Korkut Boratav etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Korkut Boratav etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.6.17

Brzezinski, Afgan mücahitler, Manchester bombacısı

BREZİNSKİ'NİN SİCİLİNDEN 

Soğuk savaşın son yıllarında Amerikan dış siyasetinin önde gelen şahsiyetlerinden Zbigniew Brzezinski, 26 Mayıs’ta 89 yaşında öldü. 
Hayatı, marifetleri hatırlandı. Bu arada Le Nouvel Observateur’e 1998’de verdiği bir mülakatın aynı basımı da yayımlandı.  
Jimmy Carter’ın başkanlığı sırasında dört yıl Millî Güvenlik Danışmanı olarak görev yapmış olan Brzezinski’nin bu mülakatı önem taşıyor. İslamcı cihadın sonraki oluşumuna Amerikan emperyalizminin katkısını açıklıyor.
Le  Nouvel Observateur’ün ilk sorusu şudur: “Amerikan istihbaratçılarının, Afganistan’a  Sovyet askerlerinden önce girdiği iddiası doğru mudur?”  CIA’nın eski başkanı Robert Gates’in anılarında bu doğrultuda bir bilgi yer alıyordu. Fransız gazeteci, herhalde Amerikalı muhatabının yalanlamasını beklemektedir. 
Brzezinski ise yalanlamak bir yana, açık sözlülükle itiraf ediyor: “Resmî tarih görüşüne göre Afgan mücahitlere CİA yardımı, Sovyet ordusunun Afganistan’a 24 Aralık 1979’da girmesinden sonra ve  1980’de başlamıştır. Gerçek tamamen farklıdır. Başkan Carter, Kâbil’deki Sovyet yanlısı rejimin muhaliflerine gizli destek verilmesi talimatını 3 Temmuz 1979’da imzaladı. Ben de tam o tarihte Başkan’a, bu yardımın Sovyet askerî müdahalesine yol açacağını öngören bir not yolladım.”
Gazeteci soruyor: “Demek ki Sovyetlerin savaşa gireceğini bilerek onları tahrik ettiniz. Sovyetler ise, Amerikalıların gizli müdahalelerine karşı koymak amacıyla Afganistan’a girdiklerini ileri sürmüşler; kimse de onlara inanmamıştı. Haklı oldukları anlaşılıyor. Şimdi pişman değil misiniz?
Yanıt açıktır: “Rusların müdahale olasılığını artırmak için, bilerek bu adımı attık. Niye pişman olacağım? Bu gizli operasyon çok güzel bir fikirdi. Rusları Afgan tuzağına çekmiş olduk. Sovyetler sınırı geçtiği gün SSCB için de bir Vietnam savaşı yaratma fırsatımız doğmuştu; bu görüşümü Başkan Carter’a aktardım. Gerçekten de bu sayede Moskova, Sovyet imparatorluğunun dağılmasına yol açacak on yıllık bir savaşa sürüklenmiş oldu.” 
 Le Nouvel Observateur muhabiri soruyor: “Geleceğin teröristlerini silahlandırarak, eğiterek köktenci İslamı  desteklemiş olmaktan da pişman değil misiniz?”   
Brzezinski’nin perspektifleri çok sınırlıdır: “Dünya tarihinde hangisi daha önemlidir? Taliban mı? Sovyet imparatorluğunun çöküşü mü? Birkaç tedirgin Müslüman mı? Orta Avrupa’nın kurtarılması ve soğuk savaşın son bulması mı? Küresel bir İslam yoktur. Köktenci Suudi Arabistan, ılımlı Fas, Pakistan militarizmi, Batı yanlısı Mısır  veya Orta Asya laikliği… Bunların ortak özelliği nedir?”
Görülmektedir ki, soğuk savaşın son aşamalarında emperyalizmin kumanda merkezlerinde, anti-komünizm ve Sovyet rejimini zayıflatma önceliği başattır. Jimmy Carter, bugünlerde barışçı bir “âkil adam” kimliğiyle saygınlık kazanmıştır; ama Brzezinski’nin rehberliğinde dış baskılarla Sovyet rejimini çökertme senaryosunu benimseyen de odur.   
Amerika’nın Afganistan’a müdahalesinden altı yıl sonra SSCB Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri olan Gorbaçov ise, emperyalizmin saldırgan gündemini kavrayamadı. Ülkesini “kötülükler imparatorluğu” olarak tanımlayan Reagan’a safdilane bir çaresizlik içinde barışçı bir arada yaşamanın nimetlerini anlatmaya çalıştı. Kapitalizmi de anlayamadığı için silahlanma yarışının Amerikan ekonomisini ihya ettiğini fark edemedi. Reagan, hedefe yaklaşacaktır. SSCB’nin ölümünü ilan etmek ie baba Bush’a nasip olacaktır.  
Ayrıca ortaya çıkmaktadır ki, Amerikan emperyalizminin akıl hocaları, örneğin Brzezinski, tarih perspektifinden tamamen yoksundur. Afganistan’a mücahit ihracı, İslamcı cihata yol açacaktır. Dokuz yıl sonra Fransız gazeteci bu sonucu öngörmüştür; ama hâlâ Sovyet rejimini çökertmenin coşkusu içinde olan Brzezinski değil… 
Gerçekte ise, Afgan topraklarına ektiği cihat tohumları yeşermeye çoktan başlamıştı. 

MÜCAHİTLER, PARALI ASKERLER, CİHATÇILAR... 
İyi bilinen bir öyküyü kısa değinmelerle hatırlayalım: ABD’nin laik, solcu Afgan rejimini yıkmak, Sovyetleri sürdüremeyeceği bir savaşa sürüklemek için beslediği, eğittiği mücahitler, sonraki yıllarda  iki doğrultuda gelişti: Birinci olarak emperyalizmin Orta Doğu’daki “rejim değiştirme” savaşlarının “paralı askerleri” oldu. Bu kirli işi üstlenen taşeronların emrine girdi. İkinci olarak, Batı toplumlarına da taşan cihatçı dalgalara dönüştü. 
Taliban ve Saddam rejimleri  devrildikten sonra, emperyalizmin siyasî hedeflerini gerçekleştirme yöntemi değişti. Amerikalılar, Avrupalılar Orta Doğu çöllerinde ölmek istemiyorlardı. Onları cepheye sürmeden taşeronlar, “yerli” savaşçılar kullanılmalıydı.  
Tunus ve Mısır’da emperyalizmin yerli müttefiklerine karşı patlak veren anti-kapitalist halk ayaklanmaları söndürülmeliydi. İlk çözüm olarak Müslüman Kardeşler akımının iktidarlara geçmesi hedeflendi; halklar reddeti. Mısır’da geleneksel  askerî darbe seçeneği uygulandı. 
Libya ve Suriye’de uyumsuz, laik rejimleri değiştirme operasyonları planlandı. Diasporalardan “özgülük savaşçıları” derlendi; eğitildi. İkinci sınıf devletler taşeronluğu üstlendi; kendi cihatçılarını beslemeye başladı: İran destekli Şii, Suudi destekli Selefi, Körfez ve Türkiye destekli İhvan milisler… Ayaklanmalar, Batılıların silah, para ve lojistik yardımları, hava bombardımanları ile yürütüldü. Orta Doğu halkları yüzbinlerle birbirlerini kırmaya başladı. 
Ne var ki, vekâlet savaşlarının komuta zincirleri zayıftır; Brzezinski’nin İslam dünyasından Afganistan’a taşıdığı mücahitlerin bir sonraki kuşağı, kalıntıları, denetlenemeyen cihatçı çetelere dönüştü.
Sonuç, bir “Cihatçı Enternasyonal”dir. Ana halkalarını biliyoruz: Afganistan mücahitleri → El Kaide → Nusra → Işid → Diğerleri…  “Patronlara” baş kaldırmak kaçınılmazdır. Bu kıyımlar dalgasının Orta Doğu sınırları içinde kalması beklenemezdi. 11 Eylül 2001’deki New York’tan, 22 Mayıs 2017’deki Manchester’e uzayan, zincirleme saldırılar, intihar bombacıları… 
Manchester’de 22 kişinin ölümüne yol açan intihar bombacısı, Libya kökenli genç bir Britanya vatandaşı Salman Abedi’dir. Libya ve Suriye’ye  defalarca gittiği; kısa süre önce Türkiye üzerinden Manchester’e döndüğü belirlenmiştir. 
Uluslararası dayanışma mesajları ve saldırıyı lanetleyen tepkiler içinde birisi dikkat çekicidir: “Çocuklarımıza saldıran insanların suçluluğu ortadadır; ama hükümetimizin başka ülkelerde desteklediği veya yürüttüğü savaşlar ile ülkemizde patlak veren terör arasındaki bağlantılara da dikkat çekmek gerekir.” 
Teşhis, İngiliz İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’e aittir. Burjuva basını ve Muhafazakârlar tarafından “bu felaketi seçim kampanyasında kullandığı” için suçlandı.
Corbyn haklıdır; ama fazlasıyla değil, eksiğiyle… Olay, Batı’da yaşayan Müslümanların, kendilerine uygulanan ayrımcılığı, ülkelerindeki emperyalist saldırıları şiddet yoluyla protesto etmenin ötesindedir. Ortaya çıktı ki, Britanya hükümeti, ülkeye yerleşmiş olan Libyalıları 2011’de isyancı olarak Libya’ya göndermiş; sonra da intihar bombacısı olarak “ithal etmiş”tir. 
Bu doğrultudaki bir değerlendirme, Orta Doğu’yu çok yakından bilen solcu bir gazeteciden, Patrick Cockburn’den geldi: “Britanya 2011’de Kaddafi’nin devrilmesinde belirleyici bir rol oynadı. Britanya’ya yerleşmiş Libyalıların pasaportları üzerindeki kısıtlama MI5 tarafından 2011’de kaldırılmıştı ve Libya’ya gidip Kaddafi’ya karşı savaşmalarının önü açılmıştı.”  (The Independent, 27 Mayıs). Cockburn, ayrıca, bir hafta önce Libya’nın başkenti Trablus’ta bir milis saldırısı sonunda 28 kişinin öldüğünü; bu sayının Manchester kurbanlarından fazla olduğunu; ancak Batı medyasında haberleşmediğini de vurguluyor. 
Cockburn’ün “Britanya’nın Libya’ya gönderdiği cihatçılar” vurgulamasının ayrıntılı bir dökümü, A.Thomas-Johnson ve S.Cooper imzasıyla Mayıs’ta Middle East Eye’da yayımlanan bir yazıda (25 Mayıs) veriliyor. 
Bu iki gazeteci, İngiltere’ye yerleşmiş Kaddafi muhalifi Libyalılar ile görüşmüş. Ortaya çıkan tablo ilgi çekicidir.
2004’te Kaddafi ile Blair’in “çöldeki anlaşma” toplantısından ve 2005’te Londra’da 59 kişinin ölümüne açan bombalamadan sonra Britanya’daki Libyalı göçmenler üzerindeki güvenlik denetimi ağırlaştırılıyor; pasaportlarına el konuluyor. 
2011’de ise, Başbakan Cameron Kaddafi’yi devirme operasyonuna katılmayı kararlaştırıyor; ülkedeki Libyalıların konumu da, “potansiyel teröristler” den “özgürlük savaşçıları”na dönüşüyor.
İngiltere’deki Libyalılar’ın engelleri kaldırılmakla kalınmamıştır. İstihbarat görevlileri, bu insanları “Kaddafi ile savaşa katılmaları” için teşvik etmiş; her türlü kolaylığın gösterileceğini, maddi destek, hatta vatandaşlık  sağlanacağını açıklamıştır.    
Britanya özel kuvvet birliklerinden emekli olmuş uzmanların ve İrlandalı paralı askerlerin eğitim verdiği ifade ediliyor. “Libya diasporası tümüyle orada isyancıların safında savaşmaktaydı. Pek çoğu Manchester’den gelen gençlerden oluşuyordu. Bazıları Libya’yı ilk defa görüyordu. Tunus veya Malta üzerinden Libya’ya geçiliyordu.” 
İntihar bombacısının Britanya vatandaşı olan babası ve kardeşinin de bu dalga içinde isyana katılmak üzere Libya’ya döndükleri; sonradan ailecek  IŞİD’e katıldıkları da açıklandı. 

BİR ÇÜRÜME VE YIKIM TABLOSU 
Brzezinski’nin Afganistan’a mücahit yollama kararı ile başlayan, Manchester bombacısına kadar uzanan otuz sekiz yıllık bu panorama, aynı zamanda emperyalizmin çağdaş bir tablosudur. 
Ortaya çıkmaktadır ki, çağdaş emperyalizm sadece yıkıcı,  tahrip edici bir güçtür… İnşa etme melekelerinden yoksundur... Çevresini yıkarken, kendisine de zarar vermektedir. Bir çürüme hali söz konusudur.
Bu zaman dilimi içinde emperyalizmin fiyaskoları çok uzun birliste oluşturur. Birkaç hatırlatmayla yetinelim.
Emperyalizm önce laik solcu Afgan rejimini, sonra Taliban’ı devirdi; Afganistan’dan kısmen çekildi; geride yüzde 80’i Taliban tarafından denetlenen bir ülke bıraktı. İki gün önce IŞİD, Kabil’de doksan kişiyi öldürdü.
Saddam’ı İran’la savaşa yönlendirdi; sonra devirmeyi kararlaştırdı. Sonuç; İran’a dost bir hükümet, fiilen üçe bölünmüş bir ülke… Irak petrolleri üzerinde söz sahibi dahi olamayan Amerikan sermayesi… 
Suriye’ye cihatçı yığarak Esad’ı devirme programına değinmek dahi abestir. Libya’da bir bölümü Batı’dan yollanılan cihatçılar önce Kaddafi’yi linç etmiş; sonra ABD büyükelçisini  öldürmüş; Batılılar kaçmış; ülke parçalanmıştır.
Brzezinski’nin yolladığı Afgan mücahitlerinin türevleri, çocukları, dalgalarla, intihar bombacıları olarak Batı kentlerine dönmekte; masum insanları öldürmektedir. 
Kapitalizm ve emperyalizm çürümüştür; çürümektedir. Asıl soru şudur: Bu çürümeden aydınlık çıkabilir mi? Nasıl?  
Korkut Boratav, ileriHaber, 02 Haziran 2017

27.8.16

"Eski Türkiye" düşmanlığı


           Liberallerimizin bazılarında bir şartlı refleks oluştu: Türkiye’nin faşizme  sürüklenmesinin İslamcı özellikleri ortaya çıkar çıkmaz “laikçilerin ve eski Türkiye’nin suçları” söylemini yeniden başlatıyorlar.
            Nedenini tahmin ediyoruz. Siyasî İslam’la uzun süren işbirlikleri olmuştur. Bu yakınlık Kemalistlere (“Cumhuriyetçilere” diyelim) karşı ortak husumete dayanmaktaydı. Bu düşmanlığın demokrasiyle bağdaşacağına; cemaatçilerin ve AKP’lilerin samimi demokratlar  olduğuna öylesine inanmışlardır ki,   bu konudaki her hayal kırıklığı İslamcıların eleştirisini değil, Cumhuriyetçilere saldırıyı tetikliyor. Belki, “bastırılmış suçluluk duygusu” diyebiliriz.
            15 Temmuz’da yeni bir şokla karşılaştılar. İslamcı faşizmin, sık sık meşveret ettikleri  cemaatçi  kanadı darbeye kalkıştı.  Şartlı refleks yine tetiklendi. Önce darbecilerin içinde Kemalist arandı; bulunamayınca, malûm teraneye dönüldü. Tipik bir örnekle yetinelim:  “Ergenekon davaları kumpaslarla örülmüş bir süreç olarak yaşandı;… ama Türkiye’nin geleceği eski Türkiye savunuları üzerine kurulamaz.” (Nuray Mert,  Cumhuriyet 19 Ağustos).
             Yazarın meramını, ruh halini  “tercüme” edeyim: “Güvendiğimiz insanlar hukuk veya ahlak-dışı davranmış olabilirler; ama eski Türkiyeciler; sizler de masum değilsiniz!”
            İslam ile demokrasi ilişkileri üzerindeki liberal tezlerden birini, anladığım kadarıyla özetlemeye çalışayım: Halkının ezici çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede demokrasi, İslam’ın  siyasette ağırlık taşımasını zorunlu kılar. Laiklik bu durumu engelliyorsa, demokrasiden söz edilemez.
            Bu tezin temel sorunu, Müslümanlık ile siyasî İslam’ı karıştırmaktan geliyor. Müslümanlık,   halk kültürünün bir öğesidir; bir olgudur; kendine özgü bir programı yoktur. Müslümanlar bu nedenle daima birden çok siyasetle (örneğin sosyalizmle de) barışık olmuşlardır. Siyasî İslam ise farklıdır; devleti ve toplumu yeniden, dinî kurallara (kutsal kitaba, hadislere ve doktrinlere) göre biçimlendirmeyi hedefleyen bir programdır.  Bu yüzden laiklik ile uzlaşamaz.
            Liberaller, “eski Türkiye” yaftası altında cumhuriyetin ilk on beş yılına saldırmayı yeğlerler. O dönemi tartışırız; ama anlaşamayız. Tartışmayı daha yakın bir zamana, farklı bir  “eski Türkiye”ye taşıyalım. İslam’ın siyasette ağırlık taşımadığı, laikliğin (ana hatlarıyla) geçerli olduğu 1960’lı-1970’li yılların demokrasi bilançosu nasıldı?
***
            Bu yirmi yılın, hem öncesi, hem de sonrasına göre demokrasinin yeşerdiği bir zaman dilimi olduğunu ve siyasî, hukukî ve toplumsal kazanımlarının savunulması gerektiğini düşünüyorum.         
            Sadece kazanımlar mı? Tamamen “pembe bir tablo” mümkün olabilir mi? Kalıcı demokratik kazanımlar, ihsan edilmez;  mücadeleyle, ağır bedeller ödenerek elde edilir. 1960’lı-1970’li yıllarda da  demokratikleşme doğrultusundaki her hamle, toplumdaki, devletteki tüm tutucu, gerici güçlerin tepki ve direnmeleri ile karşılaştı.
            Demokratikleşme, bir boyutuyla, Türkiye’nin siyaset ve düşünce alanlarının “yasaklanan akımlara” açılmasıyla ilgilidir. 1946-1960 yıllarına damgasını vurmuş olan iki “yasaklı” akım söz konusuydu: Komünizm ve irtica… İrtica, resmi çevrelerce, “heykel kırma” gibi sembolik eylemlerle ortaya çıkan; marjinal tarikatlarla sınırlı  bir aykırılık olarak yorumlanıyor; kovuşturmalar  sınırlı tutuluyordu.   Buna karşılık önceki yıllardaki ağır baskıların “anti-komünizm” saplantısına, önceliğine dayandığını; bunun sanat, bilim, yayın, siyaset alanlarındaki ağır yansımalarını biliyoruz.
            Bu nedenle demokratikleşme, büyük ölçüde, sol, sosyalist, devrimci düşünce ve akımların ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin genişletilmesi ile gerçekleşti.
            Bu mücadelede ödenen bedeller, özetlenemeyecek kadar ağırdır; uzundur. Sosyalist partilerden (TİP’ten) başlayıp, sola dönük sendikalaşmaya (TÖS’e, DİSK’e) uzanan şiddet ve engellemelerin uzun listesi;  1969 Kanlı Pazar, 1 Mayıs 1977 kıyımları; sosyalist, devrimci dergileri, kitapları, yapıtları yayımlayan, çeviren, kaleme alan arkadaşlarımızın tutuklulukları, hüküm yemeleri; 12 Mart darbesinin şiddet ortamı içinde öldürülen, idam edilen gençler,  öğrencilerimiz, Mamak askeri cezaevinde yargılanan meslektaşlarımız; Kahramanmaraş ve  Çorum katliamları; devletin resmî ve emperyalizmle bağlantılı  “derin” katmanlarınca oluşturulan, desteklenen çetelerden kaynaklanan kanlı çatışmaların bilançosu…
            Ne var ki, bu baskı ve şiddet ortamı Türkiye’nin demokratikleşme sürecini engellemedi. Yirmi yılın kazanımları da özetlenemeyecek kadar uzundur.  1961 Anayasası’nın güvenceleri altında hukuk devletinin  temel kurallarının yerleşmesine değinmekle yetinebiliriz.  Anti-demokratik eğilimleri ağır basan sağcı hükümetler uzun yıllar Türkiye’yi yönetti. 1971-73’ün sıkıyönetim dönemi hariç, bağımsız yargı, yürütmenin keyfî, ayrımcı, yasakçı   uygulamalarını frenledi; zaman zaman engelledi. 12 Mart rejimi, bu nedenle de kalıcı izler bırakmadı.
            En önemli gelişmelerden biri, 1960 sonrasında Türkiye halk sınıflarının hızla örgütlenmesi ve bu sürecin bölüşüm ilişkilerine yansımasıdır. 1970’li yılların ortalarında Türkiye’de sendikalaşma oranı, %50 eşiğini ve bazı Avrupa ülkelerini geçti. Hızlı büyüme yıllarında ücretlerin payı istikrar kazandı; 1980 arifesinde hızla tırmandı. Tarımda üretici birlikleri köylü çıkarlarını siyasete taşıdı;  tarımsal destekleme yaygınlaştı; çiftçinin eline geçen fiyatlar göreli olarak yükseldi.
            Bu gelişimler siyaset haritasına da yansıdı. Geleneksel “yasaklı akımlar” meşru siyasete katıldı. Siyasî İslam, parlamenter mücadeleye öncülük verdi. TİP, sosyalizmi TBMM’ye taşıdı. 12 Mart darbesinden sonra Ecevit’in CHP’si, bir boyutuyla geleneksel aydınlanmacı (Cumhuriyetçi) değerlerini koruyacak; bu kimliğin ilerici bir yorumuyla demokrasi kültürünün ana öğelerini özümseyecek; halk sınıflarının ekonomik, sosyal taleplerine de açılacaktı. 1973 ve 1977 seçimlerinde emekçi oyları, geleneksel sağ siyasetten koptu; “Cumhuriyetçi sol”u temsil eden CHP’yi birinci parti yaptı.
          Parlamento dışı sosyalist solun yükselmesini de vurgulamak gerekir. 1960 sonrasında öğrenci hareketleri içinde filizlenmiş olan devrimciler, 12 Mart rejiminin yıkımını farklı akımlar içinde örgütlenerek hızla aştılar. Fabrikalarda, madenlerde, sendikalarda, üretici örgütlerinde işçilerin, köylülerin mücadelelerinin içinde yer    almaya başladılar. Aşırı sağ ve derin devletle çatışarak kent varoşlarını, Anadolu kasabalarını, mahalleleri, köyleri,  sloganları ile “tapuladılar”.
          1970’li yıllar  son bulurken, Türkiye siyasetinin ideolojik yelpazesi geleneksel Avrupa şablonuna yaklaşmaktaydı: Küçük mülk sahiplerinin gelecekten ürküntüleri üzerinde gelişen, geçmişe bakan, tutucu (Türkiye koşullarında İslamcı-milliyetçi) sağ; sermayenin çeşitli katmanlarını ve belli orta sınıf çevrelerini temsil eden orta-sağ, kentli “diplomalılar” takımını ve işçi-köylü sınıflarının bir bölümünü temsil eden Cumhuriyetçi sol ve emeğin diğer katmanlarıyla radikal aydınları kucaklayan sosyalist sol
          Daha da önemlisi, bu ayrışma içinde bir bütünüyle sol akımlar yükselmekteydi. 1973-1979 arasında siyasi İslam’ı temsil eden MSP’nin oyları %12’de %9’a düşmüştü. CHP ise seçmenlerin (“Müslümanların”) %41 eşiğini aşan oylarıyla iktidara gelmişti. Ecevit, uluslararası sermayenin programını Türkiye’ye taşıyan IMF reçetelerine direnmekteydi. Sermayenin baskısıyla gerçekleşen hükümet değişikliği bu programın hayata geçirilmesine imkân vermiyordu; zira sosyalist solun etki alanı içindeki emekçi örgütleri sert bir direnme göstermekteydi. Parlamento içindeki ve dışındaki sol siyaset, Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olmaktaydı.
          12 Eylül rejiminin sınıfsal-tarihsel işlevini bu çerçeve içine yerleştirebiliriz. Darbenin iki stratejik hedefi vardı: Türkiye’yi neoliberal dönüşüm aracılığıyla emperyalizmin hegemonyasına kayıtsız-şartsız bağlamak ve Cumhuriyetçi/sosyalist solun Türkiye siyasetindeki etkisine, ağırlığına kalıcı olarak son vermek…
          İkinci hedef, önce sıkıyönetim, sonra da 1982 Anayasası  ve uzantıları ile gerçekleşti. Sıkıyönetim uygulamaları, sosyalist muhalefeti tüm örgütleriyle, kadrolarıyla yok etti. Bu tasfiyenin halk sınıfları saflarında yaratacağı boşluk nasıl doldurulacaktı? 12 Eylül rejiminin İslamcı söylemlere yönelmesi tesadüf değildir. İslamcı siyasetten gelen Turgut Özal’ın ABD tarafından ısrarla desteklenmesi de tesadüf değildir.
          1980’li yılların sonunda siyaset haritası yeniden çizilmeye başlayacaktı. Bu yeni ortamda halk sınıfları sola mı, siyasî İslam’a mı yöneleceklerdi? 12 Eylül ve Özal yıllarının emek karşıtı politikalarını eleştiren   Erdal İnönü’nün SHP’si,  1989 yerel seçimlerde birinci parti olmuştu. Ne var ki, on yıl önce halk muhalefetini parlamento-dışında temsil etmiş olan sosyalist sol yok edilmiş; Cumhuriyetçi-parlamenter sol öksüz kalmıştı. SHP, sınıfsal muhalefet yönelişini 1991’de terk etti; seçmen tabanının emekçi bileşenleri   erimeye başladı.
          Halk muhalefetini temsil işlevi, böylece, siyasi İslam’ın ana partisi ve cemaat-tarikat grupları tarafından devralındı. 1980 öncesi devrimcilerinin örgütlenme yöntemlerini uyguladılar. Cumhuriyetçi direnme mevzileri adım adım aştılar. Türkiye halkı, AKP-Cemaat koalisyonunu     iktidara taşıdı.
***
            Yarım yüzyıl öncesine uzanan bu panorama, bence, Türkiye’de sol, siyasi İslam ve demokratikleşme arasındaki ilişkilere ışık tutabilir.
            Liberallerle tartışacaksak, demokratikleşme konusunda farklılıklarımız olacaktır. Onlar, temsilî demokrasinin ödünsüz savunucularıdır. Önemli bir bölümüne göre bu ilke, Müslüman bir ülkede siyasî İslam’ın iktidarı anlamına gelecektir. Bu iktidar, çeşitli etkenlerle engelleniyorsa, demokrasi eksik, arızalı olacaktır. Bu muhakeme çizgisini, Müslümanlık / siyasî İslam ayrımı yapmadığı için yukarıda eleştirdim.
            Yakın geçmişte kaderleri birlikte seyretmiş olan Cumhuriyetçi ve sosyalist solun demokrasi anlayışı, liberallerin ötesine gider.
            Cumhuriyetçi sol, öncelikle aydınlanmacıdır; bu nedenle dinsel yobazlığa ve Ortaçağ  kurumlarına karşıdır.  Bu özellikleriyle eleştireldir; akılcıdır; plüralisttir. Dolayısıyla özünde demokrattır. Anti-demokratik savrulmalardan arınabileceğini göstermiştir.
            Sosyalist sol ise, aydınlanmacı geleneğin son uzantısıdır. Temsilî demokrasiyle kavgalı değildir; ama doğrudan demokrasinin genişlemesinde ısrarlıdır. Bu nedenle, emekçi örgütlerinin, şuraların, halk meclislerinin siyaset sürecine eklemlenmesini; (bir anlamda “halk demokrasisi”ni) benimser. Nihaî olarak devletsiz/sınıfsız bir toplumu hedeflediği için, ilkesel olarak sonuna kadar (sınırsız) demokrattır.        

Korkut Boratav, ilerihaberiorg, 27 Ağustos 2016

12.12.12

Toplumsal muhalefetin dili

Halkların kapitalizme ve emperyalizme karşı hızla yükselen kalkışmaları, sınıf mücadelelerinin geleneksel, tarihsel dilini yeniden keşfetmek zorundadır.
Kapitalizme karşı toplumsal muhalefet dalga dalga yükseliyor; ama ciddi bir bellek kaybına uğramış olarak… “Kaybedilen bellek”, toplumsal muhalefetin tarihsel dilidir.
Bu dil, kapitalizme karşı iki yüzyılı aşkın sosyal mücadeleler içinde oluşmuştur. Mücadele öncülerinin programlarından, çalışmalarından türetilmiştir. Öncelikle diyalektik bir dildir. Ezen/ezilen; sömüren/sömürülen gibi karşıtlıklara dayanır. İkincisi, mücadelenin ortamını bir toplumsal sistem olarak adlandırmış; önceki düzenlerden ayrıştırmıştır: Kapitalizm… Sistemin temel toplumsal karşıtlıklarını belirlemek için bir toplumsal sınıf terminolojisi gerekmiş; adlandırılma buna göre yapılmıştır: Kapitalistler, burjuvazi, işçi sınıfı, aristokrasi, köylülük, toprak ağaları… Ulusal boyutları aşan kapitalizm emperyalizm olarak yeniden tanımlanmıştır.
Egemen sınıflar ise, düzeni meşrulaştıran başka bir dil geliştirmiştir. Bu anlatımda karşıtlıklar ortadan kalkmış; farklılıklar, “kader birliği içinde aynı geminin yolcuları” söylemi içinde eritilmiştir. Burjuva iktisadı, kapitalist sistemi bir analiz birimi olmaktan çıkarmış; tüm toplum biçimlerini kucaklayan, adeta evrensel bir piyasa mekanizması kavramı üzerinde odaklanmış; toplumsal sınıflar yerine üretim faktörleri; bölüşüm karşıtlığı yerine genel denge analizi geçmiştir.
Bu iki farklı dil uzun süre yan yana yaşadı. Kırk yıl önce sınıflar arasında yeni bir hesaplaşma gündeme geldi. Sermaye karşı saldırıya geçti. Siyasette, sosyal, ekonomik politikalarda tahakkümünü sınırlayan düzenlemeleri hızla aşındırdı. Sınırsız hegemonyasını ideoloji alanına da taşıması gerekiyordu. Toplumsal muhalefetin tarihsel dili hedef alındı. İdeolojik hegemonyayı tehdit eden terimler, söylemler toplum belleğinden silinmeliydi. Böylece, geleneksel burjuva ideolojisi yeni bir söyleme dönüştü.
Bu dil “masum olmayan” terimlerle yüklüdür. Örneğin, sermayenin sınırsız tahakkümünü hedefleyen saldırı, kendisini neo-liberalizm olarak adlandırdı. Vahşi kapitalizme geçişin adımlarını oluşturan programlar “reform”, emeğin geçmiş kazanımlarını savunmak “tutuculuk” olarak nitelendirildi. Dünya Bankası’nın köylü düşmanı yıkım programları piyasa dostu reformlar diye adlandırıldı. Emperyalizm, küreselleşme adını aldı.

***

Ne var ki, dünya durmuyor. Kapitalizmin vahşeti yoğunlaştıkça, mağdurlar sokağa dökülüyor. Ancak, ne istediklerini tam ifade edemeden… Zira, otuz yıldan beri siyasetin dilinde de benzer bir ayıklama yapılmıştı. Geçmişin radikal, devrimci, anarşist, sosyalist, komünist hareketlerini birleştiren ortak öğe, yani anti-kapitalist söylem unutturulmuştu. Yüzyılların mücadele geleneğini taşıyan siyasi hareketler büyük ölçüde marjinalleşmişti. Halk muhalefetinin talepleri, yeni ifade biçimleri sokaklarda aranır oldu.
Tunus’ta, Mısır’da kitleler, uluslararası sermayenin otuz yıllık saldırısının (neo-liberalizmin) dayanılmaz hale getirdiği sömürü düzenine karşı sokaklara döküldü. Ancak muhalefetlerini anti-emperyalist ve sınıfsal bir söylemle ifade edemedikleri için, iktidarları emperyalizmin yeni bekçilerine teslim ettiler.
2008 krizi ABD kapitalizminin çirkin yüzünü, siyasetin büyük sermayeye teslimiyetini tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Sokaklara dökülen mağdurlar, el yordamıyla muhalif bir söylem oluşturdular. Bunu, kendilerini (yüzde 99’u), sömürücü azınlıktan (yüzde 1’den) ayırarak ve büyük sermayeyi (“Wall Street’i işgal” sloganıyla) hedef göstererek yaptılar. Böylece, geleneksel toplumsal muhalefetin diyalektiğini, karşıtlıklar üzerine oluşturulan dilini, adeta yeniden keşfettiler. Ancak, Amerikan işçi sınıfı ile anarşist-sosyalist hareketler arasındaki bağ, yüz yıl önce kesinlikle koparıldığı için, toplumsal muhalefetin örgütlenme geleneğini hatırlaması, oluşturması güç olacaktır.
Batı Avrupa’da geleneksel Marksizmin izleri tamamen silinmemiştir. Ancak, kendiliğinden sokaklara yığılan büyük halk muhalefeti, bu geleneğe uzak durmakta; egemen ideolojinin etkisinden arınamamaktadır.
İspanya’dan bir örnek vereyim. Bu ülkede “15 Mayıs” adı altında ve büyük kitle gösterileri içinde oluşan muhalif hareketle bağlantılı, Econo Nuestra adlı bir iktisatçılar grubunun “Çatlamış Bir Avrupa’da Çevre Ülkeleri” başlıklı bildirisini geçenlerde okudum. Kendilerini “heterodoks iktisatçılar” olarak tanımlayan bu “muhalif” grubun uzun (6000 sözcüğü aşkın) bildirisinin içinde, kapitalizm, emperyalizm, sınıf, kapitalist, burjuvazi, işçi sınıfı ifadelerinin hiç geçmediğini; “işçiler” sözcüğünün ise sadece bir kez kullanıldığını şaşkınlıkla fark ettim..

***

Kısacası, halkların kapitalizme ve emperyalizme karşı hızla yükselen kalkışmaları, sınıf mücadelelerinin geleneksel, tarihsel dilini yeniden keşfetmek zorundadır. Bu arayışa başlamazlarsa muhalefetin meyvesini Araplar gibi yeni efendilere teslim edebilirler; Amerikalılar gibi “el yordamıyla” arayışa geçerken, İspanyollar gibi yollarını kaybedebilirler.
Korkut Boratav

Korkut Boratav'ın "Toplumsal Muhalefetin Dili" başlıklı köşe yazısı 27 Kasım 2012 Salı tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.