‘Adamlar’ nasıl gitti?
Sonra bir de baktık ki “Adam”
aslında sadece adammış. Bir oligarşi, bir siyasi hareketin seçkinleri
onu orada tuttuğu için oradaymış, ama kendini gerçekten oradaki “Adam”, ulusun ruhu, Tanrı’nın lütfu sanıyormuş. Halk sokaklara döküldü, polis şiddeti karşısında direndi ve haftalarca “demokrasi, barış istiyoruz”, “ayrımcılığa son” dedi, “yeter artık git” dedi.
Oligarşi, siyasi hareketin seçkinleri, devletin direksiyonunda
kalabilmek için adamı, askerin eliyle şarampole atıverdiler.
Ancak halk, Cezayir’de oligarşinin parçası generallerin (Al Watan), Sudan’da, siyasal İslamın askeri kanadının (Soudan Tribune) darbeleriyle çürümüş rejimleri kurtarma operasyonunu kabul etmiyor. Halk hâlâ sokaklarda, iradesinin çalınmasına “hayır” diyor… Süreç devam ediyor.
Bundan sonra ne olacak? Halk hareketinin tarihte açtığı sayfadaki yeni olasılıkları kim
nasıl değerlendirecek? Hareket halindeki tarih içinde tatmin edici
cevaplar bulmak zor. Cevapları, bizzat halkın sokaklardaki hareketinin,
karşısındaki güçlerle çatışması verecek.
Buna karşılık, “On yıllarca ülkelerini kendi mülkleriymiş gibi yöneten, zenginliklerine el koyan, el koyduklarının bir kısmını adamlarına dağıtan, ekonomiyi, siyaseti, halkın kaderini belirleyen, her şeyi bilen, her şeye kadir, her şeye burnunu sokan, ‘Adamlar’ nasıl gitti” sorusuna cevap vermek daha kolay.
Adamlar nasıl gitti?
Bu soruya, Cezayir ve Sudan’a şu klasik formülün merceğinden bakarak cevap vermeye çalışabiliriz: “Yönetenler artık eskisi gibi yönetemiyorlar. Yönetilenler de artık eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar”.
“Yönetenler eskisi gibi yönetemiyorlardı”.
Cezayir’de ve Sudan’da devletin başında, güç biriktirme (yükselme)
sürecini, popülaritesinin zirvesini çoktan geride bırakmış “Adamlar” vardı. Derin bir ekonomik kriz toplumsal dokuyu seyreltiyor, sınıflar arası dengeleri sarsıyordu.
Yalnızca
yönetenlerin kendi aralarında paylaştıkları pasta küçülmüyor, halkın
rızasını satın almalarına olanak veren kaynaklar da hızla eriyordu. Bu
durum adeta “bir mumu iki ucundan birden yakmaya” benziyordu. Uluslararası sermayenin, devleti yöneten hırsızların, yerli kapitalistlerin çıkarları arasında bir denge kurmak olanaksızlaşmıştı. Oligarşi (Cezayir), İslamcı hareket (Sudan) içinde “Ya her şeyi kaybedersek” sorusu yankılanıyor, çatlaklar hızla derinleşiyordu. “Adam”ın yönetimine, ekonomi politikalarına karşı farklı seçenek arayışları başlamıştı.
“Yönetilenler de artık eskisi gibi yönetilmek istemiyordu”.
Her iki ülkede de yaşam koşulları giderek ağırlaşırken, ülkenin nüfusu
içindeki oranı sürekli yükselen genç nüfusun, özellikle bunların
eğitimli ve işsiz, ya da tatmin edici işler bulamayan kesiminin
huzursuzluğu, öfkesi giderek kabarıyordu. Güvenli bir gelecek,
kendilerini rahatça ifade edebilecekleri, özgür, demokratik, kültürel
yaşam istiyorlardı. “Adamın” ve rejimin özel yaşamlarına
burnunu sokmasından bıkmışlardı. Sudan’da özellikle kadınlar her
fırsatta kendilerini hedef alan İslamcı rejime öfkeliydi. Devrimin
simgesinin bir kadın olması boşuna değildi.
Her iki ülkede de bir öfke dalgası birikiyor, patlama noktasına doğru yükseliyordu. Cezayir’de, oligarşi Buteflika’yı
beşinci kez devlet başkanı yapmaya kalkınca, Sudan’da temel malların
fiyatları aniden artırılınca, yönetilenlerin öfkesi patlayarak sokaklar
döküldü.
Evet, artık “Adam” beceremiyordu, ekonomik kriz vardı, “Adamı”
iktidarda tutan ilişkiler zayıflıyordu. Ancak bir çıkarlar zinciri
içinde birbirlerine kilitlenmiş olanların bir değişiklik yapmaya ne
acelesi, ne cesareti ne de gücü vardı. Hep birlikte tarihin aynı
sayfasına takılıp kalmışlardı.
Halk bu sayfayı çevirdi, tarihte dün olmayan, hatta olması bile hayal edilemeyen olasılıklarla dolu yeni bir sayfa açtı. Evet, “Adamları” kendi adamları vurdu, şimdi belki de türlü jeopolitik hesaplar da devreye giriyor. Ancak ne olursa olsun, sayfayı halkın sokaklardaki gücü, direnci çevirdi. Bu güç, direnç olmasaydı “Adamlar” hâlâ yerlerinde oturuyorlar, çalmaya ve insanlara yaşamı zehir etmeye devam ediyorlardı.