yaş sebze meyveyle ödendi.

*
1961’de Arpaçay barajı, Ruslar tarafından yapıldı. 1979’da Orhaneli termik santrali, Ruslar tarafından yapıldı. Ödeme şekli aynıydı, domates, kabak, biber, portakal, greyfurttu.

*
Bu örnekler, Atatürk vizyonuydu. Seneler boyu sorunsuz devam eden anlaşmaların altında, İsmet İnönü’nün Celal Bayar’ın Bülent Ecevit’in Süleyman Demirel’in imzası vardı. Hem yurtta sulh cihanda sulh’la düşmanı dost yapmışlar, hem para harcamadan memleketi kalkındırmışlar, hem de Allah’ın bu topraklara bahşettiği tarım zenginliğini takas aracı olarak kullanıp, çiftçiyi ihya etmişlerdi.

*
Asrın liderimiz “alsa ne olur, almasa ne olur” filan diyor ama… Alt tarafı sebze meyve zannettiği işte budur!

*
Bakmasını bilirsen…
Domatesle fabrika, baraj, rafineri, hidroelektrik santrali yaparsın.
Görmesini bilmezsen…
Salça bile yapamazsın!
Yılmaz Özdil, Sözcü,  9 Aralık 2015

12.11.15

10 Kasım’ı anlamak için 11 Kasım’a bakmak lazım


11 Kasım 1938.
Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı. Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı. Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon, 200 gram formalin, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide pehenque, 1000 gram su’dan oluşuyordu. Profesör Aksu, tahnit işlemi bittikten sonra, iki küçük şişeye solüsyondan doldurdu, ağızlarını lehimledi, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibi yazdı, Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı. Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.

*

Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rifat Börekçi’ye danışıldı. Milli mücadele kahramanı Börekçi, “Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir” dedi. Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Tekbir, Türkçe verildi.

*

15 sene sonra…
Anıtkabir tamamlandı.

*

Atatürk’ün ebedi istiharatı için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.

*

8 Kasım 1953, saat 23 suları… Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Arayan, Ankara valisiydi. “Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiğini” bildirdi.

*

9 Kasım 1953, saat 7.30… Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu. İçinden “galiba bayılacağım” diye mırıldandı. Ama, dayanmak zorundaydı. Saygı duruşu yapıldı. Ve “başlayalım lütfen” dedi. Yardımcı olmaları için, Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti, öğretmenler gül acağı tabutun vidalarını söktü, kapak kaldırıldı, kurşun tabutun lehimleri söküldü, onun kapağı da kaldırıldı, ortalığı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı. Cenaze, kahverengi muşambaya sarılıydı. Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklar talaşla doldurulmuştu. Talaş ıslaktı, bu iyiye işaretti, koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu. Profesör Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı, vücut parafinli sargılarla örtülüydü, yüzü ise, ıslak pamukla kaplıydı. Adeta zaman durmuştu. Çıt çıkmıyordu. Nefesler tutulmuştu. Profesör Mutlu, pamuk tabakasını yavaşça kaldırdı. Atatürk’ün yüzü ortaya çıktı. Hiç bozulmamıştı… Teni bronzdu. Altın saçları, rengini kaybetmemişti. Kalın kaşlarından bi kaç tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Sakalı hafif uzamıştı. İnce dudakları yapışıktı. 15 sene önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi. Ne bozulma, ne kokuşma vardı. İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı. Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Yanağına dokundu, okşadı. O an neler hissetti derseniz… Hatıralarında anlatacaktı. “Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim” diyecekti. Salonda derin sessizlik hakimdi, duygular darmadağındı. Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu, Türk Bayrağı’yla örtüldü, yarın Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.

*

Demem o ki…

*

Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.

*

Çünkü… 1938’de Atatürk’ün naaşını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek’ken, 1953’te bir kadın’dı.

*

Çünkü kadınlar… Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.

*

Kamile Şevki, 1924’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1930’da mezun oldu. O tarihe kadar kadın hekimlere kamusal görev verilmiyordu, Sağlık Bakanlığı ilk kez 1930 mezunu kadın hekimlere kadro verdi, Kamile Şevki patoloji asistanı oldu. 1931’de Milli Tıp Türk Kongresi’ne tek başına bildiri sundu, bu bildiri kadın hekimlerimiz adına ilk’ti. Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı oldu. Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü oldu. Türkiye’nin ilk elektron mikroskobu laboratuvarı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Kamile Şevki’nin yönetimindeki histoloji kürsüsünde kuruldu. Ankara Üniversitesi Senatosu’nda ilk kadın öğretim üyesi oldu. Bugün bile hâlâ kendi adıyla anılan, böbreküstü beziyle alakalı “Şevki metodu”nu geliştirdi. 1987’de rahmetli oldu. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.

*

Sabiha Rıfat, 1927’de, bugünkü adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi, o sene ilk defa kız öğrenci kabul eden üniversitenin, ilk kız öğrencisiydi. 1933’te mezun oldu, Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisi oldu. TBMM binası dahil, sayısız önemli projeye imza attı ama, şüphesiz en kıymetlisi… Anıtkabir ona emanet edildi. Anıtkabir inşaatında, kontrol şefi olarak 10 sene çalıştı. Mesleki başarısının yanısıra, sporcu kişiliğiyle tanınıyordu. Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusuydu. Ve, bu konuda da erkeklerden daha başarılıydı. Üniversite öğrencisiyken, o tarihlerde karma oynanan, beş erkek ve bir kadından oluşan, İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe voleybol takımının “kaptan”ıydı. 2003’te rahmetli oldu. Çocuğu olmamıştı, tüm servetini şehit çocuklarının eğitimine bağışladı. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.

*

Dolayısıyla…
10 Kasım’ı anlayabilmek için, 11 Kasım’a bu açıdan bakmak lazım.

*
(Atatürk’e kefere diyen siyasal dinci bıyıklı herifleri, utanmadan, kadın kontenjanından CHP’nin tepesine monte eden guguk kuşları da iyi okusun…)
 

*

Atatürk varsa, kadın vardır.
Kadın varsa, Atatürk vardır.

*

Atatürk’ü öldürmenin tek yolu, kadınları erkeğin gerisinde bırakmak, erkeğe muhtaç hale getirmektir. Karşıdevrimci yobazların, kadın haklarına, kadın eşitliğine, kadın özgürlüğüne düşman olmasının temel sebebi, budur.
Yılmaz Özdil, Sözcü, 11 Kasım 2015

14.9.15

Bu insan olmamış OL-MA-MIŞ!

“EVRENDE kesinlikle bizden başkaları da var. Akıllı varlıklar olmalarını ise bizimle temas kurmamalarından anlıyorum.” Bir yerde gözümü buna benzer bir cümle çarpmıştı; hak vermiştim. Şu sıralar, ülkemizdekiler dahil dünyadaki acılara, trajedilere, kitlesel cinnetlere bakarsak (ki tarih de aynı utançlarla dolu) yaşadığımız gezegenin başka bir dünyanın cehennemi olduğu sonucuna varabiliriz. Çocukluğumdan beri haberlerden kulağıma en çok çalınan slogan “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek“tir herhalde. Belki de biz insana çok büyük bir ‘onur’ atfederek hata yapıyoruz.

‘BİLEN ADAM’ BİLMESEYDİ KEŞKE
Biz insanın bilimsel adı ‘homo sapiens’dir ve Latince ‘bilen adam’ veya ‘bilge adam’ anlamına gelmektedir. İster semavi din inancıyla topraktan geldiğini kabul edin, ister evrime imanla sudan geldiğini düşünün, tarihe ve bugüne bakıp da insana ‘onur’ atfetmek mümkün değil.
Paylaşmayı öğrenememiş. Güçlü oldukça ezmiş. Dünyayı tahrip ettiği yetmiyormuş gibi bildikçe (geliştirdiği icatlar ve silahlarla) vahşetini her geçen gün artırmış. İcatların, keşiflerin ve bilimsel gelişimin arkasındaki en büyük motivasyon hep ‘savaşlar’ olmuş. Öldürme kabiliyetindeki üstünlük dünyaya hükmetmenin kapısını açmış. Şimdi uzay keşifleri yapmamızı en çok teşvik eden de içimizdeki sömürgeci arzu. Uzayı da işgal etmenin yollarını arıyoruz.

SAVAŞACAK NEDEN YOKSA FUTBOL FANATİZMİ VAR
Komple dünya iki kez savaşa girişmiş ve bunlara I. Dünya Savaşı, II. Dünya savaşı diye isimler vermişiz. Gezegenimize başka akıllı bir canlı gelse, sanki dünya dışı varlıklara karşı bir savaş verdik zannedecek. Yok, öyle değil; kendi içimizde birbirimizi yedik sadece.
Bu iki büyük savaşın ardından dünyayı bölüşenlere hepimiz lanet ederiz ve 1950’lere, 1960’lara kadar süren sömürgeciliklerini tenkit ederiz de onlardan çok daha önce ‘keşfe’ başlayan Hollandalıları, Belçikalıları, İspanyolları pek anmayız.
Kendini ırklara, milletlere, dinlere, mezheplere böldü ve hiçbir şey bulamazsa holigan sıfatıyla rakip takımın taraftarları üzerinden kendi türüne zarar verdi ‘bilen adam’.
Ülkemizdeki kahpe teröre, onların kalleş pusularına, sokakları terörize eden meczuplara, gazeteci sıfatıyla yalancılıkta sınır tanımayanlara, iftiracılara, provokatörlere baktıkça da ‘olmamış insanı’ görüyoruz.

ÇELME TAKAN GAZETECİ İNSANI


Aylan, sahile vurana kadar canını kurtarma derdindeki mültecileri görmezden gelenlere, mültecilerin bindiği lastik botları vuran ‘kahraman’ Yunan sahil güvenliğine, can yeleği bile olmadan mültecileri lastik botlara bindiren insan tacirlerine, Macaristan’da polisten kaçan mültecileri tekmeleyen ve yere düşürmek için çelme takan kameraman kadına baktıkça da ‘olmamış insanı’ görüyoruz.
Bosna’da masum sivilleri gözümüzün önünde katledenlere, Yahudileri kamplara toplayıp fırınlarda yakan Nazilere, her türlü eziyeti hak gören insanı ‘köle’ tutan efendilere baktıkça da ‘olmamış insanı’ görüyoruz.
İnsanları ve tarihi kalıntıları birbirine katıp, baş keserek dehşet saçan IŞİD’e, bu barbarlığa özenerek dünyanın en gelişmiş ülkelerinden ‘insan avlamaya’ gelenlere, Nijerya’da çocuk kaçıran Boko Haram’a, Afganistan’da diri diri kadınları yakan Taliban’a, Afrika’da kız çocuklarını sünnet eden yamyamlara baktıkça da ‘olmamış insanı’ görüyoruz.
İnsan olmamış ve olmaya da niyeti yok maalesef!

DÜNYA BİR DENEY LABORATUVARI OLABİLİR Mİ?

İçinde sevgi geçen öğretilere kulak veren bir deistim. Tanrı kavramını kendi içimde çözemedim. Ne olduğunu bilmiyorum. Bu yüzden bu konuyu kimseyle tartışacak değilim. Semavi dinler, evreni ve her şeyi yaratan tanrıdan gelmiştir. Dünya bir imtihan yeridir. Çok tanrılı dinlerde de benzer bir, her şeyi yaratan ‘esas’ bir tanrı vardır. Reankarnasyona inanan Uzakdoğu dinlerinde tekrar eden hayatlar birer imtihandır.
Bazı öğretilerde ise insan dahil tüm evren Tanrı’nın ta kendisidir. Tasavvufta, sufizmde ve bazı spiritüel öğretilerde Tanrı’yı ararken, kendinde ondan bir parça bulan veya kendini tamamen onunla bütün olarak kabul edenler oluyor.
Yani dünyada genel olarak bir ‘ol deyip olduran’ tanrı inancı, bir de bizim de bir parçası olduğumuz (ve hatta bizzat kendisi olduğumuz) Tanrı inancı var. Semavi dinlerin, çoğunu yeryüzünden sildiği kadim doğa dinlerinde de aralarında iş bölümü yapılmış irili ufaklı tanrılar ve ruhlar bulunuyor. Bir grup insan da, dünyanın bir imtihan yerinden ziyade bir deney alanı olduğuna inanıyor. Deneyi yapanın uzaylılar olduğuna inanan da var, laboratuvar sahibinin Tanrı olduğunu düşünen de.
Uzaylıların, farklı ırkları dünyanın farklı coğrafyalarına atarak ‘bilen adam’ın gelişimini uzaktan gözledikleri tezi hakim. Uzaylılarla ilgili bu tez, ‘Yaratıcılar’ olarak anılıyor. Tıpkı bizim laboratuvarda hayvanlar üzerinde deney yapmamız gibi, uzaylılar da bizi teste tabii tutuyor. Dünyaya uzaylının koyduğu insanın, labirente koyduğumuz fareden bir farkı yok yani.
Ülkemizdeki ve dünyadaki cinnet haline baktıkça, kafamdaki Tanrı inancı hâlâ netleşmemekle birlikte şöyle düşünüyorum:
 * Eğer bu bir imtihansa, hepimiz çaktık
 * Daha üstün bir ruh olmak için yeniden yeniden dünyaya geliyor isek, çoğumuz tekamülünü tamamlayamadı. Geçmişteki insanlardan daha iyi insanlar olduğumuz yönünde hiçbir veri yok.
 * Tanrı’nın bir parçası veya bizzat kendisi isek, gücün karanlık tarafından hâlâ aydınlık olan tarafına geçemedik.
 * Eğer deney tüpündeki canlılar isek, yakında bu laboratuvarı kapatırlar. Matriks’teki gibi makinelere enerji sağlayan piller isek hiç olmazsa dünya düşümüz huzur içinde geçiyor olsaydı…
Herkes dilediğine inanabilir ancak, ana yazıda sözünü ettiğim ‘insanın olmamışlığı’ değişmiyor. Yeryüzündeki insanların çok azı ‘iyi’ olmak istiyor ve bu uğurda gayret ediyor. Maalesef çok umutsuzum.
Gözüne sokmadan anlamayanların dünyası KARAYA vurmuş bir bebek… Aylan’ın insanlığın suratına bir tokat gibi çarpan cansız bedeni… Türkiye’de de dünyada da etik olarak bu fotoğrafın yayımlanması tartışıldı. Bana da fikrimi çok soran oldu. Ama bir şey daha sordu pek çok insan. Güvenilir olan hangi kuruma bağış yapabileceklerini… İnsanların duyarlılık düzeyleri birbirinden farklı. Biri sokakta su satmak zorunda kalan çıplak ayaklı çocuğa kahırlanırken, bazılarının gerçeği görmesi için minik bir bedenin karaya vurması gerekir. Aylan’ın fotoğrafı, Avrupa’yı sığınmacı politikalarını değiştirmeye zorladı. Suriye’ye dünyadaki en uzak nokta olan Yeni Zelanda’dan bile mülteci alacaklarına dair açıklama geldi. Kimi inanışlara göre, Aylan bu rolü seçerek tekamülünü tamamladı.
Demet Cengiz, Sözcü, 13 Eylül 2015

15.4.15

Papa’razzi

George Clooney’nin eşi, Ermenistan’ın avukatı oldu.
Kim Kardashian belgesel çekmek için Ermenistan’a geldi.
Papa “soykırım” dedi.

*

Hadise “papa-razzi”ye döndü.

*

Ve aslına bakarsınız, kelimenin tam manasıyla cuk oturdu!

*
Sene 1958.
Roma.
Amerikalı milyarder Peter Howard, kontes sevgilisinin doğumgünü için Rugantino gece kulübünü kapatmıştı. New Orleans Jazz Band çalıyordu. Konuklar arasında, prensler, baronlar, Hollywood efsanesi Tyrone Power, Elsa Martinelli, Anita Ekberg, usta yönetmen Federico Fellini filan vardı. İran havyarı yerlere saçılıyor, Fransız şampanyası su gibi akıyordu. Mısır kralı Faruk da davetliydi. Evsahibi milyarder, krala sürpriz yapmak istedi. Rugantino’nun sahibi Romolo’yu yanına çağırdı, Faruk oryantale bayılır, gidin dansöz getirin, en iyisini bulun dedi. Saatler geceyarısı ikiyi gösterirken, “La Turca” getirildi.

*

Asıl ismi, Hermin Arslanoğlu’ydu. İstanbullu bir Ermeni kızıydı. Henüz 15 yaşındayken sahneye çıkmış, Zennube, Özcan Tekgül, Aysel Tanju, Necla Ateş gibi şöhretli oryantaller arasına girmişti. Paris, Kahire, Beyrut turnelerine götürülürdü. Türkiye’den taşınmış, dünya jet sosyetesinin eğlence merkezi haline gelen Roma’ya yerleşmişti. “Ayşe Nana” ismini kullanıyordu. “La Turca” diye tanınıyordu.

*

Apar topar getirildiği için yanında kostümü yoktu. Ama, hiç sorun değildi. Partinin alkol seviyesi iyice yükselmişti. Olduğun gibi dans et dediler. Beyaz tenli, uzun siyah saçlı, ince belli kadın, ayakkabılarını fırlattı, yalınayak ortaya çıktı, eteklerini sıyırdı, vücudundan seksapel fışkırıyordu, emredici bi ifadeyle, yere halı serin dedi. Tüm konuklar, masaların ortasındaki avuçiçi kadar yuvarlak pistin etrafında toplanmıştı. Roma imparatorluk hanedanından Prens Hercolani, ceketini çıkardı, halı serer gibi, piste attı. Peşinden, diğer centilmenler… Nana’nın ayaklarının altında, ceketten halı oluşmuştu.

*

Ritmik hareketlerle kıvrılmaya başladı. Yırtıcı bakışlarıyla etrafını süzüyor, büyülenmiş bakışlarla seyrediliyordu. İşte her şey o anda oldu… Evsahibi Amerikalı, üzerindekileri çıkar diye bağırdı. La Turca ağır ağır dansederken elbiselerini çıkardı, iççamaşırlarıyla kaldı. Ok yaydan çıkmıştı. Amerikalı bu sefer, sutyeni de çıkar diye bağırdı. Rugantino coşku çığlıklarıyla inlerken, Ayşe Nana kopçayı açıverdi.

*

Herkes kendinden öylesine geçmişti ki, gazeteci Tazio’nun şakır şakır deklanşöre bastığını kimse farketmemişti. Aslında, bu tür prestijli kulüplerin kapısında goril’ler beklerdi, içeri gazeteci alınmazdı. Ama, tecrübeli magazin muhabiri Tazio Secchiaroli her nasılsa içeri sızmış, kimseye çaktırmadan tam yedi kare’yi ölümsüzleştirmişti.

*

Girdiği gibi, süzülerek çıktı dışarı, atladı motosikletine, doooğru L’Espresso dergisine… Yazıişleri müdürleri, fotoğrafları görünce tırnaklarını yemeye başladı. Şahaneydi ama, nasıl yayınlayacaklardı? O dönemde, çıplak kadın fotoğrafı basmak, nükleer füzenin düğmesine basmak gibi bi şeydi. Vatikan ayağa kalkardı. Düşündüler taşındılar, göğüs uçlarını beyaz boyayla kapatarak yayınladılar.

*

Yer yerinden oynadı… Tiraj rekoru kırılmıştı ama, İtalya ayağa kalkmıştı. Nana’nın çıplak fotoğraflarını gören Katolik yobazlar akın akın kiliselere koştu, “kirlenen gözleri için” günah çıkarttı. Papalık makamı kaşlarını çatarak resmi açıklama yayınladı, “bu skandalın asla kabul edilemez” olduğunu ilan etti. Ayşe Nana hedef haline gelmişti, linç ediliyordu. Roma polisi tarafından “izinsiz çalışmak ve müstehcen gösteri yapmak”tan gözaltına alındı. Sınırdışı edilmesi isteniyordu. Amerikalı milyarder Peter Howard tarafından kefaleti ödendi, serbest bırakıldı. Ama hayatı mahvolmuştu… Sokağa bile çıkamıyor, her görüldüğü yerde yuhalanıyordu.

*

O gecenin bütün faturası ona kesilmiş, aforoz edilmişti. Kariyerinin zirvesindeyken, iş bulamaz hale geldi. “İtalyan halkından özür dilerim, Katolik kültürüne saygım sonsuz, hatta Katolik olmayı düşünüyorum” bile dedi ama, nafile… Affedilmedi. Sadece 38 koltuklu daracık bi salonda erotik danslar sergileyerek hayatını sürdürmeye çalıştı. Ve geçen sene, 78 yaşındayken, küskün şekilde vefat etti.

*

Gel gör ki… Bu talihsiz güzel kadın, o gecenin konukları arasında yeralan Federico Fellini’ye ilham kaynağı olmuştu.

*

Beş defa Oscar ödülü kazanan, usta yönetmen Fellini… O geceden yola çıkarak, La Dolce Vita, Tatlı Hayat’ı çekti.

*

Film büyük infial yarattı. Fellini de Ayşe Nana gibi saldırıya uğradı, Vatikan’ın baskılarına maruz kaldı, sansürlenmeye çalışıldı, hakkında davalar açıldı… Umursamadı. İki sene sonra, 1960’da vizyona soktu.

*

Başrollerinde Anita Ekberg’le Marcello Mastroianni oynuyordu. Ayşe Nana’yı Nadia Gray canlandırmıştı. Gazeteci Tazio rolünde, Walter Santesso vardı. Gazetecinin filmdeki ismi “Paparazzo”ydu.

*

La Dolce Vita’daki Paparazzo ismi döndü dolaştı, bu tür sansasyonel fotoğrafları çeken gazetecilerin ortak sıfatı oldu: Paparazzi!

*

Evet…
Fellini’ye ilham veren, Ayşe Nana’ydı. Ayşe Nana’nın çıplak fotoğrafını çeken gazeteci ise, paparazzilik mesleğinin miladıydı.

*

Demem o ki…
Türkiyeli Ermeni kızının Papa tarafından lanetlenmesi, paparazzilik mesleğinin doğmasına yol açmıştı. Şimdi aynı Vatikan “papa-razzi”liğe merak sarmış, bize “hoşgörü ve insanlık” dersi vermeye çalışıyor.

*

Keşke Fellini yaşasaydı da, başrollerinde Papa’yla Kim Kardashian’ın oynadığı bir film daha çekseydi… İsmini de “soykıvırım” koysaydı!

Yılmaz Özdil, Sözcü, 15 Nisan 2015

14.7.14

100 yaşındaki Atatürkçü genç Muazzez İlmiye Çığ, ezber bozuyor!..

Başlığa bakıp “100 yaşında da genç olunur mu” dediğinizi duyar gibiyim.    Olunur sevgili okurlarım, olunur.
Eğer Muazzez İlmiye Çığ gibi sadece yaşlanmak için yaşamamışsanız, hayatta yapacak çok şeyiniz, hayalleriniz ve umutlarınız varsa, 100 yaşına bile gelseniz, siz de genç kalabilirsiniz.
Muazzez Hanım, dünyaca saygın Sümeroloji uzmanı olmanın yanı sıra “Atatürk Düşünüyor” adlı kitabı yazan, Atatürk’ün kızı olmaktan gurur duyan çağdaş bir bilim kadını.
Bugün, 100 yaşında olmasına karşın pırıl pırıl bir hafızaya sahip bulunan Muazzez İlmiye Çığ’ın bana yazdığı bir mektubu hiç yorum yapmadan sizinle paylaşıyorum.
Mektubun konusu: Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığı.
Birlikte okuyoruz:

* * * * *

“Sayın Uğur Dündar,
Bu mektubu size, sizin düşüncelerinizi kendime yakın bulduğum için yazıyorum. (Ne mutlu bana-UD)
Ülkemizde son ve büyük bir patlama daha oldu; Cumhurbaşkanı seçimi.
İki büyük partinin uzlaşarak ortaya koyduğu namzetin adı belli olur olmaz, her taraftan çatlak sesler yükselmeye başladı.
Ben onun özgeçmişini öğrendikten sonra kararımı verdim. “Daha üstünü çıkmazsa, seçimim bu olacak” dedim.
Peki neden?
Çünkü bugünkü ortama çok uygun. Önce inançlı ve inancını çıkarı için kullanmamış bir kişi.
Recep Tayyip Erdoğan gibi yalan dolanla ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yok edecek vahim uygulamalarla ilgisi yok. Üstelik çalışmaları devletlerarası takdir almış bir bilim insanı.
Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu hakkında yazılan tüm olumlu veya olumsuz yazıları kaçırmadan okuyorum. Karşı çıkanların çoğu Atatürkçü geçinenler!
Neymiş? O da Tayyip gibi imiş! Atatürk ilkeleri, laiklik onunla yok olacakmış!
Vay, vaaaaay, vaaaaay…
Laiklikten ne kaldı ki?
AKP laikliğe aykırı bir yığın girişimde bulunurken, okullarda kız-erkek ayrımı yapılırken, ilkokullarda Arapça okutulurken Atatürkçüler’in hepsi niçin ayağa kalkmadı? Yobaz olmayan, inançlı, inancını kendi çıkarları için kullanmayan, dünyaca tanınmış, övgüler almış bir bilim insanı olan Sayın İhsanoğlu’nu Tayyip’e benzetmek tam bir aymazlıktır. İnançlı olduğu için Atatürkçüler’in ona karşı çıkmaları, Atatürk’ü sanki din düşmanıymış gibi göstermektedir. Bu ne kadar büyük yanlışlık! Oysa ki Atatürk dinimize son derece saygılı ve inançlı bir lider olarak, Kur’an’ı Kerim’i içindekilerin öğrenilmesi ve anlaşılması için Türkçe’ye tercüme ettirdi.
Atatürk olsaydı, kanımca
bugünkü koşullar içinde oyunu inançlı ve böylesine değerli bir
bilim insanına verirdi.
CHP içinden Sayın Emine Ülker Tarhan’ı ikinci bir namzet olarak çıkarmaya çalıştılar. Ne yazık ki bu davranış birleşme değil, ayrımcılıktır. Sayın Tarhan’ı çok takdir eder ve severim. Ama bu koşullarda onu Cumhurbaşkanlığı’na namzet göstermek, bu önemli işi hafife alıp, oyları Erdoğan’a kaptırmaktır.
Ayrıca Sayın İhsanoğlu, ötekinin tam aksine, toplumu birleştirmekten bahsetmektedir. Sağcısı da, solcusu da, dincisi de, dinsizi de, şahsi ideolojileri doğrultusunda değil, çok büyük bir tehlike içinde olan ülkemizin kurtarılması doğrultusunda, Ekmeleddin Bey’in cumhurbaşkanı olabilmesi için ellerinden geleni yapmalıdır.
Çok şükür, aklım hâlâ yerinde ve yaşadığım 100 yaşıma kadar biriken bilgiler ve izlenimlerimle görüşlerimi ifade edebilmekteyim. Ama Cumhuriyetimizin kuruluşunu ve coşkusunu yaşamış çağdaş bir kadın olarak, ülkemizin getirildiği bu durumlara son derece üzülmekteyim. Diğer taraftan umutsuz da değilim. Gençlerimizin, kadınlarımızın ve köylülerimizin uyanmakta olduklarını görerek umutlanıyorum.
Eğer gücüm yetse, bayrağı alır, Ekmeleddin Bey’in önünde
koşardım.
En derin saygılarımla.
Muazzez İlmiye Çığ”


Uğur Dündar, Sözcü, 12 Temmuz 2014

7.7.14

Bir pornografi unsuru olarak Demirtaş!..

Selahattin Demirtaş eşine saz çalacak kadar romantik, üzerinde takım elbise ayağında plastik terliklerle köyde çocuklarla poz verecek kadar komplekssiz, kendisini sırılsıklam yapan TOMA'ya karşı yürüyecek kadar asabi, dar pantolon giymeyi reddedecek kadar muhafazakar. Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı olur mu olmaz mı, bilmiyorum, ama çoktan bir başka koltuğu kaptı bile: Kadirizm’in hayatının kariyer hatasını yapıp Pamuk Prenses’le alaşağı olduğu “Türk erkeği” koltuğu. (Burada Türk’ü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kullanıyorum.)
Demirtaş‘ta hem Kadirizm’in maço genleri var, hem de Tarık Akan‘ın Ferit tiplemesiyle özdeşleşen iyi kalpli erkek halleri. Ciddi anlamda esprili, ağzını açtığında saçma bir tane cümle kurmuyor. Siyaseten kimi zaman hatalı analiz yaptığında (Gezi’de olduğu gibi) sonradan toparlamasını iyi biliyor. Kemal Kılıçdaroğlu‘nu düşünün, işte Demirtaş onun tam anlamıyla aksi.
Aslında Kadirizm‘in boşalttığı koltuğa pekala Necati Şaşmaz da oturabilirdi, hatta yaşadığı aşklarla sosyete sayfasına da konuk oldu ama sonra bir gün ağzını açtı. Ve o gün kendi kendisini de imha etti.
Demirtaş‘ın seslendirilmeye de, eline metin tutuşturulmasına da ihtiyacı yok, bütün prodüksiyon özgün. Bir sene önce Cumhurbaşkanlığı’na aday olsaydı, yavaş yavaş, tıpkı Obama gibi sessizce tanıtılsa, genç ve dinamik bir kampanya yapılsaydı bugün ona yönelik siyasi algı da bambaşka bir yerde olurdu.
Nişantaşı’nda bir kafede çoğunluğu Yahudi olan bir arkadaş grubu Demirtaş’ın nasıl ilgi çekici bir politikacı olduğunu konuşuyorlardı. Benzer bir sohbet pekala İzmir’de bir öğretmen evinde de olabilirdi doğru bir kampanyanın sonucu. Bugün Kürt hareketinin, ittifak kurduğu toplumun diğer ezilmiş kesimlerini (eşcinseller, Ermeniler, kadınlar) tavladığı gibi giderek azınlık haline gelen seküler Beyaz Türklere de uzanması ihtimali var. Bir de sırtında Apo-bebek katili-terör yükü olmasa…
Aslında Demirtaş‘ın fark edilmesi tam da New York‘un meşhur PR guru’su Samantha Jones‘un (evet dizideki) sihirli formülüyle oldu: Önce gayleri, sonra kadınları topla.
Barbaros Şansal oyunu Demirtaş‘a vereceğini açıklayarak ilk fişeği çaktı.
İtiraf edeyim, ilk kez Demirtaş‘ın adını ben de yıllar önce bir gay blog’unda görmüştüm. Gayet müstehcen bir dille ondan Meclis TV’yi izlemek için tek neden diye bahsediliyordu.
Sonradan 40 yaşın üzeri Nişantaşlı Beyaz Türk kadın köşe yazarları entelektüel bir aşkla bahsetmeye başladılar Demirtaş‘tan.
Her 10 yılda bir kendisine mağduriyet davası edinmezse suçluluk duygusu yaşayan Nuray Mert, cevheri ilk fark edenlerden oldu. Türban davasının modası geçince o da kendisini Kürtlere adadı, seçim otobüsünde zafer/barış işareti yapıp kariyerini bile tehlikeye attı.
Barış süreciyle birlikte şehre Kürt modası gelmişti zaten: Sırrı Süreyya Önder, her ne kadar etnik anlamda Kürt olmasa da, bir anda İstanbul’un en gözde çapkını oluverdi. Adı Ece Temelkuran‘dan Özge Mumcu‘ya kadar bir dolu kent kadınıyla anıldı.
Ankara’da dev bir köşkte yaşayan bir kadın arkadaşım bütün bağlantılarını kullanıp ne olursa olsun Sırrı Sakık‘la tanışmaya ant içmişti; şimdi Ağrı’ya taşınır mı, emin değilim.
James Baldwin “Amerikan zencisi olmak bir tür yürüyen fallik bir obje olmak anlamına da geliyor” diye yazmıştı. Türkiye’nin gerçek “zencileri” Kürtler için de böylesi bir önerme geçerli belki de.
Güzellik kraliçesi Hülya Avşar‘ın (ki o zamanlar Kürt kökeni bilinmiyordu) inşaat ustası İbrahim Tatlıses‘le yaşadığı tarihe geçen aşk hafızalarımızda hâlâ. Zengin bir ailenin kızı ve İtalyan lisesi mezunu Fatoş Güney de 20 yaşındayken politik nedenlerden dolayı Yılmaz Güney‘le birlikte olmamıştı herhalde. Tıpkı birçok sosyetik güzelle birlikte Tuba Ünsal‘ın da Yılmaz Erdoğan‘ı sadece komik olduğu için beğenmediği gibi. Zira benim bildiğim komik erkeklere sadece gülünür.
80’li yıllarda Mme. Mitterrand‘ın Abdullah Öcalan‘a ve Kürt hareketine gösterdiği yoğun ilgi belki de öncü oldu.
Türk basınının henüz mizahını yitirmediği yıllarda deprem dede Ahmet Mete Işıkara‘nın da birinci seçildiği ‘En seksi erkekler’ listeleri yapılırdı. Bu sıkıcı Cumhurbaşkanlığı seçimi bari bir basın geleneğinin geri dönmesine vesile olsun.
Oray Eğin, Sözcü, 6 Temmuz 2014




21.6.14

Kılıçdaroğlu kuyrukçu çıktı!

Kalkanı kalın, örtüsü ağır olanlar şimdilik hissetmiyor. Rüzgar döndü.
Rüzgar rüzgardır.
Rüzgar kendini yargılamaz.
Rüzgar eser.
Ve farkını ortaya koyar.
Rüzgar şimdi “çelebilikten yana değil hesap sormaktan” yana esiyor. Bu dışarıdan; “Kasımpaşalı hırçın imam ile Kahireli çelebi imamın cumhurbaşkanlığı seçilme yarışı” gibi gösterilmek istense de; işin özünde “daha fazla güç ve daha fazla iktidar arayana karşı diklenen, kavga veren, hesap soran birinin” çıkmasını arzulayan bir rüzgar. Yapılan haksızlık, hukuksuzluk, otoriterlik, oldu bittilik, yalancılık, yolsuzluk, devleti soymaların hesabını soracak bir diklenişe olan ihtiyaç yükseliyor.
Rüzgar ihtiyaçtan doğdu.
İhtiyaca uygun esiyor.
Hukuksuzluğu, yolsuzluğu, haksızlığı yapanların karşısına “Cumhurbaşkanlığı seçiminde onlarla aynı ideolojiden gelme fakat tarzı itibariyle edepli ve terbiyeli çelebi bir çatı adayla çıkmak” hiç güven vermiyor.

* * * *

İşte Balyoz davası çöktü.
Tahliye olanlar şunu dediler.
“Hesap soracağız”
Son 12 yılda öyle keskin çizgilerle çizilmiş; “bizden olanlar ve bizden olmayanlar kamplaşması” oluşturuldu ki; her şafak vakti güneş yeni bir “sorulması gereken hesapla” doğmaya mecbur kaldı. Daha önceki gün “Gezi direnişi sırasında polis kurşunuyla ölen kendi yaşıtı Berkin Elvan’ı iyi dileklerle andı diye okulunu birincilikle bitiren Işıtan Önder adlı başarılı öğrenciyi disiplin kuruluna sevk edip” birinciliği elinden alındı.
Bunun hesabı olmayacak mı?
4 Bakan yolsuzlukla suçlanıyor.
Oğullarının kasaları dolu.
Kollarında hediye saatler.
Söylediklerinin hepsi yalan.
4 bakanın “rüşvet fezlekeleri” Meclis’e geldi, Yüce Divan’da yargılanmaları için Meclis Komisyonu kurulması kararı da çıktı. Fakat “daha fazla güç ve daha fazla iktidar sahibi olmak için Cumhurbaşkanlığı’nı hedefine koymuşların” iktidar partisi, Meclis Başkanlığı’na isimleri bildirmediği için komisyon kurulması ekim ayına kaldı.
Bunun hesabı sorulmayacak mı?

* * * *

Eğitimden sağlığa, dış politikadan özelleştirmeye; her alanda sorulacak o kadar çok hesap birikti ki, “kuyrukçuluk yaparak hesap sorulamaz” haykırışları haklı olarak yükselmeye başladı.
Benzerini bul.
Aynı görüşten olsun.
Aynı ideolojiden beslensin.
Aynı çizgiyi takip etsin.
Ben de dindarım.
Ben de muhafazakarım.
Bak ben de namaza gidiyorum demeye getirerek onu Cumhurbaşkanı adayı göster. Hesap sorulacak yapıyı ve o yapının baş mimarını benzeriyle iktidardan indirmeye çalış.
Buna kuyruğa takılma diyorlar.
Yani kuyrukçuluk.
Kuyrukçuluk hesap soramaz.
Kuyruk köküne çeker.
Köküne teslim olur.

* * * *

Kılıçdaroğlu kuyrukçu oldu.
Kılıçdaroğlu inişe geçti.
Türkiye’yi hukukun üstünlüğüne, ileri demokrasiye, bağımsız yargı, bağımsız basını olan, laiklikten zerre dönüş yapmayan, insan haklarına saygılı, otoriter başkanlık sistemine değil parlamenter demokratik düzenden yana, yolsuzluk, hırsızlık, soygunların, adam kayırmaların, kişi zengin etmelerin önünü tıkayacak umudu olanlar; hesap soran rüzgarı hissederek sandığa gitmek isterlerdi.
Kılıçdaroğlu, rüzgarı alamadı.
Yazık oldu, giden zamana!
 Necati Doğru, Sözcü, 21 Haziran 2014

10.11.12

Başlıksız

 (...)
“Bugün sizlere, Atatürk hayatta iken O’na yazıları ve kitaplarıyla muhalefet eden, hiç sevmeyen iki önemli insanımızın daha sonra yazdıklarından iki örnek vereceğim. İlki Zekeriya Sertel. (1890-1980) Sol görüşlü, ilkeli bir aydın ve yazar. Eşi Sabiha Sertel’le birlikte yıllarca yurtdışında sürgünde yaşamak zorunda kaldı. Şimdi Sertel’in 1977 yılında yayınlanan Hatırladıklarım isimli kitabından -özetleyerek- bir alıntı yapıyorum:

Atatürk’ün ölümü geniş halk yığınları arasında derin bir keder yaratmıştı. Memleketin yüreği durmuştu. Halkın Atatürk’ü ne kadar çok sevdiği şimdi daha iyi belli oluyordu. Eşimle birlikte töreni daha iyi görebilmek için Yeni Camii minarelerinden birinin şerefesine çıkmıştık.
Tabutun arkasından tekbir sesleri, ilahiler ve hıçkırıklar yükseliyordu. Bütün millet ağlıyordu. Bu güzel fakat hazin manzarayı seyrederken Atatürk’ün son 15 yıllık hayatı bir sinema filmi gibi gözlerimin önünden geçti.
O vakit vicdanımla bir hesaplaşma yapma gereğini duydum. Sağlığında biz bu adama karşı “Hürriyet ve demokrasi savaşı” yapmıştık! Onu demokrasi ve hürriyet getirmediği için adeta suçlu sayıyorduk! Onun hareketlerini diktatörce buluyorduk. Çünkü o vakit ormanın içindeydik. Ağaçları görüyorduk ama ormanı bütün büyüklüğü ile göremiyorduk.
Şimdi, geçenleri daha aydın görüyordum.
Atatürk büyük devrimler yapmıştı. Birbiri ardından gerçekleştirdiği devrimler o zaman büyük hoşnutsuzluklar yaratmıştı. Halife ve padişahtan yana olanlar ona cephe almıştı. İttihatçılar ona karşı suikast düzenlemişti. (1926 yılında İzmir suikastı. EÇ) Şapka ve yazı devrimleri, tekkelerin kaldırılması, birçok kötü geleneklerin yıkılması bazı kimseleri tedirgin etmişti. Emperyalistler de memleket içinde isyanlar çıkarmıştı.
İstanbul’da bütün halifeci, padişahçı, gerici basın, Atatürk’e karşı yaylım ateşi açmıştı. Bütün bu koşullar içinde hürriyet ve demokrasi gelişebilir miydi?
Tersine, devrim düşmanlarına karşı az çok sert davranmak gerekir. Atatürk de iç ve dış düşmanlara karşı tedbirli ve ihtiyatlı bulunmak ihtiyacındaydı. Böyle olmakla beraber Hitler ve Mussolini biçiminde bir diktatörlüğe gitmedi.
Bütün koşullar onun Doğulu bir diktatör olmasına elverişliydi. Fakat asker olmasına rağmen yumuşak, sevimli ve akıllı bir otorite kurdu.
Bu otorite korkuya değil, sevgiye dayanıyordu. Ona bu kuvveti veren, halkın kendisine sevgiyle bağlı olmasıydı.
Onun için, bizim istediğimiz kadar değilse de, yine de günün koşullarının elverdiği ölçüde hür bir rejim kurdu. Biz eleştirilerimizi özgürce yapabildik. Nazım Hikmet en devrimci şiirlerini onun döneminde yazdı.
Zaten büyük adamlar ancak ölümlerinden sonra anlaşılır. Atatürk de, bütün ölçüleriyle şimdi anlaşılmaya başlanmıştır.
Onun için, Atatürk dün de büyüktü, bugün de büyüktür, yarın da büyük kalacaktır.”
İşte, solcu bir aydının, rahmetli Zekeriya Sertel’in, hayatta iken acımasızca eleştirdiği Atatürk’ün ölümünden yıllar sonra yazdığı kitabından bir bölüm.

(...)
 Emin Çölaşan, Sözcü,, 10 Kasım 2012