evrensellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evrensellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.9.14

Solcu bir kadınla kaçıyorum

YANLIŞ okumadınız.

Solcu bir kadınla 10 günlüğüne çok uzaklara kaçıyorum.
Küçük bir ayrıntı vereyim.
Solcu ama gençliğimizde haksız biçimde yaratılan "bacı" tipine uygun bir kadın değil.
Güzel... Çok güzel bir kadın.
Hakkımda yazılan bunca felaket şeyden sonra elbette solcu, üstelik güzel bir kadın benimle kaçacak değildi tabii.
O yüzden ben onunla kaçıyorum.
Aslına bakarsanız biraz gecikmiş bir kaçış bu...
Belki de bundan 35 yıl önce yapmam gereken bir şey.

* * *

Gençken üniversiteye başladığım yıllarda solcu bir kadına âşık olmak çok güzel bir şeydi. Üstelik bizim mahallemizde modaydı.
Yine de çok iddialı olmamak gerekir.
Çünkü solcu ve güzel bir kadına âşık olmak bir erkek için ille de umut verici bir gelecek vaat etmez.
İyi bir gelecek için, o kadının da size âşık olması gerekir.
Ben şanslı bir hergeleydim.
Üstelik bunlara ek bir de bonuslarım vardı.
Öğrenci odasının bir duvarında Karl Marx, öteki duvarında Mick Jagger'ın posteri asılı bir delikanlı için, hem solcu, hem güzel, hem de Pink Floyd'u sizden önce keşfeden bir kızla tanışmak...
İşte bu mucize gibi bir şeydi.
Diyorum ya, şanslı bir hergeleydim ve hayatımın ilk aşkında hattrick yaptım.
Bir kadından hayat boyu aşk bekleyebilirsiniz.
Ama hayat boyu senkronize bir yolculuk bekliyorsanız...
Tavsiye etmem... Beklemeyin.
Senkron bozulur...
Böyle bir durumda yapmanız gereken tek şey, bunun hayal kırıklığı aşamasına geçmeden şaşırma düzeyinde kalmasını sağlamaktır.

* * *

Bizim senkronumuzu Özal bozdu.
Çünkü beni kolumdan tutarak ve munis bir sesle kulağıma "Bak sana bir şey söyleyeyim" diyerek, liberalizmi anlata anlata beni liberal yaptı. Böylece solcu düşünce tarihim sona erdi. Bildiğiniz alelade bir dönek oldum yani...

* * *

Beraber yola çıktığım kadın ise dönmedi.
O hep solcu kaldı ve o yüzden yatağımız bir münazara kürsüsüne döndü.
Bazen ara verip sevişiyor, sonra kavgaya devam ediyorduk.
Sonraki yıllarda, o güne kadar yaşadıklarımızın küçük siyasi cilvelerden, sempatik ağız dalaşlarından ibaret bir şey olduğunu anladım.
Asıl kavga, AKP'nin iktidara gelişi ile patladı.
Nasıl olduysa ben de başka liberaller gibi, AKP'nin gelişine ve Erdoğan'a sempatik bakmaya başladım.
Dönen adam bir daha döndü yani...
Duran kadın ise hep durduğu yerde durdu.
Böylece yollarımız ayrılmadıysa bile yataklarımız ayrıldı.

* * *

İnsan bir dönmeye başlamasın, durmaz hep döner.
Erdoğan ve AKP'ye olan sempatim bitti. Ben yine döndüm...
Solcu kadın için sadece muhalifliğe dönmeniz yetmez. Bir de solculuğa dönmeniz gerekir.
Netice olarak, Erdoğan'a muhalif olmam, onun itirazını kesmedi ve ben yatağa dönemedim.
Yıllar geçti ve ülkemizdeki ve dünyadaki gelir dağılımındaki eşitsizlik yüzünden haftada en az iki defa azar işitiyorum.
Çünkü AKP'nin iktidara gelişinden olduğu gibi gelir dağılımındaki eşitsizlikten de beni sorumlu tutuyor.
Başucunda Thomas Piketty'nin ünlü kitabı "Capital" duruyor ve ona bakıp bakıp bana saydırıyor.
"Bütün bunları yapan bir adamla aynı evde, hatta aynı şehirde oturamam" dediği için şehirleri de ayırdık.

* * *

Son 10 yılın en hızlı tartışma konularından biri tabii ki, Küba ve Castro'ydu.
Beraber yola çıktığım kadın, Kübalıların dünyanın en mutlu insanları olduğuna inanıyor.
Şimdi bu yatak ve şehir kavgasını bir çözüme bağlamak için Küba'ya gidiyoruz.
O, geleceğin sosyalist modelini görmeye hazırlanıyor.
Bense geçmişte kalmış harika bir Marksist Disneyland'de eğlenmeye...
Yani siz bu yazıyı okurken, eşim Tansu'yla Küba'ya uçuyor olacağız.
Tabii o ev sahibi ve asli yolcu, bense embedded bir koca olarak...


-----------------------------


NOT: Yaşayacağım olaylar ve yiyeceğim azarlar nedeniyle yazılarıma iki-üç gün ara verebilirim.
Ama bayramda 4 gün boyunca
keyifle ve nefesiniz kesilerek okuyacağınız bir yazı dizisi hazırladım.
Merak etmeyin içinde
solculuk olmayacak...
 Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 30.09.2014 Salı

23.9.07

Müzik ve pop üzerine birkaç söz

Çok gergin bir ortamda yaşıyoruz. Tartışamamak en büyük sorunumuz. Özellikle de kültür tartışmayı hiç bilmiyoruz. Her seferinde konu dışında kalmış birtakım hakaret ve saldırı yazılarıyla karşılaşıyoruz. Halbuki genel itibarıyla çoğumuz "iyiyi" istiyoruz.
Bu yazımda sizinle biraz müzik tartışmak isterim. Pop müzik olsun, diğer konular olsun... Önce şunu söyleyeyim; klasik Batı müziği ve caz, haliyle Türk toplumunun "binde birine" ya da "10 binde birine" hitap etmekte.
Ama biz klasikçiler de her tür müziği dinleriz. Evde benim dönemlerim vardır mesela, Aşık Veysel dinlediğim ya da Sting, Björk, Ella Fitzgerald, Sezen Aksu, Pink Martini, Sertab Erener dönemlerim... Son zamanlarda ise Zeki Müren'in eski kayıtlarına çok merak sardım. Bir aralar Tamburi Mustafa Çavuş dinlerdim. Zülfü Livaneli dinlerim, Mercan Dede severim...
İbrahim Tatlıses de dinlerim ama bir şartla
Asıl dedelerden Dede Efendi'nin "Mevlevi Ayinleri" yıllar önce Ankara'da, kompozisyon dersinde konumuzdu, o derece mühimdir yani. Aynı Itri'nin "Nevakar"ının da bir başyapıt olması gibi.
Yani sırf senfonik müzik dinliyor değilim. Zaten bu bir besteci için çok yanlış olurdu. Şaşıracaksınız belki ama -CD'de ve halk türküsü olması şartıyla- İbrahim Tatlıses'i de dinlerim. İyi yorum, derin dalış, enerji yüklemesi de doğru (Ama arabesk dinleyemiyorum, sebebinin ne olduğunu bir ara anlatırım. Kulak ve ruhla ilgili, teknik eksikliklerle ilgili; yani sorunum "toplumsal imajlamalarla" değil, tamamen "estetik sebeplerle" ilgilidir. Her neyse)...
Bu konuları irdeleyen yazılar yazmayı düşünüyorum, sonuçta anlatmak istediklerim var.
Popla başlayalım... Kültür camiasında hakikaten güvendiğim eleştirmenler var. Tuhaftır, pop için aynı şey geçerli değil.
Söze buradan başlamamın sebebi şu; bence Türk pop müziğinin en büyük sorunlarından biri referans olabilecek eleştirmenlerden yoksun oluşudur. Klasik müziği çok iyi bilen, caz ve popun da iyisini kötüsünü daha iyi ayırt edebilir kanımca.
Müziğin ve müzisyenin dilinden iyi anlamak lazım. Armonisinden, melodisine, ritimlerinden kurgusuna kadar "bestecilikten" ve her detayıyla "yorumculuktan" iyi anlamak lazım. Bu yolda da bir ömür tüketmiş olmak lazım, "inandırıcı" olmak için...
İşte o inandırıcılığa sahip kimseye henüz rastlamadım ama rastlamayı çok isterdim.
Klasik müziğe düşman bir görüntü ise oldukça hastalıklı sonuçlar veriyor. Tartışamamak acıklı.
Klasik müzik yükselişi popu da yükseltecek
Bakın, insanlık tarihi bir duvar gibidir, her tür "tuğla"nın eklenmiş olduğu. Nasıl bilimde Darwin bizi aydınlattıysa, "ruha yansıyan güzelliğimizde" de Mozart bir o kadar aydınlatmıştır. Nasıl Einstein bize uzayın sırlarını anlattıysa, Beethoven da iç derinliklerimizdeki sırları anlatmıştır. Nasıl Mimar Sinan eserlerinin "mimari"sini son detayına kadar düşündüyse, Bach da müziğinin kurgusunu muhteşem bir matematikle düşünmüştür. Nasıl Dostoyevski edebiyatta buhranlardan bahsettiyse, Çaykovski de orkestrasyonunda bunu gerçekleştirmiştir.
Demek istediğim aslında şu: Türkiye'de klasik müziğin yükselişi, otomatikman pop müziğimizin de kalitesini yükseltecektir. Bu ise tamamen eğitim ve kültür meselesi, başka yolu yok.
Sonuçta ben Türk halkının dünyada müziğe en yetenekli halklardan biri olduğuna inanıyorum.
Tınıyı kağıda dökmeyi neden hiç öğrenmedi?
Rahmetli Onno Tunç'u ve Uzay Heparı'yı çok beğenirdim. Onların gencecik yaşlarda ölümü Türk popu için çok ama çok büyük kayıplar olmuştur.
Sezen Aksu'ya sormak lazım, "Onno Tunç, nasıl Sezen Aksu'nun kafasında tınlayan ama adını ya da yazılışını bilmediği akor ve armoni ilişkilerini hisseder, bulur ve ortaya çıkarırdı?" diye. Armonik telepati? Merak etmişimdir hep. (Burada hain bir ilişik yapıp Sezen Aksu'ya "Kafasında tınlayanları kağıda dökmeyi onca yıl niye öğrenmedi?" diye de sorabiliriz aslında. Sevinecektir bunu soran biri olmasına).
Onno Tunç'un enteresan bir sözü var: "Türk halkının Mozart'ı iyi anlaması için araya köprüler kurulması lazım." Doğrudur. O köprüler için uğraşıyoruz, uğraşanların sayısı da artmaktadır.
Peki sizce Onno Tunç niye Türk halkının Mozart'ı anlaması gerektiğini savundu?
Yıllar önce İdil Biret'in demiş olduğu sözler aklıma geldi bu noktada: "Mozart'ın müziği bizim müziğimizdir."
Doğrudur bu da. Nasıl "Einstein'ın evreni" hepimizinse, "Mozart'ın kalbi" de hepimizin. Bu gezegen bizim. Bu dehalar da bizim... İnsanoğlunun uzaydaki medarı iftiharı diyelim Mozart için.
Bir de Ruhi Su aklıma geldi. "Batı uygarlığının son 500 yılda müzikte yükselişi, bilimdeki yükselişine eşdeğerdir" der.
"Ruh duşu" alınmalı, tüm maskeler inmeli
Türkiye'nin dünyadaki bu yükselişteki yerini alabilmesi klasik müzikçileriyle mümkün olabilmekte. Cumhuriyetin kültür politikaları, Türkiye'nin dünyadaki var oluşunu sağlayacak başarıyı getirmiştir.
Klasik müzikçiler dünyada iyi yerlere geldiler. Atatürk bir mucize yarattı. Devamı? Duracak mıyız Sayın Erdoğan?
Popta da büyük başarılar oldu. Mesela Sertab (az sayıdaki eğitimli popçulardan biri, kanımca hakiki bir sanatçı, ilerleme inancıyla donanımlı) mühim bir Avrupa birinciliği hediye etmiştir Türk halkına.
Biliyor musunuz, biz müzisyenlerin içi titremekte, cumhuriyetimize bir zarar gelmesin diye... Halk gerçek müzisyenlere sahip çıkmalı.
Gerçek eleştirmenler de bu "tekrar tanışmalara" önayak olmalı. "Ruh duşu" alınmalı. Saçma çatışmalar, kıskançlıklar, yanlış ayarlar sona ermeli. Sahte kariyerler, sahte kuvvet dengeleri bitmeli. Maskeler inmeli...
Fazıl Say, Milliyet, 23 Eylül 2007