hayvan hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayvan hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.7.18

Temelinde hırsızlık olan bir uygarlık!

Basınımızın değerli isimlerinden Bekir Coşkun, Ottowa'da, festival meydanına yuva yapan bir göçmen kuşun yuvasının bozulmaması için bütün ülkenin nasıl seferber olduğunu anlattıktan sonra, sözü cesedi bulunan küçük Eylül ve halen kayıp olan dört yaşındaki Leyla'ya getirdi ve kıyaslama yaparak, yazısını "Böyle bir şeydir işte uygarlık. Uğruna çırpındığımız ama halkımıza anlatamadığımız şey..." diye bitirdi.

***

Yazının yayınlandığı gün Anadolu Ajansı bir haber geçti. Habere göre Çankırı'nın Orta ilçesine bağlı Kayılar köyünde bulunan Hacıkızı Türbesi'ndeki sanduka üzerine yuva yapan bülbüle köylüler sahip çıktı. Hacıkızı Türbesi'ne açık bırakılan pencereden giren bülbül, içeride bulunan sanduka üzerine yuva yaparak yumurtladı. Bir süre sonra yumurtadan çıkan yavrular, köylülerin ilgi odağı oldu. Köylüler, yavruların zarar görmemesi için türbeyi ziyarete kapattı. 
Başka bir haberde ise Bursa'daki "leylek festivali"ne yer verildi ve "Karacabey ilçesinde düzenlenen '14. Uluslararası Leylek Festivali'ne katılanlar, gözlem kulesi ve göle açıldıkları kayıklardan, evlerin çatıları ile elektrik direklerine yuva yapan leylekleri izledi." bilgisi verildi.

***

Elbette, bir toplumun uygarlık derecesi, hayvanlara davranışlarıyla ölçülebilir. Son zamanlarda kedilere köpeklere yönelik vahşet haberleriyle de sarsılıyoruz. Fakat bunlara rağmen güzel gelişmeler de yok değil. Eskiden sokak kedileri, insanlara yanaşamaz, hele hele çocukları gördükleri anda kaçarlardı. Şimdi sokak kedilerine bakan insanlarımız çoğaldı. Artık kediler insan görünce kaçmıyor. Daha geçen akşam sokakta yürürken bir kedicik, ayakkabı bağlarımla oynamak istedi...
Diğer taraftan, "kuş donuna girmek" gibi İslam öncesi kültür değerlerimiz vardır. Eski camilerimizin tamamında kuş evleri inşa edilmiştir. Beyazıt meydanında kuşlara yem atmak geleneği hâlâ devam ediyor. Yani böyle bir uygarlık anlayışından geliyoruz. "Medeniyet" Arapça olsa da "uygarlık" kelimesi daha eskidir ve Türkçedir. Uygurlardan gelir. Fakat bugün kapitalist sistemin bütün değerlerimizi birer birer yok ettiği de gerçektir.
Ayrıca Kanada da tıpkı ABD gibi yerlilerin yok edilmesiyle kurulmuş, temelinde katliam olan bir devlettir. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye'de yapılan katliamlara askerleriyle destek veren ülkelerden biridir Kanada! Yine dünyanın dört bir tarafında siyanürle altın arayıp, doğayı zehirlemektedir.
 Kısacası uygarlık ölçüsü sadece bir kuş için seferber olmak değildir.

***

Kuşuna böceğine sahip çıkan bir toplum olmak bir yana insana saygıyı unutan bir düzene geçtiğimiz de kesin. Bunun sebebi ideolojik saplantılardır. Bugün kendi ideolojilerini İslâm zanneden, kendilerinden başka kimseye hayat hakkı tanımayan, ehliyeti, liyakati tanımayan, adaleti ayaklarının altına alan bir siyasi düzen içinde yaşıyorsak sebebi ideolojik körlüktür. Liderini peygamberleştiren, siyasi duruşlarını iman haline getiren, katılmayanları da "düşman" gibi gören ve ona göre davranan insanlardan uygar davranış bekleyemezsiniz.
Kaçırılan çocuklara sahip çıkarlar, bir kuşa veya kediye, köpeğe de ilgi gösterebilirler. Fakat kendi siyasi tercihlerine karşı çıkan insanlara her türlü hakareti ederler, ellerinden gelse onlara yaşama hakkı da tanımazlar.
 Diğer taraftan, halktan alınan vergileri, dışarıdan alınan borçları, özelleştirmeden elde elden gelirleri ise nereye harcadıkları belli değildir. Bazıları "bunca köprü, geçit, tünel yapıldı ya" diye itiraz edebilir. Yollar hariç bunların tamamının parası, "yap işlet devret" modelinden dolayı halktan alınıyor!
İhalelerin yüzde 10-40 arası komisyonla verildiğini de herkes biliyor. Bu komisyonların toplamı kaç milyar dolar eder bir tahmin edin!
Dolayısıyla temeli hırsızlık olan bir düzen içinde yaşıyoruz. Hırsızlık üzerine de uygarlık kurulmaz!
Arslan BULUT, Yeni Çağ2 Temmuz 2018

30.11.08

Bekir Coşkun'a mektup

SEVGİLİ Bekir Abi, sürekli dolaşım halinde olduğumdan iletişime geçemedik.
İki hafta önce köşenizde, Türkiye'de hayvanların gördüğü eziyeti Avrupalı hayvan hakları savunucularının dillerine doladıklarını anlatan bir yazı yazmıştınız. Bundan utanç duyuyordunuz.
Ben de utancınızı paylaşıyorum, ama yine de size Avrupa'da tanık olduğum iki örneği vermek istiyorum.
Birinci olay, dünyanın en zengin ülkesi İsviçre'de geçer. Bu satırların yazarı, yatılı okul arkadaşının Neuchatel'deki evine davet edilir. Evin kapısında bir kova durmaktadır. Kovadaki suyun içinde yeni doğmuş beş kedi yavrusunun cesetleri yüzmektedir.
"Burada ádettir, yeni doğan yavruları kovada boğarlar. Niye şaşırdın ki?" der oda arkadaşı.
Ben ki yedi ceddi kedisever bir soydan gelme olup her gittiği şehirden eve hediye olarak kör, topal, kuyruğu kesik kediler getirip, örneğin "Kastamonu'nun kedileri harikadır" diyerek eşinin sabrını ölçen bir babanın kızıyım, bunu duyunca oracıkta şok geçirmez miyim? Ondan sonra da seneler boyu rüyamda suyun içinde boğulmuş kedi yavruları gördüm Bekir Abi.

***

Sonra Bekir Abi, epey zaman geçti, yabancı bir meslektaş, hanımı Fransız sanatçı, Fransa'nın güneyinde otururlar, bana dedi ki: "Bizim gelinle hanım bozuştular." "Hayrola" dedim, ressam hanım tam da gelin ziyarete geldiği gün eve dadanan bütün kedileri zehirleyerek öldürmüş! Ve 25 yıllık arkadaşım, bunu bana dünyanın en normal şeyiymiş gibi anlatıyor. Ben tabii yine şoktayım, teselli için dedi ki: "Fareden farkı yok ki onların, üstelik de hırsızlar, tezgáhta bir şey bırakmaya gelmiyor. Ayrıca zaten, bunları doğar doğmaz yavruyken torba içinde nehre atmaktır ádet olan..."
Dahası da var, ölü kedileri arkadaşımın doktoralı kızı ve hanımı toplayıp çöpe atmışlar. İngiliz gelin de bu olay üzerine tasını tarağını toplayıp memleketine dönmüş.
Arkadaşıma kızacak oldum, demez mi ki bana: "Farklı bakış açıları olabilir!"

***

Bundan 9-10 yıl önce bizim mahallede bir gecede bütün köpekleri zehirleyip vahşice öldürdüler. Ama artık böyle şeyler ender oluyor.
Erzurum'da ayağından ve gözünden yaralı kedi yavrusu için seferberlik ilan edilmiş mesela. Belediyenin Sokak Hayvanlarını Toplama ve Rehabilitasyon Merkezi, yavruyu bakıma almış.
Oralara gittiğimizde restoranlarda hayvan besleyen müşteri yok... Meydanlarda gelip geçenin sevdiği cılız köpekler de yok.
Ama galiba hayvanlar üzerinden politika yapanlar var Bekir Abi... Türkiye'de bu oluyor diye resmi ellerine verenler olursa, çocuklar gider dikilirler Avrupa Parlamentosu'nun kapısına...

***

Kovadaki ölü kediciklerin yarattığı travmadan yıllarca kurtulamayan ben...
Le Soir Gazetesi'nde iki gün önce, Belçika'daki her altı kadından birinin fiziksel şiddet gördüğünü okuyan ben...
Demek istediğim, kadınına ve hayvanına kötü davranan tek yer burası değil. Oraları cennet, burası cehennem değil. Üstelik onlar bizden 10 kat zengin ve eğitimliler.
Kendimize haksızlık yapmayalım ve siz de bu kadar üzülmeyesiniz istiyorum Bekir Abi.
Zeynep Gogus, Hurriyet, 29.11.2008

23.11.08

Bilezik...

KUCAĞINDA küçük bir köpek vardı.
Veteriner Tıp Merkezi’nin önünde dolanıp durdu bir süre.
Arada bir köpeğini okşuyor, hasta köpeği tüm acılarına rağmen o okşadıkça başını kaldırıp sahibini koklayarak öpüyordu.
Ve içeri girdiler.
Adam Karabük’te bir apartman görevlisiydi, adı; Oktay Özkul.
Köpeği Colly’nin çok hasta olduğunu anlattı, köpeği başını kaldırıp "Neler oluyor?.." der gibi onları dinledi.
Sevgili Veteriner Hekim Ateş, köpeği muayene etti. Kafasında tümör vardı ve ciddi bir ameliyat gerekiyordu.
Üstelik hemen...
Köpeğin sahibi o an elini cebine soktu, bir bilezik çıkarttı. "Bu karımın tek bileziği, çabuk gelelim diye bozdurmaya vakit bulamadım, bunu verebilir miyim?.." dedi.
Hekim Ateş’in gözleri doldu.
Adam ağladı...
Ve küçük köpek ameliyat edilmek üzere içeri alındı.

*

Van’daki vahşete, Şanlıurfa’da dört ayağı insan tarafından kesilmiş kediye, her an yurdun dört bir yanından gelen kötü-dehşet verici haberlere takılmışken...
Bir anda küçük köpeğini tedavi ettirmek için karısının tek bileziğini alıp koşan Karabük’ten Oktay’ın boynuna sarıldım, taa uzaktan uzaktan...
Onun yüce bir insan olduğunu düşündüm.
Ona, "Sen insanlığın yüz akısın" dedim, duysa da duymasa da...
Onu yüzünü görmeden sevdim...
Onunla aynı ulustan olmaktan, aynı topraklarda yaşamaktan, onunla vatandaşlığı paylaşmaktan gurur duydum...

*

Yazının tam burasında VTM’yi aradım:
Colly’nin durumu iyi. Ameliyat çok iyi geçmiş, kafası sargılar içinde öyle oturuyormuş.
Gözü kapıda...
Çünkü ben bunları bilirim; canları çok yansa da onların akılları sevdikleri insandadır, öyle beklerler...
VTM bileziği almadı, tüm masrafları karşıladı.
Belki yakında Colly, sahibinin kucağında evine dönecek.
Kolunda tek bilezik, ama yüreğinde hazineler taşıyan annesinin... Belki apartman görevlisi, ama insanlığın en yüce mertebesinde beylerbeyi olan babasının yanına...

Bekir Coşkun, 23.11.2008, Hurriyet

19.11.08

En yaşlısıydı

Debby, yıl başında dünyanın en yaşlı kutup ayısı olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmişti

AA



Winnipeg’deki Manitoba’s Assiniboine hayvanat bahçesinin yetkilisi Gordon Glover, birkaç defa felç geçiren ve organ yetmezliği bulunan 42 yaşındaki Debby adlı kutup ayısının dün uyutulduğunu söyledi.

1966 yılında Rusya’nın Kuzey Kutup bölgesinde dünyaya gelen ayının, bir yaşındayken Kanada’ya getirildiği belirtildi.

Debby, yıl başında dünyanın en yaşlı kutup ayısı olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmişti.

Kutup ayılarının çok azı vahşi doğada 20 yıl yaşayabiliyor. Bu hayvanların çoğu, korunaklı ortamlarda 30’lu yaşlarının başlarını görebiliyor.

























19.11.2008, Milliyet

8.10.08

Yolunu kaybeden penguenlere uçak

Atlas Okyanusu’nun güneyinde yolunu kaybederek kendilerini Brezilya sahillerinde bulan yüzlerce penguen, Brezilya hava kuvvetlerine ait bir uçakla yerlerine götürüldü.


LONDRA - Penguenler her yıl Patagonya yakınlarındaki soğuk sulardan kuzeye doğru yiyecek aramaya çıkıyor. Fakat bu yıl bu penguenlerin sayısındaki artış ve katettikleri mesafenin büyüklüğü herkesi şaşırttı. En az bin penguenin Brezilya sahillerine çıktığı, bir kısmının da yolda öldüğü bildiriliyor.
Penguenlerden bir kısmının Güney Amerika’nın en güney ucu olan Patagonya’dan Brezilya sahillerine kadar tahminen 3 bin kilometre yol katettikleri düşünülüyor.

İlk olarak geçtiğimiz aylarda Brezilya’nın güney sahillerinde Rio de Janeiro yakınlarına çok sayıda penguen çıktığı haberleri gelmişti.

Penguenler artık Brezilya’nın kuzey sahillerine çıkmaya başladılar. Niçin yollarını şaşırıyorlar?

Bazı uzmanlar penguenlerin davranışlarının yiyecek arama güdüleriyle açıklanabileceğini düşünüyorlar. Bu teze göre, penguenler her zaman avlandıkları balıkları bu sene bulamadılarsa, kuzeye doğru yönelmiş olabilirler. Penguenelerin avlandıkları balıkların azalmasının iklim değişikliği ya da denizlerdeki kirlenmeyle ilgili olup olmadığı ise bilinemiyor.

Brezilya sahillerine çıkan penguenlerden bir kısmının farklı balıklar yedikleri için, bazılarının ise tüylerine bulaşan mazot nedeniyle hasta oldukları görüldü.

PENGUENLERE YAZ TATİLİ
Penguenleri memleketlerine taşımak artık Brezilya hava kuvvetlerinin her yıl üstlendiği rutin görevlerden biri haline geldi. Ama bu yıl Patagonya yolcularının sayısında olağanüstü bir artış var.

Brezilya hava kuvvetlerine mensup bir Hercules tipi uçak bu hafta bine yakın pengueni Brezilya’dan Patagonya sahillerine taşıdı. Penguenler oradan okyanusa bırakıldı.

Yolunu şaşıran diğer bir grup penguen ise Brezilya donanmasına mensup bir gemi tarafından yerlerine götürülüyor.

Yaptıkları uzun yolculuktan yorgun ve zayıf düşmüş bir kısım penguen ise Brezilya’nın uçsuz bucaksız plajları ve güneşli havasıyla ünlü eyaleti Bahia’da dinleniyor.

ntvmsnbc.com, 08.10.2008

28.9.08

Cennette Gozyaslari

GENÇ adam önündeki bilgisayar ekranında çalışıyor.Ekranda gökyüzü görüntüsü var.

Bulutlar geçiyor ve yavaş yavaş bulutların üzerine çıkıyorsunuz.

Fonda çok tanıdık bir müzik.


Eric Clapton’ın "Tears in Heaven"ı çalıyor.

"Biliyorum, o kapının ardında huzur var.

Biliyorum, cennette artık gözyaşı yok."

Ve o en hüzünlü cümle:

"Biliyorum, ben oraya ait değilim..."
/_np/5665/6535665.jpg
Evladını cennete bırakan günahkár bir ruhun yazabileceği en hüzünlü ağıt.

Mahler’inki kadar güzel bir "ölmüş çocuk şarkısı".

* * *

Bilgisayarın başındaki genç adam, geçip giden bulutların üzerine, Eric Clapton’ın kaybettiği çocuğu için yazdığı şarkıyı bindiriyor.

Biraz sonra ekrana, ince yüzlü, sakallı bir adamın görüntüsü geliyor.

Bu adam, bu dünyada Knut’un babası olarak biliniyor.

Berlin Hayvanat Bahçesi’nde annesi tarafından terk edilen küçük kutup ayısını, aylarca eliyle besleyip büyüten Thomas Dörflein, geçen hafta öldü.

Kalbi, genç sayılacak bir yaşta durdu.

Ve Almanya yasa girdi.

Geçen salı öğleden sonra Berlin’de Bild Gazetesi’nin internet editörlerinden birinin yanındayız.

Knut’un babasının ölümüyle ilgili bir klip hazırlıyor.

Klip birazdan yayına girecek.

Günün en çok okunan haberi, bu genç adamın ölümü.

Bütün gazetelerin birinci sayfasındaki en önemli iki haberden biri bu.

BZ Gazetesi, birinci sayfadan itibaren ilk 8 sayfasını ölen adama ayırmış.

Belki de Papa’nın ölümü bile insanlarda bu kadar derin bir hüzün oluşturmamıştı.

Ayı bakıcısının ölümü, sadece Almanya’da değil, dünyanın birçok yerinde insanların içine çok derinden dokundu.

Bana da çok dokundu.

Dünyada birçok insan gibi, ben de o küçük kutup ayısının yaşatılması için verilen mücadeleyi ilgiyle izledim.

O adamın, soğuk günlerde suların içine girerek yavru ayıyla oynamasını, elindeki biberonla beslemeye çalışmasını bazen sevinerek, bazen hüzünlenerek takip ettim.

Knut, bütün dünyanın, hepimizin sevgilisi oldu.

Torunum, onun için dua etti.

Fotoğrafını odasına astı.

Knut hepimizin çocuğu oldu.

Ona babalık yapması için hepimiz, o sakallı adama vekálet verdik.

Ve o başardı.

Annesinin terk ettiği küçücük beyaz ayı büyüdü.

Doğumdan hemen sonra kardeşini kaybetmesinin acısını unuttu.

Knut’un babasının ardından epey düşündüm.

Hayatımızdaki sembol hayvanları düşündüm.

Beyaz Balina Aydın’
ı hatırladım.

Onun sudan başını her çıkarışında yüzüne yapışan o müstehzi, alaycı gülüşü düşündüm.

"BBANN" diye kendi kendime uydurduğum sloganı hatırladım.

"Beyaz Balina Aydın’ın nedensiz neşesi..."

Nedensiz neşelenmenin de güzel bir duygu olduğuna inandım.

Sonra bir arabanın arka koltuğuna oturtulmuş Dana Ferhat aklıma geldi.

Onun arka camdan bakışını yeniden gördüm.

Tabii bu yıl Akbük’te kışı evimizin iskelesinin üstünde geçiren Badem.

Evimizin başköşesine asılan fotoğrafı.

Başını geriye doğru atıp bize bakışı.

İyi ki hayatımızda böyle sembol hayvanlar var.

Unutulmuş, hoyratça harcanmış insanlığımızı bu sembol hayvanlar sayesinde yeniden keşfediyoruz.

* * *

Genç adamın yanından ayrılırken, Eric Clapton’ın müziği hálá devam ediyordu.

"Biliyorum, o kapının ardında huzur var.

Biliyorum, cennette artık gözyaşı yok."

Günahkár hayatımız cenneti bize mekán etmeyecek olsa da, orada mutlaka bize, bizlere ait bir şeyler var.

Yakınlarımız, tanıdıklarımız.

Ve bu dünyada huzur vermediğimiz hayvanlar.

Knut’lar, Badem’ler, Beyaz Balina Aydın’lar.

Tabii ki onların babaları...

Ertugtul ÖZKÖK 28.09.2008, HURRIYET

26.8.08

Bir kedi yavrusu olsaydım...

BENCE bizler boşu boşuna onlara hayvanları anlatıp duruyoruz, insanlar hayvanları yeterince tanıyorlar aslında.

Koyunun kopyasını çıkartan insanoğlunun zekásı, evinin saçağındaki kuşun yavrularına yiyecek taşırken sahip olduğu anne duygusunun boyutlarını nasıl bilemez?

Ya da önceki gün izledi insanlar:

Almanya'nın Münster Hayvanat Bahçesi'ndeki goril, ölen yavrusunu uyandırmak için onu kucağından bırakmadı, okşadı, sevdi, ağladı... Ertesi gün insanoğluna bir başka haber ulaşıyordu televizyonlardan, gazetelerden:

Avustralya'da Sydney açıklarında bir balina yavrusu, annesi zannettiği bir tekneyi emmek istiyordu. Millerce teknenin altında yol aldı, annesine (!) sokulmak istedi, ona seslendi, karnı acıkınca emmeyi denedi, ama olmadı.

Tüm dünya izledi bunu.

Her gün medyada yayınlanan bu tür haberler-görüntüler, kendi sağlığı söz konusu olunca gözle görülmeyen virüslerin-mikropların dünyasını çözen insanoğluna, bahçesindeki hayvanların da duyguları olduğunu anlatmaya yetmez mi sizce?

Bal gibi yeter...

*

Ama genelde ahlaki değerlerden yoksundur insan.

Merhametsiz...

Sevgisiz...

Ve çıkarcıdır...

Toplumun içinde kalma zorunluluğu, öğretiler, kurallar, yasalar, onu öyle düzgün tutsa da bir kedi yavrusu ile baş başa kaldığında onun gerçek kimliği ortaya çıkar. Fok yavrularının kürkleri için diri diri yüzülmelerinde ya da boğa güreşlerinde, o baskılar ortadan kalktığında, gerçek yüzünü görürsünüz insanın.

Kürk mağazalarına koşarken ya da arenalarda zavallı bir dananın kılıçla delinmesini çılgınca alkışlarken... Böyledir insanoğlu...

Acımasız, merhametsiz, çıkarcı...

*

Çevrenizdeki insanlara iyi bakın.

Savunması olmayan, güçsüz, korunmasız, kimsesiz, dilsiz canlılara merhamet göstermeyenlerden korkmalısınız.

Bir gün sizin gücünüz tükendiğinde, o insanlara muhtaç olduğunuzda, savunmasız kaldığınızda, bir parça kuru ekmeği esirgediği kediden hiç farkınız olmayacaktır.

Bir kedi yavrusu olsaydım...

Size dostlarınızı saysaydım...

Bekir Coskun, Hurriyet, 24.08.2008

7.10.07

Yavru kuşlar uçamadılar...

ANNE kuşlar, son birikinti suyu da kuruyan gölü terk etmek üzere havalandılar.

Yavrularının da kanatlanıp peşlerinden gelmesi için gölün üzerinde daireler çizmeye başladılar.

Ama küçük kuşların uçma zamanı gelmemişti.

Yuvalarının otları arasından başlarını yana yatırıp, gözlerini kırpıştırarak gökyüzündeki annelerine baktılar.

Anneler orada kalsalar, susuzluktan öleceklerdi.

Gitseler; yavruları orada kalacaktı.

Annelik içgüdüsü ile ölümden kaçma içgüdüleri çatıştı. Gökyüzünde dönüp durdular.

Allı turna sürüsü bir indi kuru göle, bir çıktı gökyüzüne.

Çığlıklar ata ata yavrularını bu erken ve zorunlu göçe çağırdılar, küçük kuşlar ancak bir-iki adım atabildiler, henüz gelişmemiş kanatlarını çırptılar, cılız seslerle yanıt vermeye kalktılar, gökyüzüne doğru ağızlarını açıp kapattılar.

Ama asla uçamadılar.

*

Tuz Gölü’dür burası.

Konya ile on dört il ve ilçenin kanalizasyonunu bu muhteşem göle akıtmak için devletin trilyonlar harcayıp 125 kilometre beton kanal yaptırdığı eşsiz göl...

İnsanoğlunun doğaya karşı ahlaksızlığının ve saygısızlığının en çarpıcı kanıtı olan ve bunu yok olarak ödeyen bir yeryüzü harikası...

Gelişigüzel sulama kanalları ile suyunu bir yandan çekip, öte yandan on dört yerleşimin sanayi atıklarını, fosseptiğini, kirini, pasını bağladıkları Tuz Gölü.

*

Sonra ne oldu bilmiyoruz.

Ortalık karardı, birkaç gün sonra gölün kurumuş kıyılarında çok sayıda yavru kuş buldular Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nin araştırmacıları.

Anneler gitmiş, yavrular ölmüştü.

Bir köylü, muhabire "Yaşayan bir yavru bizim gölgemizi görünce annesi sandı ki, yiyecek geldi diye birkaç kez ağzını açtı, ama öldü" dedi.

Belki son yavru kuştu...

Ve siz hálá dünyayı kimin ısıttığını, kimin iklimleri bozduğunu, suların neden kesildiğini, bahçelerimizi ve bizi kimin susuz bıraktığını merak ediyorsunuz.

Öyle mi?..

Bekir Coskun Hurriyet 07.10.2007