Cenk Akyol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cenk Akyol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.7.13

Protestonun yeri ve zamanı

YIL 1968. Olimpiyat Oyunları Mexico City’de düzenleniyor. Atletizmde erkekler 200 metreyi Amerikalı sprinter Tommie Smith, 19.83’lük derecesiyle ‘Dünya rekoru’ kırarak kazanıyor.

Ardından ikinciliği Avustralyalı Peter Norman elde ediyor, yarışı üçüncü sırada bitiren isimse yine bir Amerikalı, John Carlos oluyor… İki Amerikalı siyahi atlet, madalya töreni öncesi Avustralyalı Norman’a, şu soruyu yöneltiyorlar:
“İnsan haklarına inanıyor musun?” “Evet” cevabını aldıktan sonra devam ediyorlar; “Ya Tanrı’ya?”. Norman bu soruya da aynı yanıtı veriyor: “Evet.” “Madem öyle” diyorlar, “Biz bir eylem koyacağız, yardımcı olur musun?” Norman yardımcı olmakla kalmıyor, fikir de veriyor. Bir çift deri eldiven bulunuyor, birini Tommie, diğerini Carlos ellerine geçiriyor ve kürsüde, Olimpiyat tarihinin en unutulmaz protestolarından biri ortaya konuluyor.
İki atlet, çıplak ayaklarıyla çıktıkları seremonide yoksul siyah kardeşlerinin çektiği acıları, elleriyle de direnişin gücünü anlatmaya soyunuyorlar. Bu protesto ‘karşılıksız’ bırakılmıyor elbet, hemen ertesi gün ABD Milli Takım kampından kovuluyorlar ve kendilerine bir daha ‘Asil Amerikan Milli Takım forması’nı giyemeyecekleri söyleniyor. Ya ‘işbirlikçileri’ Peter Norman? Ona da Avustralya Milli Olimpiyat Komitesi, “Her şeyin bir yeri ve zamanı var. Olimpiyatlar politik gösteriler için sahne olamaz” diyor. Norman ise, yakın gelecekte tıpkı siyah dostları gibi dışlanacağı bir kadere doğru yol alırken komiteye şu cevabı veriyor: “Adaletsizliğe karşı çıkmak için uygun zaman aranmaz!”


BÖYLE DE TEPKİ OLUR MUYMUŞ?
ZAMAN bu üç büyük kalpten, bu üç büyük vicdandan yana çalışıyor, çok çok sonraları da olsa ‘resmi’ açıdan iade-i itibarlarına kapı aralanıyor. Bu enfes ‘kıssadan hisse’yi niye aktardım? ‘Gezi direnişi’ sonrası şu aralar süren ‘Cadı avı’ kapsamında Milli Takım kadrosuna dahil edilmeyen ‘Cenk Akyol tartışmaları’na ‘Tarihten bir yaprak’ mantığıyla hatırlatmalarda bulunmak için elbette.
Genç kardeşimiz Cenk, performans olarak Basketbol Milli Takımımız’ın kadrosunda yer almayı hak ediyordu, geçen sezon şampiyonluğa uzanan Galatasaray’ın etkili bir oyuncusuydu, uzun süredir hep ’12 Dev Adam’ın etkin elemanlarından biriydi ve kendisini, sportif anlamda koç Tanjeviç’in seçmemesinde mantıki bir neden yoktu. Peki neden böyle bir ‘Kesik yeme operasyonu’yla karşı karşıya kaldı?
Elbette ‘Gezi direnişi’ sırasında yaptığı bireysel tepkiden... Malum, haber kanalı vasfı taşımasına karşı olayları görmemekte ısrar eden NTV’ye karşı tavrını gösterdi ve şampiyonluk maçı sonrası, bu kanalın mikrofonu alıp yere attı. Bu hareketin ardından tartışma biraz da gösterilen tepkinin ağırlığına kaydırıldı. Mikrofon yere atılır mı, böyle hareket yapılır mı, tepki göstermek böyle olur mu vs…
Doğrusu yaşanılan sürece, akan onca kana, yitip giden hayatlara, kaybedilen uzuvlara, karartılmaya çalışılan yaşamlara bakılınca Cenk’in tepkisinin ‘estetik’ ölçüsü üzerine konuşmanın ne denli gereksiz bir tartışma olduğu öylesine aşikâr ki.

BİTMEYEN MASKELİ BALO
SONUÇ? ‘Smith, Norman ve Carlos üçlüsü’nün tepkilerinin ‘resmi’ kanallar aracılığıyla iade-i itibarı için onca zaman beklenildi, Cenk Akyol içinse beklemeye zaten gerek yok.
Yapıldığı anda kayıtlara geçti ve tarihteki yerini aldı. Üstelik ‘resmi’ kanallar, (çok ünlü bir çizgi roman repliğiyle söylersek) ‘O esnada’ ırkçı güreşçi Rıza Kayaalp’e Akdeniz Oyunları’nın açılışında bayrak taşıtıyor, geçen hafta bu sayfalarda Bilgin Gökberk’in de altını çizdiği gibi ‘Doping yapmış ve NBA tarihine bu yolla geçmiş bir basketbolcuyu, Milli Takım kadrosuna çağırıp kaptanlık görevini veriyordu. Dolayısıyla zaten ‘resmi’ kanallardan bir beklentimiz yok, mesele vicdanlı spor kamuoyunun ne olup bittiğinin farkına varması ki, onların da bütün bu ‘Maskeli balo’nun ne olduğunu çok iyi bildiklerine eminim.

REKORTMEN TÜRKİYE
FUTBOLLA yatıp futbolla kalkan bir ülke olarak, U20 Dünya Kupası’na gösterdiğimiz ‘özel’ ilgiyle, ‘Yeni bir rekor’a imza attık. Ve düzenlenen tüm turnuvalar göz önünde bulundurulduğunda, en az seyirci sayılarına sahip organizasyonuna ev sahipliği yaparak tarihe geçtik. Bu veri, şu aralar yaşadığımız onca olumsuz genel tablonun sadece bir parçasıydı.
‘Akdeniz Oyunları’nda bayrak taşıttırdığımız ve güreştirdiğimiz yetmiyormuş gibi üstüne üstlük Rıza Kayaalp’i bir de halen Kazan’da devam eden Üniversite Oyunları’na göndermişiz. Kayaalp de, neden ‘Egemenler’ tarafından ‘El üstünde’ tutulduğunu kanıtlayarak 120 kiloda ‘Altın madalya’ kazandı. Burada şu seçim çok bariz bir şekilde öne çıkıyor; var olan spora bakışımızda başarı, ahlak, vicdan, insan hakları gibi unsurların önündedir, bu kadar basit.
Bitmedi, spordaki destan yazan (!) hamlelerimiz şöyle sürüyor: Halter ve atletizmde doping yapan sporcu sayımızın haddi hesabı yok. Futbol cephesi malum, iki büyük takımımız olası Avrupa serüvenlerinin dışına itildi. Öyle bir Futbol Federasyonu Başkanımız var ki, (o gün stattaydım, gözlerimle gördüm), cumartesi günkü U20 Dünya Kupası finali seremonisinde üstelik yanında üst düzey FIFA üyeleri de varken tribünlerce yuhalandı. Ve son olarak da son Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu şampiyonu Mustafa Sayar’da doping çıktı (Kendisi şampiyon olunca çok sevinmiş ve Radikal Spor’da, ‘Tarih bunu da Sayar’ şeklinde başlık atmıştık, Evet, Sayar’ın B numunesinin açılması için başvuru hakkı bulunmakta ama sporcumuz an itibariyle başta kendisine güvenenleri ve arkasında duranları mahcup etmiştir).
İşte size Olimpiyat Oyunları’na düzenlemeye aday bir ülkenin spor âlemindeki görüntüsünden kısa özetler… 

Hürriyet, Uğur Vardan, 17 Temmuz 2013
  

‘Sayfiye’ye gönderilen çocuklar

DÜNKÜ Cumhuriyet gazetesinin manşeti: “Direnişçiler, siyasilerin değil, katiller ve tecavüzcülerin bulunduğu ağır cezalık adi mahkûmların koğuşuna yerleştirildi”.

Bakın açık açık yazıyorum.
Faşizmin dünyadaki en pespaye, en iğrenç  uygulamalarından biridir bu.
Evet, doğruysa, yapılan iş budur...
Bunu yapanlara, yaptıranlara, izin verenlere, göz yumanlara, sesini çıkarmayanlara söylüyorum:
Lütfen İtalyan yönetmen Marco Leto’nun 1973 yılında yaptığı La Villeggiatura filmini seyredin.
İngilizce “Black Holiday”(Kara Tatil) adıyla çevrilen, orijinalinin Türkçe karşılığı “Sayfiye” olan bir filmdi bu.
Bu ağır suça ortak olan yetkililere, göz yuman siyasilere, o kurumun başında bulunan bakana; Başbakan’a bu filmi özetlemek istiyorum:

* * *

1930’lu yıllar...
İtalya’da Mussolini faşizmi zirvesinde.
Vikipedi, Faşist Mussolini yönetimini şöyle özetliyor: 
-  1922 yılında kral tarafından başbakan ilan edildi.
-  Önceleri liberallerin desteğini aldı.
-  Arkasından İtalya’yı “polis devleti” haline getirdi.
-  Komünistleri ezdi.
-  Kitap ve gazetelere sansür getirdi, gazetelerin editörlerini bile o tayin etti.
-  Seçim sisteminde değişiklikler yaptı.
-  Şirketleri kontrolü altına aldı...
-  Neredeyse tüm bakanlıkların görevini kendi yüklendi.
-  Dış politikada “Pasifist antiemperyalizmin yerine agresif milliyetçiliğe” geçti.
Böyle bir politika yani.

* * *

İşte o günlerde, Komünist Parti sempatizanı bir öğretim üyesi göz altına alınır.
Mussolini rejimi siyasi tutukluları Akdeniz’de küçük bir adaya göndermektedir.
Ancak profesörün babası, adanın faşist müdürünün hocası olduğu için, ona özel bir muamele yapılıp, ev hapsine alınır.
Profesör o adadaki uygulamaları öğrenmeye başlar.
Faşist yönetimin en ağır uygulaması, siyasi tutukluları ve mahkûmları adi suçluların bölümüne göndermektir.
Yani katillerin arasına...
Bunların bir bölümü cezaevi yönetiminin adamlarıdır ve komünist mahkûmlar o koğuşlarda öldürülür.

* * *

Televizyon kanallarından rica ediyorum...
Bu filmi bir kere olsun yayınlayın.
Yayınlayın ki, Gezi’nin çocuklarını adi suçluların koğuşlarına atanlar görmese bile, onların siyasi sorumluluğunu taşıyanlar görsün.

Sporcu arkadaş o lafı telefonda söylediysen fark etmez, o öğrendi
VATAN gazetesi yazarı Murat Çelik’i kutlarım.
Benim aklıma gelmeyen çok güzel bir noktayı yakalamış.
Milli basketbolcu Cenk Akyol, Gezi olaylarına sembolik bir destek verdiği için Milli Takım kadrosundan çıkarıldı.
O da son derece ağırbaşlı ve mükemmel bir açıklama yaptı. “Bir insanın, bir televizyona konuşma hakkı kadar, konuşmama hakkı da vardır” dedi.
Çelik’in yazısından okuyorum ki...
Basketbol camiasından birçok kimse milli oyuncuyu arayıp, desteğini bildirmiş.
Ama ülkeyi öyle bir korku sarmış ki, bir teki bile bunu açıkça söyleyemiyor.
Telefon edenlere de bir çift sözüm var:
Telefonda söylediğiniz şey gizli değil... Bilin ki, büyük kulak öğrendi ve gereken yerlere istihbaratı verdi.
Yani ha telefonda söylemişsiniz, ha açık açık...
Korkunuza çare olmaz...
Hürriyet, Ertuğrul ÖZKÖK, 17 Temmuz 2013