emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.6.17

Brzezinski, Afgan mücahitler, Manchester bombacısı

BREZİNSKİ'NİN SİCİLİNDEN 

Soğuk savaşın son yıllarında Amerikan dış siyasetinin önde gelen şahsiyetlerinden Zbigniew Brzezinski, 26 Mayıs’ta 89 yaşında öldü. 
Hayatı, marifetleri hatırlandı. Bu arada Le Nouvel Observateur’e 1998’de verdiği bir mülakatın aynı basımı da yayımlandı.  
Jimmy Carter’ın başkanlığı sırasında dört yıl Millî Güvenlik Danışmanı olarak görev yapmış olan Brzezinski’nin bu mülakatı önem taşıyor. İslamcı cihadın sonraki oluşumuna Amerikan emperyalizminin katkısını açıklıyor.
Le  Nouvel Observateur’ün ilk sorusu şudur: “Amerikan istihbaratçılarının, Afganistan’a  Sovyet askerlerinden önce girdiği iddiası doğru mudur?”  CIA’nın eski başkanı Robert Gates’in anılarında bu doğrultuda bir bilgi yer alıyordu. Fransız gazeteci, herhalde Amerikalı muhatabının yalanlamasını beklemektedir. 
Brzezinski ise yalanlamak bir yana, açık sözlülükle itiraf ediyor: “Resmî tarih görüşüne göre Afgan mücahitlere CİA yardımı, Sovyet ordusunun Afganistan’a 24 Aralık 1979’da girmesinden sonra ve  1980’de başlamıştır. Gerçek tamamen farklıdır. Başkan Carter, Kâbil’deki Sovyet yanlısı rejimin muhaliflerine gizli destek verilmesi talimatını 3 Temmuz 1979’da imzaladı. Ben de tam o tarihte Başkan’a, bu yardımın Sovyet askerî müdahalesine yol açacağını öngören bir not yolladım.”
Gazeteci soruyor: “Demek ki Sovyetlerin savaşa gireceğini bilerek onları tahrik ettiniz. Sovyetler ise, Amerikalıların gizli müdahalelerine karşı koymak amacıyla Afganistan’a girdiklerini ileri sürmüşler; kimse de onlara inanmamıştı. Haklı oldukları anlaşılıyor. Şimdi pişman değil misiniz?
Yanıt açıktır: “Rusların müdahale olasılığını artırmak için, bilerek bu adımı attık. Niye pişman olacağım? Bu gizli operasyon çok güzel bir fikirdi. Rusları Afgan tuzağına çekmiş olduk. Sovyetler sınırı geçtiği gün SSCB için de bir Vietnam savaşı yaratma fırsatımız doğmuştu; bu görüşümü Başkan Carter’a aktardım. Gerçekten de bu sayede Moskova, Sovyet imparatorluğunun dağılmasına yol açacak on yıllık bir savaşa sürüklenmiş oldu.” 
 Le Nouvel Observateur muhabiri soruyor: “Geleceğin teröristlerini silahlandırarak, eğiterek köktenci İslamı  desteklemiş olmaktan da pişman değil misiniz?”   
Brzezinski’nin perspektifleri çok sınırlıdır: “Dünya tarihinde hangisi daha önemlidir? Taliban mı? Sovyet imparatorluğunun çöküşü mü? Birkaç tedirgin Müslüman mı? Orta Avrupa’nın kurtarılması ve soğuk savaşın son bulması mı? Küresel bir İslam yoktur. Köktenci Suudi Arabistan, ılımlı Fas, Pakistan militarizmi, Batı yanlısı Mısır  veya Orta Asya laikliği… Bunların ortak özelliği nedir?”
Görülmektedir ki, soğuk savaşın son aşamalarında emperyalizmin kumanda merkezlerinde, anti-komünizm ve Sovyet rejimini zayıflatma önceliği başattır. Jimmy Carter, bugünlerde barışçı bir “âkil adam” kimliğiyle saygınlık kazanmıştır; ama Brzezinski’nin rehberliğinde dış baskılarla Sovyet rejimini çökertme senaryosunu benimseyen de odur.   
Amerika’nın Afganistan’a müdahalesinden altı yıl sonra SSCB Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri olan Gorbaçov ise, emperyalizmin saldırgan gündemini kavrayamadı. Ülkesini “kötülükler imparatorluğu” olarak tanımlayan Reagan’a safdilane bir çaresizlik içinde barışçı bir arada yaşamanın nimetlerini anlatmaya çalıştı. Kapitalizmi de anlayamadığı için silahlanma yarışının Amerikan ekonomisini ihya ettiğini fark edemedi. Reagan, hedefe yaklaşacaktır. SSCB’nin ölümünü ilan etmek ie baba Bush’a nasip olacaktır.  
Ayrıca ortaya çıkmaktadır ki, Amerikan emperyalizminin akıl hocaları, örneğin Brzezinski, tarih perspektifinden tamamen yoksundur. Afganistan’a mücahit ihracı, İslamcı cihata yol açacaktır. Dokuz yıl sonra Fransız gazeteci bu sonucu öngörmüştür; ama hâlâ Sovyet rejimini çökertmenin coşkusu içinde olan Brzezinski değil… 
Gerçekte ise, Afgan topraklarına ektiği cihat tohumları yeşermeye çoktan başlamıştı. 

MÜCAHİTLER, PARALI ASKERLER, CİHATÇILAR... 
İyi bilinen bir öyküyü kısa değinmelerle hatırlayalım: ABD’nin laik, solcu Afgan rejimini yıkmak, Sovyetleri sürdüremeyeceği bir savaşa sürüklemek için beslediği, eğittiği mücahitler, sonraki yıllarda  iki doğrultuda gelişti: Birinci olarak emperyalizmin Orta Doğu’daki “rejim değiştirme” savaşlarının “paralı askerleri” oldu. Bu kirli işi üstlenen taşeronların emrine girdi. İkinci olarak, Batı toplumlarına da taşan cihatçı dalgalara dönüştü. 
Taliban ve Saddam rejimleri  devrildikten sonra, emperyalizmin siyasî hedeflerini gerçekleştirme yöntemi değişti. Amerikalılar, Avrupalılar Orta Doğu çöllerinde ölmek istemiyorlardı. Onları cepheye sürmeden taşeronlar, “yerli” savaşçılar kullanılmalıydı.  
Tunus ve Mısır’da emperyalizmin yerli müttefiklerine karşı patlak veren anti-kapitalist halk ayaklanmaları söndürülmeliydi. İlk çözüm olarak Müslüman Kardeşler akımının iktidarlara geçmesi hedeflendi; halklar reddeti. Mısır’da geleneksel  askerî darbe seçeneği uygulandı. 
Libya ve Suriye’de uyumsuz, laik rejimleri değiştirme operasyonları planlandı. Diasporalardan “özgülük savaşçıları” derlendi; eğitildi. İkinci sınıf devletler taşeronluğu üstlendi; kendi cihatçılarını beslemeye başladı: İran destekli Şii, Suudi destekli Selefi, Körfez ve Türkiye destekli İhvan milisler… Ayaklanmalar, Batılıların silah, para ve lojistik yardımları, hava bombardımanları ile yürütüldü. Orta Doğu halkları yüzbinlerle birbirlerini kırmaya başladı. 
Ne var ki, vekâlet savaşlarının komuta zincirleri zayıftır; Brzezinski’nin İslam dünyasından Afganistan’a taşıdığı mücahitlerin bir sonraki kuşağı, kalıntıları, denetlenemeyen cihatçı çetelere dönüştü.
Sonuç, bir “Cihatçı Enternasyonal”dir. Ana halkalarını biliyoruz: Afganistan mücahitleri → El Kaide → Nusra → Işid → Diğerleri…  “Patronlara” baş kaldırmak kaçınılmazdır. Bu kıyımlar dalgasının Orta Doğu sınırları içinde kalması beklenemezdi. 11 Eylül 2001’deki New York’tan, 22 Mayıs 2017’deki Manchester’e uzayan, zincirleme saldırılar, intihar bombacıları… 
Manchester’de 22 kişinin ölümüne yol açan intihar bombacısı, Libya kökenli genç bir Britanya vatandaşı Salman Abedi’dir. Libya ve Suriye’ye  defalarca gittiği; kısa süre önce Türkiye üzerinden Manchester’e döndüğü belirlenmiştir. 
Uluslararası dayanışma mesajları ve saldırıyı lanetleyen tepkiler içinde birisi dikkat çekicidir: “Çocuklarımıza saldıran insanların suçluluğu ortadadır; ama hükümetimizin başka ülkelerde desteklediği veya yürüttüğü savaşlar ile ülkemizde patlak veren terör arasındaki bağlantılara da dikkat çekmek gerekir.” 
Teşhis, İngiliz İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’e aittir. Burjuva basını ve Muhafazakârlar tarafından “bu felaketi seçim kampanyasında kullandığı” için suçlandı.
Corbyn haklıdır; ama fazlasıyla değil, eksiğiyle… Olay, Batı’da yaşayan Müslümanların, kendilerine uygulanan ayrımcılığı, ülkelerindeki emperyalist saldırıları şiddet yoluyla protesto etmenin ötesindedir. Ortaya çıktı ki, Britanya hükümeti, ülkeye yerleşmiş olan Libyalıları 2011’de isyancı olarak Libya’ya göndermiş; sonra da intihar bombacısı olarak “ithal etmiş”tir. 
Bu doğrultudaki bir değerlendirme, Orta Doğu’yu çok yakından bilen solcu bir gazeteciden, Patrick Cockburn’den geldi: “Britanya 2011’de Kaddafi’nin devrilmesinde belirleyici bir rol oynadı. Britanya’ya yerleşmiş Libyalıların pasaportları üzerindeki kısıtlama MI5 tarafından 2011’de kaldırılmıştı ve Libya’ya gidip Kaddafi’ya karşı savaşmalarının önü açılmıştı.”  (The Independent, 27 Mayıs). Cockburn, ayrıca, bir hafta önce Libya’nın başkenti Trablus’ta bir milis saldırısı sonunda 28 kişinin öldüğünü; bu sayının Manchester kurbanlarından fazla olduğunu; ancak Batı medyasında haberleşmediğini de vurguluyor. 
Cockburn’ün “Britanya’nın Libya’ya gönderdiği cihatçılar” vurgulamasının ayrıntılı bir dökümü, A.Thomas-Johnson ve S.Cooper imzasıyla Mayıs’ta Middle East Eye’da yayımlanan bir yazıda (25 Mayıs) veriliyor. 
Bu iki gazeteci, İngiltere’ye yerleşmiş Kaddafi muhalifi Libyalılar ile görüşmüş. Ortaya çıkan tablo ilgi çekicidir.
2004’te Kaddafi ile Blair’in “çöldeki anlaşma” toplantısından ve 2005’te Londra’da 59 kişinin ölümüne açan bombalamadan sonra Britanya’daki Libyalı göçmenler üzerindeki güvenlik denetimi ağırlaştırılıyor; pasaportlarına el konuluyor. 
2011’de ise, Başbakan Cameron Kaddafi’yi devirme operasyonuna katılmayı kararlaştırıyor; ülkedeki Libyalıların konumu da, “potansiyel teröristler” den “özgürlük savaşçıları”na dönüşüyor.
İngiltere’deki Libyalılar’ın engelleri kaldırılmakla kalınmamıştır. İstihbarat görevlileri, bu insanları “Kaddafi ile savaşa katılmaları” için teşvik etmiş; her türlü kolaylığın gösterileceğini, maddi destek, hatta vatandaşlık  sağlanacağını açıklamıştır.    
Britanya özel kuvvet birliklerinden emekli olmuş uzmanların ve İrlandalı paralı askerlerin eğitim verdiği ifade ediliyor. “Libya diasporası tümüyle orada isyancıların safında savaşmaktaydı. Pek çoğu Manchester’den gelen gençlerden oluşuyordu. Bazıları Libya’yı ilk defa görüyordu. Tunus veya Malta üzerinden Libya’ya geçiliyordu.” 
İntihar bombacısının Britanya vatandaşı olan babası ve kardeşinin de bu dalga içinde isyana katılmak üzere Libya’ya döndükleri; sonradan ailecek  IŞİD’e katıldıkları da açıklandı. 

BİR ÇÜRÜME VE YIKIM TABLOSU 
Brzezinski’nin Afganistan’a mücahit yollama kararı ile başlayan, Manchester bombacısına kadar uzanan otuz sekiz yıllık bu panorama, aynı zamanda emperyalizmin çağdaş bir tablosudur. 
Ortaya çıkmaktadır ki, çağdaş emperyalizm sadece yıkıcı,  tahrip edici bir güçtür… İnşa etme melekelerinden yoksundur... Çevresini yıkarken, kendisine de zarar vermektedir. Bir çürüme hali söz konusudur.
Bu zaman dilimi içinde emperyalizmin fiyaskoları çok uzun birliste oluşturur. Birkaç hatırlatmayla yetinelim.
Emperyalizm önce laik solcu Afgan rejimini, sonra Taliban’ı devirdi; Afganistan’dan kısmen çekildi; geride yüzde 80’i Taliban tarafından denetlenen bir ülke bıraktı. İki gün önce IŞİD, Kabil’de doksan kişiyi öldürdü.
Saddam’ı İran’la savaşa yönlendirdi; sonra devirmeyi kararlaştırdı. Sonuç; İran’a dost bir hükümet, fiilen üçe bölünmüş bir ülke… Irak petrolleri üzerinde söz sahibi dahi olamayan Amerikan sermayesi… 
Suriye’ye cihatçı yığarak Esad’ı devirme programına değinmek dahi abestir. Libya’da bir bölümü Batı’dan yollanılan cihatçılar önce Kaddafi’yi linç etmiş; sonra ABD büyükelçisini  öldürmüş; Batılılar kaçmış; ülke parçalanmıştır.
Brzezinski’nin yolladığı Afgan mücahitlerinin türevleri, çocukları, dalgalarla, intihar bombacıları olarak Batı kentlerine dönmekte; masum insanları öldürmektedir. 
Kapitalizm ve emperyalizm çürümüştür; çürümektedir. Asıl soru şudur: Bu çürümeden aydınlık çıkabilir mi? Nasıl?  
Korkut Boratav, ileriHaber, 02 Haziran 2017

18.1.13

Frankreich kämpft in Mali den nie wirklich beendeten libyschen Krieg weiter

Am 11. Januar begannen einige Hundert französische Soldaten mit einer Handvoll Kampfflugzeugen und Kampfhubschraubern eine Offensive gegen islamische Terroristen in Mali. Beim Kampfgebiet handelt es sich um eine westafrikanische Wüstenzone, die größer als die amerikanischen Bundesstaaten Texas und Kalifornien zusammengenommen ist. Die rohstoffreiche frühere französische Kolonie wurde 1960 unabhängig und hatte in Paris um Unterstützung gebeten, um die aus verschiedenen mit al-Qaida in Verbindung stehenden Terrorgruppen aufzuhalten, die dabei waren, auf die Hauptstadt Bamako vorzurücken.
Aber Frankreich hat ebenso wenig wie die USA eine Lehre aus dem Afghanistankrieg gezogen: Al-Qaida kann nicht allein durch einen Krieg aus der Luft besiegt werden – dies gilt insbesondere dann, wenn die Dschihadisten in asymmetrischer Kriegführung und dem taktischen Vorgehen von
Sondereinheiten sehr gut geschult sind und zudem von extrem beweglichen und gutbewaffneten Milizen unterstützt werden, die über Flugabwehrwaffen verfügen und in den unwirtlichen Regionen der Sahara zu Hause sind.
Innerhalb von nur 48 Stunden führte diese vom Ausmaß her eher bescheidene militärische Intervention dazu, dass sich eine ganze Reihe kämpfender Gruppierungen, die alle mehr oder weniger als Al-Qaida-Ableger zu betrachten sind, und deren Verbündete enger zusammengeschlossen haben. Einige der kämpfenden Gruppen gehörten früher zu den eher verrufenen Streitkräften des gestürzten und getöteten libyschen Machthabers Muammar al-Gaddafi.
An der Spitze dieser extremistischen Gruppen stehen die al-Qaida im islamischen Maghreb (AQIM), die Bewegung für Einheit und Dschihad in Westafrika (MUJAO), die ursprünglich aus der AQIM hervorging, den Dschihad aber auf ganz Westafrika ausdehnen will, und die somalische Harakat al-Schabaab al-Mudschahidin (»Bewegung der Mudschahidin-Jugend«), die wiederum mit der Terrorgruppe al-Qaida auf der arabischen Halbinsel (AQAP) verbunden ist. Diese Gruppen drohen u.a. damit, die zehn oder elf französischen Geiseln, die sich als Rache gegenüber Frankreich in ihrer Gewalt befinden, nach und nach umzubringen.
Ziel ihrer Mission, so Frankreich, sei es, die Islamisten aus dem Norden Malis – einer Region, die größer als Afghanistan ist und in der sich wichtige Städte wie Timbuktu, Gao und Kidal befinden – zu vertreiben. Aber ohne den Einsatz von einigen Tausend Soldaten aus Spezialeinheiten am Boden ist dies nur Wunschdenken.
Die unzufriedenen Stämme der Tuaregs unterstützen al-Qaida gegen die Franzosen als Teil ihres Kampfes um die Unabhängigkeit. Ihr besonderer Nutzen für die islamischen Extremisten hängt damit zusammen, dass etwa 1.500 Tuaregkämpfer und drei ihrer Offiziere von den USA mit dem taktischen Vorgehen von Spezialeinheiten vertraut gemacht wurden. Die USA wollten die Tuaregs ursprünglich als wichtige Speerspitze einer aus zahlreichen Stämmen der Westsahara zusammengesetzten Kampfgruppe zur Zerschlagung von al-Qaida in Nord- und Westafrika einsetzen. Aber die Kämpfer der Sahel-Stämme zogen sich ebenso wie die Tuaregs nach Mali zurück, wobei sie hochmoderne, besonders für den Wüstenkrieg geeignete Waffen und einige Hundert Fahrzeuge aus amerikanischen und früheren libyschen Beständen mitnahmen.
Dieser massive  Rückschlag für die Pläne und die Strategie der Terrorbekämpfung der amerikanischen Regierung in Afrika steht auch im Zusammenhang mit der Ermordung des amerikanischen Botschafters Chris Stevens in Libyen und dreier weiterer Botschaftsmitarbeiter im September vergangenen Jahres im libyschen Bengasi. Da die USA in beiden Fällen auf ein direktes militärisches Eingreifen verzichteten, konnte al-Qaida immer mehr an Einfluss und Stärke gewinnen und ständig weitere erprobte Kämpfer aus den Nachbarstaaten Malis für den Kampf hinzugewinnen. Sie bauten ihre Machtstellung im Norden Malis ständig weiter aus und führten in ihrem Einflussgebiet eine brutale und unterdrückerische Form des Islam ein. Viele Hunderte von Menschen fliehen derzeit aus der Region.
Frankreich sah sich zum Eingreifen gezwungen, als al-Qaida seinen Vormarsch in den Süden des Landes begann, um seine Herrschaft auf ganz Mali auszudehnen. Darüber hinaus stellt al-Qaida eine terroristische Bedrohung  auch für Europa dar.
KoppOnleine, 17.01.2013

30.8.12

30 Ağustos




30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

20.3.10

Acının seyir defterinde utancın atlasında Afrika

Kongo'da Kinşasa sokaklarında anladım…
Kamerun'da farkına vardım…
O sefaletin içinde, küçük simsiyah bir çift göz gülünce kavradım…
Afrika yalnızca bir kıta değildir…
İnsanlık tarihinin suç atlasıdır Afrika…
Keşif yüzyılında hoyrat monarşinin ve acımasız emperyalizmin habis ve sinsi kuşatmasının yazıldığı yerdir Afrika …
Eline tanrı kitabı almış, şeytanca bir planın, masumiyeti işgal etmesidir Afrika…
Büyük koca gemilerle gelmişler, “para, mülkiyet, öfke ve servet” için…
O bir çift simsiyah göz anlattı.
Kongo nehrinin kenarında göz göze galince gülümseyip dans eden o güzel kız söyledi…
Keşifçilerin “mülkiyet ve fetih” hastalığı sarı hummadan beter etmiş Afrika'yı..

O anlattı…

Öyle başlamış hastalıklar…Afrika'da hastalık yokmuş aslında…
Onlarla gelmiş tüm salgınlar…Ve tabii en büyük salgın:
“Sömürgecilik….”

Ortasından batısına gezdim… Ve dört gün sokaklarında sordum:
- Nasıl izin vermişler sömürge olmaya…
Ve anladım ki; bilmiyorlar o zaman…
Nedir fetih? Anlamıyorlar. Diğerinin ağacını ele geçirmek nedir. Diğerinin toprağını almak. Ya da başkasının kuşunu çalmak…
Çünkü kimsenin değildi Afrika…
Çünkü ele geçirmiyorlardı ve onlar yani Afrikalılar yalnızca paylaşıyorlardı Afrika'yı…
Bizim hiçbir zaman anlayamayacağımız bir ruh durumudur bu…

Bir sabah bir geminin güvertesinde boynunda halka, bileklerinde kelepçeyle uyanınca bir türlü anlayamamıştır ne olduğunu…

Sokaklarındaki gizli tarih anlattı bunları bana…
Bileklerinde kelepçeyle uyananların şaşkınlığı hala duruyor taşlarında…
Sokaklarında yürüdüm… Çarşılarında, yer tezgahlarında, kumaş dükkanlarında dolaştım. Dalları gökyüzüne bağlanan ağaçlarında hiç bilmediğim renk terkiplerinde kuşlar seyrettim.

ORMANLAR KRALI
Evet Afrika dediğin düpedüz acının atlasıdır. Gözyaşı tarihidir..
Kongo nehrinin kenarında anladım…
Ormanlar kralı filan da palavradır…
Sömürgeci hayalinin kıyısında Afrika'yı bir av sahası ilan ettikten sonra Tarzan'ı icat etmiştir…
Çünkü o sömürgeci, av sahasındaki hayvanlara, sokaklarındaki insanlardan daha çok değer vermiştir…
Hayvanın kürkü vardır…Filin dişi…
Ama Afrikalı insanın ne kürkü ne de dişi vardır…
Kölelik bitince, sömürgeciye göre değeri hiç kalmamıştır insanın…
Belgeselciler için milli parklarındaki hayvanlar, sokaklarındaki aç insanlardan, hüzünle kapanan simsiyah gözlerden çok daha değerlidir…
Para eden, çitanın, yavru ceylanı kovalamasıdır…
Suni vahşettir yani…

Şimdi bakıyorum da, her ülkenin devlet başkanının bahçesinde bir helikopter bekliyor…Kongo'da Saray'da yemek yerken gözüm bahçedeki devasa helikoptere takılmıştı…Dediler ki, ne olur ne olmaz, bir darbe halinde başkan ve ailesi kurtulabilsin diye…

Budur işte Afrika…

Dünyanın en zengin topraklarında dünyanın en fakir insanlarının acılı dekorudur.

Ve işte bu yüzden zengin artistlerin, bir dönem ortaçağ zenginlerinin “şempanze alır gibi” medya önünde evlatlık edinmesiyle temizlenemez Afrika'nın suç tarihi…

İyi yürekli Madonna, Halk kahramanı baba Brad Pitt midir yani?
Dört gün boyunca nasıl acımasız bir perdede seyrettim Afrika'yı…
Emperyalizmin toplama kampıdır Afrika… Günahlarının kıtasıdır…

Bugün Afrika açlıktan kırılırken, Müslüman petrol şeyhlerinin altın küvetlerde yıkanmasına izin veren o emperyalizmin günah hanesidir Afrika…
Irak'ta 1 milyon insanın ölümünü “demokrasi getiriyoruz diye” açıklayanların, “Afrika'daki barbarlara uygarlık getiriyoruz” demesi iki farklı tarihin iki aynı sonucudur.
Safarilerin, vahşi belgesellerin, “Çölde Çay” görüntülerinin ötesinde, bir yıkım tarihi ve insanlık suçu yazılıdır Afrika'nın alnında…
Bu yüzden her sokak arasında rastladığım o bir çift siyah göze bakarak en yüksek perdeden bağırdım:

Öylesine günah doludur ki tarihi;
Meleksiz dolaşılmaz Afrika'da…
Fatih Çekirge, Hürriyet, 19 Mart 2010

21.12.09

ABD DIŞİŞLERİ: GÜL'Ü BİZ YETİŞTİRDİK

* ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterildi!
* SİTEDE, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabaları için daimi destek sunuyor” deniliyor.
* ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor.

Bugün, köşe yazısı yerine, bir haber sunuyorum. Yorumu okura bırakıyorum: Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında
gösterildi!
“The Bureau of Educational and Cultural Affairs (ECA) of the U.S. Department of State” olarak adlandırılan sitede, kurumun, 1961’de Amerika Birleşik Devletleri halkı ve diğer ülkelerden insanlar arasında dostluk, karşılıklı anlayış ve barışçıl ilişkiler geliştirmek için kurulduğu bildiriliyor. Büronun ayrıca ırksal ve etnik azınlıkların temsil edilmesi için faaliyet gösterdiği de ifade ediliyor.
Siteyi siz de ziyaret ederek konuyla ilgili yayını inceleyebilirsiniz: Adres şöyle:
ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor.
Sitede, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabalarının en üst düzeye çıkması için daimi destek sunuyor. Tüm dünyada kurulan ağ ile fikirlerini, projelerini ve deneyimlerini paylaşmalarına yardımcı oluyor. Ayrıca hedef odaklı yerel projelerin uygulanması için dernekler kuruyoruz” deniliyor.
Sitede, mezunlar ECA mezunu ya da Fullbright mezunu olarak tanıtılıyor.
Mezunlar arasında Abdullah Gül dışında Tony Blair, Hamid Karzai, Mohamed Yunus Ruth Simmons, Javier Solano, John Updike, Rita Dove, Werner Herzog ve Giscard d’Estaing de sayılıyor.


ECA fonları ile desteklenen girişimler
Amerikan Dışişleri Bakanlığı sitesinde ECA fonları ile, ECA mezunlarının aşağıdaki konularda geliştirdiği projelerin desteklendiği
belirtiliyor.
* Yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarına danışmanlık hizmetleri.
* Düşük gelirli çocuklar için İngilizce ve sivil eğitim programları.
* Gazeteciler için eğitim.
* İş kadınları için eğitim.
* Çok yönlü diyaloglar politikası için eğitim.
* Liderlik eğitim programları.
* Borsa için eğitim
* Öğretmen eğitim seminerleri.
* Vatandaş savunma grupları organizasyonu için eğitim
* Uyuşturucuyu önleme kampanyaları.


Mezunlardan bir örnek kişi olarak tanıtılan Macar Dr. Istvan Sertö-Radics için, “Macaristan’ın uzak bir Roman köyünde halk sağlığı alanında olağanüstü bir kamu hizmeti verdi, Hubert H. Humphrey Bursları programı ve Fulbright Scholar programı ile bir aile doktorundan kasaba belediye başkanına ve bir AB temsilcisine dönüştürülen kişi” diye söz ediliyor.
Doktorun, 2002 yılında ABD Fulbright Mississippi Üniversitesi’nde misafir öğrenci olarak ırksal gerilimleri giderme araştırması yaptıktan sonra ülkesine döndüğü ve Romanları Macar toplumuna entegre etmek için öğrendiklerini uyguladığı anlatılıyor.
Doktor, azınlık ve insan hakları savunucularına da örnek gösteriliyor.


ECA’nın önde gelen mezunları
ECA kurumunun önde gelen mezunları listesi ise şöyle:
“ECA’nın önde gelen mezunları arasında, Afrika, Doğu Asya, Pasifik, Avrupa, Yakın Doğu, Orta Asya’dan ve Batı ülkelerinden 57 devlet ve hükümet başkanı var.


AFRİKA
Çat: Yusuf Saleh Abbas, Başbakan
Cote d’Ivoire: Laurent Gbagbo, Başkan
Gana: John Atta Mills, Başkan
Kenya: Mwai Kibaki, Başkan
Mauritius: Anerood Jugnauth, Başkan
Mauritius: Navin Ramgoolam, Başbakan
Mozambik: Armando Emílio Guebuza, Başkan
Namibia: Nahas Gideon Angula, Başbakan
Togo: Faure Essozimna Gnassingbe, Başkan
Uganda: Apolo Nsibambi, Başbakan
Zimbabwe: Morgan Tsvangirai, Başbakan


DOĞU ASYA-PASİFİK
Avustralya: Quentin Alice Louise Bryce, Genel Vali
Japonya: Yukio Hatoyama, Başbakan
Papua Yeni Gine: Sir Michael Thomas Somare, Başbakan
Filipinler: Maria Gloria Macaraeg Macapagal-Arroyo, Başkan
Taiwan: Ma Ying-jeou, Başkan


AVRUPA
Avusturya: Heinz Fischer, Başkan
Belçika: Yves Leterme, Başbakan
Bosna-Hersek: Zeljko Kom’ai, Dönem Başkanı
Danimarka: Lars L’kke Rasmussen, Başbakan
Finlandiya: Tarja Halonen, Başkan
Finlandiya: Matti Taneli Vanhanen, Başbakan
Fransa: Nicolas Sarkozy, Başkan
Fransa: François Filon, Başbakan
Gürcistan: Mikheil Saakashvili, Başkan
Kosova: Fatmir Sejdiu, Başkan
Litvanya: Dalia Grybauskaite, Başkan
Litvanya: Andrius Kubilius, Başbakan
Makedonya: Nikola Gruevski, Başbakan
Malta: Lawrence Gonzi, Başbakan
Hollanda: Jan Peter Balkenende, Başbakan
Norveç: Jens Stoltenberg, Başbakan
Polonya: Donald Tusk, Başbakan
Portekiz: Anibal Cavaco Silva, Başkan
Slovakya: Robert Fico, Başbakan
İsveç: Fredrik Reinfeldt, Başbakan
Türkiye: Abdullah Gül, Başkan
İngiltere: Gordon Brown, Başbakan


YAKIN DOĞU
Mısır: Dr. Ahmed Nazif, Başbakan


GÜNEY VE ORTA ASYA
Afganistan: Hamid Karzai, Başkan
Butan: Lyonpo Jigme Yoser Thinley, Başbakan
Hindistan: Pratibha Patil, Başkan
Hindistan: Manmohan Singh, Başbakan
Kırgızistan: Kurmanbek Bakiyev, Başkan
Sri Lanka: Mahinda Rajapakse, Başkan
Sri Lanka: Ratnasiri Wickramanayake, Başbakan


BATI YARIMKÜRE
Belize: Colville Norbert Young,
Genel Vali
Kolombiya: Alvaro Uribe Velez, Başkan
Kostarika: Oscar Arias Sanchez, Başkan
Dominik: Nicholas Joseph Orville Liverpool, Başkan
Meksika: Felipe de Jesus Calderón Hinojosa, Başkan
St. Kitts/Nevis: Denzil Douglas, Başbakan
St. Lucia: Stephenson King, Başbakan
Surinam: Ronald Venetiaan, Başkan
Trinidad-Tobago: Patrick Manning, Başbakan
Trinidad- Tobago: George Maxwell Richards, Başkan
Uruguay: Tabare Vazquez, Başkan




Fullbright bursu ile 155 ülkede 294 bin kişi yetiştirildi
Amerikan Dışişleri Bakanlığı sitesinden verilen link üzerinden Fulbright bursları tanıtılırken 1946’dan beri 155 ülkede 294 binden fazla kişinin bu burs ile mezun olduğu belirtiliyor
Fullbright mezunları arasında halen dünyaya yön veren kişilerin, devlet ve hükümet başkanlarının, BM Genel Sekreterliği, Amerikan Kongresi,. NATO, Nobel Ödül Komitesi gibi kurumlarda çalışanlar, ayrıca sporcular arasında olimpiyatlarda altın madalya kazananlar bulunduğu bildiriliyor.
Fulbright’ın İslam Dünyası için 3-6 haftalık kısa programı bulunduğu; özellikle Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinde yerel örgütlenme, sivil örgütlenme, toplum gruplarının etkileşimi gibi konularda gençlere kurs verildiği belirtiliyor.
Fullbright Türkiye Komisyonu’nun bugünkü yönetiminde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından YÖK Başkanlığı’na atanan ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan da görev yaptı. AKP hükümetinin Devlet Bakanı Ali Babacan, ABD’de işletme yönetimi öğrenimi gördükten sonra Fulbright bursu ile yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra bir süre Amerika’da kaldı ve mali danışman olarak çalıştı.
Fulbright Yönetim Kurulu’nun Onursal Başkanlığı’nı ise ABD Türkiye Büyükelçisi Ross Wilson yapıyor.
2009 Yönetim Kurulu aşağıdaki Türk ve Amerikalı üyelerden oluşmaktadır:
James Jeffrey, (Onursal Başkan) Amerikan Büyükelçisi, Ankara
John Thomas Mc Carthy, (Başkan) İNG Bank Türkiye Müdürü, İstanbul
Dr. Sharon A. Wiener, Başkonsolos, İstanbul Konsolosluğu, İstanbul
Kaya Arıkoğlu, Mimar ve Şehir Tasarımcısı, Arıkoğlu Arkitekt Ltd. Şti, Adana
Dr. Craig Dicker, (Veznedar) Kültür Ataşesi, Amerikan Büyükelçiliği, Ankara
Doç. Dr. Fatma Taşkın, (Başkan Yardımcısı), Ekonomi Bölümü Başkanı, Bilkent Üniversitesi, Ankara
Prof. Dr. İhsan Dağı, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara
Namık Güner Erpul, Genel Müdür Yardımcısı, İkili Kültürel İlişkiler Genel Müdürlüğü, Dış İşleri Bakanlığı, Ankara
Prof. Dr. İbrahim Özdemir, Genel Müdür, Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara


Fulbright Eğitim Komisyonu’nun Tarihçesi
Fulbright Eğitim Komisyonu, kendi İnternet sitesinde verilen bilgiye göre 1949’da ABD ve Türkiye arasında imzalanan ikili anlaşma sonucunda kurulmuştur.


Sitede aynen şöyle deniliyor:
*Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu Türk ve Amerikalı üniversite mezunlarını, akademisyenleri ve öğretmenleri seyahat ve diğer masraflarını kapsayan burslarla destekler ve ABD’de eğitim almak isteyen Türk öğrencilere danışmanlık hizmeti sunar.
Komisyon 1949’daki kuruluşundan beri, Türk ve Amerikan hükümetleri tarafından fonlanmıştır. Komisyon bu fonu artırmak için özel bağışlar da kabul etmektedir.
Türkiye Fulbright Programı kurulduğundan beri 4000’den fazla Türk ve Amerikalı öğrenci ile akademisyene burs imkânı sağlamıştır.
Fulbright mezunu Türk öğrenci ve öğretim üyeleri programlarını tamamlayıp kendi ülkelerine geri dönünce, kurumlarında önemli mevki sahibi olmuş, eğitim aldıkları ülke ile bağlarını da koparmayarak, Fulbright’ın amacını uygulamış ve gerçekleştirmiş olurlar.
Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İngiltere’de Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı ancak ABD Dışişleri Bakanlığı internet sitesinde Bakanlığın ECA bursu ile okuduğu bildiriliyor.
Arslan Bulut, Yeniçağ, 20/12/2009