Adaleti ararken
Bütün bunlar aynı gün oldu: *
- Sopalı
sivillerce dövülen, polis korkusuyla, protesto gösterisine katıldığını
gizleyerek merdivenden düştüğünü söyleyen ve “Efervesan tablet”
verilerek gönderildikten sonra girdiği komada, 43 gün süren yaşam
mücadelesine yenilen Ali İsmail Korkmaz toprağa verildi. Henüz 19’undaydı.
(Babası, “güvenli bir kent” diye üniversite sınavlarında, Eskişehir’i kazanınca ne kadar sevindiklerini söyledi.)
- Palalı saldırgan Sabri Çelebi’nin soruşturması için savcılık, gizlilik kararı istedi.
(Hukuk sistemimize göre gizlilik kararı istisnai durumlarda,
soruşturma amacının tehlikeye düşme ihtimali karşısında uygulanıyor.)
- Zihinsel engelli 14 yaşındaki kıza tecavüz ederken suçüstü yakalanan
Ovacık AK Parti İlçe eski Başkanı Rıza Çolak beraat etti.
- Gezi
Parkı müdahalesinde biber gazı kapsülüyle başından vurulan, Taksim
İlkyardım Hastanesi’nde yoğun bakımda tutulan 16 yaşındaki Mustafa Ali
Tombul’un, 15 gün daha uyutulmasına karar verildi.
(“Oğlum eylemci değildi” diyen babası, polislerin yoğun bakım odasına girmeye çalıştığını söyledi.)
- Taksim Dayanışması’ndaki 12 kişi tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edildi.
(Taksim Dayanışması olmasaydı, bugüne kadar Gezi Parkı’nda ağaç mı kalırdı sorusu cevapsız. )
- Dört Sivil Toplum Kuruluşu (Mazlumder, Başkent Kadın Platformu
Derneği, İlkder, Yeryüzü Anneleri Platformu) ortak bir açıklama yaptı.
Taksim Gezi Parkı protestolarına katıldıkları için gözaltına alınan ve
tutuklanan kadınların, gözaltına alındıkları süreçlerde kolluk güçleri
tarafından sözel ve fiziksel cinsel tacize maruz kaldıkları iddialarını
gündeme taşıyan STK’lar, “sessizlik ve inkâr politikasından vazgeçilmesini” talep etti.
BAŞSAĞLIĞINI ESİRGEMEK
Kadınların, çıplak aranmasından, emniyette sözlü tacize uğramasından
bahsediyoruz. Teorik olarak güvenilmesi gereken bir kurumda, bugün bu
çağda, kadınların başlarına gelen bu korkunç olaylara, olmamış muamelesi
yapılmasından.
Belki yaşama tutunur, hisseder belki diye, koma
günleri boyunca, oğlunun kırmızı montunu üzerinden çıkarmayan annenin,
ömrünün baharındaki evladını toprağa vermenin tarife gelmez kederini
izliyoruz.
Kuru bir başsağlığı, -yalan da olsa-ailelerin kederini
paylaşmayı yansıtacak birkaç kelimeyi dahi esirgeyen o katılık,
defansla sarmalanmış o tuhaf soğukkanlılık hali eşliğinde…
Ve
açıktan değilse bile, polis şiddetiyle yaşamını yitiren gencecik
insanların “müstehak” olduğunu ihsas ettiren, o akılalmaz gaddarlık.
“Ne vakit merhamet duygusunu bu kadar yitirdik?”, “Yaşam hakkı ihlalinin dini, mezhebi, ideolojisi, yaşı başı olur mu?” diye soracakken, “devletin ali menfaatlerini”, insana üstün tutan o çok tanıdık zihniyeti hatırlayıp boğazımız düğümleniyor.
Korku bir insanlık hali. Ama hiçbir korku; çıkarlarını kaybetme korkusu kadar sefil değil.
O yüzden “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünün gereğine ihtiyacımız var. Adalete ve merhamete yani.
Akşam, Çiğdem Toker,