Nilgün Cerrahoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nilgün Cerrahoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.6.20

Hortlayan sömürgecilik tarihinin hayaleti

Yıllar önce bir Hindistan yolculuğunda Nick Robins’in Doğu Hindistan Kumpanyası’nı (DHK) anlattığı Dünyayı Değiştiren Şirket adlı kitabını okumuştum.

Yazar, baş karargâhı vaktiyle bugünkü Londra Borsası’nın olduğu Leadenhall Sokağı’nda bulunan DHK’den geriye hiçbir iz kalmadığına dikkat çekiyor, tarih ve kültür mirasına önem atfeden bir kentte bunun acayipliğine işaret ediyordu.

DHK’nin tarihi Londra’dan neden silinmiş olabilir” sorusunun peşine düşen Robins, Hindistan’ın Büyük Britanya İmparatorluğu tarafından fethinin temellerini atan bu şirketin “serbest ticaret” adına, nasıl yağma, yolsuzluk ve bir sömürü düzeni kurduğunu hikâye ediyor, Adam Smith, John Stuart Mill, David Hume, Edmund Burke gibi önemli düşünce insanlarının bu düzenle nasıl iç içe geçtiğini anlatıyordu.

DHK, özetle sadece bir şirketin değil, bir düzenin adıydı ve tarihin tüm çakıl taşlarını özenle muhafaza eden bir ülkede, kuşbakışı panoramadan ayıklanıp bir şekilde yok edilmişti.


Heykel savaşları cephesi

Büyük Britanya İmparatorluğu’nun sömürgecilik düzeniyle örtüşen DHK’nin evet bugün izi kalmamış, ama sömürgeciliği inşa eden bireylerin heykellerinden tasarruf edilmemiş.

Edward Colston, Henry Dundas, Robert Clive, Robert Milligan, James Penny...

Bunların hepsi köle ticaretiyle nam salmış, adlarını şimdiye dek duymadığımız isimler.

İngiltere’nin dört bucağına heykelleri konulmuş, isimleri sokaklara verilmiş.

Köle tüccarı James Penny, Beatles’ları çıkaran Liverpool kentinde örneğin ünlü müzik grubunun -aynı isimdeki bir sokağın adından- Penny Lane şarkısına ilham olmuş.

Düne kadar Beatles’la özdeşleşen Penny Lane Sokağı’nın üstünde ne ki bundan böyle “Irkçı Lane” yazıyor...

Edinburgh kentindeki Robert Clive’ın heykeli de yok artık, yıkıldı.

Peki o kim? Doğu Hindistan Kumpanyası’nın lider bir yöneticisi.

Hemşerisi Clive gibi gene Kumpanyanın öncü isimlerinden olan Henry Dundas’ın Edinburg’a hâkim heykeli de “yıkılası heykeller” listesinde sayılıyor.

Ya Edward Colston kim? O da imparatorluğun Atlantik tarafında köle trafiğini yöneten bir tacir, 18. yüzyılda Amerika’ya 84 bin köle taşıyarak servetine servet katmış. Kazandığı paralarla kenti Bristol’u hastaneler, okullar, bakımevleri ile donatmış. Bristollular da bu hayırsever(!) yurttaşın heykelini inşa etmişler.

Colston’un heykeli de yok şimdi. Geçen hafta vaktiyle Bristol Limanı’ndan köle ticareti yaptığı Atlantik Okyanusu’nun sularına terk edildi...

Bugüne değin sade İngiliz kamuoyunun tanıdığı bu isimlerin yanında Churchill ve Cecil Rhodes gibi tarihe yön veren şahısların heykelleri de keza sallanıyor.

Londra’nın Parlamento Meydanı’ndaki Churchill heykeli öyle ki polis çemberiyle korunuyor.

Zambiya ve Zimbabwe’yi oluşturan eski Rodezya’nın mutlak hâkimi Cecil Rhodes’ın Oxford Üniversitesi’ndeki heykeli de bizzat, “alın şunu buradan!” baskısı altında.

Bunlar bir yazıya sığdırılabilecek isimlerden bazıları sadece...


Tarihin Floyd’la sınavı

Floyd’un ABD’de bir beyaz polis tarafından bir asfalt kenarında böcek gibi ezilerek öldürülmesinin ardından patlak veren ırkçılık karşıtı gösteriler, sırf ABD ile sınırlı kalmadı. Başta Britanya olmak üzere ırkçı geçmiş ve ırkçılıkla bağlantılı tüm ülkelere yayıldı.

Floyd’la özdeşleşen “Siyahların Yaşamı Önemlidir / Black Lives Matter” hareketi kabaran bir öfkeyle İngiltere’de bu şekilde 78 anıtı kara listeye aldı.

Bu öfkeden Beatles şarkılarına konu olan sokak isimlerinden tutun da Londra’da Churchill’le aynı meydanı paylaşan sömürgecilik karşıtı hareketlerin simgesi Gandhi heykeli dahi, (Güney Afrika döneminde siyahlara karşı “ırkçılık yapmış olduğu” gerekçesiyle) nasiplendi.

Heykellerin Talibanvari yöntemlerle alaşağı edilmesi benim hoşuma giden bir şey değil. Gandhi örneğinde de görüldüğü üzere, bu tahribatın nerede duracağı, nereye uzanacağı bilinmez.

Ama sömürgecilik geçmişiyle pervasız şekilde yüzleşmeyen ülkelerde de bu egzersizin şüphesiz eğitici bir yanı var.

18. yüzyıl köle tüccarı heykellerinin hâlâ örneğin Londra’nın ortasında işi ne?

Başkalarına tek parmak havada “tarihinizle yüzleşmelisiniz!” dersi verenler, görüyoruz ki kendi “bellek ödevlerini” yapmamış.

Ama hayat işte bazen çok garip.

Yirmi dolarlık sahte bir banknot gerekçesiyle öldürülen gariban bir siyah Amerikalı, Churchill’inden Gandhi’sine ve Boston’da kaidesi üzerinde kellesi uçurulan Kristof Kolomb’una kadar... Batı’nın sömürgecilik tarihini bugün imtihana çekiyor.

Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 14 Haziran 2020

5.4.20

Küreselleşmenin enkazı

“Bu pandemi tipik bir tarih kazası” diyor Berlusconi yıllarının liberal ekonomi bakanı Giulio Tremonti ve sözlerine I. Dünya Savaşı’na yol açan   “Saraybosna gibi tıpkı” diyerek devam ediyor:
“Saraybosna (Avusturya-Macaristan İmparatorluğu velihatı Arşidük Ferdinand’ın öldürülmesiyle) kıvılcımı çaktığında, kimse bunun eski Avrupa’nın sonunu getiren bir Dünya Savaşı yaratacağını beklememişti. Ne ki öyle oldu. Saraybosna ile (20. yüzyıl başındaki gelişme ve iyimserlik dönemi) belle-epoque/altın çağ kapandı. Şimdi Covid-19 da günümüzün bir nevi Saraybosna’sı. Saraybosna da olduğu gibi tıpkı bu salgın da altın bir çağı, küreselleşmenin altın çağını bitirdi. Pazar ekonomisine kutsallık atfeden 20. yüzyılın son ideolojisi ‘piyasacılığa’ son verdi. Pandemi elbette bilim tarafından alt edilecek. Ama yaşanan trajedi küreselleşmenin sınırları ve zaaflarını göz önüne koydu. Sokağa çıkma yasağı bitip, dışarı çıktığımızda kendimizi büyük bir enkaz önünde bulacağız.”
Bu sözlerin liberal ekonominin İtalya’daki en büyük gururlarından birisi tarafından telaffuz ediliyor olması, çok şaşırtıcı ve çarpıcı.
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”ci Berlusconi düzeninin bir numaralı ismi dahi bunları bugün söylüyorsa, varın gerisini siz hesap edin...

Doktorlar şokta
Bir buçuk aydır Tremonti’nin “yeni Saraybosna” olarak nitelendirdiği salgının pençesinde inim inim inleyen İtalya’da gerçekte nasıl bir enkazla karşı karşıya olduğumuzu anlamak için, sokağa çıkma yasağının sona ermesini beklememize gerek yok.
Sağlık sektöründeki enkaz her gün, her saat gözümüzün önünde: Covid-19 hastaları için hastanelerde yeterli yatak sayısı yok, yeterli yoğun bakım ünitesi, yeterli hemşire, yeterli doktor, yeterli ventilatör/solunum cihazı yok...
Bunları geçtik. Korona kurbanı hastalara bakan doktorları koruyacak en basit donanım araçları -koruyucu tulum, gözlük, maske- yok. Niye?
Maske üretimi çünkü küreselleşme nedeniyle Çin, Hindistan gibi ülkelere bırakılmış. Bu ülkeler kendi salgın tedbirleri veya bürokrasi gibi nedenlerle maske ihracatını askıya alınca, sağlık çalışanları maskesiz kalıyor.
Bu sebeple en ön saftaki doktorlar sapır sapır dökülüyor.
Benim bu yazıyı yazdığım saatlerde koronaya kurban verilen doktor sayısı 77’yi bulmuş idi. “Yazıyı yazdığım saatlerde” diyorum çünkü yarın bu rakkamın  artacağını biliyorum...
Sadece İtalya değil, Almanya dışındaki tüm gelişmiş Batılı ülkeler, süper güç ABD başta olmak üzere İngiltere, İspanya ve Fransa da korona krizinde bugün aynı “enkaz”la yüz yüze.
New York Times’da “Doktorlar Vasiyetlerini Yazıyor” başlıklı okuduğum inanılmaz bir makalede (28-29 Mart) kelle koltukta görev yapan Amerikalı doktorların yaşadığı şok anlatılıyor:
“ABD’li doktorların günün birinde araç gereç temini için sosyal medyadan medet umacağını, yalvar yakar olacağını kim düşünebilirdi?” diyor yazı ve ekliyor:
“Birinci Dünyanın tıp ortamında belli malzemelerin var olduğu düşünülür. Bu, musluğu açtığınızda suyun akmasını beklemek kadar doğaldır. Yokluklarla karşılaşmak doktorlar için şimdi çok büyük bir şok.”

Her yer İtalya oldu
Yalnız doktorların değil hepimizin yaşadığı duygu, pandeminin başından beri bu.
Korkudan çok devamlı bir dümur hali içindeyiz.
Akşam TV’de haberleri izlediğimizde, Batı’daki tüm kriz merkezlerinin her geçen gün İtalya’laştığını görüyoruz.
Ülkelerin salgınlarla baş etme direncini ölçen “Dünya Sağlık Güvenliği Endeksi/Global Health Security Index”e bakıldığında sözüm ona yüz üzerinden 83.5 puanla 195 ülke içinden 1. sırada olan ABD ve onu 77.9 puanlamayla hemen 2. sırada izleyen İngiltere-şok... şok... şok- dünyanın gözleri önünde dökülüyor. 
Aynı listede 68.2 puanla 11. sırada bulunan Fransa ve 65.9 puanla 15. sırada olan (salgının Avrupa’daki yeni merkez üssü!) İspanya da, 31. sıradaki İtalya’dan artık farksız; hatta daha beter halde.
Covid-19 tüm bu sıralamaları anlamsızlaştırmış ve son otuz yılda, tasarruf, özelleştirme... şu bu nedenlerle hastanelerindeki yatak sayısını yarıya indiren İtalya ile eşitlemiş durumda.
Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 05 Nisan 2020

22.3.18

Sarkozy: Batı’nın karanlık yüzü

Tarihi 2010’ların başına saralım... 2007 yılında Elysee’ye çıkan Sarkozy hâlâ orada ve Cumhurbaşkanı...
2012 Başkanlık seçiminde kendisi için partisinde rakip gördüğü, eski Başbakan Dominique de Villepin’i -DDV- siyasi yaşamdan silmek istiyor.
Villepin’i, “Gör bak; seni kasap kancasında sallandıracağım!” tehdidiyle, siyaseten manipüle ettiği bir (Clearstream) davada, sanık sandalyasına oturtuyor.
O dönemde adı “5 numara, 10 yıldız başkan adayları” arasında geçen Villepin ne ki, “delil yetersizliği”nden beraat ediyor. Ve o da bu defa Sarkozy’den öç almaya ant içiyor.
Sarkozy’nin şimdi Libya bağlantısı nedeniyle gözaltına alındığı süreçte, Fransız sağı içindeki işte bu “göze göz dişe diş” kavga ve intikam yarışının etkisi var.
Skandalı, Sarkozy’nin Elysee’den altı yıl önce ayrılmasıyla eşzamanlı olarak “Mediapart” adlı bir internet gazetesi ortaya çıkarıyor.
Mediapart, “Le Monde”un eski genel yayın yönetmenlerinden Edwy Plenel’in yönettiği bir haber sitesi.
Plenel, zamanında içişleri bakanlığı da yapan ve bu nedenle hassas bilgilere erişebilen Sarkozy’nin yeminli düşmanı Villepin’in yakın arkadaşı.
Başkan gangster olunca
Altı yıl önce Mediapart’ın, Sarkozy’nin Kaddafi ile parasal bağlantısını ortaya ilk döken yazılarıyla patlak veren “Libya skandalı”, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı’nın mahkûm olmasıyla sonuçlanırsa, roller değişecek: “Keser döner, sap döner; gün gelir hesap döner” hesabı... DDV’yi kasap kancasında Sarkozy sallandıracağına, Sarko’yu o kancada -Mediapart eliyle!- DDV sallandırmış olacak.
Film gibi...
Film bununla bitmiyor.
“Sarkozy-Libya bağlantıları”, Fransa yakın tarihinin en ağır skandalı.
Olay çünkü her demokraside karşılaşılabilecek sıradan bir yolsuzluk öyküsünden ibaret değil.
İçinde Fransız sağındaki intikam hesaplaşmaları denli, Shakespeare öykülerinde anlatılan kertede ilkesiz ve çıplak güç sarhoşlukları, oluk oluk akan petrodolar ve Avro’lar, bu “petro-Avro”larla kazanılan seçimler; Ortadoğu’ya “teşekkür mahiyetinde” geri dönen bombalar, haritadan yok edilip silinen ülkeler, kişisel emellere alet edilen savaşlar, linç edilen diktatörler var.
2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde iddia edildiği üzere Sarkozy’nin Kaddafi’den 50 milyon Avro “gizli finansman aldığı” ispatlanırsa; bu, yalnız bir “rüşvet skandalı” olarak sadece eski Fransa Cumhurbaşkanı’nın adını lekelemekle kalmayacak, bu utanç verici lekeden “insan hakları ülkesi” olmakla nam salan Fransa da payını alacak.
En aşağılık skandal
Niye?
Çünkü Sarkozy bu parayla sırf rakibi Segolene Royale’i yenip, cumhurbaşkanlığına sahip çıkmakla kalmadı; 2011’de BM kararını beklemeden en önde, tek başına Arap baharı sırasında “Libya’yı bombalamak” kararı aldı.
Bu karar ardından Kaddafi, tam açıklığa kavuşmayan şartlarda feci bir lince uğradı.
Bunlar, şimdi, Sarkozy’nin... Libya liderinden söğüşlediği 50 milyon Avro bilinmesin/ keşfedilmesin diye.. bir gangster gibi, Kaddafi’yi ortadan kaldırmak operasyonu amacıyla aldığı bir karar şeklinde görülüyor.
Dünya “Sarkozy’nin rüşvet skandalı” ile, “Libya’yı bombalamak girişimi” arasında bu doğrudan bağlantıyı kuruyor.
“50 milyonluk rüşvet”in ispatlanması halinde, bu salt Sarkozy’nin itibarını yerle bir etmekle kalmayacak, aynı zamanda kişisel ihtirasların elinde araçsallaştırılan Fransa’nın “devlet başkanlığı kurumunu” da ağır biçimde zedeleyecek.
Sarkozy-Libya skandalı bu sebeple “V. Cumhuriyetin en kötü ve en aşağılık skandalı” olarak anılıyor.
Macron’un Fransa’nın etkisini, dünyadaki “soft power” ve prestijini artırmak için yoğun mesai verdiği dönemde tam, Fransa Cumhurbaşkanlığı’na bu darbenin inmesi, bir ironi.
Skandal, demokrasinin beşiği sayılan ülkelerden birinde Batı demokrasilerindeki irtifa kaybını da sergilerken; kişiye bağlı her türlü riske açık “başkanlık sistemi”nin gebe olduğu tüm tehditleri de ortaya seriyor.
 Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 22 Mart 2018

21.12.17

Avusturya’nın ‘Türkennot’ hırsı


İtalyan yazar Claudio Magris çeşitli dillere çevrilen “Tuna” adlı eserinde, “Almancada tercüme edilmesi çok zor ‘Türkennot’ diye bir sözcük vardır. Anlamı acı, karşı konulmaz çaresizlik, bela ve de Türk dehşeti demektir...” der.
Magris, Tuna halklarının hepsinin birbirinin hep “öteki”si olduğunu anlatır.
Ötekilerin en ötekisi de tabii Türklerdir...
Bir türlü mazi olmayan ve hiç unutulmayan dört yüz yıl öncesinin tarihi ile günümüz arasındaki devamlılığı gözler önüne seren bu başyapıt eserinde Magris, Viyana kuşatmasını şöyle anlatır:
Viyana’yı 200 bin kişiyle kuşatan Kara Mustafa’nın ordusu, yalnız askerlerden ibaret değildi. Orduda aynı zamanda teknisyenler, artizanlar, hokkabazlar, şairler, sadrazamın 1500 cariyesi, cariyelerin teslim edildiği karaderili harem ağaları da bulunuyordu... 60 günlük Viyana kuşatması, bu abartılı ayrıntılarıyla hâlâ bugüne ait bir olaymış gibi hatırlanır. Orta Avrupa tarihinin katmanları, geçen yüzyıllara rağmen, hâlâ sonuçlanmamış çatışmaları ve açık yaralarıyla canlı kalan, bu haliyle eski büyük bir ağacın köklerinde ve dallarındaki yaşam damarlarını andırır...”
 
Kahlenberg manifestosu
Avrupa’nın en genç başbakanı Kurz, Neonazi hareketlerinde gençliğini geçiren halis “faşist” ortağı Heinz Christian Strache ile beraber kurduğu sağ koalisyon hükümetini açıklarken, Magris’in bu satırlarını hatırladım.
Çünkü yakın döneme değin dışişleri koltuğunda oturan Avusturya Halk Partisi (ÖVP) lideri Kurz ile Neonazi kökenli “başbakan yardımcısı” Strache, “yeni kabineyi açıklamak için” bula bula II. Viyana kuşatmasının yaşandığı “Kahlenberg”i seçmişti.
“Türklerin Avrupa kapılarından çevrilmesinin” simgesi olan Kahlenberg’den yeni hükümeti ilan etmek bile başlı başına bir “anti-İslam, anti-Türk ve anti-öteki programı” sayılabilir.
Kabinedeki 14 koltuktan kilit konumdaki savunma, dışişleri, içişleri, altyapı (bayındırlık), sağlık, sosyal yardım bakanlıkları bundan böyle Avusturya Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) yani “faşo”ların elinde olacak.
FPÖ’lü savunma bakanı Mario Kunasek, milliyetçi kökenleri ile namlı...
“Şahin” içişleri bakanı FPÖ’lü Herbert Kickl, “Viyanalıların (aryan!) kanını koruyalım!” diyor.
Dışişleri bakanı FPÖ’lü Ortadoğu uzmanı üyesi Karin Kneissl keza, Trump’ın Kudüs kararını destekliyor.
2016’da cumhurbaşkanlığı yarışına giren ve kılpayı kaybeden aşırı sağcı Norbert Hofer de yeni hükümette “altyapı bakanı” olarak yer alıyor...
Avusturya’yı “İslamlaşma tehdidinden” korumak, bundan böyle Kurz-Strache hükümetinin bir numaralı hedefi olacak.
“Avusturya’yı yabancılar için daha az cazip” kılmak için yabancılara verilen “destekler” azaltılacak, göçmenlere sosyal hizmetler rafa kaldırılacak, siyasi İslama cephe açılacak, sınır kontrolleri artırılacak, Türkler için çifte vatandaşlık zorlaşırken... İtalya’nın Süd-Tirol bölgesinde yaşayan Alman kökenli azınlığa “soydaş” kontenjanından etnik vatandaşlık teşvik edilecek; azami çalışma saatleri günde 10 saatten 12 saate çıkarılırken veraset vergisi kaldırılacak ve en önemlisi ilkokula başlamak için bile “yeterli Almanca” aranacak... 

Fiili ‘apartheid’…
Bu özet program bile Avusturya’nın ne denli sağa kaydığını anlatmaya yeter.
Ayrımcılık ilkokuldan başlayacak...
Yetersiz “dil bilgisi” gerekçesiyle kapıdan çevrilen yabancı kökenli miniklerin, Avusturya’ya entegrasyonu bir daha asla mümkün olmayacak.
Hali vakti yerinde olanlar verasetten muaf tutulup refahlarını katlarken, en alttakiler günde 12 saat iş yapacak, üstüne “aryan Avusturyalılara” tanınan haklardan yararlanamayacaklar...
20. yüzyılın kazanımları olan haklar kısaca bir bir ellerinden alınırken; Avusturya’da fiilen bir “apartheid/ırk ayrımı rejimi” kurulmuş olacak.
İnsan tarihin çarkının nasıl olup da böyle göz göre göre geri çevrildiğine inanamıyor.
Uygar Avrupa’nın göbeğinde dünyanın gözü önünde bir “apartheid rejimi” inşa ediliyor.
Bir İtalyan yazarla başlamıştık. “Avusturya, büyük dünya provalarının yapıldığı küçük bir dünyadır” diyen Alman yazar Friedrich Hebbel’le bitirelim.
Evet, Avusturya çok büyük provaların yapıldığı yer...
 Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 21 Aralık 2017 Perşembe

25.5.17

‘Sakın acıma!’ doktrininin son noktası

Gazetecilikte otuz beş yılı arkada bıraktım. 
Çeyrek asrı aşkın bu uzun zaman dilimine yayılan gazetecilik yaşamımda sayısız kederli haber; insanlık dramı, şiddet, baskı öyküsü gördüm. 
Gazetecilik, insanlığı kaybetmeden, biraz da bunlara bağışıklık kazanmak oluyor. 
Ama açlık grevi yapan insanların evlerini basıp tutuklamak; ardından bu yetmezmiş gibi, bu çok kritik durumdaki insanları “Vay! Size ölüm orucu yapmanız için acaba ne menfaatler sunuldu” sorularıyla sınamak, artık sözün sonu.
“Acıma! Acırsan sonra sen acınacak duruma düşersin” doktrininin eriştiği son nokta bu. 
Bu noktada kurulacak hiçbir cümlenin, yapılan hiçbir değerlendirme, uyarı ya da eleştirinin anlamı kalmıyor. O nedenle bugün beni mazur görün. Otuz beş yıldır ilk kez bugün gerçekten canım yazı yazmak istemiyor. Yerine sizler için Nâzım Hikmet’in bu sevdiğim mısralarını iliştiriyorum: 

 “Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından...”
 Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet,  25 Mayıs 2017 Perşembe

11.9.16

11 Eylül mutlu dünyanın sonu

Bilimkurgu filmlerini andıran 11 Eylül’den bu yana 15 yıl geçti...
Uçakların tere yağına giren bıçak misali kulelere daldığı o sahneler dün gibi aklımda ama 11 Eylül denince ben özellikle 2001 güzünde Madrid’de yaptığım bir sohbeti hatırlıyorum. Daha önce de yazdığım için ayrıntılarına girmeyeceğim ama önemli olduğu için hatırlatacağım.
Kulelerin çöküşünden iki ay sonra Madrid’deydim. Bir dönem ABD’de “Brookings Enstitüsü’nde” çalışmış bir dostumla buluştuğumda bana ilk yönelttiği soru Erdoğan olmuş, onun müstakbel başbakanımız olacağını söylemiş, Türkiye’nin “laik model”inin miadının dolduğunu, yerine “ılımlı İslam”ın getirileceğini, bunun temsilcisinin de RTE olacağını bildirmişti. 

İlk ‘rejim değişikliği’
RTE’nin “yasaklı” olduğu o dönemde Ecevit hükümeti hâlâ yerinde olduğu için duyduklarıma inanamamıştım...
Bugün geri dönüp baktığımda 11 Eylül sonrası ilk operasyonun Irak’tan önce Türkiye’ye yapıldığını görüyorum. Evet, konuşmanın cereyan ettiği 2001 Kasım’ında Afganistan savaşı patlamıştı. Ancak ABD henüz Saddam’ı devirmemişti.
Henüz Irak savaşının gölgesi yokken görüyoruz ki çoktan o tarihte Türkiye için bir “rejim değişikliği” projesi yapılmış, yeni rejimin başına kimin getirileceği kararlaştırılmış.
15 yıl önceki 11 Eylül’ün ilk kurbanı bizim nacizane kör topal yerli demokrasimiz oldu.
Irak’a nasıl aleni yalanlarla “demokrasi getiriyoruz” iddiasıyla girildiyse, Türkiye’ye de “demokrasi geliyor” palavrasıyla ne idüğü belirsiz bir “ılımlı İslam” modeli getirildi ve laik rejim taş taş söküldü. Bir zamanlar İsraille Ortadoğu’nun “biricik demokrasisi” diye tanımlanan Türkiye bugün “Erdoğan Sultanlığı” olarak anılıyor. 

Avrupa’nın Ortadoğulaşması
11 Eylül’ün etkisi sırf Türkiye’de değil, dünyada özgürlüklerin kısılması, en sağlam demokrasilerin bile tahribatıyla sonuçlandı.
FETÖ darbesi toz dumanıyla Türkiye’nin görüş alanından çıkan Avrupa’da bugün Fransa-İngiltere arasına Calais’te çekilecek göçmen duvarı konuşuluyor.
Berlin Duvarı’nı anımsatan çapta, 2 km. uzunluğunda ve 4 m. yüksekliğindeki duvar “Çin Seddi”ne bir göndermeyle “Calais Seddi” diye damgalanıyor.
Doğu Avrupa’da ardı ardına yükselen göçmen karşıtı duvarlar tartışılırken Avrupa’nın kalbinde yeni bir “Berlin Duvarı” örneğinin gündeme gelmesi, Batı Avrupa’nın gelişmiş değerlerinin ne kerte kırılgan olduğunu gösteriyor.
“Calais Duvarı”nın bir yanı parlamenter demokrasinin beşiği İngiltere...
Diğer yanı; Fransız devrimi, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” fikirleriyle Avrupa’nın insan hakları kazanımlarının kaynağı olan Fransa.
Eski Kıta’nın siyasi gelişimine bu yaşamsal katkıları yapan iki ülke bile, 11 Eylül sonrası konjonktürde yakıp yıkılan Ortadoğu savaşlarından kaçan göçmenler karşısında duvar gerisine çekilmekten başka çare bulamıyor. Ortak Avrupa projesi iflas yaşıyor. Köklü demokrasiler irtifa kaybediyor. “Burkini” tartışmalarına hapsolan Avrupa, Ortadoğulaşıyor.
İslamafobi, göç, yabancı korkusu sırf Avrupa’ya özgü değil. ABD’nin de fabrika ayarları bozulmuş durumda. Avrupa da oylarını artıran popülist partiler ve liderlerinin ABD’deki karşılığı olan Trump, seçmenlerine bir “Meksika Duvarı” vaat ediyor ve Müslümanları ABD’den atmaktan bahsediyor.
Washington’da 11 Eylül’ün ardından “Bu ABD’nin yeni bir Pearl Harbor baskınıdır. Pearl Harbor’un ardından nasıl II. Dünya Savaşı’na girip kazandıysak bu bahsi de kazanırız” demişlerdi.
II. Dünya Savaşı 6 yıl sürdü.
11 Eylül’den bu yana 15 yıl geçmesine rağmen ortada zaferin izi yok.
Aksine terör küreselleşti.
El Kaide’nin yeni şubeleri, IŞİD ortaya çıktı. Kaos yayıldı.
Ortadoğu yangın yeri oldu. Avrupa savruldu. ABD ise bir Trump tehdidiyle karşı karşıya. Dünyanın şakülü kaydı ve düzeltilemiyor. Dahası kâbusun nerede biteceği bilinmiyor...
Bayramda tüm okurlarıma biraz olsun huzur dilerim.

Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 11 Eylül 2016 Pazar



6.7.15

Çipras efsanesinin sonu mu?

Çipras’ın Sintagma Meydanı’nda “hayır” taraftarlarına yaptığı son kampanya konuşmasını izlediniz mi?

Bizim “balkon konuşmaları”nı andırıyordu. Hamaset zirve yapmıştı.
Zafer şimdiden bizim!” diye “hayır”cılara gaz verdi Çipras:
Bugün tüm Avrupa’nın gözü bizim üzerimizde; evrenin gözü Sintagma Meydanı ve demokrasinin doğduğu bu vatanın irili ufaklı meydanları üzerinde. Demokrasinin yeniden Avrupa’ya dönmesine fırsat verelim… Bugün, kaderimizi elimize alma kararımız ve Yunan halkına söz hakkını vermek cesaretine sahip çıktığımız için kutlama yapıyoruz. Şantaj ve korkuyu yenmek için şarkılar söylüyoruz. İnanın bana, kimse Yunanistan’ı ait olduğu doğal yerden dışlamakla tehdit edemez! Avrupa uygarlığının beşiği Yunanistan, hep öyle kalacaktır…
Çipras özetle “Avrupa biziz!” diyor. Ve Eski Kıta’ya “ders vermek”ten dem vuruyor. Ama bu böbürlenmeleri meteliğe kurşun atan bir ülkede yapıyor.
Dünya ve Avrupa’nın gözü evet, tabii doğru, Sintagma’da ama Atina’dan -heyhat!-“demokrasi dersi” almak için değil; “kriz AB’yi de acaba batırır mı?” endişesiyle…
Cumhuriyet’te misal dün bir fotoğraf vardı…
Emekli maaşını alabilmek için beklerken ağlayan bir adamın fotoğrafı…
Dünya dönüp Yunanistan’a baktığı zaman işte ne yazık ki yalnız artık bunu görüyor. Çipras’ın retoriği o sebeple dozu abartılı popülizm olmaktan öteye gidemiyor. 

PODEMOS* mesafe koydu
Bu gece zaferin “hayır”cılara mı, “evet”çilere mi gideceği belli değil. Yoklamalar halkın radikal biçimde bölündüğünü gösteriyor.
Ama sonuç ne olursa olsun, Avrupa ve Merkel dahil, krizin tüm aktörleri yönetilemeyen bu bunalımdan çok ağır imaj kaybına uğruyorlar.
İç politik manevralarla bir “oldubitti”ye getirilen, şeffaflıktan uzak Çipras’ın referendum hamlesi, Yunanistan’ın sınırları ötesine “demokrasi dersi” vermek şöyle dursun bilakis SYRİZA hükümetinin inandırıcılığını mayınlıyor.
SYRİZA’nın İspanya’daki ruh ikizi PODEMOS mesela…
Çipras’tan artık mesafe alıyor.
Altı ay önceki Yunanistan seçimlerinde Çipras ve partisine tam destek veren ve Atina’da doğrudan kampanya yapan PODEMOS lideri Pablo Iglesias, referendum maratonundan bu kez bariz biçimde uzak durdu.
Yunan Başbakan’ın uluslararası planda girdiği “değerli yalnızlığa” rağmen “kardeş parti lideri”ne el uzatmadı.
Avrupa solu için başlangıçta bir umut dopingi olan SYRİZA ile öyle anlaşılıyor ki yan yana görünmek artık avantaj olmaktan çıkıp dezavantaja dönüşmüş durumda.
Mayıstaki yerel seçimlerde başarı öyküsü yazan PODEMOS, İspanya’nın güz başındaki genel seçimleri arifesinde yakaladığı bu olumlu ivmeyi riske atmak istemiyor. 

‘AB’nin en derin krizi’
Önce de söz ettiğim gibi AB de darbe yiyor.
Öyle ki Belçika Başbakan Yardımcısı Kris Peeters’in sözleriyle bu “AB tarihinin şimdiye dek görülmüş en derin krizi.”
Krizden AB’nin gevşeyen bir birlik olarak çıkmasından korkuluyor.
Hele 2017’de Londra’nın planladığı kritik AB referandumu arifesinde Yunanistan çıkmazı bir siyasi yetersizlik sinyali olarak algılanıyor ve Brüksel’in eli zayıflıyor.
Konu özetle teknik bir “ortak para-Avro” meselesi değil.
İşlerin bu kertede bir “kaybet-kaybet noktasına” gelmesi, Brüksel’de kamufle edilemeyen güç boşluğunu gözler önüne seriyor.
Brüksel’in yön kaybı AB’nin bütünlüğü hilafına “ulusal parçaların” güç kazanması ve de bir “yeniden uluslaşma” süreci ile sonuçlanıyor; herkesin, herkese karşı olduğu bir Avrupa tablosu ortaya çıkıyor.
Bu geceki sonuçlar tabloyu toparlamaya yetecek mi?
İşte gözlerin Atina’da olmasının asıl nedeni bu.
 Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 05 Temmuz 2015 Pazar

*Podemos lideri: Demokrasinin zaferi Yunanistan'da referandumun ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından dünyadan tepkiler gelmeye başladı. Tepkilerin en dikkat çekici olanı referandum sonuçlarının açıklanmasının ardından Çipras'ı destekleyen İspanya'nın sol partisi Podemos'tan geldi.
İspanya'nın kemer sıkma politikalarına karşı çıkan sol partisi Podemos'un lideri Pablo Iglesias Yunanistan'daki referandum sonuçları için "demokrasinin zaferi" ifadesini kullandı.
Podemos lideri, Twitter hesabıdan "Bugün Yunanistan'da demokrasi kazandı" mesajı paylaştı.
Gazetelerden, 5 Temmuz 2015

8.3.14

Kendi Adınıza Utanmayacak mısınız?

Derya Sazak, RTE-Demirören kayıtlarında geçen diyaloglar için “Başbakan adına utanıyor!”…
Hasan Cemal de kader utansın edasında: “Meslek ve siyaset” adına utanç yaşıyor.
Ne ilginç değil mi? “Yetmez ama evet”çiler sürekli olarak başka bir şeyler adına ve hep başkaları adına utanıyorlar da…
Kendileri adına utanmak, sıkılmak, üzülmek hiç akıllarına gelmiyor. Başbakan’ın durumunu “aşırı kibir” anlamına gelen “hubris” sendromuyla açıklayanlar bulunuyor ya…
Bu da “yetmez ama evet”çilerin “hubris”i aslında...
Kendilerini öyle farklı ve öyle her şeyin, herkesin üstünde bir konuma yerleştirmişler ki… Sade başkaları ya da hep başka bir şeyler; yaşanan büyük hezimetin sorumlusu oluyor.
Gelinen noktada, kendilerini sorumluluktan azade görüyorlar.
Birinin de çıkıp alçakgönüllülükle şöyle dobra dobra “Özür dilerim!” dediğini gördünüz mü?
- Ya da şunun gibi bir şey; “Yahu lanet olsun! Keşke kolum kırılsaydı da Erdoğan’a ‘evet’ demeseydim” dediğini duydunuz mu?“Vicdan azabı çekiyorum! Başbakan’ın, her türlü denge-fren algısını 
yitirmesinde maalesef bizim de doğrudan katkımız oldu. Bu kadar geç kalınmadan ona, çok önce ‘yeter’ demeliydik!” diyen birilerine hiç rastladınız mı?
 Samimi itirafta bulunmak neden acaba bu kadar zor?

Göz önünde nasıl buraya gelindi?
Geçende Cengiz Çandar’ın bir yazısında yalnız şöyle bir pasaja rastladım:
Cengiz, Batılı bir kaynaktan önce şu uzun alıntıyı yapıyor: “Türkiye’nin siyasi sisteminin oturmuş bir demokrasiye ya da Türk hükümetinin kullanmak istediği herhangi bir sıfata uygun olduğu yalanını bir yana bırakalım. İster altınların ağırlığından ötürü İran’dan havalanmakta güçlük çeken Şah’ın uçağı olsun, ister Zeynel Abidin bin Alinin mülkleri olsun; ceplerini doldurmak için hazineyi soyan diktatörlere alışığız. Ama AB’ye girmeye çalışan ve başarılı Müslüman demokrasisi olarak selamlanan bir ülkede üç seçim kazanmış bir Başbakanın, görev sırasında bir milyar dolar istiflediğini görmeyi aklınızdan geçiremezssiniz. Bu, Erdoğan’a yönelik bir suçlama olduğu kadar, ondan çok daha da fazla, Türk sisteminin kendisine yönelik bir suçlamadır. Zira gerçekten saydam kurumları olan işlevsel bir demokrasi asla böyle bir yolsuzluğun üzerinde yükselemez. Örneğin ABD’de.. göz önünde on yılı aşkın bir süredir, böyle bir şeyin oluşabilmesini hiç kimse tasavvur bile edemez!”
Erdoğan nasıl oldu da göz göre göre bu noktaya geldi” sorusuna aslında bir gönderme olan bu uzun alıntıdan sonra nihayet Çandar, sadede gelerek şu itirafta bulunuyor: “Doğru. Son on yılın bu şekilde oluşumunda -ben dahil- birçoğumuzun değişik oranlarda payı var!” (Radikal, 28 Şubat 2014)
‘Hazin tablo!’RTE ve Demirören’e ait olduğu iddia edilen kayıtlarla karşılaşınca, uykum kaçtı.
Kayıtları üst üste defalarca dinlerken.. Çandar’ın kaleminden çıkan bu “Son on yılın oluşumunda birçoğumuzun değişik oranlarda payı var!” itirafını düşündüm.
Şunu hakikaten çok merak ettim…
Acaba Derya Sazak…
9 ay öncesine dek yönettiği gazetenin patronuna “Benim senden isteyeceğim.. bu adamların, bu namussuzların hepsine ne yapacaksan yapman lazım. İşyerinizde birisi bir namussuzluk yapsa bir saat tutar mısınız? Hemen kapıya koyarsınız!” diye direktif veren ve kendisi dahil basın mensuplarına gıyaplarında ağız dolusu “ahlaksız, adi, kepaze herif.. terbiyesiz” sözlerini sarf eden Başbakan’ı dinlerken her şeyin bu derece zıvanadan çıkmasındaki “kişisel payını” aklına getirip hiç değerlendirmiş midirBu ürkütücü, tüyler ürpertici diyaloğu “hazin ve acıklı” bulan Hasan Cemal Gerçekten de çok ama çok hazin olan bu tablo içindeki kişisel payını ayna karşısında olsun kendisine acaba hiç itiraf etmiş midir? Gazete patronlarını bugün telefonda ağlatan Başbakan’ın “12 Eylül 2010 Referandumu” öncesinde de patronlara uluorta ayar verdiğini hatırlamış mıdır örneğin?
Referamduma gidilen o kritik 2010 yılının daha ilk aylarında gazete sahiplerine Başbakan; “Ne yapayım köşe yazarı, hâkim olamıyorum diyemezssin!” diye atarlanıyordu: “Diyeceksin arkadaş. Burada (icabında) sana yer yok diyeceksin. Herkes vitrinine layık olanı koyar!” diye muhaliflerin -aynı bugün olduğu gibi!- göz göre göre “kapı önüne konmasını” talep ediyordu.
Sizler “Durmak yok. Yola devam!” dercesine bu işaretlere rağmen Erdoğan’a destek vermeye devam ettiniz.
Onun için diyeceğim ki… Bugün onun bunun adına utanmaya hakkınız yok. Önce bir kendi adınıza utanın!
“Başbakan’ın gazete patronunu ağlatacak kadar hakaret etmesi korkunç bir şeydir. Bunun anlamını gelecekte daha iyi anlayacağız!” diyor şimdi Hasan Cemal.
Bu çok doğru.
Gelecekte olan biten her şeyi çok daha iyi anlayacağız ve sizleri de içeren büyük resmi çok daha iyi kavrayacağız.   
 Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 8 Mart 2014

12.1.14

‘Görsel Efekt Gazeteciliği’ ve Özkök

AKP liderliğinin kendisini kanıtlaması gereken kritik yıllarında ona bol keseden kredi açanlar, bugün öyle portreler çiziyor ki; insan klinik bir “Dr. Jekyll ve Mister Hyde” profiliyle karşı karşıya olduğunu düşünüyor.
Örneğin ilk döneminde “çağdaş demokrasi” adına temayüz eden bir “Dr. Jekyll Erdoğan” varmış da...
Çağdaşlık gömleğini” çıkarıp sonra aniden “Milli Görüş gömleğini” üstüne geçiren bir Hyde’la karşılaşılmış gibisine…
Hürriyet’te Ertuğrul Özkök dün gene böyle bir yazı yazdı…
Özkök’ün yazısı, Türkiye’nin AB kapısına gelip dayandığı günle başlıyor…
2004 yılı… 16 Aralık’ı 17’ye bağlayan uzun gecenin sabahına doğru… Ben ve eşim Brüksel’den gelen karar üzerine ayağa fırlayıp birbirimize sarılıyoruz. AB, Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini başlatma kararı almış. Gülümsün’ün sevinç çığlıklarını işitiyoruz. Türkiye’nin 150 yıllık Batı yürüyüşü, sonunda aydınlık bir yola giriyor.
Kayınvalide de bu arada sevinç içinde arayıp Özkök’e şunları söylüyor:
Bu insanlara kızıyordum ama lütfen Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül’e benim adıma, Türkiye adına teşekkür et…
Biz evde birbirimize sarılıyoruz” diye devam ediyor o yılların genel yayın yönetmeni: “Türkiye sımsıkı birbirine sarılıyor. Cumhuriyetin ‘Kaynaşmış, bütünleşmiş milllet’ ideali belki de tarihimizde ilk defa hakikat oluyor.”
Özkök sonra yazıyı, bugün yaşananlara şöyle getiriyor: “Bir başka 17 Aralık, başka bir Türkiye’ye uyanıyoruz. O 9 yılda neler değişmiş? Türkiye… (özetle!) Avrupa şartlarını imzalayıp hukuk devleti’ olma sözü vermişken bir anda özel yetkili mahkemelerin yarattığı engizisyona girmiş, Silivri’de bir 21. yüzyıl Gulag’ı kurulmuş… O çağdaş şahsiyet (Erdoğan!) gitmiş, miladı kendisiyle başlatan, kendi dışında herkesi inkâr eden, dışlayan, horlayan, aşağılayan, herkese yukarıdan bakan bir nefret ve öfke seli, her gün televizyonlardan evlerimize fışkırıyor” vs... 

Ne o Erdoğan vardı, ne o AB Yazıyı okurken şunu düşündüm: 2004’te 10 yaşında olan 20 yaşındaki gençler, tarihin gerçekten böyle gelişmiş olduğunu düşünebilir…
Oysa alakası yok!
Ne öyle bir Erdoğan vardı…
Ne Türkiye’ye kapı açan öyle bir Avrupa…
Sorun Erdoğan’ın, bir kişilik bozukluğu olan “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde” vakasından kaynaklanmadı...
Sorun Ertuğrul Özkök gibi hep konjonktüre göre şerbet veren aydınların görüş bozukluğunda oldu...
Erdoğan başbakan olur olmaz ayağının tozuyla örneğin bir genç meslektaşımızı, “ağzın leş gibi içki kokuyor!” diye herkesin içinde paylamış ve aşağılamıştı. AB’yle masaya otururken daha zinayı yeniden suç yapmayı denemiş, bunun için harekete geçmişti.
Musa Kart’a “kedi karikatürü” nedeniyle dava açılan tarih; Özkök’ün “milat aldığı” 2004’ün Mayıs ayıydı…
Tayyipler Âlemi” karikatürü için Penguen dergisine keza, akabinde de Leman dergisine başbakan 2005’te dava açmıştı.
Karikatüre dava açan başbakanla demokrasi nereye kadar?” sorusunu o yıllarda bizler çok sormuştuk ama sesimiz hep boşlukta yankılanmıştı. 

Tarih nasıl bu kadar çarpıtılır? Başbakanın “çağdaşlık abidesi” diye takdim edilen ilk döneminde daha bir çiftçiye “ananı al da git!” fırçası çekmesi, AKP liderinin önüne çıkan herkesi günün birinde “öfke ve nefret seliyle” karşılayabileceğine dair alarm zilleri çalmaya yetmedi...
Özkök ve o yıllarda AKP iktidarına Özkök gibi koltuk çıkanlar; bizim bu gördüklerimizin hiçbirini nedense görmedi.
Eski genel yayın yönetmeninin “17 Aralık Bayramı” diye ayrıca yere göğe koyamadığı bir bayram da hiç olmadı.
Hani “Kadınlar sevdim hiç yoktular” misali.
Hürriyet yazarının evinde kutladığı bayramın aslı astarı da yoktu.
Erdoğan iktidarıyla sade “göz boyama” amaçlı “açık uçlu” bir “özel statü” anlaşması yapılmış, anlaşma Türkiye’ye dayatılmıştı.
Avrupa’nın “bon pour l’orient” Ankara açılımının bu nedenle blöften ibaret olduğunu; sırf dostlar alışverişte görsün diye açılan müzakerelerin yalnız geyik olduğunu o yıllarda biz defalarca söyledik ve yazdık.
Türkiye’nin aslında var olmayan Avrupa bayramının keyfine limon sıktığımız için, ne dinozorluğumuz, ne laik teyzeliğimiz, ne darbeciliğimiz kaldı…
Fol yok yumurta yokken Özkök gibi kendi kendine gelin güvey olanlar “demokrat”, biz “kara gözlüklü gazeteci” olduk…
Ne var ki sonunda en “kara gözlüklü senaryolar”gerçek oldu…
AB’nin geyik dahi olamadan rafa kaldırılan müzakerelerinin AKP iktidarına sadece gaz vermek için başlatıldığı; AKP’nin sırf içerdeki askerleri etkisiz kılıp “bildiği kendi ajandasıyla” yola devam etmek için bu işe girdiği anlaşıldı.
Geriye, bağlayıcı olmayan “Avrupa Senedi” anlaşma törenin “görsel etki” yaratan sararmış fotoğrafları kalıyor ki “Jekyll nasıl Hyde oldu?” portresini güçlendirmek için Özkök bunu da kullanmış…
Bir tarih nasıl bu kadar çarpıtılır? Pes doğrusu!
Söylenecek daha çok şey var ama burada kesmek zorundayım.
Adalar Belediyesi’nin Heybeli’deki “Gazeteciler Günü”ne katılacağım. Bir yüzyıl içinde katledilen 64 gazeteci ile hapisteki meslektaşlarımızı anacağız…
Onlar için denize karanfiller bırakacağız.
Ve bu memlekette gazeteciliğin neden bu kadar zor olduğunu, doğruyu yazıp çizen gazetecilerin neden dokuz köyden hep kovulduğunu, sürgün yediğini, işten atıldığını ve dahi öldürüldüğünü konuşacağız.
Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 12 Ocak 2014

28.2.13

Oscar dediğin baştan sona siyaset

ÇOK belli ki, Oscar'ları dağıtan "Academy" ya da tam adıyla "The Academy of Motion Picture Arts and Sciences", tam anlamıyla ABD milliyetçiliğinin, Neo-Con'ların ve Yahudi lobisinin kontrolü altında. Oscar ödülleri tam olarak ABD'nin siyasi amaçları ve kültürü doğrultusunda dağıtılıp yönlendiriliyor. Bunun böyle olduğu zaten çoktandır belliydi ama Kathryn Bigelow'un o beş para etmez filmine sadece ve sadece Irak'ta geçtiği ve ABD askeri tarzını yansıttığı için Oscar verildiği gün bu durum netleşmişti. Şimdi de tam İran meselesi ısıtılırken, İran rejiminin karanlığı üzerine yapılmış bir filme, hem de Başkan'ın eşi eliyle Oscar verilmesi, üzerine tüy dikti. 
Argo elbette kötü bir film değil, ama rakipleriyle kıyaslandığı zaman Oscar'ı alması mümkün değil. Üstelik de böyle bir film olabilir mi?
İran rejimini zerre savunacak halim yok, fakat bir tane bile "iyi İranlı" olmayan bir İran olabilir mi? Bir ülke halkı tamamıyla böylesine kara ve karanlık gösterilebilir mi? Bir halk, bir kültür sadece ve sadece rejimi baskıcı diye "aşağılık bir halk" olarak gösterilebilir mi? Ve bu haksızlığa Oscar verilebilir mi?
Verilebildiğini gördük. Oscar'ın da ne b.k olduğunu bir kez daha anladık.
Fatih Altaylı, Habertürk, 27 Şubat 2013

 * * *


Bir film düşünün, erkek ve kadın oyuncuları en iyi değil; yardımcı erkek ve kadın oyuncuları da en iyi değil; hatta yönetmeni de en iyi değil. Ama film en iyi film!
Bu yıl en iyi film ödülünü alan Ben Affleck’in Argo isimli İran karşıtı filminden bahsediyoruz. Aslında filmin Oscar törenindeki sunumunu First Lady Michelle Obama’nın yapması bile bu filmin neden “en iyi” ilan edildiğine tek başına bir göstergedir. Çünkü Oscarlar ABD’nin emperyalist politikalarına uygun olarak dağıtılıyor! Eskiden bunu daha usturuplu yaparlardı, şimdi iyice alenileştirdiler ve CIA operasyonu filmlere doğrudan Beyaz Saray üzerinden ödül vermek durumunda kaldılar!
Kuşkusuz bu ölçüsüzlüğün ABD’nin siyasal gücünün inişe geçmesiyle doğrudan bir bağı vardır.
Filme gelirsek... Film, İran’da ABD Büyükelçiliğinin basılması ve 52 kişinin rehin alınması sırasında, Kanada Büyükelçiliği’ne sığınan 6 Amerikalının, bir CIA operasyonuyla Tahran’dan çıkarılmasının hikâyesi: CIA bir film şirketi kurar ve 6 Amerikalıyı o filmin bir parçası yaparak kurtarır.
 MEHMET ALİ GÜLLER, / Beyaz Saray CIA’ya OSCAR verdi, Aydınlık,   27 Şubat 2013 


* * *



Beyaz Saray’ın Oscar’ları


Bu yılın Oscar’larında, kurgu ve gerçek hiç olmadığı denli iç içeydi.
Oscar töreninde “en iyi film ödülünü” açıklamak misyonunu üstlenen Michelle Obama kırmızı halı starlarına nispet yapan bir havadaydı.
“Beyaz Saray”dan Oscar’ların dağıtıldığı tiyatro ile canlı bağlantı kuran “first lady”, süper iddialı Hollywood yıldızlarıyla şıklık yarışına girmişti.
Moda dünyasında moda olan kâhkülleri, askılı dekolte, gümüş rengi elbisesi ile “Mrs. Obama”yı, Oscar camiası kadınlarından ayırt etmek mümkün değildi.
Sesi kısıp salt görüntülere baktığınızda pekâlâ Halle Berry-vari hoş bir siyah derili Hollywood yıldızı ile yüz yüze olduğunuzu düşünebilirdiniz.
Söylenenlere kulak kabartıldığında ise damardan yapılan bir “Beyaz Saray” propagandası devreye giriyordu.
“Bu yıl Oscar’a aday gösterilen filmler bizi güldürdü, ağlattı, birbirimize daha yaklaştırdı” diyordu ABD başkanının eşi: “Bu filmler, çok çalışıp kendimize inandığımızda, her türlü zorlukların üstesinden geleceğimizi gösterdi!”
Örneğin hangi zorlukların?
Hukuk dışı işkenceyle CIA’nın avladığı Usame bin Ladin’in öldürülüşü ya da gene CIA marifetiyle İran yobazlarının elinden kaçırılan ABD’li yurttaşların kurtuluşunun…
Hollywood’la Beyaz Saray arasındaki tüm ölçüler böylece ortadan kalktı. Birlikte bunu gördük önceki gece.
Gerçi Holyywood’a öteden beri hep Amerikan emperyalizminin aracı gözüyle bakanlar çok olmuştu ama kurgu ile gerçek hiçbir zaman bu denli içli dışlı olmamış, bu oranda kör kör parmağım gözüne açık ve net hemhal olmamıştı.

Embedded sinemanın zaferi
“En iyi ses kurgusu” ödülünü alan filmlerden biri olan “Zero Dark Thirty” -misal- tümüyle “embedded” yöntemlerle, Usama bin Ladin’in takibi hakkında CIA’nın verdiği her türlü destek ve bilgiyle üretilmişti.
“En iyi film” ödülünü kazanan “Argo” tam bir “CIA güzellemesi” olarak çalışılmıştı.
Resmi tarih ve Hollywood’un kurgu dünyası arasında bundan böyle hiçbir boşluk kalmamıştı.
Amerikan emperyalizminin, Avrupa solu tarafından ağır biçimde eleştirildiği Soğuk Savaş yıllarının Vietnam filmlerini düşündüm Oscar’ları izlerken.
Bu yeni “embedded” prodüksiyonlar yanında, “Müfreze/Platoon” tarzı Soğuk Savaş yıllarının yapımları aklımdan geçti. “Müfreze” vaktiyle örneğin “en iyi yönetmen, en iyi film, en iyi kurgu, en iyi ses” olmak üzere az buz değil 4 Oscar almış bir filmdi ama “savaş, şiddet karşıtı” duruşuyla, resmi tarihe de mesafe koyabilmişti.
Oysa bugün bu mesafe sıfırlanmış durumda.

Uygarlık çatışmasına alkış
Paradigma değişikliği burada.
Bu paradigma değişikliğini mesele edecek sol bir kültür de yok artık. Orada burada bazı çatlak sesler çıksa da ana akım medya ile Batılı ortalama izleyicinin tutumu, Hollywood’un “embedded” değişimine ayak uydurmak, hatta alkış tutmak şeklinde.
“Alkış tutmak” ifadesini yalnız mecazi anlamda kullanmıyorum…
“Argo”yu, geçen güz aylarında, henüz daha film Türkiye’ye gelmeden önce İtalya’da görmüştüm.
Roma’da “yalnız yabancı dildeki” gösterimlerin izlenebildiği, salt entelektüel çevrelerin devam ettiği bir sinemada yakaladığım filmin sonunda, seyirciler salonu alkıştan yıktılar.
Kalburüstü bir İtalyan sinemasında, “Kurtlar Vadisi” izleyicisi tepkisi görmek beni şaşırttı.
Argo’nun öyküsünü muhtemelen biliyorsunuz.
79’da Humeyni yılları Tahranı kaynarken ABD Büyükelçiliği İslamcılarca rehin alınıyor. Konsolosluktan 6 görevli, ilk kargaşada hemen yakındaki Kanada Büyükelçiliği’ne sığınıyor ve burada 79 gün saklanıyor ama ABD’li diplomatların ikametleri uzadıkça, varlıklarının açığa çıkma ihtimali artıyor. Rehineleri buradan çıkarıp gizlice ABD’ye götürmek şart oluyor. CIA görevlisi Tony Mendez (Ben Affleck) bu amaçla yaratıcı bir plan yapıyor. Humeyni tsunamisi ortasındaki İran’a bir “yıldız savaşları” filmi çekmek için gelen Hollywood yapımcısı kimliğine bürünüp Kanada Büyükelçiliği’ndeki diplomatları filmin “kast” kisvesiyle dışarı çıkartıyor ve arkadan Mehrabad Havaalanı’ndan özgürlüklerine uçuruyor.

Bu Humeyni Tahranı nere, İtalya nere değil mi?
Ne var ki Roma’nın kalburüstü sinemaseverleri dahi, tipik bir “uygarlık çatışması” şablonuyla izledikleri öykünün sonunda artık “uygar Batılıların vahşi İslamcıların elinden kurtarılmasını” alkışlamak ihtiyacı duyuyor.
Beyaz Saray propagandası başka deyişle sadece ABD’yi değil, dünyayı ele geçirmiş durumda.
Bu Oscar’lar son kertede, işte bu olgunun taçlandırılması.

Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 26 Şubat 2013