Temelinde hırsızlık olan bir uygarlık!
***
***
***
Gazete okumayı sevmeyenlere ilginç haberler
Okuyan
anne
saat
11:20
Labels:
Aslan Bulut,
Batı medeniyeti,
Batı yalakalığı,
hayvan hakları,
milli gurur,
Yeniçağ
Okuyan
Little girl
saat
22:27
Labels:
hayvan hakları
Okuyan
Little girl
saat
16:41
Labels:
Bekir Coşkun,
hayvan hakları,
Kopek
Okuyan
Little girl
saat
15:53
Labels:
hayvan hakları,
Kutup Ayisi


| |
Okuyan
Little girl
saat
12:30
Labels:
hayvan hakları,
penguen
GENÇ adam önündeki bilgisayar ekranında çalışıyor.Ekranda gökyüzü görüntüsü var.
Bulutlar geçiyor ve yavaş yavaş bulutların üzerine çıkıyorsunuz.
Fonda çok tanıdık bir müzik.
Eric Clapton’ın "Tears in Heaven"ı çalıyor.
"Biliyorum, o kapının ardında huzur var.
Biliyorum, cennette artık gözyaşı yok."
Ve o en hüzünlü cümle:
"Biliyorum, ben oraya ait değilim..."
Evladını cennete bırakan günahkár bir ruhun yazabileceği en hüzünlü ağıt.
Mahler’inki kadar güzel bir "ölmüş çocuk şarkısı".
* * *
Bilgisayarın başındaki genç adam, geçip giden bulutların üzerine, Eric Clapton’ın kaybettiği çocuğu için yazdığı şarkıyı bindiriyor.
Biraz sonra ekrana, ince yüzlü, sakallı bir adamın görüntüsü geliyor.
Bu adam, bu dünyada Knut’un babası olarak biliniyor.
Berlin Hayvanat Bahçesi’nde annesi tarafından terk edilen küçük kutup ayısını, aylarca eliyle besleyip büyüten Thomas Dörflein, geçen hafta öldü.
Kalbi, genç sayılacak bir yaşta durdu.
Ve Almanya yasa girdi.
Geçen salı öğleden sonra Berlin’de Bild Gazetesi’nin internet editörlerinden birinin yanındayız.
Knut’un babasının ölümüyle ilgili bir klip hazırlıyor.
Klip birazdan yayına girecek.
Günün en çok okunan haberi, bu genç adamın ölümü.
Bütün gazetelerin birinci sayfasındaki en önemli iki haberden biri bu.
BZ Gazetesi, birinci sayfadan itibaren ilk 8 sayfasını ölen adama ayırmış.
Belki de Papa’nın ölümü bile insanlarda bu kadar derin bir hüzün oluşturmamıştı.
Ayı bakıcısının ölümü, sadece Almanya’da değil, dünyanın birçok yerinde insanların içine çok derinden dokundu.
Bana da çok dokundu.
Dünyada birçok insan gibi, ben de o küçük kutup ayısının yaşatılması için verilen mücadeleyi ilgiyle izledim.
O adamın, soğuk günlerde suların içine girerek yavru ayıyla oynamasını, elindeki biberonla beslemeye çalışmasını bazen sevinerek, bazen hüzünlenerek takip ettim.
Knut, bütün dünyanın, hepimizin sevgilisi oldu.
Torunum, onun için dua etti.
Fotoğrafını odasına astı.
Knut hepimizin çocuğu oldu.
Ona babalık yapması için hepimiz, o sakallı adama vekálet verdik.
Ve o başardı.
Annesinin terk ettiği küçücük beyaz ayı büyüdü.
Doğumdan hemen sonra kardeşini kaybetmesinin acısını unuttu.
Knut’un babasının ardından epey düşündüm.
Hayatımızdaki sembol hayvanları düşündüm.
Beyaz Balina Aydın’ı hatırladım.
Onun sudan başını her çıkarışında yüzüne yapışan o müstehzi, alaycı gülüşü düşündüm.
"BBANN" diye kendi kendime uydurduğum sloganı hatırladım.
"Beyaz Balina Aydın’ın nedensiz neşesi..."
Nedensiz neşelenmenin de güzel bir duygu olduğuna inandım.
Sonra bir arabanın arka koltuğuna oturtulmuş Dana Ferhat aklıma geldi.
Onun arka camdan bakışını yeniden gördüm.
Tabii bu yıl Akbük’te kışı evimizin iskelesinin üstünde geçiren Badem.
Evimizin başköşesine asılan fotoğrafı.
Başını geriye doğru atıp bize bakışı.
İyi ki hayatımızda böyle sembol hayvanlar var.
Unutulmuş, hoyratça harcanmış insanlığımızı bu sembol hayvanlar sayesinde yeniden keşfediyoruz.
* * *
Genç adamın yanından ayrılırken, Eric Clapton’ın müziği hálá devam ediyordu.
"Biliyorum, o kapının ardında huzur var.
Biliyorum, cennette artık gözyaşı yok."
Günahkár hayatımız cenneti bize mekán etmeyecek olsa da, orada mutlaka bize, bizlere ait bir şeyler var.
Yakınlarımız, tanıdıklarımız.
Ve bu dünyada huzur vermediğimiz hayvanlar.
Knut’lar, Badem’ler, Beyaz Balina Aydın’lar.
Tabii ki onların babaları...
Okuyan
Little girl
saat
11:34
Labels:
Cennet,
Ertuğrul Özkök,
hayvan hakları
BENCE bizler boşu boşuna onlara hayvanları anlatıp duruyoruz, insanlar hayvanları yeterince tanıyorlar aslında.
Koyunun kopyasını çıkartan insanoğlunun zekásı, evinin saçağındaki kuşun yavrularına yiyecek taşırken sahip olduğu anne duygusunun boyutlarını nasıl bilemez?
Ya da önceki gün izledi insanlar:
Almanya'nın Münster Hayvanat Bahçesi'ndeki goril, ölen yavrusunu uyandırmak için onu kucağından bırakmadı, okşadı, sevdi, ağladı... Ertesi gün insanoğluna bir başka haber ulaşıyordu televizyonlardan, gazetelerden:
Avustralya'da Sydney açıklarında bir balina yavrusu, annesi zannettiği bir tekneyi emmek istiyordu. Millerce teknenin altında yol aldı, annesine (!) sokulmak istedi, ona seslendi, karnı acıkınca emmeyi denedi, ama olmadı.
Tüm dünya izledi bunu.
Her gün medyada yayınlanan bu tür haberler-görüntüler, kendi sağlığı söz konusu olunca gözle görülmeyen virüslerin-mikropların dünyasını çözen insanoğluna, bahçesindeki hayvanların da duyguları olduğunu anlatmaya yetmez mi sizce?
Bal gibi yeter...
*
Ama genelde ahlaki değerlerden yoksundur insan.
Merhametsiz...
Sevgisiz...
Ve çıkarcıdır...
Toplumun içinde kalma zorunluluğu, öğretiler, kurallar, yasalar, onu öyle düzgün tutsa da bir kedi yavrusu ile baş başa kaldığında onun gerçek kimliği ortaya çıkar. Fok yavrularının kürkleri için diri diri yüzülmelerinde ya da boğa güreşlerinde, o baskılar ortadan kalktığında, gerçek yüzünü görürsünüz insanın.
Kürk mağazalarına koşarken ya da arenalarda zavallı bir dananın kılıçla delinmesini çılgınca alkışlarken... Böyledir insanoğlu...
Acımasız, merhametsiz, çıkarcı...
*
Çevrenizdeki insanlara iyi bakın.
Savunması olmayan, güçsüz, korunmasız, kimsesiz, dilsiz canlılara merhamet göstermeyenlerden korkmalısınız.
Bir gün sizin gücünüz tükendiğinde, o insanlara muhtaç olduğunuzda, savunmasız kaldığınızda, bir parça kuru ekmeği esirgediği kediden hiç farkınız olmayacaktır.
Bir kedi yavrusu olsaydım...
Size dostlarınızı saysaydım...
Okuyan
Little girl
saat
11:06
Labels:
Bekir Coşkun,
hayvan hakları,
Kedi,
merhamet,
sevgi
Yavrularının da kanatlanıp peşlerinden gelmesi için gölün üzerinde daireler çizmeye başladılar.
Ama küçük kuşların uçma zamanı gelmemişti.
Yuvalarının otları arasından başlarını yana yatırıp, gözlerini kırpıştırarak gökyüzündeki annelerine baktılar.
Anneler orada kalsalar, susuzluktan öleceklerdi.
Gitseler; yavruları orada kalacaktı.
Annelik içgüdüsü ile ölümden kaçma içgüdüleri çatıştı. Gökyüzünde dönüp durdular.
Allı turna sürüsü bir indi kuru göle, bir çıktı gökyüzüne.
Çığlıklar ata ata yavrularını bu erken ve zorunlu göçe çağırdılar, küçük kuşlar ancak bir-iki adım atabildiler, henüz gelişmemiş kanatlarını çırptılar, cılız seslerle yanıt vermeye kalktılar, gökyüzüne doğru ağızlarını açıp kapattılar.
Ama asla uçamadılar.
*
Tuz Gölü’dür burası.
Konya ile on dört il ve ilçenin kanalizasyonunu bu muhteşem göle akıtmak için devletin trilyonlar harcayıp 125 kilometre beton kanal yaptırdığı eşsiz göl...
İnsanoğlunun doğaya karşı ahlaksızlığının ve saygısızlığının en çarpıcı kanıtı olan ve bunu yok olarak ödeyen bir yeryüzü harikası...
Gelişigüzel sulama kanalları ile suyunu bir yandan çekip, öte yandan on dört yerleşimin sanayi atıklarını, fosseptiğini, kirini, pasını bağladıkları Tuz Gölü.
*
Sonra ne oldu bilmiyoruz.
Ortalık karardı, birkaç gün sonra gölün kurumuş kıyılarında çok sayıda yavru kuş buldular Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nin araştırmacıları.
Anneler gitmiş, yavrular ölmüştü.
Bir köylü, muhabire "Yaşayan bir yavru bizim gölgemizi görünce annesi sandı ki, yiyecek geldi diye birkaç kez ağzını açtı, ama öldü" dedi.
Belki son yavru kuştu...
Ve siz hálá dünyayı kimin ısıttığını, kimin iklimleri bozduğunu, suların neden kesildiğini, bahçelerimizi ve bizi kimin susuz bıraktığını merak ediyorsunuz.
Öyle mi?..
Bekir Coskun Hurriyet 07.10.2007
Okuyan
Little girl
saat
09:51
Labels:
canli,
hayvan hakları,
küresel ısınma