Brzezinski, Afgan mücahitler, Manchester bombacısı
BREZİNSKİ'NİN SİCİLİNDEN
MÜCAHİTLER, PARALI ASKERLER, CİHATÇILAR...
BİR ÇÜRÜME VE YIKIM TABLOSU
Gazete okumayı sevmeyenlere ilginç haberler
BREZİNSKİ'NİN SİCİLİNDEN
Okuyan
anne
saat
21:26
Labels:
cihatçı-emperyalist işbirliği,
çürüme ve yıkım,
emperyalizm,
ileriHaber,
Korkut Boratav
Liberallerimizin bazılarında bir şartlı refleks oluştu:
Türkiye’nin faşizme sürüklenmesinin İslamcı özellikleri ortaya çıkar
çıkmaz “laikçilerin ve eski Türkiye’nin suçları” söylemini yeniden
başlatıyorlar.
Nedenini tahmin ediyoruz. Siyasî İslam’la uzun süren
işbirlikleri olmuştur. Bu yakınlık Kemalistlere (“Cumhuriyetçilere”
diyelim) karşı ortak husumete dayanmaktaydı. Bu düşmanlığın demokrasiyle
bağdaşacağına; cemaatçilerin ve AKP’lilerin samimi demokratlar
olduğuna öylesine inanmışlardır ki, bu konudaki her hayal kırıklığı
İslamcıların eleştirisini değil, Cumhuriyetçilere saldırıyı tetikliyor.
Belki, “bastırılmış suçluluk duygusu” diyebiliriz.
15 Temmuz’da yeni bir şokla karşılaştılar. İslamcı
faşizmin, sık sık meşveret ettikleri cemaatçi kanadı darbeye kalkıştı.
Şartlı refleks yine tetiklendi. Önce darbecilerin içinde Kemalist
arandı; bulunamayınca, malûm teraneye dönüldü. Tipik bir örnekle
yetinelim: “Ergenekon davaları kumpaslarla örülmüş bir
süreç olarak yaşandı;… ama Türkiye’nin geleceği eski Türkiye savunuları
üzerine kurulamaz.” (Nuray Mert, Cumhuriyet 19 Ağustos).
Yazarın meramını, ruh halini “tercüme” edeyim:
“Güvendiğimiz insanlar hukuk veya ahlak-dışı davranmış olabilirler; ama
eski Türkiyeciler; sizler de masum değilsiniz!”
İslam ile demokrasi ilişkileri üzerindeki liberal tezlerden birini, anladığım kadarıyla özetlemeye çalışayım: Halkının
ezici çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede demokrasi, İslam’ın siyasette
ağırlık taşımasını zorunlu kılar. Laiklik bu durumu engelliyorsa,
demokrasiden söz edilemez.
Bu tezin temel sorunu, Müslümanlık ile siyasî İslam’ı
karıştırmaktan geliyor. Müslümanlık, halk kültürünün bir öğesidir; bir
olgudur; kendine özgü bir programı yoktur. Müslümanlar bu nedenle daima
birden çok siyasetle (örneğin sosyalizmle de) barışık olmuşlardır.
Siyasî İslam ise farklıdır; devleti ve toplumu yeniden, dinî kurallara
(kutsal kitaba, hadislere ve doktrinlere) göre biçimlendirmeyi
hedefleyen bir programdır. Bu yüzden laiklik ile uzlaşamaz.
Liberaller, “eski Türkiye” yaftası altında cumhuriyetin
ilk on beş yılına saldırmayı yeğlerler. O dönemi tartışırız; ama
anlaşamayız. Tartışmayı daha yakın bir zamana, farklı bir “eski
Türkiye”ye taşıyalım. İslam’ın siyasette ağırlık taşımadığı, laikliğin
(ana hatlarıyla) geçerli olduğu 1960’lı-1970’li yılların demokrasi
bilançosu nasıldı?
***
Bu yirmi yılın, hem öncesi, hem de sonrasına göre
demokrasinin yeşerdiği bir zaman dilimi olduğunu ve siyasî, hukukî ve
toplumsal kazanımlarının savunulması gerektiğini düşünüyorum.
Sadece kazanımlar mı? Tamamen “pembe bir tablo” mümkün
olabilir mi? Kalıcı demokratik kazanımlar, ihsan edilmez; mücadeleyle,
ağır bedeller ödenerek elde edilir. 1960’lı-1970’li yıllarda da
demokratikleşme doğrultusundaki her hamle, toplumdaki, devletteki tüm
tutucu, gerici güçlerin tepki ve direnmeleri ile karşılaştı.
Demokratikleşme, bir boyutuyla, Türkiye’nin siyaset ve
düşünce alanlarının “yasaklanan akımlara” açılmasıyla ilgilidir.
1946-1960 yıllarına damgasını vurmuş olan iki “yasaklı” akım söz
konusuydu: Komünizm ve irtica… İrtica, resmi çevrelerce, “heykel kırma”
gibi sembolik eylemlerle ortaya çıkan; marjinal tarikatlarla sınırlı
bir aykırılık olarak yorumlanıyor; kovuşturmalar sınırlı tutuluyordu.
Buna karşılık önceki yıllardaki ağır baskıların “anti-komünizm”
saplantısına, önceliğine dayandığını; bunun sanat, bilim, yayın, siyaset
alanlarındaki ağır yansımalarını biliyoruz.
Bu nedenle demokratikleşme, büyük ölçüde, sol, sosyalist,
devrimci düşünce ve akımların ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin
genişletilmesi ile gerçekleşti.
Bu mücadelede ödenen bedeller, özetlenemeyecek kadar
ağırdır; uzundur. Sosyalist partilerden (TİP’ten) başlayıp, sola dönük
sendikalaşmaya (TÖS’e, DİSK’e) uzanan şiddet ve engellemelerin uzun
listesi; 1969 Kanlı Pazar, 1 Mayıs 1977 kıyımları; sosyalist, devrimci
dergileri, kitapları, yapıtları yayımlayan, çeviren, kaleme alan
arkadaşlarımızın tutuklulukları, hüküm yemeleri; 12 Mart darbesinin
şiddet ortamı içinde öldürülen, idam edilen gençler, öğrencilerimiz,
Mamak askeri cezaevinde yargılanan meslektaşlarımız; Kahramanmaraş ve
Çorum katliamları; devletin resmî ve emperyalizmle bağlantılı “derin”
katmanlarınca oluşturulan, desteklenen çetelerden kaynaklanan kanlı
çatışmaların bilançosu…
Ne var ki, bu baskı ve şiddet ortamı Türkiye’nin
demokratikleşme sürecini engellemedi. Yirmi yılın kazanımları da
özetlenemeyecek kadar uzundur. 1961 Anayasası’nın güvenceleri altında
hukuk devletinin temel kurallarının yerleşmesine değinmekle
yetinebiliriz. Anti-demokratik eğilimleri ağır basan sağcı hükümetler
uzun yıllar Türkiye’yi yönetti. 1971-73’ün sıkıyönetim dönemi hariç,
bağımsız yargı, yürütmenin keyfî, ayrımcı, yasakçı uygulamalarını
frenledi; zaman zaman engelledi. 12 Mart rejimi, bu nedenle de kalıcı
izler bırakmadı.
En önemli gelişmelerden biri, 1960 sonrasında Türkiye
halk sınıflarının hızla örgütlenmesi ve bu sürecin bölüşüm ilişkilerine
yansımasıdır. 1970’li yılların ortalarında Türkiye’de sendikalaşma
oranı, %50 eşiğini ve bazı Avrupa ülkelerini geçti. Hızlı büyüme
yıllarında ücretlerin payı istikrar kazandı; 1980 arifesinde hızla
tırmandı. Tarımda üretici birlikleri köylü çıkarlarını siyasete taşıdı;
tarımsal destekleme yaygınlaştı; çiftçinin eline geçen fiyatlar göreli
olarak yükseldi.
Bu gelişimler siyaset haritasına da yansıdı. Geleneksel
“yasaklı akımlar” meşru siyasete katıldı. Siyasî İslam, parlamenter
mücadeleye öncülük verdi. TİP, sosyalizmi TBMM’ye taşıdı. 12 Mart
darbesinden sonra Ecevit’in CHP’si, bir boyutuyla geleneksel
aydınlanmacı (Cumhuriyetçi) değerlerini koruyacak; bu kimliğin ilerici
bir yorumuyla demokrasi kültürünün ana öğelerini özümseyecek; halk
sınıflarının ekonomik, sosyal taleplerine de açılacaktı. 1973 ve 1977
seçimlerinde emekçi oyları, geleneksel sağ siyasetten koptu;
“Cumhuriyetçi sol”u temsil eden CHP’yi birinci parti yaptı.
Parlamento dışı sosyalist solun yükselmesini de vurgulamak
gerekir. 1960 sonrasında öğrenci hareketleri içinde filizlenmiş olan
devrimciler, 12 Mart rejiminin yıkımını farklı akımlar içinde
örgütlenerek hızla aştılar. Fabrikalarda, madenlerde, sendikalarda,
üretici örgütlerinde işçilerin, köylülerin mücadelelerinin içinde yer
almaya başladılar. Aşırı sağ ve derin devletle çatışarak kent
varoşlarını, Anadolu kasabalarını, mahalleleri, köyleri, sloganları ile
“tapuladılar”.
1970’li yıllar son bulurken, Türkiye siyasetinin ideolojik
yelpazesi geleneksel Avrupa şablonuna yaklaşmaktaydı: Küçük mülk
sahiplerinin gelecekten ürküntüleri üzerinde gelişen, geçmişe bakan, tutucu (Türkiye koşullarında İslamcı-milliyetçi) sağ; sermayenin çeşitli katmanlarını ve belli orta sınıf çevrelerini temsil eden orta-sağ, kentli “diplomalılar” takımını ve işçi-köylü sınıflarının bir bölümünü temsil eden Cumhuriyetçi sol ve emeğin diğer katmanlarıyla radikal aydınları kucaklayan sosyalist sol…
Daha da önemlisi, bu ayrışma içinde bir bütünüyle sol
akımlar yükselmekteydi. 1973-1979 arasında siyasi İslam’ı temsil eden
MSP’nin oyları %12’de %9’a düşmüştü. CHP ise seçmenlerin
(“Müslümanların”) %41 eşiğini aşan oylarıyla iktidara gelmişti. Ecevit,
uluslararası sermayenin programını Türkiye’ye taşıyan IMF reçetelerine
direnmekteydi. Sermayenin baskısıyla gerçekleşen hükümet değişikliği bu
programın hayata geçirilmesine imkân vermiyordu; zira sosyalist solun
etki alanı içindeki emekçi örgütleri sert bir direnme göstermekteydi.
Parlamento içindeki ve dışındaki sol siyaset, Türkiye’nin geleceğinde
söz sahibi olmaktaydı.
12 Eylül rejiminin sınıfsal-tarihsel işlevini bu çerçeve
içine yerleştirebiliriz. Darbenin iki stratejik hedefi vardı: Türkiye’yi
neoliberal dönüşüm aracılığıyla emperyalizmin hegemonyasına
kayıtsız-şartsız bağlamak ve Cumhuriyetçi/sosyalist solun Türkiye
siyasetindeki etkisine, ağırlığına kalıcı olarak son vermek…
İkinci hedef, önce sıkıyönetim, sonra da 1982 Anayasası ve
uzantıları ile gerçekleşti. Sıkıyönetim uygulamaları, sosyalist
muhalefeti tüm örgütleriyle, kadrolarıyla yok etti. Bu tasfiyenin halk
sınıfları saflarında yaratacağı boşluk nasıl doldurulacaktı? 12 Eylül
rejiminin İslamcı söylemlere yönelmesi tesadüf değildir. İslamcı
siyasetten gelen Turgut Özal’ın ABD tarafından ısrarla desteklenmesi de
tesadüf değildir.
1980’li yılların sonunda siyaset haritası yeniden çizilmeye
başlayacaktı. Bu yeni ortamda halk sınıfları sola mı, siyasî İslam’a mı
yöneleceklerdi? 12 Eylül ve Özal yıllarının emek karşıtı politikalarını
eleştiren Erdal İnönü’nün SHP’si, 1989 yerel seçimlerde birinci
parti olmuştu. Ne var ki, on yıl önce halk muhalefetini
parlamento-dışında temsil etmiş olan sosyalist sol yok edilmiş;
Cumhuriyetçi-parlamenter sol öksüz kalmıştı. SHP, sınıfsal muhalefet
yönelişini 1991’de terk etti; seçmen tabanının emekçi bileşenleri
erimeye başladı.
Halk muhalefetini temsil işlevi, böylece, siyasi İslam’ın
ana partisi ve cemaat-tarikat grupları tarafından devralındı. 1980
öncesi devrimcilerinin örgütlenme yöntemlerini uyguladılar. Cumhuriyetçi
direnme mevzileri adım adım aştılar. Türkiye halkı, AKP-Cemaat
koalisyonunu iktidara taşıdı.
***
Yarım yüzyıl öncesine uzanan bu panorama, bence,
Türkiye’de sol, siyasi İslam ve demokratikleşme arasındaki ilişkilere
ışık tutabilir.
Liberallerle tartışacaksak, demokratikleşme konusunda
farklılıklarımız olacaktır. Onlar, temsilî demokrasinin ödünsüz
savunucularıdır. Önemli bir bölümüne göre bu ilke, Müslüman bir ülkede
siyasî İslam’ın iktidarı anlamına gelecektir. Bu iktidar, çeşitli
etkenlerle engelleniyorsa, demokrasi eksik, arızalı olacaktır. Bu
muhakeme çizgisini, Müslümanlık / siyasî İslam ayrımı yapmadığı için
yukarıda eleştirdim.
Yakın geçmişte kaderleri birlikte seyretmiş olan
Cumhuriyetçi ve sosyalist solun demokrasi anlayışı, liberallerin ötesine
gider.
Cumhuriyetçi sol, öncelikle aydınlanmacıdır; bu nedenle
dinsel yobazlığa ve Ortaçağ kurumlarına karşıdır. Bu özellikleriyle
eleştireldir; akılcıdır; plüralisttir. Dolayısıyla özünde demokrattır.
Anti-demokratik savrulmalardan arınabileceğini göstermiştir.
Sosyalist sol ise, aydınlanmacı geleneğin son
uzantısıdır. Temsilî demokrasiyle kavgalı değildir; ama doğrudan
demokrasinin genişlemesinde ısrarlıdır. Bu nedenle, emekçi örgütlerinin,
şuraların, halk meclislerinin siyaset sürecine eklemlenmesini; (bir
anlamda “halk demokrasisi”ni) benimser. Nihaî olarak devletsiz/sınıfsız
bir toplumu hedeflediği için, ilkesel olarak sonuna kadar (sınırsız)
demokrattır.
Okuyan
anne
saat
23:24
Labels:
Korkut Boratav,
Türkiye tarihi
Okuyan
anne
saat
15:03
Labels:
dil,
kavram karışıklığı,
Korkut Boratav,
solGazetesi,
yeni tanımlar