kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.10.18

Ben de o kitapları okuyabilecek miyim hocam?

Ebu Ali bin el Katib’in yaşadığı dönemin en zengin kütüphanesine sahip olduğunu söylerler. Çalışmak için gelenlere, özellikle öğrencilere hem kalacak yer hem yemek verir, kâğıt, mürekkep gibi gereksinimlerini de karşılardı. Kişisel kütüphanesini başkalarına açmaktan çekinmeyen iyi bir adamdı bu. İlerleyen yaşında bile kitaplığını ne devlete ne de bir egemene bağışlamadı. Öyle bir kayıt yok bildiğimiz.
Kütüphanesi zengin olanlardan biri de hadis konusunda önde gelen otoritelerden olduğu söylenen İbni Şehabı Zühri idi. Kütüphanesindeki kitapları etrafına dizerek düşünürdü bir çalışmaya başlamadan önce. Karısı “nazarımda bu kitaplar, üç ortaktan daha çok kızgınlığımı çekiyor” dermiş. Onun da kütüphanesinin ne olduğuna dair bir bilgi yok. Bir hükümdara bağışlasaydı bilirdik. Sultan Bayezid devrinin tanınmış şahsiyetlerinden Müeyyedzade Abdurrahman Efendi de öldüğünde geride yedi bin ciltlik bir kütüphane bıraktı. Kime bıraktığını bilmiyoruz ama padişaha, vezire, kadıya bıraksaydı, yazardı birileri.
Örnekler, Doğu ya da İslam dünyasından. Yaltaklanmanın, egemene yanaşmanın yaygın bir tutum olduğu bir coğrafyadan yani. Padişahlara, halifelere şairlerce mersiyeler yazılıp nemalanmanın bol olduğu Doğu’da kütüphanesini halifeye, padişaha bağışlama tutumu pek yaygın değilmiş belli ki. Varsa da ben bilmiyorum.
Egemenler kütüphane severler mi? Sevenler, tutku haline getirenler var elbette. Asur Kralı Asurbanipal, Ninova’da (MÖ 626 dolayları derler) muazzam bir kütüphane yaptırmıştı. Hayatının en önemli eserinin bu olduğu söylenir. Ünlü British Library’nin temeli, İngiltere Kralı II. George’un 64 bin kitap barındıran kütüphanesini bağışlamasıyla atıldı biliyorsunuz. Yunanlar arasında kütüphaneyi ilk kuran da Atinalı zorba hükümdar Peisistratos’tu, malum.
Sonucunu hâlâ merakla beklediğim bir araştırma var. Korkunç İvan’ın kütüphanesini neden saklamış olduğuna hâlâ akıl sır erdiremem. Nigel Wrench adlı bir araştırmacı gazeteci bu saklanmış kütüphaneyi bulmaya çalışıyor yıllardır. Araştırma yaptığı yer de Moskova’nın kanalizasyonları. Kütüphanenin buralarda saklanmış olabileceği düşünülüyor. Paha biçilmez kitaplarla, Bizans tomarlarıyla dolu olduğu sanılan kütüphaneyi bulabilmek için Moskova Valiliği de kesenin ağzını açmış durumda. Eğer kütüphane ortaya çıkarsa müthiş bir keşif olacak bu. Beklemedeyim.
Güç sahipleri arasında onuncu yüzyılda yaşamış İranlı Vezir Abdul Kasım İsmail’in kitap tutkusunun örneği var mıdır bilmiyorum. 117 bin kitaptan oluşan koleksiyonundan ayrılmamak için yolculuk sırasında kitaplarını alfabetik dizine göre yürümeye alıştırılmış dört yüz deveye taşıttırırdı. Tutkuya bakar mısınız?
Diktatör, zorba, baskıcı falan bunlar ama belli ki hiçbiri “Öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” dememişler. Bunu biz Recep Tayyip Erdoğan’dan duymuştuk. Umarım İlber Hoca iyi bir ayıklama yapmıştır da, ola ki “bombadan daha tesirli” kitapların da bulunduğu kütüphanesini bağışlamamıştır Saray’a. Aman ha!
Kütüphane sahibi olmak itibarlı bir iş. En azından eskiden öyleydi. Mısır’ı yöneten firavunlar 34 sülaleden oluşuyordu, bilirsiniz. Altıncı sülale devrinde bir hükümet kâtibinin öldüğünde mezar taşına, iftihar ettiği en önemli şeyin, bir kütüphane kurucusu olduğunun yazılmasını vasiyet ettiği de söylenir örneğin. Firavun mezarlarında yapılan kazılardan elde edilen bilgiler arasında, kütüphaneden sorumlu bir de hükümet üyesine rastlanılmıştır ki, bu Mısırlılarda kütüphaneciliğin ne kadar ciddiye alındığını gösterir. Diodoros adlı bir Yunan tarihçisi, Osmondyad adlı bir Mısır hükümdarının mezarında bir kütüphane olduğundan söz ediyor, meraklısı lütfen Balcızade Tahir Harimi’nin yazdıklarına baksın.
Bir devlet büyüğünün sarayına değil, dikkat buyrun, devlete kütüphane bağışlayanlar da var tabii. 12. yüzyılın büyük İtalyan şairi Petrarca kütüphanesini Venedik Cumhuriyeti’ne bağışlamıştı. Daha iyi korunacağını düşünerek. Gayet anlaşılabilir bir tutum. Lübnanlı tarihçi, aynı zamanda büyük kitapsever Vikont Philippe de Tarrazi kendi koleksiyonunu “Beyrut Büyük Kütüphanesi’nin esası olması” koşuluyla devlete bağışladı. Alberto Manguel’den okumuşsunuzdur. İlber Hoca da mutlaka biliyordur bunu.
Herkes İlber Hocamız gibi kitabını saraylara bağışlıyor değil. Harun Reşid zamanında yaşamış olan, Sari el-Gavani lakabıyla tanınan şair Müslim bin el Valid, şaraba tövbe ettiğini anlattığı şiirlerinin de bulunduğu çok sayıda kitabını ırmağa attı. İstemediği kitapları ayırıp o güzelim kütüphanesini bir medreseye falan bağışlasaydı keşke. Böyleleri de var.
Kitapların maceraları da insanlarınkine benzer. Yunanlı bilgin Dioskorides’in De Materia Medica adlı kitabının bir nüshasının günümüze kadar gelmesi tam bir maceradır. İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in hazinesi arasına konmuş, sonra 100 duka altın karşılığında dönemin Habsburg elçisi Baron Ogier Ghiselin de Busbecq ile hekim Musa bin Hammun tarafından Alman İmparatoru II. Maximilian adına satın alınmış. Günümüzde Viyana Ulusal Kütüphanesi’nde korunuyor. İçindeki bitki çizimlerinin bin yıldır aşılamadığı belirtilir.
Özel kütüphaneler değerlidir herhalde. İlber Hoca’dan, Sophron’un kitaplarını çok sevdiği için ölüm döşeğindeyken bile onları yastığının altında saklayan Platon gibi davranmasını beklemiyordum ama hâlâ genç biri olarak (ömrü uzun olsun) kitaplığından nasıl vazgeçtiğini anlayamıyorum yine de.
Kitabı severim, herhalde anlaşılmıştır. İlber Ortaylı gibi birinin kütüphanesini merak etmem de anlaşılabilir sanıyorum. Hoca, bir üniversiteye, iyi bir halk kütüphanesine bağışlamış olsaydı kitaplarını okuma şansım olurdu benim de.
Soruyorum doğal olarak; İlber Hocam, Saray’a gidip kitaplarınıza dokunup, sayfalarını açıp okuma şansım olabilecek mi benim?

Mustafa K. Erdemol, Cumhuriyet, 05 Ekim 2018 Cuma

2.6.11

Edebiyat öğretmenlerinin isyanı

GEÇEN gün 27 yıldır edebiyat öğretmenliği görevini başarıyla sürdüren birinden şöyle bir yakınma dinledim: “Öğrenciler kitap okumuyor, okutmada zorluk çekiyorum, çekiyoruz demek daha doğru.”

Başka edebiyat öğretmeni dostlarımdan da aynı acı saptamayı dinliyorum.
Aslında biz öğrencilerden söz ederken, büyükleri unutuyoruz...
100 Temel Eser’i seçtiğimiz kuruldaki Türk Dili ve Edebiyatı bölümü profesörlerinden bir arkadaşımızın söylediğini anımsıyorum.
Öğrenci bir yazara ait kitabı neden seçtiğine cevap olarak; “Diğerlerinden daha inceydi de ondan” demiş hiçbir sorun görmeden... Üniversite öğrencilerine hatta Türk Dili ve Edebiyatı öğrencilerine bile kitabı okutamazken, lisedeki öğrencilere nasıl okutacağız?
Öğretmen arkadaşlar, belli bir kitabın okunmasını salık vermenin, öğrencilerde bir tepki yarattığından söz ettiler. Onun çözümünü de şöyle bulmuşlar: Beş kitap adı veriyorlar, bunlardan birini oylama ile seçip sınıfa okutuyorlar.

BU sonucu doğuran nedenleri sıraladığımızda, çocukları eleştirmede biraz daha insaflı davranılabileceği kanaatine kapıldım.
Evinde kütüphane görmeyen çocuk, kitabın gerekli olduğunu nasıl bilecek? Hiç kuşkusuz sadece Anadolu’nun ücra köşelerindeki okullardan söz etmiyorum. Kocaman evlerde, yüzlerce metrekarelik salonlara sahip, ev sinemasından kesinlikle feragat edilmemesine rağmen küçük bir kitaplık olmayan evlerde yaşayan çocuk, elbette kitap okumayacak. Çünkü annesi, babası da okumuyor ki...
Son yıllarda çok izlenen kimi dizilerin beğenilen karakterleri ellerinde kitapla görünüyor veya kimi bölümlerde kitaba dikkat çekilerek bir kamuoyu oluşturuyorlar. Bu sadece o kitabın satmasına ve bir ihtimal de okunmasına yarar, o sahnede kullanılan kitap o sahneyi seyredende okuma isteği uyandıracağına inanmak benim için biraz hayal gibi görünüyor... Türk Dili ve Edebiyatı derslerinin çoğu ne yazık ki, çocuğun edebiyat zevkini, okuma isteğini artırmaya yönelik olmaktan çok, onun sınavlarda kazanmasını sağlayacak anlayış ekseninde okutuluyor.
Okul kitaplıklarının durumu parlak değil. Birçok okul yeni kitap alamıyor, birçok kitap da tehlikeli(!) diye zaten yasaklanıyor ve çoktan yok edildi.
Müfredatı okutan öğretmenlerin -ne yazık ki mecburlar- öğrencilerinin çoğu edebiyatı sevmiyorlar. Oysa müfredat dışı kitap okutan benim tanıdığım öğretmenler iyi edebiyatçılar yetiştirdiler. Salim Rıza Kırkpınar, Behçet Necatigil, Rauf Mutluay, Oktay Tuncer, Cemal Gültekin ilk aklıma gelenler.
Anadolu’nun çeşitli kentlerinde kütüphane yapıyorlar, gelin görün ki içine kitap koymadıkları için bir şeye yaramıyor. İki rafı çakıp bir araya getirmekle kütüphane olmaz, kütüphane içindeki kitapla mümkün olur.
Sınava endeksli kitap okumanın büyük zararı, öğrencilerin-gençlerin sınavı kazanınca kitabı terk etmelerinde yatıyor. Çünkü, onların gözünde kitap ancak sınav için okunur.
100 Temel Eser’in birçok kitabını öğrencilerin liseye gelmeden önce okumuş olmaları gerekir. Çünkü içinde birçok klasik yer alıyor. Üniversitede dil ve edebiyat okuyan öğrenciler hakkında da iyi okuyan, edebiyatın dününü ve bugününü bilen genç arkadaşlarım bakın bana ne dediler? Kitapla ilgili teorik bilgilere sahip öğrenciler, ilk yerli roman: Şemsettin Sami - Taaşşuk-ı Talât ve Fıtnat, ilk realist roman: Recaizâde Mahmud Ekrem - Araba Sevdası, ilk çeviri eser: Telemak (Fenelon) - Yusuf Kâmil Paşa.. sorularını yanıtlarken, bunların hiçbirisini okumadığı gibi okuma gereği de görmüyorlar. Elbette böyle bir zorunluluk yok. Ama Ahmed Midhad Efendi’nin Felâtun Bey ve Râkım Efendi eseri dışında bir kitabını bilmemek de bu eksikliğin bir göstergesi olsa gerek.
Edebiyat öğretmenlerinin zor görevlerinin başında, öğrencileri okumaya yöneltmek geliyor.
Sanırım öğretmenliğin kuralları arasında bu da var. Matematikte öğrencilerin en çok dile getirdiği serzeniştir: “Havuz problemini biz niye öğreniyoruz, gerçek hayatta bizim işimize yarayacak mı?”
Böylesine kaba bir pragmatizmin götüreceği yer neresidir, düşünmeliyiz. Hele bunun aynısının; bu romanları okumak neyimize yarayacak, şeklinde yeniden dile getirilmesi üzücü.

GELECEĞİN en önemli sorununun bu olduğunu iddia ediyorum.
Onun için öğretmenlere de, aileye de çok iş düşüyor.

Dogan HIZLAN, Hurriyet, 02.06.2011

21.4.11

Kitap okunmuyor çünkü...

Kültür ve Turizm Bakanlığı okuma alışkanlığımızla ilgili özel bir şirkete Türkiye çapında araştırma yaptırmış.
7 bin kişinin ankete katılması, araştırmanın bayağı ciddi olduğunu gösteriyor.
Erzurum ve Erzincan'ın kitap okuma oranında Türkiye birincisi olmaları bayağı ilginç.
Genelde refah seviyesi yüksek illerin kitap okuma oranları yüksek çıkmaz mıydı?
Kitap okuma alışkanlığının havaların soğukluğuyla bir alakası var mıdır? Mutlaka vardır.
Kar yağınca insanın okuyası gelir, gömülür kitaplara!
Araştırmada psikolojik temalı kitapların en çok Güneydoğu'da okunmasını nasıl yorumlasak acaba?
E terör belası ve hayat standartlarının düşüklüğü, psikolojiye olan ilgiyi artırır elbet.

"KİTAP YOK" DİYENİ KUTLARIM
Asıl vahim tablo ise evde kitap bulundurma oranlarında gizli. Kaç kişi, iş yerinde kitaplarını saklar ki?
Buyurun buradan yakın:
Evde hiç kitap yok: Yüzde 14
1-25 kitap: Yüzde 43
26-50 kitap: Yüzde 20
51-75 kitap: Yüzde 8
76-100 kitap: Yüzde 5
101-125 kitap: Yüzde 2
126-150 kitap: Yüzde 3
151 kitap üstü: Yüzde 0.79
Vallahi "Evde hiç kitap yok" ya da "1 ile 25 arası kitap var" diyenleri dürüst yanıtlarından dolayı canı gönülden kutluyorum.
İlkokulda hocam 'Kitap okumanın faydaları' hakkında bir kompozisyon yazdırmıştı.
O zamanlar kitap okuma alışkanlığım olmadığı halde arkadaşlarım gibi ben de kitap okumanın faydaları hakkında bayağı döktürmüştüm...
Yani bu ciddi araştırmada kitap okumayıp da elit görünmek için "Kitap okuyorum" deme psikolojisini de dikkate almak gerekiyor...
Peki, bu verilerin ışığında nasıl bir yorum yapmak gerekiyor?
Lise yıllarımda okuması işkence olsa da "Bu kitabı okumalıyım" deyip zorla bitirdiğim kitapları hatırlıyorum da kitap okumak hakikaten faydalı bir alışkanlık...
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yaptırdığı araştırmanın verileri, durumun vahim olduğunu gösteriyor.
İnsanlar kitap okumak yerine dizi ve YouTube izliyor.
Tabii internet çağında yaşadığımızı unutmamak gerek.
Yeni nesil hayatı YouTube'dan öğreniyor. Sararmış kitap yapraklarının yerini iPad ve diziler alıyor.
Bence asıl araştırma; TV ve internete takılmak ile kitap okuma arasındaki farklar üzerine yapılmalı.
Mevlut Tezel, Sabah, 21.04.2011

28.5.10

Bir varmis bir yokmus


Anne-babalar; bazen kendilerine anlatılan masalların çoğunu çocuklarına aktarmaktan çekince duyarlar.

Masallardaki olumsuz duyguların çocuklarını kötü etkileyeceğini düşünürler. Oysa ki masallar, çocukların bilişsel ve duygusal gelişimi desteklerken anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkiyi de zenginleştirir.

Bir toplumda büyüyen ve yaşayan bireylerin çoğunun kısmen aşina oldukları masallar, o toplumun ortak tarihidir de aslında. Bunun yanında evrensel masallar da dünyanın farklı yerlerindeki bireylerin, belki de evrensel tarihimizin ipuçlarıdır.

Ancak bazen anne-babalar; çocuk büyütürken kendilerine okunan, anlatılan ya da bizzat okudukları masalların çoğunu çocuklarına aktarmaktan bir çekince duyarlar.

Masallardaki cadılar, çocuğu korku dolu bir hale getirecek midir? Prenses ve prens ilişkisi, gereksiz bir karşı cins merakı yani cinsel bir uyanış yaratacak mıdır?
Tüm bunlar, mükemmel çocuk yetiştirme endişesinin bir yansıması olabilir. Anne-baba, dünyanın en kusursuz çocuğunu böyle olumsuz duygularla kirleteceğini düşünür. Ya da anne-babanın kendi korku ve kaygılarının çocuk üzerindeki yansıması da olabilir.

Oysa masallar, çocuğun içinde yaşadığı toplumla ve başka toplumlarla bütünleşmesine yardım eder.

Çocukların duygusal hayatını şekillendirir. Çocuklara değer yargılarını öğretir. Çocukların sorunlarla nasıl başa çıkabileceğine dair örnekler verir. Onlara olasılıkları gösterir ve onları ümitlendirir. Ayrıca iyi ve kötü kavramlarını onların anlayacağı şekilde biraz da abartılı bir üslupla ortaya koyar.

Masal okuma ya da anlatma esnasında, anne-baba ve çocuk arasında olumlu ve olumsuz pek çok duygunun konuşulması için bir fırsat doğacaktır. Anne-babanın hem oradaki duyguyu kabul etmesi hem günlük hayatta benzer duyguyu yaratan durumları konuşması hem de hayal ile gerçek kavramları üzerine konuşması, iletişimi derinleştirir ve zenginleştirir.

Ancak çocuğun çok rahatsız olduğu ve duymak istemediği bir masalı da zorla anlatmak ve ondan bir ders çıkarması için ısrarcı olmak da, bir fayda sağlamayacaktır.

Günümüzde klasik masalların dışında çocukların sorunlarla başa çıkmalarına yardımcı olmak için oluşturulmuş kitaplar da vardır.

Bu tür kitaplar, temel olarak çocuklara iyi bir rol model olma ve hayatın zorluklarıyla baş edebilmeleri için gerçekçi örnekler sunma amacı taşır.

Bu kitaplar; çocuklara sadece iyi rol model olmakla kalmaz, ayrıca onların nasıl düşünüp davranacaklarına dair örnekle sunar.

ERKEN DÖNEMDEN İTİBAREN NASIL KİTAPLAR OKUNMALI

Bebekler, yeni yeni adapte olmaya çalıştıkları dünyada her gün yeni şeyler öğrenirler. Renkli, parlak, hareketli ve sesli nesneler; bebeklerin oldukça ilgisini çeker.
1-3 yaş çocuklarıysa, dokunarak ve dinleyerek öğrenirler. Dil ve konuşma becerilerinin gelişebilmesi için bol miktarda kitap okumaları gerekir. Bu yaşlarda ne okumak istediklerine kendileri, karar verebilirler. Yemekler, arabalar, hayvanlar ve çocuklarla ilgili kitaplar; oldukça ilgilerini çeker. Bu yaş aralığında bir çocuğunuz varsa ona kitap alırken olayların kısa cümlelerle anlatılmasına, renkli ve bol resimlerin olmasına dikkat edin.

3-6 yaş çocukları; masallar, tekerlemeler ve kısa öykülerden çok hoşlanırlar. Herhangi bir kitabı defalarca okumanızdan çok keyif alırlar. Bu tekrarlar onlar için yararlıdır da çünkü tekrarların öğrenmeye katkısı, çok fazladır. ıçinde hayvanların, rakamların ve sayıların yer aldığı kitaplar; onlar için oldukça ilgi çekicidir.
Okul çağındaki yani 7-9 yaşlarındaki çocuklar, hâlâ somut düşünürler. Bu yaşta kahramanları çocuk olan kitaplar, ilgilerini çeker. Doğadan bahsedilen kitaplar da, hoşlarına gidebilir. 10 yaş itibariyle çocuklar soyut düşünme becerisi kazanırlar ve ilgi alanları genişler.

Bu yüzden macera ve mizah içeren kitaplar, ilgilerini çeker.

Ancak her şeyden öte çocuğun kendi bireysel meraklarını konu edinen kitapların anne-baba tarafından özenle seçilmesi gerekir. Okunan veya anlatılan öykü ile ilgili konuşmak, buradan yola çıkarak çocuğun kendi öykülerini oluşturmasına yardım etmek; bilişsel ve duygusal gelişimi desteklerken anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkiyi de zenginleştirir.


Feriha Dildar ŞENKAYA, Hurriyet, 28.05.2010

11.9.09

Bu yıl da Frankfurt Kitap Fuarı’na ilgi gösterilmeli


GEÇEN yıl Türkiye, Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’nda Onur Konuğu idi. Almancaya, başka yabancı dillere çevrilen kitaplar sergilendi, birçok yazarımız orada Türk edebiyatı ve kendi kitapları üzerine konuşmalar yaptı.

Bunun sonuçlarından bir bölümünü aldık. Ancak kitaba, hele çeviri kitaba yatırım hemen sonuç vermiyor. Yatırımı, fuarda görünmeyi sürdürmek gerekiyor bunun için.

Böyle düşünülürse bu yıl da Frankfurt’a gereken ilgiyi göstermemiz gerekir. Elbet de geçen yılki gibi kalabalık bir yazar grubunu götürmenin anlamı yok. Daha az kişi yeterli olabilir. Götürüleceklerin de, Almanya’da, Almancada kitapları yayımlanmış yazarlar arasından seçilmesi tercih edilmeli.


Geçen yıl dağıtılan, Türk edebiyatı üzerine yazılmış, İngilizceye çevrilen kitaplar bu yıl da Türk standında yer alabilir.


Frankfurt Kitap Fuarı
’nın önemli bir özelliği, orada başka fuarların yöneticileriyle de ilişki kurulma ortamının bulunmasıdır.


Gerçi Kültür ve Turizm Bakanlığı, değişik ülkelerdeki fuarlarla bağlantı kuruyor ama gene de buradaki temasların öneminin çok daha fazla olduğunu söyleyebilirim.

* * *

BU yıl Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’na çağrılacak yazarların listesini yaparken, Almanya’da yaşayan, orada Türkçe ya da Almanca yazan yazarların,
şairlerin öne alınması gerekir.


Böyle bir çıkarmayı, Almanya’da yaşayan yazarlarımız hak edecek nitelikte ürünler vermişlerdir.


Bu konuda düzenlenecek konuşmalar, yazışmalar için Yüksel Pazarkaya adını vereceğim, sadece kendi yazdıklarıyla değil, çevirileriyle de Türk edebiyatının oradaki bir temsilcisi olduğunu Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerine anımsatmak isterim.


Ad verirsem, unuttuklarım için üzülürüm.


Sanırım bu konuda, Tayfun Demir’in hazırladığı Almancada Türk Edebiyatı kitabı bizim için yararlanacağımız bir kaynaktır.


Özellikle Feridun Zaimoğlu’nun ilk gidenler için kullandığı Altın Nesil deyimi, yazarlar için de geçerlidir.


Bekir Yıldız, Aras Ören, Güney Dal, Yüksel Pazarkaya
gibi.


Frankfurt uluslararası bir kitap fuarı olduğundan, sadece Almanya sınırları içinde kapalı da kalmayalım.


Yurtdışında yaşayan yazarlarımızı çağıralım, oradaki yazarlıklarını, Türk edebiyatının nasıl algılandığını onlardan öğrenelim.


Demir Özlü’
nün, Nedim Gürsel’in düşünceleri, saptamaları bize yeni bakış açıları sunacaktır.


Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın düzenleyeceği antolojiler, bu çalışmaları hızlandıracaktır.


Ayrıca TEDA Projesi’nin sağladığı olanaklarla yayımlanan yeni kitapları da artık vitrinde göreceğiz.

* * *


BAŞKA
fuarlarla, Türkiye’deki fuarla ilgili düşüncelerim bir başka yazıya kaldı.


Dogan Hozlan, Hurriyet, 11.09.09