Cumhurbaşkanlık seçimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhurbaşkanlık seçimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.7.14

100 yaşındaki Atatürkçü genç Muazzez İlmiye Çığ, ezber bozuyor!..

Başlığa bakıp “100 yaşında da genç olunur mu” dediğinizi duyar gibiyim.    Olunur sevgili okurlarım, olunur.
Eğer Muazzez İlmiye Çığ gibi sadece yaşlanmak için yaşamamışsanız, hayatta yapacak çok şeyiniz, hayalleriniz ve umutlarınız varsa, 100 yaşına bile gelseniz, siz de genç kalabilirsiniz.
Muazzez Hanım, dünyaca saygın Sümeroloji uzmanı olmanın yanı sıra “Atatürk Düşünüyor” adlı kitabı yazan, Atatürk’ün kızı olmaktan gurur duyan çağdaş bir bilim kadını.
Bugün, 100 yaşında olmasına karşın pırıl pırıl bir hafızaya sahip bulunan Muazzez İlmiye Çığ’ın bana yazdığı bir mektubu hiç yorum yapmadan sizinle paylaşıyorum.
Mektubun konusu: Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığı.
Birlikte okuyoruz:

* * * * *

“Sayın Uğur Dündar,
Bu mektubu size, sizin düşüncelerinizi kendime yakın bulduğum için yazıyorum. (Ne mutlu bana-UD)
Ülkemizde son ve büyük bir patlama daha oldu; Cumhurbaşkanı seçimi.
İki büyük partinin uzlaşarak ortaya koyduğu namzetin adı belli olur olmaz, her taraftan çatlak sesler yükselmeye başladı.
Ben onun özgeçmişini öğrendikten sonra kararımı verdim. “Daha üstünü çıkmazsa, seçimim bu olacak” dedim.
Peki neden?
Çünkü bugünkü ortama çok uygun. Önce inançlı ve inancını çıkarı için kullanmamış bir kişi.
Recep Tayyip Erdoğan gibi yalan dolanla ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yok edecek vahim uygulamalarla ilgisi yok. Üstelik çalışmaları devletlerarası takdir almış bir bilim insanı.
Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu hakkında yazılan tüm olumlu veya olumsuz yazıları kaçırmadan okuyorum. Karşı çıkanların çoğu Atatürkçü geçinenler!
Neymiş? O da Tayyip gibi imiş! Atatürk ilkeleri, laiklik onunla yok olacakmış!
Vay, vaaaaay, vaaaaay…
Laiklikten ne kaldı ki?
AKP laikliğe aykırı bir yığın girişimde bulunurken, okullarda kız-erkek ayrımı yapılırken, ilkokullarda Arapça okutulurken Atatürkçüler’in hepsi niçin ayağa kalkmadı? Yobaz olmayan, inançlı, inancını kendi çıkarları için kullanmayan, dünyaca tanınmış, övgüler almış bir bilim insanı olan Sayın İhsanoğlu’nu Tayyip’e benzetmek tam bir aymazlıktır. İnançlı olduğu için Atatürkçüler’in ona karşı çıkmaları, Atatürk’ü sanki din düşmanıymış gibi göstermektedir. Bu ne kadar büyük yanlışlık! Oysa ki Atatürk dinimize son derece saygılı ve inançlı bir lider olarak, Kur’an’ı Kerim’i içindekilerin öğrenilmesi ve anlaşılması için Türkçe’ye tercüme ettirdi.
Atatürk olsaydı, kanımca
bugünkü koşullar içinde oyunu inançlı ve böylesine değerli bir
bilim insanına verirdi.
CHP içinden Sayın Emine Ülker Tarhan’ı ikinci bir namzet olarak çıkarmaya çalıştılar. Ne yazık ki bu davranış birleşme değil, ayrımcılıktır. Sayın Tarhan’ı çok takdir eder ve severim. Ama bu koşullarda onu Cumhurbaşkanlığı’na namzet göstermek, bu önemli işi hafife alıp, oyları Erdoğan’a kaptırmaktır.
Ayrıca Sayın İhsanoğlu, ötekinin tam aksine, toplumu birleştirmekten bahsetmektedir. Sağcısı da, solcusu da, dincisi de, dinsizi de, şahsi ideolojileri doğrultusunda değil, çok büyük bir tehlike içinde olan ülkemizin kurtarılması doğrultusunda, Ekmeleddin Bey’in cumhurbaşkanı olabilmesi için ellerinden geleni yapmalıdır.
Çok şükür, aklım hâlâ yerinde ve yaşadığım 100 yaşıma kadar biriken bilgiler ve izlenimlerimle görüşlerimi ifade edebilmekteyim. Ama Cumhuriyetimizin kuruluşunu ve coşkusunu yaşamış çağdaş bir kadın olarak, ülkemizin getirildiği bu durumlara son derece üzülmekteyim. Diğer taraftan umutsuz da değilim. Gençlerimizin, kadınlarımızın ve köylülerimizin uyanmakta olduklarını görerek umutlanıyorum.
Eğer gücüm yetse, bayrağı alır, Ekmeleddin Bey’in önünde
koşardım.
En derin saygılarımla.
Muazzez İlmiye Çığ”


Uğur Dündar, Sözcü, 12 Temmuz 2014

7.7.14

Bir pornografi unsuru olarak Demirtaş!..

Selahattin Demirtaş eşine saz çalacak kadar romantik, üzerinde takım elbise ayağında plastik terliklerle köyde çocuklarla poz verecek kadar komplekssiz, kendisini sırılsıklam yapan TOMA'ya karşı yürüyecek kadar asabi, dar pantolon giymeyi reddedecek kadar muhafazakar. Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı olur mu olmaz mı, bilmiyorum, ama çoktan bir başka koltuğu kaptı bile: Kadirizm’in hayatının kariyer hatasını yapıp Pamuk Prenses’le alaşağı olduğu “Türk erkeği” koltuğu. (Burada Türk’ü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kullanıyorum.)
Demirtaş‘ta hem Kadirizm’in maço genleri var, hem de Tarık Akan‘ın Ferit tiplemesiyle özdeşleşen iyi kalpli erkek halleri. Ciddi anlamda esprili, ağzını açtığında saçma bir tane cümle kurmuyor. Siyaseten kimi zaman hatalı analiz yaptığında (Gezi’de olduğu gibi) sonradan toparlamasını iyi biliyor. Kemal Kılıçdaroğlu‘nu düşünün, işte Demirtaş onun tam anlamıyla aksi.
Aslında Kadirizm‘in boşalttığı koltuğa pekala Necati Şaşmaz da oturabilirdi, hatta yaşadığı aşklarla sosyete sayfasına da konuk oldu ama sonra bir gün ağzını açtı. Ve o gün kendi kendisini de imha etti.
Demirtaş‘ın seslendirilmeye de, eline metin tutuşturulmasına da ihtiyacı yok, bütün prodüksiyon özgün. Bir sene önce Cumhurbaşkanlığı’na aday olsaydı, yavaş yavaş, tıpkı Obama gibi sessizce tanıtılsa, genç ve dinamik bir kampanya yapılsaydı bugün ona yönelik siyasi algı da bambaşka bir yerde olurdu.
Nişantaşı’nda bir kafede çoğunluğu Yahudi olan bir arkadaş grubu Demirtaş’ın nasıl ilgi çekici bir politikacı olduğunu konuşuyorlardı. Benzer bir sohbet pekala İzmir’de bir öğretmen evinde de olabilirdi doğru bir kampanyanın sonucu. Bugün Kürt hareketinin, ittifak kurduğu toplumun diğer ezilmiş kesimlerini (eşcinseller, Ermeniler, kadınlar) tavladığı gibi giderek azınlık haline gelen seküler Beyaz Türklere de uzanması ihtimali var. Bir de sırtında Apo-bebek katili-terör yükü olmasa…
Aslında Demirtaş‘ın fark edilmesi tam da New York‘un meşhur PR guru’su Samantha Jones‘un (evet dizideki) sihirli formülüyle oldu: Önce gayleri, sonra kadınları topla.
Barbaros Şansal oyunu Demirtaş‘a vereceğini açıklayarak ilk fişeği çaktı.
İtiraf edeyim, ilk kez Demirtaş‘ın adını ben de yıllar önce bir gay blog’unda görmüştüm. Gayet müstehcen bir dille ondan Meclis TV’yi izlemek için tek neden diye bahsediliyordu.
Sonradan 40 yaşın üzeri Nişantaşlı Beyaz Türk kadın köşe yazarları entelektüel bir aşkla bahsetmeye başladılar Demirtaş‘tan.
Her 10 yılda bir kendisine mağduriyet davası edinmezse suçluluk duygusu yaşayan Nuray Mert, cevheri ilk fark edenlerden oldu. Türban davasının modası geçince o da kendisini Kürtlere adadı, seçim otobüsünde zafer/barış işareti yapıp kariyerini bile tehlikeye attı.
Barış süreciyle birlikte şehre Kürt modası gelmişti zaten: Sırrı Süreyya Önder, her ne kadar etnik anlamda Kürt olmasa da, bir anda İstanbul’un en gözde çapkını oluverdi. Adı Ece Temelkuran‘dan Özge Mumcu‘ya kadar bir dolu kent kadınıyla anıldı.
Ankara’da dev bir köşkte yaşayan bir kadın arkadaşım bütün bağlantılarını kullanıp ne olursa olsun Sırrı Sakık‘la tanışmaya ant içmişti; şimdi Ağrı’ya taşınır mı, emin değilim.
James Baldwin “Amerikan zencisi olmak bir tür yürüyen fallik bir obje olmak anlamına da geliyor” diye yazmıştı. Türkiye’nin gerçek “zencileri” Kürtler için de böylesi bir önerme geçerli belki de.
Güzellik kraliçesi Hülya Avşar‘ın (ki o zamanlar Kürt kökeni bilinmiyordu) inşaat ustası İbrahim Tatlıses‘le yaşadığı tarihe geçen aşk hafızalarımızda hâlâ. Zengin bir ailenin kızı ve İtalyan lisesi mezunu Fatoş Güney de 20 yaşındayken politik nedenlerden dolayı Yılmaz Güney‘le birlikte olmamıştı herhalde. Tıpkı birçok sosyetik güzelle birlikte Tuba Ünsal‘ın da Yılmaz Erdoğan‘ı sadece komik olduğu için beğenmediği gibi. Zira benim bildiğim komik erkeklere sadece gülünür.
80’li yıllarda Mme. Mitterrand‘ın Abdullah Öcalan‘a ve Kürt hareketine gösterdiği yoğun ilgi belki de öncü oldu.
Türk basınının henüz mizahını yitirmediği yıllarda deprem dede Ahmet Mete Işıkara‘nın da birinci seçildiği ‘En seksi erkekler’ listeleri yapılırdı. Bu sıkıcı Cumhurbaşkanlığı seçimi bari bir basın geleneğinin geri dönmesine vesile olsun.
Oray Eğin, Sözcü, 6 Temmuz 2014




21.6.14

Kılıçdaroğlu kuyrukçu çıktı!

Kalkanı kalın, örtüsü ağır olanlar şimdilik hissetmiyor. Rüzgar döndü.
Rüzgar rüzgardır.
Rüzgar kendini yargılamaz.
Rüzgar eser.
Ve farkını ortaya koyar.
Rüzgar şimdi “çelebilikten yana değil hesap sormaktan” yana esiyor. Bu dışarıdan; “Kasımpaşalı hırçın imam ile Kahireli çelebi imamın cumhurbaşkanlığı seçilme yarışı” gibi gösterilmek istense de; işin özünde “daha fazla güç ve daha fazla iktidar arayana karşı diklenen, kavga veren, hesap soran birinin” çıkmasını arzulayan bir rüzgar. Yapılan haksızlık, hukuksuzluk, otoriterlik, oldu bittilik, yalancılık, yolsuzluk, devleti soymaların hesabını soracak bir diklenişe olan ihtiyaç yükseliyor.
Rüzgar ihtiyaçtan doğdu.
İhtiyaca uygun esiyor.
Hukuksuzluğu, yolsuzluğu, haksızlığı yapanların karşısına “Cumhurbaşkanlığı seçiminde onlarla aynı ideolojiden gelme fakat tarzı itibariyle edepli ve terbiyeli çelebi bir çatı adayla çıkmak” hiç güven vermiyor.

* * * *

İşte Balyoz davası çöktü.
Tahliye olanlar şunu dediler.
“Hesap soracağız”
Son 12 yılda öyle keskin çizgilerle çizilmiş; “bizden olanlar ve bizden olmayanlar kamplaşması” oluşturuldu ki; her şafak vakti güneş yeni bir “sorulması gereken hesapla” doğmaya mecbur kaldı. Daha önceki gün “Gezi direnişi sırasında polis kurşunuyla ölen kendi yaşıtı Berkin Elvan’ı iyi dileklerle andı diye okulunu birincilikle bitiren Işıtan Önder adlı başarılı öğrenciyi disiplin kuruluna sevk edip” birinciliği elinden alındı.
Bunun hesabı olmayacak mı?
4 Bakan yolsuzlukla suçlanıyor.
Oğullarının kasaları dolu.
Kollarında hediye saatler.
Söylediklerinin hepsi yalan.
4 bakanın “rüşvet fezlekeleri” Meclis’e geldi, Yüce Divan’da yargılanmaları için Meclis Komisyonu kurulması kararı da çıktı. Fakat “daha fazla güç ve daha fazla iktidar sahibi olmak için Cumhurbaşkanlığı’nı hedefine koymuşların” iktidar partisi, Meclis Başkanlığı’na isimleri bildirmediği için komisyon kurulması ekim ayına kaldı.
Bunun hesabı sorulmayacak mı?

* * * *

Eğitimden sağlığa, dış politikadan özelleştirmeye; her alanda sorulacak o kadar çok hesap birikti ki, “kuyrukçuluk yaparak hesap sorulamaz” haykırışları haklı olarak yükselmeye başladı.
Benzerini bul.
Aynı görüşten olsun.
Aynı ideolojiden beslensin.
Aynı çizgiyi takip etsin.
Ben de dindarım.
Ben de muhafazakarım.
Bak ben de namaza gidiyorum demeye getirerek onu Cumhurbaşkanı adayı göster. Hesap sorulacak yapıyı ve o yapının baş mimarını benzeriyle iktidardan indirmeye çalış.
Buna kuyruğa takılma diyorlar.
Yani kuyrukçuluk.
Kuyrukçuluk hesap soramaz.
Kuyruk köküne çeker.
Köküne teslim olur.

* * * *

Kılıçdaroğlu kuyrukçu oldu.
Kılıçdaroğlu inişe geçti.
Türkiye’yi hukukun üstünlüğüne, ileri demokrasiye, bağımsız yargı, bağımsız basını olan, laiklikten zerre dönüş yapmayan, insan haklarına saygılı, otoriter başkanlık sistemine değil parlamenter demokratik düzenden yana, yolsuzluk, hırsızlık, soygunların, adam kayırmaların, kişi zengin etmelerin önünü tıkayacak umudu olanlar; hesap soran rüzgarı hissederek sandığa gitmek isterlerdi.
Kılıçdaroğlu, rüzgarı alamadı.
Yazık oldu, giden zamana!
 Necati Doğru, Sözcü, 21 Haziran 2014

20.6.14

İki İslamcı aday dayatması ve doğru tutum

Ana muhalefet partisi CHP’nin MHP ile anlaşarak “çatı aday” kategorisinden Ekmelettin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanlığına aday göstermesi, solda yaygın ve sert bir tartışmaya yol açmış durumda. Bu tartışmaya etkili şekilde müdahale etmek tarihsel bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor.
CHP’nin sağa kayışı sürüyor. Öyle anlaşılıyor ki, CHP yönetimi yerel seçim sonuçlarından gerekli dersi çıkarmış değil. Gerici AKP iktidarına, çerçevesini onun çizdiği siyasal alanda oynayarak bir alternatif oluşturulacağı yolundaki çoktan yanlışlanmış bir stratejide ısrar ediliyor. Ekmelettin İhsanoğlu tam da böyle bir aday… İhsanoğlu, Suud Hanedanlığının İslam Konferansı Örgütü başkanlığı için desteklediği, ABD’nin güvenini kazanmış, Osmanlıcı ve İslamcı bir akademisyen.
CHP uzun süredir muhafazakar, dinsel hassasiyetleri yüksek ve fakat sanılandan daha dar bir kesimi oluşturduğunu düşündüğüm seçmen kitlesinin oylarını almak için sağa kaymayı bir politik taktik olarak uyguluyor. Dolayısıyla, bu kesimin kabul edebileceği ölçülere sahip bir aday profiliyle yerel, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak AKP’den kurtulmanın biricik yolu olarak sunuluyor.

Rejimi Erdoğan'sız sürdürme projesi
Öncelikle belirlenmeli ki, cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak AKP iktidarının topluma dayattığı başkanlık rejimine meşruiyet kazandırmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. CHP’nin gösterdiği aday ise daha vahim bir siyasal sonuç yaratacaktır. Ekmelettin İhsanoğlu’nun adaylığı, CHP’nin yeni rejime, dinci-faşizan İkinci Cumhuriyet'e teslim olması demektir. Bu yola giren CHP, üye ve yöneticilerinin niyetleri ne olursa olsun, yeni rejimin muhalefet partisi olacak, kaçınılmaz olarak Birinci Cumhuriyet ile bağlarını keserek kendi varlık gerekçesini de inkar edecektir.
Türkiye ılımlısı ve radikaliyle iki İslamcı aday arasında bir seçime zorlanıyor. Yapılması gereken ilk iş, bu dayatma ve siyasal tuzağa ‘hayır’ demektir. Ekmelettin İhsanoğlu, yeni rejimin Tayyip Erdoğan’sız şekilde devam ettirilme projesinden başka şey değildir. ABD patentlidir.
Çünkü bütün veriler AKP iktidarının hızlı bir çöküş sürecine girdiğini gösteriyor. AKP’yi iktidara taşıyan siyasal ve toplumsal dinemikler büyük ölçüde değişti. Dahası Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hırslarıyla çapı arasında var olan uçurum giderek daha büyük bir sorun ve istikrarsızlık kaynağı olmaya başladı.

Fraksiyon partisi
AKP bütün sermayenin temsilcisi olma özelliğini büyük ölçüde yitirdi. Dahası, AKP’nin başta ABD olmak üzere, Batılı emperyalist ülkelerin bölgedeki güvenilir ortağı olmak konumundan da hızla uzaklaştığı görülüyor. Erdoğan öngürülemiyor. Onun liderliğindeki AKP, siyasal İslamcı dar bir fraksiyon partisi (toplumun içinde daha dinci-muhafazakar kesimlerin temsilcisi) olmaya doğru evrildiği gözleniyor. Bu nedenle AKP ve Erdoğan giderek daha radikal ve militan bir üsluba savruluyor.
Diğer taraftan AKP-Cemaat iktidarı, Birinci Cumhuriyet'i yıkmasına karşın yerine yeni bir rejim kuramadı. Son çözümlemede siyasal bir din olan İslam’da, aslında bunun teolojik temelinin de olmadığı -bir kez daha- ortaya çıktı. Dolayısıyla AKP ve Cemaat arasında, yeni rejime kimin hakim olacağı konusunda çıkan kavganın da, giderek derinleşen siyasal krizin de asıl nedeni bu büyük siyasal boşluktur. CHP bu boşluğu sağa kayarak, dahası muhafazakar bir toplum düzeni ve devlet yapısını veri alarak (kabullenerek) doldurmaya çalışıyor. Böylece CHP kendi solunda gerçekte büyük bir boşluk bırakıyor.
AKP ise bir ılımlı İslam rejimi oluşturmanın güçlüğünü gördüğü için, kendi siyasal islamcı (dar ideolojik) köklerine doğru daralarak, başka bir anlatımla rejimde köklü bir değişimi zorlayarak krizi aşmayı deniyor.
Sonuç olarak, yukarıda da vurguladığım gibi Türkiye iki siyasal İslamcı adaydan birini seçmeye zorlanıyor. CHP ve onun gösterdiği cumhurbaşkanı adayını çeşitli gerekçelerle destekleyen sol siyasal çevrelerin, henüz üzerinden bir yıl geçen Gezi / Haziran Direnişi’nden hiçbir ders çıkarmadığı anlaşılıyor. Dahası toplumu daha sola çağıran, aydınlanmacı ve ilerici bu direniş ile söz konusu çevrelerin neredeyse bütün bağlarını kopardığını ortaya çıkıyor. Oysa yapılan bir araştırmaya göre, Gezi eylemlerine katılan yurttaşların yüzde 86’sının laiklik konusundaki kaygıları ve dinci gericiliğe yönelik tepkileri nedeniyle harekete geçtiği anlaşılıyor.

Türkiye Erdoğan'dan nasıl kurtulur?
Gelelim AKP ve diktatör müsveddesinden kurtulma senaryosuna… Gösterilen aday içilerine sinmese de cumhuriyetçi-laik duyarlılıkları yüksek ve genel olarak solda sayılabilecek geniş bir kesim sırf Erdoğan’dan kurtulmak için İhsanoğlu’nun desteklenmesini kabul etmeye hazırlanıyor. Kuşkusuz bu tutumu anlamak mümkün. Ancak, bu siyasal tavrın sonu yok. Türkiye solu, neredeyse son 40 yıldır ömrünü hep bir gerekçeyle daha sağındaki adayları destekleyerek geçirdi. Sonuçta ülkenin geldiği yer belli. Oysa bulaşık olmayan, net ve cepheden bir tutum almadan solu büyütmek ve gericiliği geriletmek mümkün değil. Dünyada ve ülkemizde siyasal tarih bu durumun çarpıcı örnekleriyle dolu.
Ekmelettin İhsanoğlu’nu sol çevrelere ve laik, cumhuriyetçi ve aydınlanmadan yana toplum kesimlerine benimsetebilmek için yaygın bir ikna çalışması yürütülüyor. İhsanoğlu’nun gerçekte cumhuriyetin değerlerine nasıl bağlı bir insan olduğu, laiklik konusunda bilenenin aksine doğru bir yerde durduğu, eşinin başının kapalı olmadığı, Nazım Hikmet’i Arapçaya çavirdiği, dolayısıyla siyasal İslamcı olmadığı gibi tutucu bile sayılamayacağı yönünde yoğun bir propaganda (PR çalışması) yapılıyor.
Gülen Cemaati bütün gücüyle Ekmelettin İhsanoğlu’nu destekliyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu konuda ABD ve İngiltere’nin de belli bir desteği bulunuyor. Daha çok Müslüman olan sömürge ve yarı sömürge ülkelere kadro yetiştirmek için kurulan bir İngiliz üniversitesinden (Exeter) mezun olması, İhsanoğlu’na Anglo-Sakson dünyasında yeterince güven verici bir referans oluşturuyor.

Solun tavrı ne olmalı?
Ekmelettin İhsanoğlu’nun adaylığı konusunda, onu öneren çevrelerin önündeki en önemli sorun, solun bu konuda ikna edilmesidir. Çünkü sağ ve muhafazakar seçmenin esaslı bir itirazı olmayacaktır. Gelişecek itirazlar da kolaylıkla içerilebilir. Ancak, soldan ve laik-aydınlanmacı kesimlerden gelecek itirazın içerilebilmesi çok zor. Bu nedenle asıl PR (halkla ilişkiler) çalışmasının sola ve aydınlanmacı çevrelere yöneleceğini kestirmek zor değil.
Peki, ne yapmalı?

Ben önümüzde üç yol olduğu, bu üç politik tavırdan birinin gelişmelere göre alınabileceğini düşünüyorum.

1- Hızla CHP’nin solunu da içine alan geniş bir yurtsever, aydınlanmacı, laik ve halkçı/toplumcu ittifak olşturarak yeni bir aday çıkarmak. Bu adayın tespitinde Kürt siyasal hareketiyle de temas etmek ve onları da bu oluşuma kazanmak. Dolayısıyla, Kürt muhalefetinin Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi desteklemesini önlemek. Bu başarılamazsa, yoğun bir ideolojik ve siyasal baskı uygulamak.
2- Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak, bu kirli oyunun bir parçası olmak ve karşı çıktığımız başkanlık sistemini kabul etmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla, seçimlere katılmak niyet ne olursa olsun, kurulmaya çalışılan yeni dinci faşizan rejimin de onaylanması anlamını örtük olarak taşıyacak. Doğru tutum, bu oyuna katılmayı reddetmektir. Etkili bir kampanya ve kitle çalışması yürüterek sandıkta boş oy kullanmak bir seçenek olabilir.
3- İkinci maddadeki gerekçelerle ve yine etkili bir kampanya yürüterek cumhurbaşkanlığı seçimini boykot etmektir. Son iki seçenek, sonuç üzerinde belirleyici olmasa bile, geleceğe sağlam bir siyasal ve ahlaki birikim bırakacaktır.

Olayların akışına göre, ancak geç kalmadan iki İslamcı aday dayatmasını boşa çıkarmak gerekiyor.
 Merdan Yanardağ, solPortal, 20 Haziran 2014