İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.3.13

Bir İzmirli'nin mektubu

DİYANET İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez'in İzmir'le ilgili sözlerinden sonra bir yazı yazdım. "İzmir Müslüman'ıyım" diyerek.
Belki okudunuz.
Okumayanlar için hülasasını tekrarlayayım.
Dedim ki: "Diyanet İşleri Başkanı'nın İzmir'in dindarlığıyla ilgili sözlerine niye kızıyorlar anlamıyorum. Başkan 'İzmir'in farklı bir dindarlığı var. İzmir'in daha barışçı, daha gönül diline sahip, çok güzel bir dindarlığı var' dedi. Bu sözlere kızılmaz. Keşke tüm Türkiye'nin dindarlığı böyle olsa."
İzmirli okurlardan itiraz geldi.
Birini sizlerle paylaşmak istedim:
"Saygıdeğer Beyefendi,
Yazılarınızı devamlı olarak okumaktayım.
Ben 1957 yılının Mayıs ayında Erzurum'dan İzmir'e annemin sağlık nedeniyle göçmüş, 6 çocuğu olan bir ailenin ferdiyim.
Bizlere temel eğitimi veren değerli ilk ve ortaokul öğretmenlerimi saygıyla anıyorum.
İyi ki temel eğitimi İzmir'de ve aydın düşünceye sahip hepsi birbirinden değerli öğretmenlerden almışım. Dini eğitimimizi de İzmir'in Balçova İlçesi'ndeki (o zamanlar merkeze bağlı köy idi) eski bir camide açılan Kuran kursunda almıştık.
İzmir'de yaşayan ailelerin pek çoğu da benzer şekilde çocuklarını yaz dönemi açılan bu kurslara göndermiştir.
Anlayacağınız İzmir'in insanları, dini eğitimini alan, yeri ve zamanında vecibelerini gerçekleştiren, dini gereklerin kişi ile Tanrı arasında olması gereken hususlar olduğuna inanan kişiler olarak yetiştirilmiş ve uygulamaları bu yönde olmuştur.
Kurallara uyarlar, çünkü insan olmanın ve insanca yaşamanın gereğidir.
Nasıl ki bu dünya kurallarına uyuyor ise kendisini öbür dünyaya hazırlamak için de vecibelerini yerine getirir. Riyakârlık yapmaz. Mevlânâ hoşgörüsüne sahiptir. Yardımda sınır tanımaz. Cana yakındır, kendisinden yardım isteyen olursa kadın veya erkek fark etmez hemen yardımına koşar.
Hem milli hem de dini bayramları büyük bir heyecanla kutlar. Ezanın yokluğunun ne olduğunu bildiği gibi, işgalin, bayrağın semalarda nazlı nazlı dalgalanmasının yokluğunun ne olduğunu da bildiği için onu her şeyden çok sever ve herkesten kıskanır.
9 Eylül sabahını yaşadığı için, devrimleriyle kendisine insan olmanın ne olduğunu öğreten ve insanca yaşaması için gerekli devrimleri yapan ATA'sını, onun devrimlerini kimseye bırakmaz, kimseye ezdirmez ve yok olmasına müsaade etmez.
Kadir ve kıymet bilir.
Herkese kucak açar, Mevlânâ'nın tabiriyle 'Kim olursan ol gel' der ve ona hayat verir.
İşte böyledir İzmir ve İzmirli.
Gelelim Sayın Diyanet İşleri Başkanı'na; kendileri profesördür. Kutsal kitabımızı en iyi bilmesi gereken kişi olmasına rağmen nasıl oluyor da insanların dinini yargılayabiliyor. Sanırım Kuran-ı Kerim'i tam anlamamış ki orada 3 ayrı ayette yüce Allah, peygamberine 'Sana vahiy yoluyla söylemiş olduklarımı insanlara tebliğ et' diyerek insanlara bir şey dikte ettirmemesi gerektiğini, yalnız ve yalnız tebliğle sorumlu olduğunu söylerken, acaba bu şahsın elinde bir din ölçer aleti var da bizler mi bilmiyoruz?
O ve onun gibiler kendilerini yüce Yaratan'ın yerine koyarak insanların dinini ölçüyor.
Bu Allah'a şirk koşmak değil de nedir?
(...) Acizane tavsiyem, Sayın Diyanet İşleri Başkanı ve onun gibileri yüce kitabımızı çok iyi okusunlar, anlasınlar ve insanların dinini ölçmek yerine dinin gerçeklerini anlatsınlar, öğretsinler ve bıraksınlar herkes dinini Tanrı'sı ile kendi arasında olan ilişkiler yumağı olarak yaşasın."
 Fatih Altaylı, Habertürk, 30 Mart 2013 

İzmir’i bırakın dağınık kalsın

HAYATTA, beş vakit namaz kılmakla, ramazanda oruç tutmakla, kadınsan başını örtmekle irfan sahibi olunmuyor.
İnsan yaşadıkça, tecrübe ettikçe, tecrübelerinden ders çıkardıkça, o dersi hayatının geri kalanında baş tacı ettikçe irfan sahibi oluyor.
Maneviyatın da tek yolu dinden geçmiyor.
Hadi dinden geçti diyelim...
Safi Müslümanlara bahşedilmiyor.
Size İzmirli çocukların nasıl büyüdüğünü anlatayım...
En azından benim nasıl büyüdüğümü.
Nüfus cüzdanımdaki din hanesinde İslam yazıyor.
Babaannem ve dedem hacıydı.
Aynı zamanda Atatürkçülerdi.
Evimizde yaşayan Hatice abla her yıl hacca giden, tesettürlü, odasına Saddam posteri asan Lübnan asıllı bir kadındı.
Gündelikçimiz Nuray, vaktiyle polislerin bile girmeye korktuğu Kadifekale’de yaşayan bir Kürt’tü.
Yuva niyetine gittiğim yer, Protestan çocuklarla bahçesinde oynadığım kiliseydi.
Anaokulum, Katolik rahibelerle dolu İtalyan anaokuluydu.
Lisem vaktiyle misyonerlik yapmak üzere şehre gelmiş bir okuldu.
Ve ben tek değildim.
Birçok İzmirli benzer yoldan geçmiştir.
Biz İzmir’de mensubu olduğumuz dini ortak paydaya koyarak büyümedik.
Biz, safi Kurban ve Şeker bayramlarını kutlayarak büyümedik.
Çocukluğumuz, ergenliğimiz camiler kadar kiliselerde, sinagoglarda geçti.
Mevlitler kadar vaftiz törenleri, bar mitzvah’lar, Noel partileri, Hamursuzlar, Paskalyalar da hayatımızın içindeydi.
Sırf şerbeti değil, kestaneli hindileri, mayasız ekmekleri de mideye indirdik.
Her baharda yumurta boyadık.
Bir kere değil, pek çok kez Meryem Ana’nın evine gidip mum diktik...
Efes’in taşları üzerinde çoktanrılı kültürleri anlamaya çalıştık.
İmamların “Abdestli kadınlar da öne buyursun” dediği cenazelerde bulunduk.
Tek tip dindarlığa tezat olarak doğrudur, İzmir’in farklı bir dindarlığı vardır.
“Herkesin dini kendine” klişesini çürütürcesine...
“Herkesin dini herkese” türünde bir dindarlığı.
İrfan dayatmaya özlem duyduğunuz İzmir, pek çoklarının hayat boyu uğraşıp edinemeyeceği irfanı damarlarında döndürüyor.
Zira İzmirli çokkültürlülüğü, tahammülü, anlayışı sonradan öğrenmiyor, onun içine doğuyor.
Gâvurdu, irfansızdı diye diye kaşımayın artık.
Zira İzmirlileri değil, kendinizi kaşıyıp kanatıyorsunuz.
İzmirliye değil, size zarar.
Üstüne gittikçe daha fena püskürtülüyorsunuz.
Hürriyet, Melis Alphan, 30 Mart 2013