Ana muhalefet partisi CHP’nin MHP ile anlaşarak “çatı aday”
kategorisinden Ekmelettin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanlığına aday
göstermesi, solda yaygın ve sert bir tartışmaya yol açmış durumda. Bu
tartışmaya etkili şekilde müdahale etmek tarihsel bir sorumluluk olarak
önümüzde duruyor.
CHP’nin sağa kayışı sürüyor. Öyle anlaşılıyor ki, CHP yönetimi yerel
seçim sonuçlarından gerekli dersi çıkarmış değil. Gerici AKP iktidarına,
çerçevesini onun çizdiği siyasal alanda oynayarak bir alternatif
oluşturulacağı yolundaki çoktan yanlışlanmış bir stratejide ısrar
ediliyor. Ekmelettin İhsanoğlu tam da böyle bir aday… İhsanoğlu, Suud
Hanedanlığının İslam Konferansı Örgütü başkanlığı için desteklediği,
ABD’nin güvenini kazanmış, Osmanlıcı ve İslamcı bir akademisyen.
CHP uzun süredir muhafazakar, dinsel hassasiyetleri yüksek ve fakat
sanılandan daha dar bir kesimi oluşturduğunu düşündüğüm seçmen
kitlesinin oylarını almak için sağa kaymayı bir politik taktik olarak
uyguluyor. Dolayısıyla, bu kesimin kabul edebileceği ölçülere sahip bir
aday profiliyle yerel, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak
AKP’den kurtulmanın biricik yolu olarak sunuluyor.
Rejimi Erdoğan'sız sürdürme projesi
Öncelikle belirlenmeli ki, cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak AKP
iktidarının topluma dayattığı başkanlık rejimine meşruiyet
kazandırmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. CHP’nin gösterdiği aday
ise daha vahim bir siyasal sonuç yaratacaktır. Ekmelettin İhsanoğlu’nun
adaylığı, CHP’nin yeni rejime, dinci-faşizan İkinci Cumhuriyet'e teslim
olması demektir. Bu yola giren CHP, üye ve yöneticilerinin niyetleri ne
olursa olsun, yeni rejimin muhalefet partisi olacak, kaçınılmaz olarak
Birinci Cumhuriyet ile bağlarını keserek kendi varlık gerekçesini de
inkar edecektir.
Türkiye ılımlısı ve radikaliyle iki İslamcı aday arasında bir seçime
zorlanıyor. Yapılması gereken ilk iş, bu dayatma ve siyasal tuzağa
‘hayır’ demektir. Ekmelettin İhsanoğlu, yeni rejimin Tayyip Erdoğan’sız
şekilde devam ettirilme projesinden başka şey değildir. ABD patentlidir.
Çünkü bütün veriler AKP iktidarının hızlı bir çöküş sürecine
girdiğini gösteriyor. AKP’yi iktidara taşıyan siyasal ve toplumsal
dinemikler büyük ölçüde değişti. Dahası Başbakan Tayyip Erdoğan’ın
hırslarıyla çapı arasında var olan uçurum giderek daha büyük bir sorun
ve istikrarsızlık kaynağı olmaya başladı.
Fraksiyon partisi
AKP bütün sermayenin temsilcisi olma özelliğini büyük ölçüde yitirdi.
Dahası, AKP’nin başta ABD olmak üzere, Batılı emperyalist ülkelerin
bölgedeki güvenilir ortağı olmak konumundan da hızla uzaklaştığı
görülüyor. Erdoğan öngürülemiyor. Onun liderliğindeki AKP, siyasal
İslamcı dar bir fraksiyon partisi (toplumun içinde daha
dinci-muhafazakar kesimlerin temsilcisi) olmaya doğru evrildiği
gözleniyor. Bu nedenle AKP ve Erdoğan giderek daha radikal ve militan
bir üsluba savruluyor.
Diğer taraftan AKP-Cemaat iktidarı, Birinci Cumhuriyet'i yıkmasına
karşın yerine yeni bir rejim kuramadı. Son çözümlemede siyasal bir din
olan İslam’da, aslında bunun teolojik temelinin de olmadığı -bir kez
daha- ortaya çıktı. Dolayısıyla AKP ve Cemaat arasında, yeni rejime
kimin hakim olacağı konusunda çıkan kavganın da, giderek derinleşen
siyasal krizin de asıl nedeni bu büyük siyasal boşluktur. CHP bu boşluğu
sağa kayarak, dahası muhafazakar bir toplum düzeni ve devlet yapısını
veri alarak (kabullenerek) doldurmaya çalışıyor. Böylece CHP kendi
solunda gerçekte büyük bir boşluk bırakıyor.
AKP ise bir ılımlı İslam rejimi oluşturmanın güçlüğünü gördüğü için,
kendi siyasal islamcı (dar ideolojik) köklerine doğru daralarak, başka
bir anlatımla rejimde köklü bir değişimi zorlayarak krizi aşmayı
deniyor.
Sonuç olarak, yukarıda da vurguladığım gibi Türkiye iki siyasal
İslamcı adaydan birini seçmeye zorlanıyor. CHP ve onun gösterdiği
cumhurbaşkanı adayını çeşitli gerekçelerle destekleyen sol siyasal
çevrelerin, henüz üzerinden bir yıl geçen Gezi / Haziran Direnişi’nden
hiçbir ders çıkarmadığı anlaşılıyor. Dahası toplumu daha sola çağıran,
aydınlanmacı ve ilerici bu direniş ile söz konusu çevrelerin neredeyse
bütün bağlarını kopardığını ortaya çıkıyor. Oysa yapılan bir araştırmaya
göre, Gezi eylemlerine katılan yurttaşların yüzde 86’sının laiklik
konusundaki kaygıları ve dinci gericiliğe yönelik tepkileri nedeniyle
harekete geçtiği anlaşılıyor.
Türkiye Erdoğan'dan nasıl kurtulur?
Gelelim AKP ve diktatör müsveddesinden kurtulma senaryosuna… Gösterilen
aday içilerine sinmese de cumhuriyetçi-laik duyarlılıkları yüksek ve
genel olarak solda sayılabilecek geniş bir kesim sırf Erdoğan’dan
kurtulmak için İhsanoğlu’nun desteklenmesini kabul etmeye hazırlanıyor.
Kuşkusuz bu tutumu anlamak mümkün. Ancak, bu siyasal tavrın sonu yok.
Türkiye solu, neredeyse son 40 yıldır ömrünü hep bir gerekçeyle daha
sağındaki adayları destekleyerek geçirdi. Sonuçta ülkenin geldiği yer
belli. Oysa bulaşık olmayan, net ve cepheden bir tutum almadan solu
büyütmek ve gericiliği geriletmek mümkün değil. Dünyada ve ülkemizde
siyasal tarih bu durumun çarpıcı örnekleriyle dolu.
Ekmelettin İhsanoğlu’nu sol çevrelere ve laik, cumhuriyetçi ve
aydınlanmadan yana toplum kesimlerine benimsetebilmek için yaygın bir
ikna çalışması yürütülüyor. İhsanoğlu’nun gerçekte cumhuriyetin
değerlerine nasıl bağlı bir insan olduğu, laiklik konusunda bilenenin
aksine doğru bir yerde durduğu, eşinin başının kapalı olmadığı, Nazım
Hikmet’i Arapçaya çavirdiği, dolayısıyla siyasal İslamcı olmadığı gibi
tutucu bile sayılamayacağı yönünde yoğun bir propaganda (PR çalışması)
yapılıyor.
Gülen Cemaati bütün gücüyle Ekmelettin İhsanoğlu’nu destekliyor. Öyle
anlaşılıyor ki, bu konuda ABD ve İngiltere’nin de belli bir desteği
bulunuyor. Daha çok Müslüman olan sömürge ve yarı sömürge ülkelere kadro
yetiştirmek için kurulan bir İngiliz üniversitesinden (Exeter) mezun
olması, İhsanoğlu’na Anglo-Sakson dünyasında yeterince güven verici bir
referans oluşturuyor.
Solun tavrı ne olmalı?
Ekmelettin İhsanoğlu’nun adaylığı konusunda, onu öneren çevrelerin
önündeki en önemli sorun, solun bu konuda ikna edilmesidir. Çünkü sağ ve
muhafazakar seçmenin esaslı bir itirazı olmayacaktır. Gelişecek
itirazlar da kolaylıkla içerilebilir. Ancak, soldan ve laik-aydınlanmacı
kesimlerden gelecek itirazın içerilebilmesi çok zor. Bu nedenle asıl PR
(halkla ilişkiler) çalışmasının sola ve aydınlanmacı çevrelere
yöneleceğini kestirmek zor değil.
Peki, ne yapmalı?
Ben önümüzde üç yol olduğu, bu üç politik tavırdan birinin gelişmelere göre alınabileceğini düşünüyorum.
1- Hızla CHP’nin solunu da içine alan geniş bir yurtsever,
aydınlanmacı, laik ve halkçı/toplumcu ittifak olşturarak yeni bir aday
çıkarmak. Bu adayın tespitinde Kürt siyasal hareketiyle de temas etmek
ve onları da bu oluşuma kazanmak. Dolayısıyla, Kürt muhalefetinin Tayyip
Erdoğan’ı ve AKP’yi desteklemesini önlemek. Bu başarılamazsa, yoğun bir
ideolojik ve siyasal baskı uygulamak.
2- Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak, bu kirli oyunun bir parçası
olmak ve karşı çıktığımız başkanlık sistemini kabul etmek anlamına
gelecektir. Dolayısıyla, seçimlere katılmak niyet ne olursa olsun,
kurulmaya çalışılan yeni dinci faşizan rejimin de onaylanması anlamını
örtük olarak taşıyacak. Doğru tutum, bu oyuna katılmayı reddetmektir.
Etkili bir kampanya ve kitle çalışması yürüterek sandıkta boş oy
kullanmak bir seçenek olabilir.
3- İkinci maddadeki gerekçelerle ve yine etkili bir kampanya
yürüterek cumhurbaşkanlığı seçimini boykot etmektir. Son iki seçenek,
sonuç üzerinde belirleyici olmasa bile, geleceğe sağlam bir siyasal ve
ahlaki birikim bırakacaktır.
Olayların akışına göre, ancak geç kalmadan iki İslamcı aday dayatmasını boşa çıkarmak gerekiyor.
Merdan Yanardağ, solPortal, 20 Haziran 2014