Ali Sami Yen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Sami Yen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.1.11

Sen taraftarsın, haddini bileceksin

Ne söylenirse onu yapacaksın. Kimi hedef gösterirsek ona yükleneceksin. Ama, birkaç senedir sınırları aşıyorsun. Haddini ve yerini bil. Yoksa yapacağımızı biliriz.
Sen taraftarsın, haddini bileceksin. Görevlerin var, ödevlerin var, sorumlulukların var. Bunları her gün yeniden ezberleyeceksin. Ne söylenirse onu yapacaksın. Biz kimi hedef gösterirsek ona yükleneceksin. Gerektiğinde eline sopa da, bilet de veren biziz, karakoldan alan da. O yüzden yediğin ekmeğe ihanet etmeyeceksin. Sözümüzden çıkmazsan sahaya insen de kurtarırız, yasaklansan da sokarız seni stada. Ama sınırı aşıyorsun bu aralar.
Bak, birkaç senedir başına buyruk bir hava seziyoruz sende. Bize minnetin yokmuş gibi davranıyorsun. Eğitim sistemi bile sorgulama diyor, sen kendince bir şeyleri sorguluyorsun. İnternet senin ahlakını bozdu. Oraya buraya kendince yazılar yazıyor, hikmetimizi kurcalıyorsun. Her konuda fikrin var artık. Kulübün nasıl yönetileceğine de kafa yoruyorsun, malî kongre kayıtlarına da sızıyorsun, yetmiyor basına da sızıyorsun. Sözünün bir değeri var zannediyorsun. Yanılıyorsun. Sana mı soracağız stadın nasıl yapılacağını? Sana mı soracağız kulübün tarihini? Sana mı soracağız stadın adını? Sana mı soracağız yeni yasayı? Sen kimsin? Kendini Spartaküs mi sanıyorsun?
Bak bu günlere nasıl geldik anlatayım sana. İyi dinle ve nereden geldiğini unutma. Bundan 40 sene önce esamin okunmazdı bu memlekette. Evet, statlar bugüne oranla daha doluydu. Ama senin cirmin kadar bile yerin yoktu. O gün de sokaklarda yürüyordu insanlar, ama stada gitmek için değil, siyaset yapmak için. Sonra ortalık karıştı, anarşi bizim de kontrolümüzden çıktı ve Yüce Türk Ordusu olaya el koydu. İşte ilk o günlerde geldin sen aklıma.

2000’ler gelince...
Memlekette ‘toplumsal muhalefet’ denen nifak tohumunu soğurmanın, onun yönünü değiştirmenin bir aracıydın artık. Komşularla gerginlik olurdu, diplomasinin söyleyemediği şeyleri sana söyletirdik. Avrupa sesimizi duyacaksa seni bağırtmasını iyi bilirdik. Düşmanlara ana avrat dümdüz giderdin, iyi de ederdin. Bazen gündem sıkışırdı, sen karambolden bir gol atardın, rahatlatırdın bizi.
Sonra 90’lar geldi, Türkiye karanlığın ortasına düştü. O puslu günlerin ortasında sen tam istediğimiz gibi bir neferdin. Biz ne buyurursak tribünde onu yapardın. Sayende pek çok pürüzü o günlerde temizledik. Nefreti de böyle öğrendin. Küfürde sınır tanımazlığı da. Hatırlar mısın, bölücülere küfredenleri “Statta küfür vardı” diye rapor eden hakemi nasıl cezalandırmıştım? Sonuçta bir ritüeldi o. Önce İstiklal Marşı sonra bölücüye ana avrat küfür. Hatırlar mısın, şovenizmin ateşini nasıl beraber harlamıştık? Hatırlar mısın, seni nasıl gaza getirirdim. İtalyan başbakan da Leeds’li gençler de İsviçreliler de nasıl sinmişti?
Ama 2000’lerin başında sana bir haller oldu. İzinsiz gruplar kurar, sanal muhabbetler eder oldun.
Pankartları yasakladım, gene konuştun. Sulu isyana kalkıştın, aile babalarını bile hapislere atıp aylarca tutuklu bıraktım, gene konuştun. Olmadı, tribündeki kendi adamlarımı üzerine saldım. Gene, gene, gene konuştun. Tribünde hem de Avrupa maçında bıçaklı grupların hedefi oldun. Susmadın, devam ettin. Sen artık çok oluyorsun.
Şunu bil. Biz olmasak ne ‘yürüyedur’abilirsin, ne tek yumruk olabilirsin, ne liseni takarız, ne de semtini. Kızdırma bizi, ipliğini ‘Çarşı’ya çıkartmasını da biliriz. ‘Cefakâr’ mı olacağını, sefa mı süreceğini, üniversitede nasıl okuman gerektiğini de biz belirleriz. Akıllı ol. Haddini ve yerini bil. Yoksa biz yapacağımızı biliriz. Hem senin sesin öyle çok uzun süre yükselmez. Yaparız bir transfer unutursun bu günleri. Biz ‘karizmayı’ elbet kurtarırız.
Biz kim miyiz? Sen iyi bilirsin bizi. Biz lacivert takım elbiselileriz. Biz kravatlılarız. Biz göbeği birbirine bağlı, zincirlerimiz dahil kaybedecek pek çok şeyi olanlarız. Biz sadece sevgiyle değil parayla, itibarın cazibesiyle, iktidarın gücüyle bağlıyız bu koltuklara. Hem iktidarız, hem muhalefetiz. Biz vergi affı peşinde koşanlarız. Biz kendi taraftarımızı dövdürenleriz. Biz ulufe dağıtanlarız. Biz copuz, biz mahkemeyiz, biz biber gazıyız. Protesto edeni hapisle tehdit edeniz. Yasayla fişleyeniz. Siyasi partimiz ne olursa olsun, senin dümenini tutmak için, olmadık dümenler çevireniz biz. Ama hepsinden önemlisi biz bir bütünüz. Bakma arada sürtüşür gibi yaptığımıza. Biz biriz.
Peki ya sen? Farklı renklere gönül verdiğini zanneden, her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu sanan, neyse ki birbirine olan kinin yüzünden aynı takımı tuttuğunu göremeyen bir avuç isyancı. 300-500 kendini bilmez. 1000-2000 nifak tohumu. Bu memlekette başka türlü bir futbol olabileceğine inanan 5-10 bin hayalperest. Neyse ki renk körlüğü yüzünden daha fazla çoğalamıyorsun, yan yana gelemiyorsun. Biz de bu sayede saltanatımızı sürüyoruz. Ve emin ol, düzen bu oldukça daha da süreceğiz!

Çağrı
Bugün dayanışma günüdür. Eğer, TT Arena’daki olaylardan sonra taraftarlara yapılanları eleştiriyorsanız, hiçbir siyasi gruba/partiye yanaşmadan, taraftarlığın siyasetini yaparak arkadaşlarımıza sahip çıkalım. İstanbul’da, Trabzon’da, Ankara’da, Bursa’da, Eskişehir’de, Karabük’te, İzmir’de, Adana’da, yani tüm liglerde, tribünlerde bir pankartla olsun onlara destek verelim. Yasa çıkmak üzereyken taraftarın
da bir sözü olduğunu görsünler. Kolay yem edemeyeceklerini de istedikleri gibi yönetemeyeceklerini de…
Arena’nın açılışında yaşananlar ve sonrasındaki gelişmeler, bize bir kez daha Orwell’ın ünlü klasiği ‘1984’ü ve ‘Büyük birader seni gözetliyor’ sloganını hatırlattı.

‘Yasa’nın öznesi kim?
Şiddeti önlemeye çalıştığını iddia eden yeni yasa ile ilgili söyleyecek çok şey var. Bir Ahmet Kaya Resitaller atasözüyle söyleyeyim: “Onu şimdi yazmayacağım, onu sonra yazacağım.” Ama yukarıdaki karikatürize durumla ilgili olarak iki noktayı vurgulamak isterim. Yasada taraftar temsilcisi diye bir yapı var. Kim temsil ediyor biliyor musunuz? Kulüp yönetim kurulu üyelerinden biri. Yani taraftarın temsilcisi bile yönetici. Bırakın özneyi, gizli özne bile olamıyor taraftar. Yetmiyor, yeni düzenlemeyle fişleniyor. Yetmiyor, küfrettiğinde normal hakaret suçundan daha ağır bir şekilde cezalandırılabiliyor. Müşteri olmayı kabullenmesi bile onu kurtarmayacak
hale geliyor. TT Arena’dakiler protesto ettiler diye suç işlemiş gibi soruşturuluyor ya bu aralar. Adnan Polat bile önce protestocu deyip sonra provokasyona çevirirken lafı, ortalıkta hedef gösterilen gruplar hakkında yazılar çıkıyor ya… Bilin ki bunu yapanlar yeni yasa yetişmedi diye çok üzülüyor. Çünkü bu ülkede sorunu çözmek değil sorunu ezmek esas. Çünkü gücü elinde tutan, üç beş kişi sallandırmadan sorunu çözemiyor. Çünkü akla, kültüre, neden-sonuç ilişkisine yatırım yapmak zor, sopalamak kolay. Henry, Zidane için o kafayı attıktan sonra şöyle demişti: “Zidane’ın büyüdüğü mahallelerden Zidane çıkabilir, ama Zidane’dan o mahalleyi çıkaramazsınız.” Bizim mahallemiz de şiddetin, darbenin, öfkenin mahallesi. “Çıkış yok” diye boşa bağırmıyoruz.
BAĞIŞ ERTEN, Radikal, 21/01/2011

19.1.11

Benim bir oğlum var

Üç yaşına basmak üzere olan bir oğlum var. İyi bir insan olsun istiyorum. Dürüst olsun. Çalışkan olsun. Büyüklerini saysın. Küçüklerini sevsin. Sevildiğini ve ona her zaman güvenen bir ailesi olduğunu bilsin. Ama o, ailesine değil, en çok kendine güvensin. Her zaman elinden gelenin en iyisini yapan bir insan olsun. Elinden gelenin daha azıyla yetinmesin. Değerleri olsun. Gerekirse uğruna her şeyini feda edebileceği değerleri. Eğilmesin, bükülmesin. Kimseden fayda ummasın, kol kanat dilenmesin... Fikri, vicdanı, irfanı hür olsun...
Paylaşmayı bilsin. Ödünç aldığını geri vermeyi unutmasın. Doğru bildiğini yapmaktan çekinmesin. Konuşmak kadar, dinlemeyi de önemsesin. Dünyanın en iyi hatibi de olsa, dinlemenin konuşmaktan daha değerli olduğunu öğrensin. Kibar bir insan olsun. Başkalarına değer versin. Dedikodu yapmasın. Zor da olsa her zaman doğruyu söylesin. Oyun oynayacaksa, adil oynasın. Kuralına göre, centilmence oynasın. İşler zora girince mızıkmasın. Ne hak yesin, ne hakkını yedirsin...
Olur olmaz şikâyet etmesin. Zırt pırt ağlamasın. Affedici olsun. Sahip olduklarına şükretmeyi bilsin. Sabırlı olsun. Tabii mümkünse akıllı, yetenekli ve şanslı da... Etrafta küçük padişahlar gibi dolaşan çocuklardan olmasın... Hani her istediği alınan, her dediği yapılan... Hastalanmasın diye misafirlere galoş ikram edilen, sadece çizgi film seyredilen evlerde yaşayan... O uyanmasın diye alçak sesle konuşulan ama kendisi bar bar bağıran... Yok valla, o evlerden olmadı, olmasın bu ev. Benim oğlum, saltanatın bittiğini, bu ev sınırları içinde ya da dışında padişah olamayacağını anlasın.
Ha buna karşılık birey olduğunu da bilsin. Bu ailenin bir ferdi olduğunu, sözünün dinlenmesi için 18 yaşına gelmesi gerekmediğini, mantıklı bir şey söylüyorsa kabul edeceğimizi, tehlikeli bir şey yapıyorsa pek tabii engelleyeceğimizi, tehlike arzetmeyen her şeyin başkalarını rahatsız etmiyorsa serbest olduğunu, ona ‘koşma düşersin’ bile demeyeceğimizi, aksine koşmasını ve düşerse bir şey olmayacağını görmesini istediğimizi bilsin... Bu ev sınırları içerisinde ne anne-baba olmanın abartıldığını, ne çocuk olmanın azımsandığını düşünmesin...
Şımarık olmasın benim oğlum. Arsız olmasın. Dağıtırsa, toplamak zorunda olduğunu bilsin. Kadın-erkek işi diye bir ayrım olmadığını, ‘su getir’ derse o suyun başından aşağı döküleceğini, başka çocuğun elindeki oyuncağı çekip almasına izin vermeyeceğimizi, insan gibi almayı bilmiyorsa, o oyuncaktan kusur kalacağını tahmin etsin. Hak ve sorumluluğun kol kola yaşadığını, sorumluluklarını üstlenmeden haklarının olamayacağını anlasın. Ne 8, ne 18 yaşında silahla oynamasın benim oğlum. İçki içecekse kendi bilir ama ağzıyla, adabıyla içsin.
Yapması gereken bir işi yaptığı için övünmesin. Gerim gerim gerinmesin. Bizim ailede dürüstlüğün ve çalışkanlığın meziyet sayılmadığını, herkesin zaten öyle olması gerektiğini beklediğimizi bilsin. Düşene bir tekme de o vurmasın. Köşeyi dönmeyi beceri saymasın. Başarının eşiğinden atlayınca kavuşulacak bir kapı değil, basamak basamak çıkılacak bir merdiven olduğunu ama her çıkışın bir de inişi olabileceğini unutmasın. Haksızsa özür dilemeyi bilsin ama abartmasın. Varsın biraz naif olsun ama yalaka olmasın.
Gündem ne, sen ne yazmışsın demeyin. Duydum ki “TT Are-na’dakilerin babaları belli değildir” diyenler olmuş, en azından anneleri kim bilsinler istedim.
BANU K. YELKOVAN, Radikal, 19/01/2011

Sayın Polat, 'Galatasaray Türkiye'dir' diyen siz değil miydiniz?

Sarı-Kırmızılı camianın yeni mekânı Aslantepe ya da ‘resmi’ adıyla Türk Telekom Arena’nın açılışı gerçekten ‘tarihi’ oldu. Son derece zevkli ve maharetli ellerin hazırladığı belli olan gösteriler, açılış seremonisine teşrif edenleri büyüledi. Lakin takımın futbol kalitesi yine sorunluydu, dolayısıyla geceye damgasını ‘Hagi’nin Aslanları’ değil, tribünlerin bizatihi kendisi vurdu. Malum, camia uzun süredir Başkan Adnan Polat ve yönetimine tepkili, dolayısıyla hem Ali Sami Yen’deki Beypazarı maçıyla yapılan kapanışta, hem de Arena’daki açılışta Polat’a gösterilen tepkiler artık normalden sayılıyor. Cumartesi gecesinin normalden sayılmayanı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a olan tepkiydi.
Yaşandı ve bitti, şu aralar artık bu tepkinin tortularının ardından geziniyoruz. Basının genel refleksi, ‘Skandal’ ve ‘Tatsızlık’ tanımları etrafında toplanıyor. Fatih Altaylı gibi işi ‘Ayıptır ayıp’a götürenler de var. Benzer bir tartışma Ağustos’ta başlayıp Eylül’de sona eren Dünya Basketbol Şampiyonası’nın finalinde de yaşanmıştı. Hatırlanacağı gibi orada da ödül töreni esnasında Başbakan ‘Bir grup’ seyirci tarafından protesto edilmişti. O dönem de bu tavır eleştirilmiş ve temel argüman olarak da, ‘Yeri ve zamanı değil’ kullanılmıştı. Üstelik ‘suç’ bütün dünyanın gözü önünde işlenmiş, yani en çok korktuğumuz şeyle, ‘Ele güne karşı rezil olduk’la karşı karşıya kalmıştık (Çok şükür cumartesi geceki vakada bu kez, ‘Yabancıya rezil olduk’ hissi yaşanmadı. Ajax’ın başındaki Frank De Boer bile, eski bir Galatasaraylı olarak bizdendi).

Hyde Park vardı da mı gitmedik?
Doğrusu Türkiye-ABD finali sonrası düzenlenen seremonide yaşananlara ilişkin bir yorumum yok. Ama, “Yapanlar kameralarla tespit edilecekler” yaklaşımının, o olayın ‘Çok ayıp’ olarak nitelendirilmesinin ardından, ‘Asıl gerçek ayıp’ olarak tarihe daha fazla geçtiği kanısındayım. ‘Aslantepe vakası’na gelince, eleştirilerde yine ‘Yeri miydi?’ vurgusu öne çıkıyor. Bir diğer vurgu da stadı yapan hükümet ve TOKİ mantığı üzerinden üretilen ‘Nankörlük’ tezi. Şimdi, bu yer ve zaman meselesi oldukça izafi. Öğrenciler Dolmabahçe’de yürüyor, ‘Yeri mi?’ deniyor, Tekel işçileri sesini yükseltmek istiyor, ‘Yeri mi?’ deniyor, Türk Telekom Arena’da neredeyse bütün stat, ‘Münferit’ damgasından uzakta Başbakan’ı protesto ediyor, ‘Yeri mi?’ serzenişleri yükseliyor. Sahi, Türkiye’de bir Hyde Park var da ben mi bilmiyorum? Söyler misiniz, neresidir bu doğru yer ve de zaman? Adamın şehrine git, heykeline “O ucubeyi yıktıracağım” de, dizisine “Yasaklayacağım” tehditinde bulun, içkisine “Yok canım, karışmıyorum” derken “İstediğiniz kadar zıkkımlanın” imasına soyun ve tüm bu eylemler için yeri ve zamanı sen belirle, iş protestoya gelince, “Yeri değil” de. Bana çok da mantıklı ama her şeyden öte adaletli gelmedi.

Yakaladın mı atacaksın…
Diğer protestoları bilemem ama Seyrantepe’dekine ilişkin sadece futbol üzerinden şöyle bir tanımlama yapabilirim; malum bu oyunun en bilinen gerçeklerinden biri, “Yakaladın mı atacaksın”dır. Başbakan ve dünya görüşüne tepki duyanlar, Tayyip Bey’le bir daha nerede karşı karşıya gelecek ki? Meseleye tepkililer, cumartesi gecesi Aslantepe’de uygun pozisyonu yakaladı ve değerlendirmeye çalıştı, olay bence bu kadar basit…
Gelelim protestonun ‘sosyolojik’ açılımına. O gece stada gelenler, Galatasaray taraftar profilinin eni konu ‘Elit tabakası’ydı. Bir kere kombine sahipleri çoğunluktaydı, artı davetiyeliler vardı. Bilindiği gibi yönetim, biletli seyirciyi açılışa çağırmamıştı (Bunu da olası bir ‘protesto gösterisi’nden korktukları için yaptıklarını sanıyorum ama asıl soru çalışmadıkları yerden geldi). Ve bir kez daha anlaşıldı ki, bu ‘Eğitimliler tayfası’, AKP iktidarından hoşlanmıyor ve buldukları fırsatı değerlendirme yoluna gidiyor.
Gelelim işin Adnan Polat boyutuna. Sayın Başkan, 2009’un Şubat’ında ‘Galatasaray Türkiye’dir’ diye bir açıklama yapmıştı. Aynı başkan, cumartesi gecesi protestolardan dolayı üzüntü duydu (evet, duyabilir) ama devletin ve futbolun yönetici sınıfı, stadı terk ettikten sonra kendisi de Seyrantepe’den ayrıldı. Şimdi ben de Ahmet Çakar üslubuyla soruyorum; Biirr, sen değil miydin ‘Galatasaray Türkiye’dir’ diyen, o halde çizdiğin Türkiye modeli böyle bir protestoya soyunmuş, niye kızıyorsun? İkiii, sen ve yönetimin değil miydi, futbolun endüstriyel yönüne sık sık vurgu yapan? Taraftar, madem aynı zamanda müşteridir, o geceki müşteri de böyle uygun görüp davranmış, dolayısıyla ‘Müşteri haklıdır’ı bilmen gerekiyordu. Üüç, o gece statta tribünleri dolduranları bir anlamda sen ve yönetimin belirlemişti (kombine ve davetiye organizasyonlarıyla), o halde kendi belirlediğin topluluğun tavırlarına niye kızıyorsun? Döörttt, Tayyip Erdoğan ve hükümeti, bugün var, yarın yok (yoksa hem yarın hem de yarından ötesi de mi var, bilemedim), ama o Galatasaray taraftarı hep var, dolayısıyla stadı terk etmek, yakışık almadı (biliyorum bu madde fazla hamaset koktu, ama Polat’ın hamasetine ancak böyle cevap verilir diye düşünüyorum).

‘Mekân oynatıyor’ dersen
Yazıyı kaleme almadan hasbihal ettiğim Sırrı Süreyya Önder de olayların müsebbibi olarak Cem Yılmaz’ı gösterdi: “Sen kalkıp ‘Mekân oynatıyor’ dersen, olaylar bu raddeye gelir!” Son olarak yaşanan protestoların ilk kez ‘Üç büyükler’in taraftarları arasında daha önceden görülmemiş bir ‘Dayanışma’ya da kapı araladığını söylemeliyim, başta ‘ekşisözlük’ olmak üzere kimi internet sitelerinde, bazı Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftarlarının, “Bu gece ilk kez sizle gurur duydum” şeklinde, Sarı-Kırmızılılara övgüsü vardı. Anlaşılan protestolar, ‘Üç eğilim’i birleştirmiş.

Ortada fiili eylem bile yok...
Kısa bir zaman yolculuğuna çıkıp, ‘Futbol-siyaset ilişkileri’ üzerine anıları da tazelemek lazım. Zamanında Kenan ‘Netekim’ Evren, Gençlerbirliği ve Galatasaray arasında oynanan ‘Cumhurbaşkanlığı Finali’ni, taraftarların küfrü yüzünden terk etmişti (küfür ona değil, karşı tribünlere ediliyordu). Modern zamanların ‘Muhteşem Süleyman’ı Demirel de Fenerbahçe-Galatasaray Türkiye Kupası finali sonrasında, üzerini yağan yabancı maddeler yüzünden (çünkü Graeme Souness Kadıköy’e bayrak dikmiş ve ortalığı karıştırmıştı), kupa töreninde zorlanmıştı.
Ve Fenerbahçe-Panathinaikos maçında, rahmetli İsmail Cem’le birlikte Saracoğlu’nda karşılaşma öncesi tur atan ve dostluk manzaraları sergileyen o zamanın Yunanistan Dışışleri Bakanı Yorgo Papandreu, tam önümüzden geçmiş, ‘Pana’ taraflarlarının önünde el sallamaya hazırlanıyordu ki, ‘Yunanlı taraftarların bulunduğu topluluktan atılan bir ayran, ceketini beyaza boyamıştı. Özün sözü şu; bütün bu olaylarda aynı zamanda ‘Fiili eylem’ vardı. Astantepe’de Başbakan Erdoğan’a yapılan ise sadece sözlü ve bunu da ‘Demokrasinin bir cilvesi’ olarak görmekten yanayım.
UĞUR VARDAN, Radikal, 17/01/2011