16.10.16

Erkekler konuşur, kadınlar yapar... (1/2)

 İspanya’nın 2008 yılında girdiği kriz; yaşadığımız günlerde Türkiye’yi de bekleyen büyük tehlike, inşaat sektörünün çöküşüyle başladı. İpotek karşılığı satın aldıkları mülkün kredi borcunu ödeyemeyen yüz binlerce insan evsiz, akıl dışı bir hızla çoğalan inşaatlar yarım, patronlar sermayesiz, işçiler işsiz kaldı. Borsa çöktü. Devlet, maaş ve emekli aylıklarını ödemekte zorlanmaya başladı. İşsizlere ve gençlere yapılan sosyal yardımlar kesildi.
2010 yılına gelindiğinde kriz daha da ağırlaşmış ve İspanya halkları* hepsi yiyici, çıkarcı, güdük politikacılardan umudu kesmiş, hatta gına getirmişti.
İspanya ayaktaydı. Hiçbiri krize çözüm üretemeyen, hatta sorunun kaynağı geleneksel partilere karşı müthiş bir öfke vardı. Diktatör Franko’nun ölümünden beri görülmemiş kalabalıklar sokağa dökülüyor, kızgınlıklarını haykırıyordu.
İç savaş yaralarının hâlâ taze olduğu bu ülkede, toplumsal gazabın çığrından çıkması; kanlı bir isyana dönüşmesi işten değildi.
Neyse ki İspanya 1978’de kavuştuğu demokrasiyi 1986’dan beri AB üyeliğiyle perçinlemiş ve sindirmişti. Başıbozuk bir isyan çıkmadı.
Madrid’in tarihi meydanı Puerta del Sol’un 15 Mayıs’ta işgaliyle başlayan dev gösteriler tüm İspanya’ya yayıldıktan öteye “15M” diye anıldı; zaten aynı haksız ve çürümüş düzenle yönetilen dünyada yankı bulunca, bir fikir fırtınasına dönüştü. 

***
Geleneksel partiler; belli bir ideolojiyi sahiplenmeden düzeni tersyüz etmeyi öneren ve geniş geneli birbirinden çok farklı düşüncede gençlerden oluşan hareketi, “Sıkıysa partileşip seçimlere girin!” kışkırtmasıyla siyasal arenaya çağırdı.
Çünkü öfkelilerin birleşemeyeceğine, dolayısıyla örgütlenip parti kurmayı beceremeyeceklerine emindiler.
Oysa hızla örgütlenen bu genç öfkeden, halkların kendi kaderlerine sahip çıkmalarını ve hoşnut olmadıkları sistemi tersyüz etmelerini öngören yenilikçi bir hareket, Podemos doğdu.
“Podemos”, İspanyolca “yapabiliriz” demekti ve başlangıçta, kimse komut vermeden ileri atılmak için birbirine cesaret veren öndersiz çaylakların çığlığına benziyordu...
Çaylaklar, 2014 yılında girdikleri ilk seçimde, Avrupa Parlamentosu’na 5 milletvekili göndererek beklenmedik bir zafer kazandılar.
Artık ilginç fikirleri olan bir liderleri de vardı.
Pablo İglesias, zaten burnundan soluyan ve başkaldırmaya hazır halklara, siyasal arenaya fırlayıp ortalığı dağıtacak bir sosyal çoğunluk oluşturmayı öneriyordu.
Yeni fikrin esin kaynağı, neyin toplumun çıkarına olduğuna ve insanların neyi, nasıl düşünmesi gerektiğine tepedekilerin karar verdiği klasik sol ideolojiden farklı olmakla birlikte; İtalyan Komünist Partisi kurucularından Antonio Gramschi’nin kuramıydı. 

***
Ömrünün son on yılını Mussolini’nin zindanlarında geçiren filozof Gramschi’ye göre siyasal mücadele ekonomik ve sosyal düzenin devrilmesi değildir. Sivil toplum, ortak çıkarı gözeten bir sağduyuyla donanıp ahlaki ve kültürel bir mücadele de yürütmek zorundadır. Ama toplumsal sağduyu da ideolojiler, dinler ve görenekler tarafından kirlendiğinden, önce o temizlenmelidir. Bu da “gerçekliğin doğrudan incelenmesi ve deneme yanılma yöntemi”yle mümkündür. Sonuçta “Bir insan kitlesi yaşadığı gerçekliği eleştirip sorgulayarak ortak bir fikre varabilir ve ortamın dayattığından başka bir dünya görüşü geliştirebilir” der Gramschi. Podemos da gerçeklerden kopuk ve çürümüş bir siyasetçiliği alaşağı etmek için işte böyle, gerçekliği yerinde ve doğrudan okuyunca ortaya çıkacak toplumsal bir sağduyu ortaklığını hedefliyordu.
AP seçimlerinde kazandığı zaferden sonra, “yapabiliriz” partisinin sloganı “Si, se puede!” oldu: “Evet, yapılabilir!”
Hedef, 2015 yerel seçimleriydi. 

***
İki kadın ortaya çıktı.
Barselona’dan adaylığını koyan Ada Colau, “ipotek kurbanları” diye anılan evini barkını yitirmiş Katalanlar için verdiği yoğun mücadeleyle tanınan bir aktivistti. Felsefe okumuş, TV senaryoları yazmış, dizilerde oynamıştı. 42 yaşındaydı.
Podemos’un desteğini alarak Katalanca “Guanyem Barcelona!” (Barcelona’yı kazanalım!) sloganıyla Barselona Belediye Başkanı seçildi.
Yolu “ayrılıkçı” Katalonya başkenti açmıştı.
İspanya başkenti Madrid, daha azını yapamazdı.
Emekli yargıç Manuela Carmena, 73 yaşındaydı. Meslek yaşamı '62oyunca hukuk camiasında kadın-erkek ayrımcılığına karşı mücadele etmiş, ülke çapında saygınlık kazanmış, torun tosun sahibi bir feministti.
Podemos, kendisine Madrid belediye başkanlığı adaylığı önerdiğinde önce ret, sonra kabul etti.
Halen Madrid Belediye Başkanı.
Yazdığı kitabı okuyorum. Başlığı, “Çünkü her şey farklı olabilir”. Manuela Carmena’nın fikirlerinden çok etkilendim. Devamı gelecek haftaya...
 09 Ekim 2016 Pazar

 *



1944 doğumlu Manuela Carmena, büyük burjuva sayılacak bir ailede yetişmesine karşın yoksulların ve emekçilerin haklarını savunmaya adanmış hukukçu kimliğiyle “soylu doğulmaz, olunur” deyişinin canlı kanıtıydı.
1960’lı yıllarda Frankist diktanın sendikaları boğup sendikacıları bazen kim vurduya getirerek ortadan kaldırdığı İspanya’da; emekçilerin “iş hukuku”nu savunan bir avukat ve Franko’ya karşı verdikleri mücadeleyle ünlenen İşçi Komisyonları’nın kurucu üyesiydi.
1981’de, yani İspanya demokrasiye geçtikten sonra başlayan yargıçlık sürecinde, İspanyol adalet sistemindeki Frankist artıkları, ırkçılığı, kadın-erkek ayrımcılığını ve yolsuzluğu temizlemeye çok emek verdi. “Demokrasi Yargıçları” derneğinin kurucuları arasında yer aldı.
HSYK üyesiyken, bitmek bilmeyen kısır genel kurulları, “toplantı sırasında yün örmek” için istediği izinle protesto etti. İzin verilmedi ama toplantılar daha kısa ve verimli hale geldi. Çünkü İspanyol HSYK üyeleri, genel kurul uzarsa Manuela’nın yün yumağını ve şişlerini ortaya çıkarmasından çekiniyorlardı!
Hep uluslararası hukuku, yani insan haklarını savundu. Savaş karşıtlığıyla ünlendi.
Önce ulusal, ardından uluslararası ödüller birbirini izledi. BM misyonlarına başkanlık yaptı. Hiyerarşi basamaklarını birer birer tırmandı ve 2009 yılında emekli olduğunda, İspanya yargıtay başkanıydı. 


***
Podemos’un desteklediği Ana Colau’nun Barcelona belediye başkanı seçilmesinden sonra, Madrid daha azını yapamaz, kaybedilemezdi. Manuela Carmena, başta reddettiği belediye başkanı adaylığını sonunda kabul etti. Ön seçimleri yüzde 63 oyla kazanınca, Podemos’un Madrid’de desteklediği aday oldu.
Feminist başkan adayına en sıcak eli Barcelona’nın çiçeği burnunda feminist belediye başkanı Ada Colau uzattı.
İki kadın, adeta Barcelona’nın İspanya’dan ayrılmak isteyen Katalonya başkenti olduğunu unutup unutturarak el ele verdiler. Ada Colau’yu zafere taşıyan “Barselona’yı kazanalım!” sloganından sonra “Ahora Madrid!” (Şimdi Madrid!) diye başladı kampanya. Ve zaman ilerledikçe, “Ahora Manuela” temposuna dönüştü.
Podemos’un olanakları sınırlı, yani parası yoktu. Manuela, uzun toplantılardan olduğu gibi mitinglerden de sıkılıyordu. Çünkü miting ve nutuk politikacılığının, hayatta hiçbir karşılığı olmayan vaizler veren papazlık (siz imamlık da diyebilirsiniz…) mesleğinden farksız olduğunu düşünüyor ve hatta politikanın bir meslek olmaması gerektiğine inanıyordu.


***
Onun felsefesinde her yurttaş belli bir süre, belli bir fikri savunmak ve toplum yararına uygulamaya geçirmek için politika yapabilir, sonuç alınca da çekilirdi. Politika para kazanılan bir kariyer değil, yurttaşın yurttaşlar için çalıştığı ahlaki bir süreçti.
Zaten “umumun hizmetinde bir komşu” diye tanımladığı Madrid belediye başkanlığına da yalnız bir dönem talipti, iki değil…
Seçim kampanyasında kendisine yoldaşlık edenler, yenilikçi ve siyasal alışkanlıkları tersine çevirmek için yola çıkmış Podemos’tan olmalarına rağmen şaşırmışlardı. Miting yapmadan, söylev çekmeden nasıl oy toplanırdı ki? Hele afiş bastırmak, yapıştırmak için bile para yokken, adaylarını kime, nasıl tanıtıp seçtireceklerdi?
Emekli yargıç Manuela Carmena, “Madrid’i nasıl yöneteceğimizi, ne yapacağımızı ve hangi sorunu çözmemiz gerektiğini halk söyleyecek!” dedi. Alt slogan, kendiliğinden doğmuştu: “Dinleyerek yönetmek.” Mahalle toplantıları, komşu sohbetleri düzenlediler. Seçmenler önce şaşırdı. Karşılarında ilk kez konuşan değil, dinleyen politikacılar vardı. Çabuk alıştılar. Gürül gürül konuşmaya, dertlerini dökmeye ve fikirleri sorulduğu için de çözüm üretmeye başladılar! 


***
Üstelik önerileri, “kariyerist politikacılar”ın akıl edebileceğinden çok daha pratik, çok daha mantıklıydı. Çünkü sorunu en iyi bilen onlardı!
Yani matematik bir mantık vardı ortada: Sorunu en iyi bilen, elbette en doğru çözümü geliştiriyordu.
Manuela Carmena, belediye başkanı seçildiği gece Madridlilere şöyle seslendi: “Sizi baştan çıkarmak, aklınızı çelmek istiyorum. Sizi daha adil ve daha eşitlikçi bir toplumun herkesi daha mutlu kılacağına inandıracağım!”
Ve artık 74 yaşında olan bu kadın, 13 Haziran 2015’ten beri Madrid’i tüm dünyada örnek gösterilen bir ahlak, toplumun taraf olduğu bir ortak akılla yönetiyor.
Çünkü politikanın bir kariyer değil, her yurttaşın toplumun yararına çalışması gereken etik bir süreç olduğuna inanıyor.
İspanya’dan sonra Fransa’da yayımlanan “Çünkü her şey farklı olabilir” başlıklı kitabı; başta Türkiye, dünyada politikayı meslek edindikleri için demokrasiyi batıranların yüzsüzlüğüne, bir tokat niteliğinde…

Mine G. Kırıkkanat, Cumhuriyet,  16 Ekim 2016 Pazar