Ortadogu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ortadogu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.11.08

Amerika'da çıkan üç kitap, Obama ve dünyanın halleri

Son zamanlarda üç kitap okudum. Üçü de, yeni Başkan'ıyla birlikte Amerika'nın dünyaya ilişkin dış politika gündemini tartışan kitaplardı.(*)
Üç kitabın ortak noktası olarak şu özet yapılabilir
:
1. Amerika, bir düşüş eğrisi çekmeye başlamakla birlikte, hâlâ dünyanın en güçlü tek süper-devleti olmaya devam ediyor.
2. Bu yüzden yer yuvarlağında Amerika'sız savaş da barış da, kriz de çözüm de, iyilik de kötülük de düşünmek gerçekçi bir bakış açısı değildir.
3. Ancak, Amerika artık dünyada kendi başına hareket edemez; Amerika'nın dediğim dedikçi başına buyruk politikalar izleme dönemi kapanmıştır.
4.Bir başka deyişle, 1989'da Berlin Duvarı'nın çöküşüyle Amerika'yı dünyada tek başına bırakan 'tek kutuplu dünya' sona erdi.
5. Amerika'nın dünyada barış, demokrasi, refah diye kaygı ve idealleri varsa -ki olmalıdır-, bu hedeflere doğru artık kendi başına değil, dost ve müttefikleriyle işbirliği içinde, -ve daha çok çatışma değil diyalog yollarında- yürümeli, 'dünya liderliği'ni böyle bir çizgiye oturtmalıdır.
Brzezinski ve Scowcroft gibi Amerikan başkanlarının yanında ulusal güvenlik danışmanlığı yapmış ya da Robert Kagan ve Fareed Zakaria gibi Amerika'nın farklı çizgilerdeki önemli stratejistlerin bir bakıma ortak sayılabilecek bir zeminde buluşmalarına belki bir neden gösterilebilir:
Irak Savaşı!
Başkan Bush'la yakın çevresindeki Neo-Con çılgınlar, güç ve iktidar sarhoşluğundan kaynaklanan büyük bir kibirle büyük bir çıkmazın içine soktukları Amerika'nın aynı zamanda gücünün sınırlarını da çümle âleme sergilemiş oldular.
Amerika'nın bu dünyada artık her aklına eseni yapamayacağını, eski deyişle kaadir-i mutlak olmadığını, hem kendi ülkelerine, hem de başta Irak olmak üzere bütün dünyaya büyük bir bedel ödeterek gösterdiler.
Bugünün dünyasında Amerika'nın çizmekte olduğu 'düşüş eğrisi'nin arkasındaki nedenler daha çok üç noktada toplanıyor:
1. Irak ve Afganistan savaşları gösterdi ki, Amerika'nın askeri üstünlüğü ille de istenen 'siyasal zaferler'e yol açmıyor.
2. Çin ve Hindistan'ın ekonomik yükselişi, dünyanın en büyük ekonomisi olarak Amerikan ekonomisinin günlerinin sayılı olduğuna işaret ediyor.
3. Küresel mali kriz, imkanlarının ötesinde yaşayan Amerika'nın kendi pazar ekonomisi 'modeli'nde yanlış bir şeyler olduğunu da dünyaya gösterdi.(**)
Şimdi Barack Obama, yeni Amerikan Başkanı olarak hem kendi ülkesinin, hem dünyanın hallerinin bilincinde olarak geliyor Beyaz Saray'a.
Bir başka deyişle:
'Tek kutuplu dünya'nın sona erdiği ve Amerika'nın dost ve müttefikleriyle çatışma değil işbirliği yollarında yürüyerek dünyaya daha büyük iyilikler yapabileceği gerçeği, büyük ihtimalle, 20 Ocak 09'da iktidara oturacak Başkan Obama Yönetimi'nin gündeminde olacak.
Yazımın girişinde belirttiğim kitapları okurken bir şey dikkatimi çekti. Kitaplarda adı geçen az sayıda ülke arasında Türkiye de vardı.
Türkiye'nin önemi vardı.
Ve Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğinin, yolunun Amerika tarafından mutlaka desteklenmesi gerektiği vardı.
İster istemez aynı şeyi düşündüm.
Evinin içini düzenleyen, yani siyasal ve ekonomik reformlarını sürdüren, Kürt sorununu demokratik atılımlarla çözüm rayına oturtan ve AB yolunu gerçekten ciddiye alan bir Türkiye'nin küresel kriz sonrası dünyadaki yeri daha sağlam ve güzel bir yer olacaktır.

--------------------------------------
* Robert Kagan; The Return of History and the End of Dreams; Alfred A. Knopf, New York, 2008... Zbigniew Brzezinski, Brent Scowcroft; America and the World; Basic Books, New York 2008... Fareed Zakaria, The Post-American World; W. W. Norton, New York, 2008...
** Gideon Rachman, Is America's new declinism for real; Financial Times, 25.11.08, s.11.

Hasan Cemal, Milliyet, 29 Kasım 2008
***

Irak Savaşını destekleyen Hasan Cemal yazısını ne yazık ki bulamıyorum. Bulur bulmaz koyacağım. Saddam'lı bir Irak daha mı iyiydi türünden bir yazıydı.

10.10.06

"Savaş Karşıtlarına Yeni Düşünceler Gerek"

"O kadar eylem yaptık ki sanki düşünmeyi unuttuk. Talabani, Barzani işgalle uyumlu davranıyor, aptallık ediyor. Kürtlerin geleceği komşularında. Bağımsız medyaya, egemenliğe meydan okumaya ihtiyacımız var. Türkiye hükümeti Filistin'de Lübnan'da utanmalı."
Hafta sonu İstanbul'da "Savaş Karşıtı Hareketin Geleceği" üzerine konuşan yazar Tarık Ali savaş karşıtı hareketin yeni düşüncelere ihtiyacı olduğunu söyledi; "O kadar eylem yaptık ki, düşünmeyi unuttuk" dedi.
Türkiye Sosyal Forumu'na katılan Ali, neoliberal dünyanın toplumsal vizyonundan daha üstün bir toplumsal vizyona ihtiyaç olduğunu, başka türlü neoliberalizmi yenmenin mümkün olmadığını vurguladı.

Üç mücadele alanı: Irak, Filistin, Lübnan

Ali, savaş karşıtı hareketin üç mücadele alanının Irak, Filistin ve Lübnan olduğunu anlattı.
ABD'nin Irak'ı neoliberal bir devlete dönüştürüp Ortadoğu'nun geri kalanına model yaratma planının başarısız olduğunu belirten Ali, bunun da Irak'taki direnişten kaynaklandığını söyledi.

"Irak'ta kaos yok da ne var"

Ali, Irak'ta yaşananları tam bir "felaket öyküsü" olarak niteledi ve örnekler verdi.
"Arap dünyasında eğitim düzeyi en yüksek ülke olan Irak'ta bir milyon çocuk eğitim alamaz durumda. Yüz binlerce kişi öldü: Oysa ülke, 1991'deki saldırıdan üç ay sonra yeniden işler hale gelmişti. Bugün Irak'ın insan sermayesini tahrip etmek için, aydınlar, doktorlar, akademisyenler sistematik olarak öldürülüyor. İşgal, toplumu bölüyor. Bu yeni bir şey değil; toplumları bölerek sömürmek sömürgeciliğin, emperyalizmin tarihinde var."
Ali, Irak'ta çözümün bütün işgal kuvvetlerinin ülkeden tam olarak çekilmesi olduğunu, savaş karşıtlarının bunu zorlaması gerektiğini kaydetti.
İşgal kuvvetlerinin ekilmesiyle "kaos başlar" diyenlerinin savınıysa şu soruyla çürüttü: "Irak'taki duruma bir bakın. Ya şimdi ne var? Bundan daha kötü ne olabilir?"

"Talabani ve Barzani Iraklı Kürtleri ABD'nin paralı askerine dönüştürüyor"

Irak Devlet Başkanı Celal Talabani'yi ve Kuzey Irak'taki Kürdistan Özerk Bölgesi'nin başkan Mesut Barzani'yi ABD işgaliyle uyumlu davrandıkları için eleştiren Ali, "Bu durum kimse için kabul edilemez. Bölgedeki Kürt insanlarını ABD'nin paralı askerleri haline getiriyorlar" dedi.
Ali'nin işgal, emperyallzm ve Kürtlerle ilgili analizinden bazı başlıklar şöyle:

* Bu işgalden 12 yıl önce ABD Kuzey Irak'ta "güvenli bölge" yarattı. Aşiret liderlerine para aktardı.

* Saddam Hüseyin ABD ve Almanya'dan aldığı gazları Kürler üzerinde kullandı. ABD, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde bunun tartışılmasını veto etti.

* Talabani ve Barzani Kürtlerin geleceğini tehlikeye atıyor. İnsanlar özgür olmadan bağımsız olamazlar. Vakarınızı kaybederseniz özgürlük fikrini unutursunuz. Irak'ta bugün bu oluyor. Emperyalizm kendi çıkarı için çalışır; bugün tuttuğu Kürtleri yarın bırakıverir. Bunu unutan Kürt liderler aptallık ediyor.

* Irak, Talabani'nin sözünü ettiği 10 bin ABD askeri ve 2 askeri üsle mi bağımsız olacak? Irak'taki Kürtlerin geleceği komşularındadır.

* Irak'taki Kürtlerin Türkiye'dekilere göre çok daha fazla hakları var. Bu Saddam Hüseyin zamanında da böyleydi. Bugün dünyada nereye giderseniz gidin, ABD dahil, 10 binlerce kişinin savaşa karşı olduğunu görürsünüz. Ama Diyarbakır'daki Kürtlerin bu durumla ilgili kuşkulu olduğunu gördüm. Ben de onlara "Kuzey Irak'ta olanlara aldanmayın" diyorum. ABD yanılsamalarına kananlar, onun Türkiye'de yaptıklarına baksın. ABD'nin Kürtlerde çıkarı yok. Pazarlık için koz olarak kullanıyor.

Ali'nin Türkiyeli Kürtlere sorusu: Boşluğu neyle dolduracaksınız?

Tarık Ali, "Diyarbakır'daki Kürt arkadaşlara sordum" diyerek, Türkiye'deki Kürt sorununun neoliberalizm ve savaşla bağlantısını da kurdu.
"Onlara 'Diyelim bir yeriniz oldu, bu yerin içine ne koyacaksınız? Başka bir neoliberal devlet mi, yoksa alternatif bir şey mi?' diye sordum. Çünkü asıl soru budur.
"Dünyayı değiştirmek için mücadele eden bizler, o yerde, boşlukta, egemen düşüncesi kâr üzerine değil, insanların ihtiyacı üzerine kurulu bir dünya kurmalıyız."

Medyanın egemenliğine meydan okumalıyız

Ali, savaş karşıtlarının medyanın egemenliğine meydan okuyacak şebekeler kurması gerektiğini de söyledi.
"Bir yer, siyasi düşünce ve tartışmanın gerçekleşebileceği bir yer yaratmalıyız. Medya, neoliberal düzen için çalışıyor. ABD'de, Lübnan'daki kayıplar, öldürülen insanlar hiçbir televizyonda gösterilmedi. Örneğin Türkiye'de sizin de Türkiyeli bir Murdoch'ınız var.
"Bağımsız medya, özerk gruplar şebekesi milyonlarca insanı çekiyor. ABD'deki Democracy Now radyosunu 2 milyon kişi dinliyor."
Bütün dünyada "kültürel muhalefet" in yükseldiğine dikkat çeken Ali, hükümetlerinin ne yaptığını ABD halkına göstermenin önemli olduğunu da söyledi.

"ABD İran'ı işgal edemez"

ABD'nin Irak ve Afganistan'ın ardından İran'ı işgal edemeyeceğini, yeterli askerinin olmadığını, ABD'de de kimsenin orduya girmek istemediğini söyleyen Ali, İran ordusunun da Irak ordusu gibi olmadığını, Afganistan ve Irak da dahil olmak üzere üç cephede birden savaşacağını savundu.
ABD'nin İran'ın nükleer güç edinmesine ilişkin itirazları için de "İran nükleer güçle donanmış ülkelerle çevrili. İsrail'in, Pakistan'ın, Hindistan'ın nükleer silahı olsun, ama İran'ın olmasın denemez."

"Türkiye hükümeti Filistin'de de Lübnan'da da utanmalı"

Ali İsrail'in Gazze'ye saldırması sırasında hiçbir Arap, Müslüman ülkenin ağzını açmadığını, bunu yapmanın sivil toplumun görevi olduğunu belirtti ve sordu:
"Neden Türkiye bu saldırıya karşı çıkıp elçisini İsrail'den bir süreliğine çekmedi? Kimin çıkarına hizmet ediyorlardı?"
Ali, Filistin özerk Yönetimi modelinin işlemediğini saptadıktan sonra, "Ben Hamas'ın yerinde olsam yönetimi herkese duyurarak, kamuoyu önünde dağıtırdım. Sivil haklar için çalışırdım. Filistinlilere önerilen bir avuç toprağı almaz, tek devlet içinde kalırdım."
ABD ve İsrail'in Lübnan'da Hizbullah direnişi nedeniyle geri çekilmek zorunda kaldığını söyleyen Ali, "Hizbullah akıllıca savaştı ve Arap dünyasının liderlerinden birine dönüştü. Şimdi ABD ve İsrail B planını uyguluyorlar. Birleşmiş Milletler gücünün görevi Hizbullah'a silah ulaşmasını engellemek için abluka kurmak. Türkiye hükümeti bu güce katıldığı için utanmalı."

"Değiştirmek için gerçekleri anlamak, iktidarı ele almak gerekli"

ABD imparatorluğuna, neoliberalizme meydan okumanın mümkün olduğunu anımsatan Ali, Venezüella ve Bolivya'yı örnek verdi; tek meydan okumanın Latin Amerika'dan geldiğini belirtti.
"Venezüella 'petrol parasını yoksullara harcayacağız' dediğinde ABD'nin baskısıyla karşılaştı. Çünkü bu neoliberal düzeni bozmak demekti." Ancak Venezüella devlet başkanı Chavez'e karşı grev girişiminin Şili'de Allende'ye olduğu gibi onu deviremediğini, darbe girişiminin de başarısız olduğunu anımsatan Ali, bu durumun Chavez'in yoksul hakla, taban hareketleriyle kurduğu ilişkiye ve Küba'dan aldığı desteğe bağlı olduğunu saptadı.
Chavez'in Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda Noam Chomsky'nin kitabını elinde tutarak, "bunu herkes okumalı" demesinden sonra ABD'de Chomsky kitabının satışının artmasına da değinen Ali, "Basit bir hareketle ABD sistemine müdahale edebilirsiniz" dedi.
Venezüella ve Bolivya'yı örnek göstererek dünyada ABD için büyük sorunlara yaratan dinamiklerin olduğunu, "devasa işçi sınıfının" pasif kalmayacağını söyleyen Ali konuşmasını şöyle bitirdi: Dünyayı ancak iktidarı ele alarak değiştirirsiniz, dileyerek değil. Değiştirmek için de dünyanın gerçeklerini anlamalısınız."

BİA Haber Merkezi - 03/10/2006 Tolga KORKUT BİA (İstanbul) (TK)

22.8.06

Huseyin Hatemi

İnançlı Musevîler’e uyarı

“Talmud nedir?” başlıklı ve Rabbi (Hahanı) Aaron Parry tarafından yazılmış bir eser, 2005 yılı sonlarında, Gözlem Yayınları’nca yayımlandı.

Bu Eser’in 296. sahifesinde şu cümle yer alır: Her inançtan kişi “canavarlar” ya da “canavar” bir ırk yaratılmamasına dikkat etmekten sorumludur. İşte benim de İsrail’in Lübnan’a saldırısından beri sürekli tekrarladığım uyarı budur. Ne var ki bu “canavarlaştırma”yı yazar “üstün insan” veya Frankenştayn türünden bir soyun laboratuarlarda genlerle oynanarak meydana getirilmesi anlamında anlamış olabilir. Oysa insanın asıl canavarlaşması, farkında olmaksızın İblis’e uyarak başka milletleri yok etme hakkının yegâne sahibi “üstün ırk” öğretisine kapılması ile gerçekleşir.

Bu korkunç sapma, Yahudi ümmetinde nasıl yer bulabilmiştir? Öyle zannediyorum ki Ahd-i Atıyk’den İblis’in çıkarılması ile! Bîçare bir hayvancağız olan yılan birdenbire İblis oluvermiş, İblis. Sırra kadem basınca, insanlığın İblis’e karşı uyarılmasına ilişkin âyetler de Kitab’dan buharlaşıp uçmuştur. Merhum Papa Jean Paul (Johannes Paulus), Papa kıyafetinde Dale Carnegie’liğe soyunmadığı, Mesih izleyicisi olma bilincini koruduğu için, yirmi yıl kadar önce şeytan inancının kaybolması tehlikesine karşı insanlığı uyarmış ve çok doğru bir söz söylemişti: Şeytan’ı en fazla memnun eden şey, kendi varlığına inanılmayıştır. Böylece, insanlar Şeytan’dan sakınmaya gerek duymazlar. (Olmayan, var olmayan bir şeyden niçin sakınsınlar ki?) Şeytan da çok kolay bir şekilde insanı ayartma fırsatı bulur.

İşte bu sebeple, ilâhî sevgi ehli, iğvadan korunmak için, dinî iç tecrübeler yaşamak için hazırlandıktan sonra, bu bağlantıya geçmeden önce, akıl ve gönül ekranlarını “virüs”den korumak için “eûzu billâhi min-eş-şeytân-ir-racîm” der.

Bush bu bilinçte olmadığı için, ekranda beliren ve İblis’in Karşı-Sözlük’üne uygun şekilde yazılmış talimatı görünce, “her gün Tanrı ile konuşuyorum” der. Oysa Chavez’in isabetle belirttiği gibi: Tanrı sandığı “muhatap”, İblis’den başkası değildir.

Yahudiler, Bâbil Esareti’nden döndükten sonra “yılan”a döndürdükleri İblis’i tekrar tanımalı ve O’ndan sakınmalıdırlar.

Öyle anlaşılıyor ki Kitab’ın tahrifine rağmen, azınlıkta kalsalar bile İblis’i kabul eden Yahudiler de vardı. Bunlar Yahya ve İsa’nın (A.S.) öğreti ve tebliğine tabi oldular.

İblis, zihinlerden ve kitaplardan kaybolduğunu görünce, çok memnun olarak derhal ikinci ayartma (iğva) safhasını da hazırlar: Allah da yoktur! Bireyler ölümlüdür. Şu halde bir “öteki dünya” inancı da yoktur! Herşeyi boş, her gördüğünü Bush bil! Nitekim Yahudi ümmetinin bir kısmı ve bugün çoğunluğu, “Âhiret” inancını da yitirmişlerdir.

Şeytan (İblis) bu ikinci safha ile de yetinmez. Bir insan böyle inançsız kalırsa “canavar” olmaz, sadece “alkolik”, “eroinman”, “hippy” vs. olur. Oysa İblis’in kini bununla tatmin olmaz, en büyük zevki “canavar” yetiştirmek, böylece “Yeryüzü’nde Allah’ın halifesi” olan Yüce Sevgili’yi ve diğer sevgi elçilerini seven ve izleyen insanlar olmaları için yaratılan bireyleri, bu amacın tam aksine “İblis’in halifesi” yapmaktır.

İblis, eserini tamamlayacağı ve insanı yırtıcı hayvanlardan korkunç hale getireceği üçüncü safhada, insanlara terk ettirdiği Tanrı (Allah) inancı yerine “Üstün Irk” putunu koyar. Nasıl? Der ki:

-Birey ölümlüdür, fakat üstün ırk devamlıdır. Bu üstün ırkın üstün vasıflarını sezen millî önderler, bunlardan “soyutlama” yolu ile Yahova’yı -hâşâ- icat etmişlerdir. Böylece Musa, kavmine şunu demiştir: -Ben sen yokuz, biz varız/Hem oğan, hem kullarız/Biz demek bir demektir/Sen, ben ona taparız.

İşte bu üçüncü zokayı da yutan Yahudîler, materyalist-siyonist-ırkçı canavarlara dönüşenleridir. Başka ümmetlerde de “canavarlaştırma” tertipleri sahneye konmuştur.

Meselâ ülkemizdeki “Alisiz, Ehlibeytsiz, Oniki İmamsız Alevîlik” fitnesi gibi! Fakat bugün insanlığın karşı karşıya olduğu en korkunç tehlike, Şer İttifakı’nın temsil ettiği tehlikedir. “Talmud nedir?” Yazarı çok doğru söylüyor: Her inançtan kişi, “canavarlar” ya da canavar bir ırk yaratılmamasına dikkat etmekten sorumludur.

Yazık ki insanlık bu yükümlülüğünü yerine getiremedi ve canavar ittifakı oligarşik yapılı süper güç konumuna geldi. Bu gücün ülkemizdeki sözcüleri de, “canavar ittifakı, İran ve Suriye ittifakıdır” diyorlar. Acaba Ishak, Yakub, Yusuf, Davud, Süleyman ve Musa da böyle mi diyor? Tevrat’a, Zebur’a, Talmud’a, Kabala’ya bir zahmet bakıverseniz?
Hüseyin Hatemi, Yeni Şafak, 21.08.2006

Açık Mektup

BİA (Londra) - ABD destekli İsrail saldırısı, Lübnan'ı felç etti, ateşe ve öfkeye boğdu. Kana'daki katliam ve can kayıpları, sadece "orantısız güç kullanımından" ibaret değil. Uluslararası yasalara göre, bu bir savaş suçu.
Lübnan'ın sosyal altyapısının, İsrail hava kuvvetleri tarafından kasıtlı ve sistematik imhası da savaş suçu.
İsrail'in hedefi bu ülkeyi bir İsrail-ABD vilayeti statüsüne indirgemek.
Bu girişim geri tepiyor, zira dünyanın dört bir köşesindeki insanlar olan biteni dehşetle izliyor. Lübnan'da nüfusun yüzde 87'si şu an Hizbullah direnişini destekliyor. Bu destek Hıristiyan ve Dürziler arasında yüzde 80, Sünni Müslümanlar arasındaysa yüzde 89 oranında. Öte yandan, ABD'nin Lübnan'ı desteklediğine inanan Lübnanlıların oranı yüzde 8.
Fakat, İsrail'in bu eylemleri "uluslararası toplum" tarafından kurulmuş herhangi bir mahkeme tarafından yargılanmayacak, zira bu korkunç suçları destekleyen veya bunlara kayıtsız kalan ABD ve müttefikleri böyle bir şeye izin vermeyecek.
Hizbullah'ı yok etmek için yapılan Lübnan saldırısının çok uzun zaman önce hazırlandığı artık açık. İsrail'in işlediği suçlara, ABD ve onun her daim sadık müttefiki Britanya da yeşil ışık yaktı. Blair, ülkesinde kendisine karşı ezici bir muhalefet olmasına rağmen tutumunu değiştirmedi.
Lübnan'ın tadını kısa süreliğine çıkardığı barış sona erdi ve felç edilmiş bir ülke unutmayı umduğu bir geçmişi hatırlamaya zorlanıyor. Lübnan'a dayatılan devlet terörü Gazze gettosunda da tekrarlanıyor; "uluslararası toplum"sa bir köşede durmuş, olan biteni sessizce izliyor. Bu arada Filistin'in geri kalanı, ABD'nin doğrudan katılımı ve müttefiklerinin üstü örtülü onayıyla ilhak edilip parçalanıyor.
Bu vahşetin kurbanlarını ve ona karşı direnenleri destekliyoruz. Hükümetlerimizin bu eylemlerdeki suç ortaklığını teşhir etmek için elimizdeki bütün araçları kullanacağız. Filistin ve Irak işgalleriyle Lübnan'a yönelik geçici olarak "durdurulan" bombardımanlar sürdükçe, Ortadoğu'da barış da olmayacak. (TK)

Tarık Ali, Noam Chomsky, Eduardo Galeano, Howard Zinn, Ken Loach, John Berger ve Arundhati Roy'un dün Guardian gazetesinde yayınlanan ortak mektubunun Türkçesi, Radikal gazetesinde yer aldı.


* * *

Mültecilerin öfkesi İsrail'i bulacak
İnsanlar yakıcı yaz güneşinin altında tozlu, paramparça yollarda yürüyor, boş binaların zemin katlarına sığınmaya çalışıyorlar. Gazze ve Lübnan'da, Han Yunus, Refah ve Cebaliye mülteci kamplarında, Sur ve Beyrut'ta, Nebatiye ve Sidon'da yüz binlerce erkek, kadın ve çocuk saklanacak yer arıyor. Kaçarken, yatıştıralamayan bir varoluş manyaklığına kapılmış bir düşmanın ayrım gözetmeyen gazabına maruz kalma riskiyle karşı karşıyalar. Ambulanslar, insani yardım konvoyları ve BM gözlemcileri vuruluyor. İnsanlara evlerini terk etmeleri çağrısı yapan bildiriler yağıyor gökyüzünden, aynı 1996, 1982, 1978, 1967 ve 1948'de olduğu gibi. Gazze ve Lübnan'da bugün cevaplanması imkânsız bir soru soruluyor: Bir mülteci nereye gider?

Beyaz haça rağmen bomba
Temmuz 1982'de Beyrut'ta, hemen yanı başımda yedi katlı bir apartmanı yerle bir eden ve orada saklanmış 40'tan fazla insanın canını alan bombadan sağ kurtulduktan sonra bazılarımız çatıda yatmaya başlamıştı; bu terörden kurtuluş mümkün değildi, sadece direnebilirdiniz. Kana'da pazar günü öldürülen 37 çocuktan 15'i engelliydi; Lübnanlı milletvekili Bahya Hariri'ye göre, aileleri onları daha kuzeye götürememişti.
1982 Haziran'ından ağustosuna kadar geçen sürede Lübnan üzerinde uçan İsrail uçakları Şatila kampındaki çocuk hastanesine, Gazze ve Akre hastanesine ve ülkedeki 11 yetimhaneye 'akıllı bombalar' atmış, onlarca engelli çocuğu öldürmüştü. Kaçacak başka yeri yoktu o çocukların. Üstelik çatılara yukarıdan rahatça görülebilen büyük beyaz haçlar boyanmıştı.

Kaçış yolları bile bombalanıyor
O savaş, İsrail'e elde etmeye çalıştığını öne sürdüğü güvenliği sağlamadı ve bugünkü de sağlamayacak. 1948'de Filistinliler Hagana güçlerinin yaptığı katliamları duyduktan sonra evlerini terk etmişti ve onlara da gökyüzünden, hayatta kalmak istiyorlarsa kaçmalarını söyleyen bildiriler atılmıştı. Bu hafta içinde, o mültecilerin torunları ve torunlarının torunları Gazze'de sıkışıp kaldıkları mülteci kamplarında pervasızca öldürüldü. Sadece geçen cuma 30'dan fazla Filistinli öldürüldü ve bir tek uluslararası kınama gelmedi, olay basında da pek az yer buldu. Kana'da da sıkışıp kalmışlardı. "Mahallemizden çıkamadık, çünkü dışarıya açılan sadece iki yol var ve İsrailliler her iki yolu da günlerce bombaladı" diye anlatıyordu 41 yaşındaki engelli Mahmud Şalhub.
ABD ve Britanya, uluslararası güç BM'nin 1559 sayılı kararını uygulamak üzere konuşlandırılmadıkça ateşkesin mümkün olmadığını iddia ediyor.
Yine de, Lübnan Başbakanı geçen hafta Roma'da yedi maddelik bir plan sundu; uluslararası hukukla tutarlı ve Hizbullah da dahil Lübnan'daki bütün taraflarca kabul edilen bir plandı bu. İlk şartı acil ve koşulsuz ateşkesin sağlanmasıydı.
Bu çatışmayı durduracak olan, İsrail'in, ABD'nin ve artık Britanya'nın koruması altında 50 yıldır ihlal ettiği onlarca BM kararını uygulaması.
İsrail'in yasadışı olarak elinde tuttuğu binlerce Filistinli ve Lübnanlı esirin kurtarılması için Gazze'de işgal ordusuna mensup bir askerin, Lübnan sınırında da yerel direniş hareketi tarafından iki askerin kaçırılmasına verilecek yanıt, uluslararası savaş hukuku çerçevesinde, orantılı güç kullanımıyla olmalıydı. İsrail bunun yerine halihazırdaki devasa saldırıyı başlattı ve egemen bir ülkenin sosyal ve ekonomik altyapısını imha etti; aynı işgal altındaki Filistin'de demokratik yollardan seçilmiş bir yönetimin altyapısını imha ettiği gibi.

Savaş suçları saymakla bitmiyor
Bu savaş, direnişi devralacak yeni mülteci kuşakları üretiyor. Lübnan'daki elektrik santralları, köprüler, kilit önemdeki üretim ve gıda fabrikaları yerle bir edildi, Gazze'nin bütün endüstriyel varlığı çökertildi. Nablus'un eski kent merkezi dümdüz edildi. Güney Lübnan'daki köyler ve Gazze'deki mülteci kamplarının belli kısımları bütünüyle haritadan silindi. Bunlar da savaş suçları.
Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını öngören 1559 sayılı BM kararını uygulamaya çalışmaktan önce 242 ve 338 sayılı kararların uygulanması için elden gelen yapılmalı; bu kararlar, İsrail'in 1967 savaşı sonrası yasadışı biçimde elinde tuttuğu topraklardan, yani Golan Tepeleri, Doğu Kudüs de dahil Batı Şeria ve Gazze'den derhal çekilmesini istiyor.

BM meşruiyetini geri kazanmalı
Bugün dünyada, İsrail'in dayattığı terörü durdurmanın dışarıdan müdahaleyle mümkün olduğunu göremeyen bir tek vatandaş veya devlet adamı bulmak zor. Acil ve koşulsuz bir ateşkes çağrısında bulunmak ve bu çatışmayla ilgili BM kararlarının uygulanması için çaba göstermek, uluslararası toplumun savaş suçlarının kınanmadan ve dizgilenmeden sürmesine göz yumarak kaybettiği meşruiyetini tekrar kazanmasını sağlayacak.
İsrail bir halkı yerinden edip kurban pozu takınamayacağını, komşularını işgal edip buna direnen herkese terörist damgası vuramayacağını, kendisini bölgesel bir süpergüç olarak silahlandırıp iki halkın endüstriyel dokusunu yok ederken ilerleyen yıllarda onların çocuklarının öfkesiyle yüz yüze kalacağını anlayamadı.

Karma Nabulsi, Oxford Üniversitesi'nde öğretim görevlisi, 2 Ağustos 2006

Kenize Murad

Sultan V. Murat’ın torunu…
Sarayında doğup Lübnan’da sürgünde 29 yaşında ölen “yamalı çoraplı prenses” Selma Sultan’ın kızıdır Kenize Murad.
15 yıl boyunca Ortadoğu’da muhabirlik yaptı. Haber, yorum ve izlenimleri daha çok Fransız basınında yayınladı.
Gün geldi aktif gazeteciliği bıraktı.
Kalem sustu, mürekkep kurudu, kağıt bitti de, Ortadoğu’da kan, gözyaşı ve yalnızlık bitmedi. Katillerin yaptığı tek iş; katliamlarla ölümün kokusu yeniden kapladı evleri, sokakları, şehirleri…
Filistin bir kere daha feryat ettiğinde Murad, kaleme yeniden sarıldı ve “Toprağımızın Kokusu: Filistin ve İsrail’in sesleri”ni yazdı, sekiz dilde yayınlandı bir süre önce.
Kitap yayınlandığında Filistin bugünkünden daha iyiydi, insanların evleri vardı, çocukların rüyaları düzelmeye başlamıştı, umutlar filizleniyordu.
Toprağın kokusu barıştan yana tütüyordu.
Ta ki İsrail öldürmek için Filistin’e gelene kadar…
Korkuyla geldiler, ölüm getirdiler, dehşet saçtılar, insanlığı orada bir kere daha boğazladılar.
Yeniden çekildi mavi emzikli ölü çocuk fotoğrafları.
İsrail’in Filistin’deki vahşeti beni Kenize Murad’ın bölgeyi karış karış dolaşarak topladığı “Filistin ve İsrail” seslerine yoğunlaştırdı. Ailesinin de dramı Lübnan’da saklı olan Murad’la konuşarak oradaki sese kulak kesilmek istedim.

Murad, sürgün vatansızlığı yaşamış.
Diyor ki; “İki tarafı da çok iyi anlıyorum, ben Türküm ama Türkçe bilmiyorum. Pek çok yönden Fransızım ama kendimi Fransız hissetmiyorum. Nereli olduğumu bilmiyorum. O yüzden hem İsraillilerin hem Filistinlilerin yaşadıklarını çok iyi anlıyorum.”
Mazideki sesi duyabilenlerin bugünkü sesleri de duyup yansıtabileceklerini düşündüm…

Mehmet Gündem
* * *

Bir süre önce yayınladığınız “Toprağımızın Kokusu: Filistin ve İsrail’in sesleri” kitabınızda Filistin-İsrail ateşi arasında kalan kurbanların ölümlerini, mülteci kamplarındaki zor hayatlarını, korkularını, ihtiyaçlarını, insanlığın adalet duygusuna ve vicdanına sundunuz…

Herkes oradaki ölümler, eziyetler hakkında çok şey duyuyor, fakat bir yerden sonra acı sadece yaşayanlarda kalıyor, duyanlarda etkisini yitiriyor. Bu durumu değiştirmek için sıradan insanlarla konuşarak gerçeğe ayna tutmak istedim.

Adalet ve vicdanda bu dram nasıl karşılık buldu?

O büyük acıyı yaşayan çocuklarla, kadınlarla ve erkeklerle konuşarak, yaşanan trajedinin okuyanları da ciddi olarak acıtmasını diledim. Biliyorum ki, ötekinin acısını gerçekten hissetmeyenler, o acının dinmesi için çaba harcamıyorlar.

Olayları ve kahramanları gerçek olan Toprağımızın Kokusu’ndan Filistin’deki ateş okura da sıçradı mı?

Gerçekçi bulmuşlar, okurken ağlayanlar oldu... Sayıları çok olmasa da ben bazı cesaretli İsraillilerin -İsrailli yetkililerle sorunlu duruma düşme pahasına- Filistinlilere yardım ettiğini gördüm. Ve pek çok insanın kitabı okumasının ve okurken ağlamasının sebebi bunları gazetelerde görmemeleri.

Filistin’de acının içinden gelen insanlarla konuştunuz. İnsanlar acılarını kolay anlatabiliyorlar mı?

Acıyı anlatmak her bir insan üzerinde uzun süre çalışmayı gerektirdi. Başlangıçta herkes biraz çekingendi. Çünkü ben bir gazeteciyim ve gazetecilerle konuşmak onlara çok çekici gelmiyor. Belki elli yıldır onlardan bahsediyor gazeteler ama hiçbir sonuç yok ortada... Onları anladığınızı görünce ve size alıştıklarında konuşuyorlar, ki bunun için de çok emek vermeniz, onlara yakın olduğunuzu göstermeniz şart. Ben onları anladım ve sesleri olmaya çalıştım. Kitabım İngilizce, İspanyolca, Portekizce, Yunanca, Flamanca ve Almanca başta olmak üzere 8 dile çevrildi ama pek çok ülkede boykot da edildi. Özellikle de Fransa’da. Sanılanın aksine Fransa’da özgür bir basın yok, çok fazla sansür var.

Fransa’da basın neden Filistinlilerin dramına ilgisiz?

Nedeni, Fransız basınının da kısmen Siyonist lobinin yönetiminde olması. Belki Amerika’da olduğu kadar değil ama ona yaklaşmış durumda. Bu Siyonist etki Amerika’da bilinirken, Fransa’da pek kimse tarafından bilinmiyor. (Fransız hükümeti bunu eleştiriyor ama baskı yüzünden pek bir şey yapamıyor.)

Fakat orada Müslüman azınlığın sayısı oldukça fazla. Bunun bir anlamı yok mu?

Fransa en büyük Yahudi ve Arap azınlığına sahip Avrupa ülkesidir. Yalnız bu iki azınlığın şöyle bir farkı var; sayıları 5 milyonu bulan Müslüman azınlığın kayda değer bir gücü söz konusu değil. Genelde önemsiz işlerde çalışıyorlar. Buna karşın Yahudiler eğitimliler ve güçlerini kullanmayı iyi biliyorlar. Üniversitelerde çalışıyorlar, medyayı ve toplumu ve hatta siyaseti kontrol eden güç durumundalar. Dolayısıyla bu boykota ben şaşırmıyorum.

İsrail’in 33 gün süren katliamına dünyanın seyirci kalması sizi nasıl etkiledi?

Bu çok korkunç bir şey ama İsrail’den de beklenen buydu. Çok üzücü ama Amerika’dan da beklenen tavır daha farklı değildi. Benim için İsrail ve Amerika’nın tavrından daha ürkütücü olanı Avrupa’nın yapılan katliama karşı çıkmaya korkması oldu.. Çünkü Avrupa da Siyonist etki altında ve artık gerçekleri göremiyor. Filistinlilere yapılanların ne denli korkunç olduğunu bir çocuğun bile anlayabileceği bu vahşeti Avrupalılar, medya yüzünden en az yirmi yıldır göremiyorlar. Buna rağmen gerçeği gören ve üzülen insanlar da var Avrupa’da. Ama onlar da ne yapacaklarını bilemiyorlar. Çünkü hükümetleri onlardan farklı hareket ediyor.

Türk toplumunda İsrail’e karşı gerçek bir tepki görebiliyor musunuz?

Türk hükümetinin sağlam bir duruş sergilediğini, Meclis Başkanı Bülent Arınç ve Başbakan Erdoğan’ın da doğrunun arkasında olduklarını görüyorum. Lakin, -bunu söylemek çok üzücü de olsa- Türkiye büyük oranda Amerika’ya bağımlı durumda. Bu da Türkiye’nin aynı zamanda İsrail’e de bağımlı olduğu ve özgür hareket edemediği anlamına gelir. Türk insanının Filistin ve Lübnan insanları yanında olduğunu biliyorum ama hükümet “dikkatli” olmak zorunda.

Bugün için ateşkes sağlandı fakat sorun bitmiş değil. Lübnan için çözüm nerede duruyor?

Lübnan için çözüm kolay değil, çünkü Lübnan’ın bir Hıristiyan azınlığı problemi var ama bunu göstermekten kaçınıyorlar. Siyasi güce sahip olanlar hep Hıristiyanlar ama şimdi Müslümanlar da çoğunluk olmaya ve bu güce dahil olmaya başladılar. Bu ikilik bölgede kendini hissettiriyor. İsrail Lübnan topraklarından çıkar ancak Güney Lübnan’daki Şeba Çiftliklerini elinde tutmak ister. Hizbullah da “Şeba Çiftliklerini geri almadıkça silahsızlanmayacağım” dediğine göre sorunun ne kadar karmaşık olduğu ortada. Lübnan’ın düzenli büyük bir ordusu da yok, gönüllü askerlerden oluşan ordusunda gerçek bir bütünlük de yok. İsrailli bir arkadaşım “1967’de aldığımız, barış ve huzura mani olan bu topraklar onlara geri vermeliyiz. Mısır’la da barışmak istiyorsak onlara da Sina’yı geri vermeliyiz” dedi. Görüldüğü gibi zor bir durum. Ama çözülmek istenirse de böyle basit bir çözümü var işte.

“Amerika yıllardır savaş için para verebiliyorsa barış için de verebilir” diyorsunuz. Barış ihtimali var mı sizce?

Dünya şunu anlamalı ki, bu sorunu çözmeyi ne kadar geciktirirsek terörizm de o kadar büyüyecektir ve kazanacaktır. Ölenler ve kaybedenler sadece İsrail ve Filistin olmayacak, Batı da aynı şekilde kaybedecek. Bencilliğimizin ve kayıtsızlığımızın ahlaksızlık olmasının yanısıra çok tehlikeli bir tutum içindeyiz. Tepki göstermeyi ve siyasilerimizi harekete geçirmeyi öğrenmemiz gerekiyor… Amerika bu şekilde davranmaya devam ettiği ve neo-Hıristiyanlar (fanatik olanlar) tamamıyla İsrail’i desteklediği sürece bir barış şansı yok maalesef.

Barışı imkansızlaştıran ne?

Barış için Avrupa’nın bir rolü olabilir ama İsrail yanlısı medya tarafından yanlış yönlendiriliyor. Batı dünyası olarak biz tamamen bilinçsiziz. O yüzden Londra’da, Madrid’de ve Paris’te vuku bulan terör olaylarını şaşkınlıkla karşılıyoruz. Ama ne bekliyorduk ki? Bunlar genç insanlar ve ellerinden aileleri alınıyor, gözleri önünde işkence ediliyor, bir kaos içindeler ve gelecek adına umut verici hiçbir şeyleri yok. Tabii ki çılgına döner, karamsarlığa düşerler ve karamsarlığa düşen de her şeyi yapabilir. Sivilleri öldürmek gibi eylemleri elbette desteklemiyoruz, ama neden o yolu tercih ettikleri psikolojik olarak anlaşılabilir bir şey. Eğer tüm sevdiklerini kaybetmiş, umut adına hiçbir şeyi kalmamış birinin gözüyle bakabilirseniz onu intihar komandosu olmaya götüren süreç de netleşir. Toprağı işgal eden ordu ile toprakları işgal edilen insanların dramı var orada.

İsraillilerden duyduğunuz bir barış sesi olmadı mı?

“Bir gün ölürsek bunun tek sebebi işgal ettiğimiz topraklar olacak ve bu çok acı verici” diyen İsrailliler oldu. Filistinlilere yardım eden İsrailli küçük bir grup var. 30 yıldır Filistinlilere yardım eden kadınlara İsrailliler “Arapların hayat kadını” olarak bakıyorlar. İsrail’de zulüm ve işgalin farkında olanların işi çok zor.

Barışı en çok kimler istiyor?

Kadınlar. Çocukları ölmüş İsrailli kadınlar işgali protesto ediyorlar. Filistinli kadınlar çocuklarını barikatlarda kaybediyorlar ama barış istediklerini erkeklerden daha rahat söylüyorlar. Çünkü acıyı en çok anlar biliyorlar. Oğullarının, kocalarının akşam eve gelip gelmeyeceğinin endişesini artık taşımak istemiyorlar. Gençler bıkmışlar. Filistinlilerin evlerinin yıkılmasını engellemek için İsrail buldozerlerinin önüne geçen Jeff gibi İsrailliler var; “Filistinlilerin acınmaya da sempatiye de değil, yardıma ihtiyacı var” diyor ve onlarla birlikte direniyor. İşgal edilmiş topraklarda askerlik yapmayı reddeden İsrailliler de var.

Umutsuz ve geleceksizlik onlara “Ölümden başka çare yok” mu dedirtiyor?

Konuştuğum pek çok Filistinli genç “intihar komandosu” olmaya hazır olduklarını söyledi. Çünkü tutunacak hiçbir umutları kalmamış ve bundan dolayı hepimiz suçluyuz aslında. Eğer Filistin’de yaşanılanları daha iyi yorumlayabilseydik, oradaki insanları daha iyi anlayabilseydik sokaklara çıkar, tepkimizi gösterirdik ve hükümetlerimiz de bize kulak verirdi, destek olurdu. Ama biz konforlu evlerimizde hiçbir şey yapmadan yaşamayı tercih ediyoruz. Ne diye şaşıp kalıyoruz ki bombalamalara.

Bu süreç daha büyük olayları tetikleyebilir mi?

Filistin’de yaşanılanlardan sonra, intihar komandolarının eylemleri ve terörde artma olması beklenirdi. Fakat terörün artmaması beni şaşırttı. Irak olaylarına sessiz kaldık, Filistin’e de aynısını yaptık, Lübnan’a da. Yarın belki Suriye ve İran’a da bu şekilde sessiz kalacağız, bilemiyorum. Tüm bu olanlara göz yumuyor, tatile çıkıyor, konfor içinde güzel hayatlar yaşıyoruz. Bunların karşılığında ne olacak hiç düşünmüyoruz. Elbette bir karşılığı olacak. Daha büyük terör olayları vuku bulacak Batı dünyasında.

Filistin’de yaptığınız röportajlarda sizde kalan en çarpıcı hikaye nedir?

Tüm hikâyeler çok çarpıcıydı, hepsi birbirinden zordu. Küçük Filistinli çocuk mesela: okuldan geliyor ve İsrail askerleri üç dört el ateş ediyor. Çocuğun yaptığı hiçbir şey yok. Anlattığına göre ona ateş etme oyunu oynuyorlar İsrail askerleri. Bu çocuğa İsrail için ne düşündüğünü sordum; kiminin iyi, kiminin kötü olduğunu söyledi, “bana ateş edenler kötü, yardım edenler iyi” dedi. Bir daha hiç yürüyemeyecek 12 yaşındaki bu çocuğun bu olgunluğu çok etkileyiciydi.

Çocuklara rüyalarını sordunuz mu?

Bir İsrailli avukat bana şöyle dedi: “Filistinliler nefretin ne olduğunu bilmezdi, biz onlara nefreti öğrettik.” Çocuklar rüyalarını anlattılar bana. O kadar umutsuzlar ki, “ne istersin” dediğimde “portakal yemek” diye cevap veriyorlar. Evlerinin defalarca yıkıldığını, ailelerinin götürüldüğünü ve arkadaşlarına işkence edildiğini görmüşler.

Ölümden kurtularak, en yakınlarını kaybederek hayata kırık tutunan çocuklar, hayaline sinmiş olan ölüm, savaş, bombalar ve enkaza dönmüş evleriyle büyüdüklerinde daha çok barışı mı intikamı mı hayal ederler?

Bu çocukların normale dönmesi elbette çok zor. Hatta imkansız. Çok güçlü ama nefret dolu olacaklar. Bu da onları intihar komandosu olmaya sürükleyecek. Böyle o kadar çok çocuk var ki Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da. Bu yüzden Batı dünyası böyle tehlikeli bir yer şimdi. Tabii ki bu çocuklar barışı istiyorlar ama kimse onlara barış vermiyor, aksine üzerlerine bomba yağıyor.

15 yıl Ortadoğu muhabirliği yaptınız. Bu sürede Ortadoğu’nun sizde bıraktığı iz nedir?

Muhabirlerin olanları doğru aktarmayışı beni rahatsız ediyor. Haber aktarımı çok çarpıtılabilir bir şey ve bunu yapan çok gazeteci var. Tüm dünyadaki ekonomik menfaatler yüzünden gazeteler bağımlı vaziyetteler, özgürce yazamıyorlar. Ben gazeteciyken daha farklıydı, daha özgürdük, gördüğümüzü yansıtabiliyorduk, şimdi böyle değil. O yüzden artık gazeteci değilim.

Ortadoğu’da Osmanlı döneminde sağlanan birliğe ne oldu?

Bu konu hakkında Avrupalı diplomatların, daha çok Fransızların bir yaklaşımı var, diyorlar ki: “artık Osmanlı İmparatorluğu’nun olmaması ne kötü. O zaman konuşmamız gerektiğinde bir kişiye gidiyorduk, şimdi öyle çok kişi var ki kime gideceğimizi bilemiyoruz.” Bu çok ironik çünkü bunu söyleyenler Osmanlı’ya son veren Avrupalılar.

Yeni Şafak, 21 Ağustos 2006