Neydim değil, Ne Olacağım...
Türkiye'de zenginler, yahut patronlar kulübü diye bilinen TÜSİAD'a karşı, birdenbire politikacıların zehir zemberek "bölücülük" suçlamaları manşetleşti basının gündeminde.
- Moskova'ya, Moskova'ya...
Birçok kez de linç girişimleri yaşanırdı.
Bu ne kaderin cilvesidir, ne de kendini bilmezliğin bir sataşması.
Yazar suçlamalarından, TÜSİAD suçlamalarına nasıl gelindiği hemen anlaşılırdı.
Aristokratların egemenliğindeki toprak köleliliğinden; fabrika üretimlerinin patronlarıyla mayalanan, burjuva sınıfı egemenliğine nasıl geçildi?
İşçi sınıfının kol gücüyle yaptığı üretimden; kömür ve buhar gücüyle yapılan üretime; buhar gücüyle yapılan üretimden, petrol ve doğal gaz gücüyle yapılan üretime; nükleer enerjiye, elektroniğe, otomasyona nasıl geçildi?
Ve Dünya Savaşları'ndan Avrupa Birliği'ne; "ulus-devlet" modeline bağımlı yerel ekonomilerden, küresel ekonomiye nasıl geçildi?
"Değişime ve gelişime set çekmeye çalışan bazı siyasi akımlar; yeniliklere direnen statükocu kesimler; 301 örneğindeki gibi, demokratik açılımlar lehine irade koymak yerine, mevcut atmosfere kendini teslim edenler; karamsarlığı besliyor"
"Bağımsızlık" adı altında kutsallaştırdıkları "devlet" kavramının arkasına sığınarak; kendi saltanatlarını sürdürmek ve yönetilen kesimin bireylerini susta durdurmaya kalkarak, adeta gizli bir iç sömürge manzarası gösteren "statüko"nun sürüp gitmesini isteyenler...
Ve "İslam-Hıristiyan" çatışması gibi gösterilen çatışma da, gerçekte "köylülük - kentleşmişlik" çatışmasıydı.
1848'in Proletarya Enternasyonalizmi; değişen enerji kaynakları ve işçi sınıfının tarihe gömülmeye başlamasıyla, "Burjuva Enternasyonalizmi"ne dönüşmüştü.
Ne var ki, bireylerin "yaşam kalitesi" açısından, neden Yunanistan'ın 65 basamak altında kalındığını açıklamaya hiç yanaşmayan Statüko'nun kapı muhafızları; kutsallaştırdıkları sloganlarla, belalı çalkantı ve cinayetlerin de pıtıraklaşmasına neden olabilirlerdi.
Ama birtakım donanımı ve kapasitesi düşük kesimler; çeşitli demagojilerle, sloganlara cankurtaran simidine sarılırcasına sarılmak zorundaydılar.
İleri bir hamleydi, çünkü "erkek millet"; zıt yönden değerlendirildiğinde "kadınsız millet" olmakla övünme garipliğine düşülmüş bir ülkede; ekonomik açıdan 21. yüzyılı en iyi algılayan bir örgütün başına genç bir hanımın seçilmesi, zorlama bir Kemalizm'in yerini, sosyo-ekonomik bir dönüşümün aldığını gösteriyordu...
Keşke TÜSİAD, önüne gelen politikacının rahatça ateş edebildiği bir örgüt olmanın ötesinde bir serpilmeye daha çabuk ulaşabilseydi.
O zaman "gelişmiş"lik payesine erişme motoru da, daha hızlı çalışırdı.
Durdurulamayan diyalektik bir değişimin cilveleri işte...
***
Vaktiyle Türkiye'de "Devlet eliyle kişilerin nasıl zengin edildiğini", "ulusal gelirin dağılımındaki uçurumları", "en büyük düşmanın yoksulluk olduğunu" açığa çıkarmak isteyen kalemler; "komünistlik"le suçlanır ve TCK'nın 142'nci maddesinin çiğnendiği gerekçesiyle ağır ceza mahkemesine verilirdi.***
O yazı emekçileri, nerede halka açık bir konuşma yapmaya kalksalar; her yerde hazır ve nazır olan belirli gruplar, hemen bağırmaya başlarlardı:- Moskova'ya, Moskova'ya...
Birçok kez de linç girişimleri yaşanırdı.
***
Bugün aynı kezzaplı rüzgarlarla TÜSİAD, "bölücülük" yapmakla suçlanıyor.Bu ne kaderin cilvesidir, ne de kendini bilmezliğin bir sataşması.
***
Kozmos'daki durdurulamaz değişimlerle, bu değişimlerin nasıl bir zıtlaşma sonucu bir zıplama yaptığı ve bu doğa olgusunun "yer" küresi üstündeki insan toplumlarına nasıl yansıdığı; Türkiye'de de tekmelene tekmelene reddedilmese ve "değişim"in bilimsel mekanizmasını incelemek yasaklanmasaydı...Yazar suçlamalarından, TÜSİAD suçlamalarına nasıl gelindiği hemen anlaşılırdı.
***
Taş devrinden Uzay Çağı'na nasıl gelindi?Aristokratların egemenliğindeki toprak köleliliğinden; fabrika üretimlerinin patronlarıyla mayalanan, burjuva sınıfı egemenliğine nasıl geçildi?
İşçi sınıfının kol gücüyle yaptığı üretimden; kömür ve buhar gücüyle yapılan üretime; buhar gücüyle yapılan üretimden, petrol ve doğal gaz gücüyle yapılan üretime; nükleer enerjiye, elektroniğe, otomasyona nasıl geçildi?
Ve Dünya Savaşları'ndan Avrupa Birliği'ne; "ulus-devlet" modeline bağımlı yerel ekonomilerden, küresel ekonomiye nasıl geçildi?
***
Asla durdurulamayan ve gitgide hızlanan böylesi bir "değişim" tablosunda; kimler statükocu yani tutucu, kimler değişimciydi?***
Önceki günkü TÜSİAD Genel Kurulu'nda, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç, bakın ne diyordu:"Değişime ve gelişime set çekmeye çalışan bazı siyasi akımlar; yeniliklere direnen statükocu kesimler; 301 örneğindeki gibi, demokratik açılımlar lehine irade koymak yerine, mevcut atmosfere kendini teslim edenler; karamsarlığı besliyor"
***
Modern teknoloji sayesinde değişen enerji kaynakları ve üretim biçimleri sonucu; kol gücüne dayalı işçi sınıfına ihtiyaç azalırken; kendi iç pazarını aşan üretim sektörü de; küreselleşmiş bir dünyada, yoksulluğun azalmasını ve müşterilerin yaygınlaşmasını istiyordu.***
Böylesi bir değişime karşı çıkanlar kimlerdi?"Bağımsızlık" adı altında kutsallaştırdıkları "devlet" kavramının arkasına sığınarak; kendi saltanatlarını sürdürmek ve yönetilen kesimin bireylerini susta durdurmaya kalkarak, adeta gizli bir iç sömürge manzarası gösteren "statüko"nun sürüp gitmesini isteyenler...
***
Özellikle dış dinamikler, köylü ağırlıklı böyle bir yapılanmayı zorluyordu.Ve "İslam-Hıristiyan" çatışması gibi gösterilen çatışma da, gerçekte "köylülük - kentleşmişlik" çatışmasıydı.
1848'in Proletarya Enternasyonalizmi; değişen enerji kaynakları ve işçi sınıfının tarihe gömülmeye başlamasıyla, "Burjuva Enternasyonalizmi"ne dönüşmüştü.
***
Statüko'ya karşı, TÜSİAD'ın "değişim"den yana ilerici bir kimlik sergilemesi hiç de şaşırtıcı değildi.Ne var ki, bireylerin "yaşam kalitesi" açısından, neden Yunanistan'ın 65 basamak altında kalındığını açıklamaya hiç yanaşmayan Statüko'nun kapı muhafızları; kutsallaştırdıkları sloganlarla, belalı çalkantı ve cinayetlerin de pıtıraklaşmasına neden olabilirlerdi.
***
TÜSİAD'ın ve kendi uğraş alanlarında evrensel bir kaliteye özen gösterenlerin; "onlar-biz" ayrımından medet ummaya ihtiyaçları yoktu.Ama birtakım donanımı ve kapasitesi düşük kesimler; çeşitli demagojilerle, sloganlara cankurtaran simidine sarılırcasına sarılmak zorundaydılar.
***
TÜSİAD'ın, işadamları arasındaki iş hanımlarından Arzuhan Doğan Yalçındağ'ı da başkanlığa seçmesi "değişim" öncülüğünde ileri bir hamleydi.İleri bir hamleydi, çünkü "erkek millet"; zıt yönden değerlendirildiğinde "kadınsız millet" olmakla övünme garipliğine düşülmüş bir ülkede; ekonomik açıdan 21. yüzyılı en iyi algılayan bir örgütün başına genç bir hanımın seçilmesi, zorlama bir Kemalizm'in yerini, sosyo-ekonomik bir dönüşümün aldığını gösteriyordu...
***
Avrupa Birliği üyeliği gerçekleşinceye dek, birtakım çalkantıların yaşanması da olası görünmede.Keşke TÜSİAD, önüne gelen politikacının rahatça ateş edebildiği bir örgüt olmanın ötesinde bir serpilmeye daha çabuk ulaşabilseydi.
O zaman "gelişmiş"lik payesine erişme motoru da, daha hızlı çalışırdı.
***
Vaktiyle yazı adamlarına karşı "komünistlik" suçlamaları, nasıl oldu da TÜSİAD'a karşı "bölücülük" suçlamalarına dönüştü?Durdurulamayan diyalektik bir değişimin cilveleri işte...
Çetin Altan, Milliyet, 27 Ocak 2007