Seymour Hersh'in kritik makalesinin tam metni: Kırmızı çizgi ve gizli hat
Seymour Hersh'*in, Pazar günü London Review of
Books'ta yayınlanan ve geçen yıl Ağustos ayında Suriye’de düzenlenen
kimyasal saldırının arkasında Türkiye hükümetinin olduğunu iddia ettiği
makalesinin tam metnini, soL Portal okurları için yayınlıyoruz.
Çeviri: Merve Özrak, Reşat Bilici
Kırmızı Çizgi ve Gizli Hat
2011 yılında, Barack Obama, ABD Kongresi'ne danışmaksızın Libya'ya
askeri bir müdahale düzenlemişti. Geçtiğimiz Ağustos ayında, Şam'ın Guta
bölgesine yapılan sarin gazı saldırısının ardından hava saldırısı
yapmaya hazırlanan Obama, bu kez 2012 yılında kimyasal silahların
kullanımı hususunda belirlenen 'kırmızı çizgiyi' aştığı ileri sürülen
Suriye hükümetini cezalandırmayı amaçlamıştı. Hazırlanan bu planın iki
günden az bir süre öncesinde ise Obama müdahale için Kongre onayı
arayışı içerisinde olduklarını açıklamıştı. Kongre komite oturumları
için hazırlık yaparken ertelenen bu saldırı, Esad'ın Rusya'nın Suriye
kimyasal silahlarına yönelik teklifini Barack Obama'nın kabul etmesiyle
birlikte iptal edilmiş oldu. Peki, Libya'ya girmekten çekinmeyen Obama
neden Suriye saldırısını önce erteleyip sonra müdahaleden vazgeçmişti?
Sorunun cevabı, kırmızı çizgiyi zorlamayı dayatan yönetimdekiler ile bu
denli ileri gitmenin hem gayrimeşru hem de tehlikeli olabileceğini
düşünen askeri liderler arasındaki fikir ayrılığında yatmaktadır.
Obama'nın kararındaki bu değişikliğin temelinde Wiltshire'daki Porton
Down savunma laboratuvarı yatmaktadır. İngiliz istihbaratı 21
Ağustos'ta yapılan saldırıda kullanılan sarin gazından bir numune almış
ve yapılan incelemeler sonucunda kullanılan bu gazın Suriye'deki mevcut
kimyasal silah numuneleriyle uyuşmadığı saptanmıştı. Suriye aleyhine
tutulamayacağı anlaşılan bu durum, ABD genelkurmay başkanlığına çabucak
bildirildi. İngilizlerin raporu, Pentagon’daki şüpheleri artırmıştı;
genelkurmay başkanlığı teşkilatı, uzun menzilli bir bomba kullanarak
Suriye'nin altyapısını hedef alan bir füze saldırısı yapmanın
Ortadoğu'da geniş çaplı bir savaşa yol açabileceği konusunda Obama'yı
uyarmak üzere hazırlanmaktaydı. Sonuç olarak, Amerikalı yetkililer,
başkan Obama'ya bir son dakika uyarısı göndermişti; onlara göre bu da,
Obama'nın saldırıyı iptal etmesine yol açmıştı.
Aylar boyunca, Suriye'nin komşularının, özellikle de Türkiye'nin söz
konusu savaştaki rolü ile ilgili üst düzey komutanlar ve
istihbaratçılar arasında ciddi bir kaygı mevcuttu. Türkiye Başbakanı
Recep Tayyip Erdoğan’ın İslamcı ve cihatçı gruplar arasında yer alan El
Nusra Cephesi'ni desteklediği biliniyordu. Eski bir Amerikan
istihbaratçısı ile yaptığım bir görüşmede kendisi bana, “Türk hükümeti
içerisinde bazı gruplar olduğunu biliyorduk. Bu grup, Suriye'ye
yapılacak olası bir sarin gazı saldırısında Esad'ı köşeye
sıkıştırabileceklerini ve ‘kırmızı çizgi’ hususunda Obama'yı
zorlayacaklarını düşünüyordu” dedi.
Genelkurmay yetkilileri, Obama yönetiminin yalnızca Suriye'nin sarin
gazına erişimi olduğu konusunda yaptığı açıklamaların yanlış olduğunu da
biliyordu. Amerikan ve İngiliz istihbaratçıları, 2013 baharından beri,
Suriye'deki bazı isyancı grupların kimyasal silah geliştirdiklerinden
haberdardı. 20 Haziran'da, ABD Savunma İstihbarat Örgütü analistleri,
beş sayfalık gizli bir konuşma planıyla birlikte örgütün direktör
yardımcısı David Shedd’e brifing verdi. Belgelerde, El Nusra'nın sarin
gazı ürettiğine ve bunun El Kaide'nin 11 Eylül saldırılarından bu yana
planlanmış en kapsamlı sarin komplosu olduğuna değiniliyordu (Bir
Savunma Bakanlığı danışmanına göre, Amerikan istihbaratı uzun bir
süredir El Kaide’nin kimyasal silahlarla ilgili deney yaptığını
biliyordu ve köpekler üzerinde yapılan sarin gazı deneylerinin bir
videosu ellerinde mevcuttu). ABD Savunma İstihbarat Örgütü'nün (DIA)
raporu şu şekilde devam ediyordu: “Bundan önceki istihbarat birimleri,
tamamen Suriye'nin kimyasal silah kullanımına yoğunlaşmıştı, fakat şimdi
Al Nusra'nın kendi kimyasal silahlarını üretmeye çalıştığını görüyoruz.
El Nusra Cephesi’nin Suriye içinde sahip olduğu göreli hareket
özgürlüğü, bizleri, gelecekte örgütün kimyasal silahlarla ilgili
girişimlerini engellemenin oldukça güç olacağı sonucuna
ulaştırmaktadır.” Birçok istihbarat birimlerinden gelen gizli
bilgilerinden de yararlanılan raporda, “Türkiye ve Suudi kaynaklı
kimyasal hızlandırıcılar da, Suriye'deki onlarca kilogramlık büyük
ölçekli sarin gazı üretimini desteklemektelerdi” şeklinde bir ifade
vardı. (Milli istihbarat sözcüsüne DIA raporuna ilişkin bir soru
yöneltildiğinde ise, “Hiçbir istihbarat yetkilisi tarafından böyle bir
rapor ne istenmiş ne de hazırlanmıştır” cevabı alındı.)
Geçtiğimiz Mayıs ayında, 10 kişiden fazla El Nusra Cephesi üyesi,
polise ulaşan 2kg.'lık sarin gazı ihbarı üzerine Türkiye'nin güneyinde
tutuklandı. 130 sayfalık iddianamede grup üyeleri füze, havan ve
kimyasal öncü maddeler satın almakla suçlandı. Bunlardan beşi, kısa
süreli tutukluğun ardından salınırken, aralarında Heysam Kassab isimli
liderin de bulunduğu diğer üyeler hakkındaki tutuksuz yargılama süreci
25 yıllık hapis istemiyle devam halindeydi. Bu aşamada Türk basını,
Erdoğan hakkında spekülasyonlar olduğuna ve sözü geçen olaylara isminin
karıştığına dair haberler yapmaktaydı. Geçen yaz gerçekleştirilen bir
basın toplantısında, Türkiye'nin Moskova büyükelçisi Aydın Sezgin,
gazetecilerin karşısında tutuklamaları reddederken, ele geçirilen
‘sarin’inin sadece ‘antifriz’ olduğunu iddia etti.
DIA raporu, tutuklamaları, El Nusra’nın kimyasal silahlara erişiminin
daha da arttığına kanıt olarak görüyordu. Raporda, Kessab’ın kendisini
El Nusra üyesi gördüğünden ve doğrudan örgütün askeri imalat sorumlusu
Abdül Gani’ye bağlı olduğundan bahsediliyordu. Kessab ve ortağı Halid
Usta, Zirve İhracat adlı bir Türk firmasının çalışanlarından biri olan
ve sarin öncüllerinin fiyat kotalarını belirleyen Halit Ünalkaya ile
beraber çalışıyordu. Abdül Gani’nin bu iki ortak için planı, “sarin
üretimi için mükemmel bir süreç kurup, daha sonra Suriye’de gizli bir
laboratuvarda geniş çaplı üretim için oradakileri eğitmekti.” DIA
raporuna göre, işbirlikçilerden biri, 2004’ten beri en az yedi kimyasal
silah saldırısına kaynaklık eden sarin kimyasallarını Bağdat’tan satın
almıştı.
2013 yılında Mart ve Nisan aylarında gerçekleştirilen bir dizi
kimyasal silahlı saldırı, birkaç ay sonra BM Suriye özel heyeti
tarafından inceleme altına alındı. BM’nin Suriye’deki faaliyetlerini
yakından bilen biri, Suriye muhalefetinin, 19 Mart’ta Halep
yakınlarındaki Han el-Asal bölgesine yapılan ilk gaz saldırısıyla
bağlantılı olduğuna ilişkin kanıtlar olduğunu söyledi. Heyetin
Aralık’taki son raporunda, çok sayıda yaralıyla birlikte en az 19 sivil
ve bir Suriyeli askerin öldüğü belirtilmişti. Saldırının sorumluluğu
birilerine yüklenemedi, ancak BM’nin faaliyetlerinden haberdar olan bir
kişi şunu ifade etti: ‘Araştırmacılar, içlerinde kurbanları tedavi eden
doktorların da bulunduğu tanıklarla görüştüler. İsyancıların gaz
kullandıkları açıktı. Bu, kamuoyuna yansıtılmadı; çünkü kimsenin bilmesi
istenmiyordu.’
Saldırılara başlamadan aylar önce, Savunma Bakanlığı’ndan eski bir
yetkili, DIA’nın (Amerikan Savunma İstihbarat Örgütü), kimyasal
silahlarla ilgili materyaller dâhil olmak üzere, Suriye’deki çatışmalara
ilişkin toplanan tüm istihbarat hakkında SYRUP olarak bilinen gizli bir
günlük raporu dolaşıma çıkardığını söyledi. Ancak bahar aylarında,
Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Denis McDonough’un emriyle, raporun
kimyasal silahlarla ilgili bölümlerinin dağıtımı durduruldu.
“McDonough’un değişikliğe gitmesine neden olan bir şeyler vardı,” diyen
Savunma Bakanlığı eski yetkilisi, “Bir zamanlar büyük meseleydi, ama
Mart ve Nisan’da yapılan sarin saldırılarından sonra işler değişti”
diyerek parmaklarını şıklattı. Dağıtımın sınırlandırılması kararı, asıl
hedef olarak Suriye’deki kimyasal silahların tasfiye edilmesine yönelik
bir karadan işgal seçeneği için genelkurmay tarafından acil durum planı
emri verildiği sırada alındı.
Eski istihbarat yetkilisi, ABD ulusal güvenlik teşkilatındaki birçok
kişinin, uzun süredir başkanın kırmızı çizgisinden rahatsızlık duyduğunu
belirtti: “Genelkurmay, Beyaz Saray’a, ‘Kırmızı çizgi ne anlama
geliyor, askeri düzeydeki karşılığı nedir? Karaya asker çıkarmak mı?
Geniş çaplı saldırı mı yoksa sınırlı saldırı mı?’ diye soruyordu. Askeri
istihbaratı tehdidin nasıl ele alınacağını incelemekle
görevlendirdiler. Başkanın akıl yürütmesi hakkında başka da hiçbir şey
öğrenemediler.”
21 Ağustos saldırısından sonra Obama, Pentagon’a bombalanacak
hedefleri çıkarmasını emretti. Sürecin başında, eski istihbarat
yetkilisi şöyle dedi: “Beyaz Saray, Esad rejimi için yeterince ‘sancılı’
olmayacağını düşünerek, genelkurmayın sunduğu 35 hedefi reddetti.” İlk
hedefler arasında sadece askeri bölgeler vardı, sivil altyapı yoktu.”
Beyaz Saray’ın basıncı altında, ABD saldırı planı, “devasa bir
saldırıya” dönüştü: İki B-52 bombardıman uçağı Suriye yakınındaki hava
üslerine kaydırılırken, denizaltılar ve gemiler Tomahawk füzeleriyle
donatıldı. Eski istihbarat yetkilisi, bana “Her geçen gün hedef listesi
uzuyordu,” derken, “Pentagon’daki plancılar, başlıkları toprağın çok
altına gömüldüğü için, Suriye’deki füze sahalarını vurmak için sadece
Tomahawkları kullanamayız dediler; bu nedenle harekâta bir tona yakın
bomba ile yüklü iki B-52 uçağı eklendi. Sonrasında da, düşen pilotları
ve İHA’ları kurtarmak için arama-kurtarma ekiplerine ihtiyaç duyacaktık.
Olay iyice büyümüştü.” Eski yetkili, yeni hedef listesinin “Esad’ın
elindeki tüm askeri gücü imha etmek” anlamına geldiğini belirtti. Ana
hedefler arasında elektrik santralleri, petrol ve gaz depoları, bilinen
tüm lojistik ve silah depoları, tüm kumanda ve kontrol tesisleri ve
askeri ve istihbarat binaları da vardı.
İngiltere ve Fransa da oyuna dâhil olacaktı. Parlamentonun, Cameron’un
müdahaleye katılma teklifine ret oyu verdiği 29 Ağustos tarihinde,
Guardian, Cameron’un hâlihazırda altı RAF savaş jetinin ve Tomahawk
füzesi fırlatma kapasitesine sahip bir denizaltının Kıbrıs’ta
konuşlandırılması emri verdiğine yönelik bir haber yaptı. 2011’deki
Libya saldırılarında ölümcül bir rol oynayan Fransız hava kuvvetleri de,
bir hayli işin içindeydi; Le Nouvel Observateur’a göre, Hollande,
Rafale savaş uçaklarının Amerikan saldırısına katılması emrini vermişti.
Bu uçakların hedeflerinin Batı Suriye’de olduğu bildirildi.
Ağustos’un son günlerinde, Başkan, Genelkurmaya saldırının
başlatılması için kesin bir mühlet verdi. Eski istihbarat yetkilisi,
“Esad’ın etkisizleştirileceği geniş çaplı bir askeri harekât, en geç 2
Eylül Pazartesi sabahı başlayacaktı” dedi. Bu nedenle, Obama’nın 31
Ağustos’ta, Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada, saldırının askıya
alınacağını ve Kongrede oylanacağını söylemesi pek çok kişiyi
şaşırtmıştı.
Bu aşamada, Obama’nın yalnızca Suriye ordusunun sarin kullanma
kapasitesine sahip olduğu yönündeki önermesi de çöküyordu. 21 Ağustos
saldırısından birkaç gün sonra, eski istihbarat yetkilisi, Rus askeri
istihbarat ajanlarının, Guta’da kimyasal madde örnekleri bulduklarını
anlattı. Bu örnekleri inceleyip İngiliz askeri istihbaratına verdiler;
bu maddeler, Porton Down’a gönderildi. (Bir Porton Down sözcüsü, şöyle
dedi: “İngiltere’de incelenen birçok örnekte sarin maddesi pozitif
çıktı.” MI6 ise, istihbarat konuları hakkında yorum yapmayacağını
belirtti.)
Örnekleri İngilizlere gönderen Rusların, bilgi ve erişim olanaklarına ve
güvenilir bir sicile sahip iyi kaynaklar olduğunu belirten eski
istihbarat yetkilisi, geçen yıl Suriye’deki kimyasal silah kullanımı ile
ilgili ilk rapordan sonra Amerikalı ve müttefik istihbarat
servislerinin, “kullanılan şeyin ve kaynağının ne olduğuna dair bir
cevap bulmak için çaba sarf ettiğini” söyledi. “Veri alışverişini,
Kimyasal Silahlar Sözleşmesinin bir parçası olarak kullanıyoruz.
Amerikan Savunma İstihbarat Örgütünün dayanak noktası, Sovyetler
tarafından üretilen kimyasal silah parçalarının yapısının bilinmesine
dayanıyordu. Ancak şu anda Esad hükümetinin cephaneliğinde hangi
parçaların yer aldığını bilmiyorduk. Şam’daki olaydan birkaç gün sonra,
Suriye hükümetinden, mevcut parçaların listesini bize vermesini istedik.
Bu şekilde, farklılıkları hızlıca teyit edebilmiş olacaktık.”
Eski istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, süreç bahar aylarında
pürüzsüz ilerlemedi, çünkü Batı istihbaratının yaptığı çalışmalar, “ne
tür bir gazın kullanıldığını göstermiyordu ve ‘sarin’ diye bir kelimeye
de ulaşılamamıştı. Buna dair pek çok tartışma yürütüldü, ancak hiç kimse
bunun ne gazı olduğunu çıkaramadığı için de, Esad’ın, Başkanın kırmızı
çizgisini aştığını söyleyemezdiniz.” 21 Ağustos’la beraber”, diye devam
ediyor eski istihbarat yetkilisi, “Suriye muhalefeti, buradan ders aldı
ve daha hiçbir inceleme yapılmadan Suriye ordusunun ‘sarin’ kullandığını
ilan etti, medya ve Beyaz Saray da buna atladı. O zamandan beri, sarin
varsa ‘bu Esad’ın işidir’ diye bakılıyor.”
Eski istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, Porton Down
bulgularını Amerikan genelkurmayına aktaran İngiliz genelkurmayı,
Amerikalılara şöyle bir mesaj gönderiyordu: “Bize kumpas kuruyorlar.”
(Bu, geçtiğimiz Ağustos’ta bir CIA yöneticisinin gönderdiği şu özlü
mesajı akla getiriyor: “Bu, mevcut rejimin işi değildi. ABD ve İngiltere
bunu biliyor.”) Saldırıdan birkaç gün sonra Amerikan, İngiliz ve
Fransız uçakları, gemileri ve denizaltıları hazır haldeydi.
Saldırının planlanmasından ve idaresinden sorumlu olan kişi, Genelkurmay
Başkanı General Martin Dempsey idi. Eski istihbarat yetkilisinin
dediğine göre, krizin başından beri genelkurmay, yönetimin Esad’ın
suçlu olduğunu destekleyen kanıtlara sahip olduğu yönündeki argümanına
şüpheyle yaklaşıyordu. Daha somut kanıtlar için Savunma İstihbarat
Örgütüne ve diğer servislere basınç uyguladılar. Eski istihbarat
yetkilisi, “Esad savaşı kazanmakta olduğu için, Suriye’nin bu aşamada
sarin gazı kullanacağını düşündürecek bir şey yoktu” diyor. Dempsey,
Kongreyi sürekli olarak Amerika’nın Suriye’ye askeri bir müdahalede
bulunmasının yaz boyunca getireceği tehlikeyle uyararak, Obama
yönetimindeki birçok kişiyi öfkelendirmişti. Geçtiğimiz Nisan’da,
Dışişleri Bakanı John Kerry’nin isyancıların ilerleyişine dair iyimser
bir değerlendirme yapmasının ardından, Dempsey, Senato Silahlı Hizmetler
Komitesine, “bu çatışmanın çıkmaza girme riski var” demişti.
Eski istihbarat yetkilisinin dediğine göre, 21 Ağustos’tan hemen
sonra Dempsey, sarin saldırısının sorumlusunun Esad yönetimi olduğunu
varsayarak ABD’nin Suriye’ye saldırmasının askeri bir hata olacağını
düşünüyordu. Porton Down raporu, genelkurmayın, Başkana daha ciddi bir
endişe ile gitmesine neden oldu: Beyaz Saray’ın istediği saldırı,
gayrimeşru bir saldırı hareketi olacaktı. Obama’nın yol değiştirmesini
sağlayan genelkurmay oldu. Değişiklikle ilgili resmi Beyaz Saray
açıklamasına göre –gazetecilerin anlattığı hikâye- Başkan, özel kalem
müdürü Denis McDonough ile ‘Gül Bahçesinde’ yürürken, aniden karar
değiştirdi ve yıllardır çatışmalı olduğu bölünmüş Kongreden saldırı için
onay istemeye karar verdi. Savunma Bakanlığı eski yetkilisi bana Beyaz
Sarayın, Pentagon’un sivil liderlerine farklı bir açıklama yaptığını
söyledi: “Ortadoğu’nun yanıp kül olacağına dönük” istihbarat nedeniyle
bombalama emrinden vazgeçilmiştir.
Başkanın Kongreye gitme kararı, Beyaz Saray kıdemlileri tarafından,
Irak’ın işgali öncesinde 2002 sonbaharında George W. Bush’un attığı
hamlenin bir tekrarı olarak görüldü: “Irak’ta kitle imha silahı olmadığı
görülünce, Irak savaşını onaylayan Kongre ve Beyaz Saray, bu utancı
birlikte üstlenmişler ve sürekli olarak yanlış istihbarat aldıklarından
yakınmışlardı. Mevcut Kongre saldırıya evet oyu vermiş olsaydı, Beyaz
Saray için her iki şekilde de durum aynı olacaktı: Ya Suriye’ye geniş
çaplı bir saldırı ile sert bir darbe indirilerek Başkanın kırmızı çizgi
kararlılığı meşru gösterilecekti ya da saldırının arkasında Suriye
ordusunun olmadığı ortaya çıkınca bu suç Kongreyle paylaşılacaktı.” Bu
geri dönüş, Kongredeki Demokrat liderler için bile sürpriz oldu.
Eylül’de, Wall Street Journal, Obama’nın Gül Bahçesi’ndeki konuşmasından
üç gün önce, “seçenekler hakkında konuşmak üzere” Demokratların lideri
Nancy Pelosi’yi aradığı yönünde bir haber yaptı. Journal’a göre, daha
sonra Pelosi’nin meslektaşlarıyla konuşup, Başkandan bombalama
seçeneğini kongrenin oyuna sunması yönünde bir talepte bulunmadığını
belirtmiş.
Obama’nın kongrenin onayına yönelmesi, çabucak bir çıkmaza döndü.
“Kongre, işin bu şekilde yürümesine izin vermeyecekti,” diyen eski
istihbarat yetkilisi, “Irak savaşı için alınan yetkinin aksine, Kongre,
gerçek anlamda oturumlar yapılacağını ortaya koydu” diyor. Bu noktada,
eski istihbarat yetkilisinin dediğine göre, Beyaz Saray’da bir
çaresizlik hissi belirdi. “Ve böylelikle B Planı ortaya çıktı:
Bombardıman saldırısının askıya alınması ve Esad’ın tek taraflı olarak
kimyasal savaş anlaşmasını imzalayıp BM gözetimi altında tüm kimyasal
silahların tasfiyesine uyması.” 9 Eylül’de, Londra’da yapılan bir basın
toplantısında, Kerry, hala müdahaleden bahsediyordu: “Eyleme geçmemek,
eyleme geçmekten daha risklidir.” Ancak bir muhabir tarafından, Esad’ın
bombardımanı durdurmak için yapabileceği bir şey olup olmadığı
sorulduğunda, Kerry şöyle cevap verdi: “Elbette. Önümüzdeki hafta
elindeki tüm kimyasal silahları uluslararası topluluğa teslim edebilir.
Ancak bunu yapmayacak gibi görünüyor, açıkçası yapılamaz da.” Ertesi gün
New York Times’ın haberinde olduğu gibi, Rusya’nın aracılığıyla yapılan
anlaşma, ilk olarak 2012 yazında Obama ve Putin arasında görüşülmüş ve
bu anlaşma kısa bir süre sonra ortaya çıkmıştı. Saldırı planları rafa
kalkmasına rağmen yönetim, kamuoyu önünde savaşın meşru olduğuna yönelik
yaptığı değerlendirmelerde bir değişikliğe gitmedi. Eski istihbarat
yetkilisi, Beyaz Saray’daki üst düzey yetkililer için “bu düzeydeki bir
hatanın telafisi yoktu, biz bir yanlış yaptık diyemezdiler” diyor.
(Savunma İstihbarat Örgütü sözcüsü ise şöyle dedi: “21 Ağustos’ta
yapılan kimyasal silah saldırısının arkasında sadece ama sadece Esad
rejimi vardı.”)
ABD’nin Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’la Suriye’deki muhalefetin
desteklenmesi konusundaki işbirliğine dair her şey henüz açığa çıkmış
değil. Obama yönetimi, CIA’nın “gizli hat” dediği Suriye’deki gayri
resmi hattın oluşturulmasındaki rolünü kamuoyu önünde hiçbir zaman kabul
etmedi. 2012’nin başlarında oluşturulan gizli hat, silah ve mühimmatın
Libya’dan alınıp güney Türkiye ve Suriye sınırı üzerinden muhalefete
ulaştırmak için kullanılıyordu. Suriye’de bu silahları alanların çoğu El
Kaide ile bağlantılı cihatçılardı. (Savunma İstihbarat Örgütü sözcüsü
ise şöyle diyordu: “ABD’nin Libya’dan başka yerlere silah temin ettiği
düşüncesi yanlıştır.”)
Ocak’ta, Senato İstihbarat Komitesi, Eylül 2012’de yerel milisler
tarafından Bingazi’deki Amerikan konsolosluğuna ve yakınlardaki gizli
CIA binasına yapılan ve ABD büyükelçisi Christopher Stevens ve üç
kişinin ölümüne yol açan saldırıyla ilgili bir rapor yayımladı. Raporun,
Dışişleri Bakanlığı’nı konsolosluğa yeterli güvenlik sağlamamakla,
istihbarat birimlerini de, bölgede CIA’ya ait bir ileri karakolun
varlığı konusunda ABD ordusunu alarma geçirmemekle eleştirmesi, geniş
yankı buldu ve Cumhuriyetçilerin Obama ve Hillary Clinton’ı olayları
örtbas etmekle suçlaması üzerine Washington’daki düşmanlıkları
canlandırdı. Raporun kamuoyuna açıklanmayan yüksek gizlilik dereceli
ekinde, 2012 başlarında Obama ve Erdoğan yönetimi arasında gizli bir
anlaşma yapıldığından bahsediliyordu. Ek, gizli hatta atıfta
bulunuyordu. Anlaşmanın şartlarına göre, finansman Türkiye, Suudi
Arabistan ve Katar tarafından sağlanırken, MI6’in desteği ile CIA da,
Kaddafi’nin cephaneliğindeki silahların Suriye’ye aktarılmasından
sorumlu olacaktı. Bazıları Avustralya kurumları adı altında olmak üzere,
Libya’da bir dizi paravan şirket kuruldu. Tedarik ve sevkiyatı yönetmek
için ise, hiçbir zaman kimler tarafından işe koşulduğu bilinmeyen
emekli Amerikan askerlerine görev verildi. Operasyon, biyografı yazarı
ile ilişkisi ortaya çıkınca istifa edecek olan CIA direktörü David
Petreus tarafından yürütülüyordu. (Petreus’un sözcülerinden biri,
operasyonun yapıldığını inkâr etti.)
1970’lerden beri yürürlükte olan yasaya göre, operasyon, hazırlandığı
sırada kongre istihbarat komitelerine ve kongre yöneticilerine
açıklanmadı. MI6’in de işin içinde olması, CIA’nın, görevi bir işbirliği
operasyonu olarak kodlayarak yasadan kaçınmasını sağladı. Eski
istihbarat yetkilisi, CIA’nın işbirliği faaliyetlerini Kongreye rapor
etmemesine izin veren yasada tanımlanmış bir istisna olduğunu belirtti.
(Öngörülen tüm gizli CIA operasyonları, onaylanması için Kongrenin üst
yöneticilerine gönderilmek üzere, “bulgu” olarak bilinen yazılı bir
belgeyle tanımlanmak zorundadır.) Ekin dağıtımı, raporu yazan ekip ve
sekiz kıdemli Kongre üyesi ile sınırlandırıldı – Meclis ve Senato ile
istihbarat komitelerinde yer alan Demokrat ve Cumhuriyetçi liderler. Bu,
pek de gerçekçi bir girişim olmadı; bu sekiz yöneticinin bir araya
gelip birbirlerine sorular yönelttiği veya aldıkları gizli bilgileri
tartıştığı hiç görülmemişti.
Ek, ne saldırıdan önce Bingazi’de neler yaşandığına ilişkin bir bilgi
veriyor ne de Amerikan konsolosluğunun neden saldırıya uğradığını
açıklıyordu. Eki okuyan eski istihbarat yetkilisi ise şöyle konuştu:
“Konsolosluğun tek görevi, silah sevkiyatının gizliliğini sağlamaktı,
gerçek bir politik rolü yoktu.”
Konsolosluğa yapılan saldırının ardından, Washington, CIA’nın silahların
Libya’dan alınmasındaki rolüne derhal son verdi, ancak gizli hat devam
ediyordu. Eski istihbarat yetkilisinin söylediğine göre, “Artık ABD,
Türklerin cihatçılara ne gönderdiğini kontrol edemiyordu.” Haftalar
içinde, genellikle ‘manpad’ olarak bilinen yaklaşık kırk adet
taşınabilir karadan havaya füze rampası Suriyeli isyancıların eline
geçti. 28 Kasım 2012’de, Washington Post’tan Joby Warrick, önceki gün
Halep yakınlarındaki isyancıların, bir Suriye nakliye helikopterini
düşürmek için kesinlikle ‘manpad’ türü bir şey kullandığını bildirdi.
Warrick şöyle yazıyordu: “Obama yönetimi, silahların teröristlerin eline
geçebileceği ve ticari uçakları düşürmek için kullanılabileceği yönünde
uyarıda bulunarak, Suriye muhalefetinin bu tür füzelerle
silahlandırılmasına kesinlikle karşı çıktı.” İki Ortadoğu istihbarat
yetkilisi, kaynak olarak Katar’a işaret ederken, eski bir ABD istihbarat
analisti ise, ‘manpad’lerin, isyancılar tarafından istila edilen Suriye
ordusunun karakollarından elde edilmiş olabileceğine dair bir yorum
yaptı. İsyancıların ‘manpad’lere sahip olmasının, artık kontrolden çıkan
gizli bir ABD programının istenmeyen sonuçları olduğu yönünde hiçbir
işaret yoktu.
2012 yılının sonlarında, Amerikan istihbarat birimleri arasında,
isyancıların savaşı kaybettiklerine dair bir görüş belirdi. Eski
istihbarat yetkilisi ise şöyle konuştu: “Erdoğan öfkeden kuduruyordu,
kendisini ortada bırakılmış gibi hissediyordu. Para, onun parasıydı ve
musluğun kapanmasını ihanet olarak görülüyordu.” 2013 baharında, ABD
istihbaratı, MİT ve Jandarmanın, kimyasal savaş teknolojilerini
geliştirmek için doğrudan El Nusra ve onun müttefikleriyle çalıştığını
öğrendi. Eski istihbarat yetkilisi şöyle diyordu: “İsyancılarla olan
politik işbirliğini MİT yürütüyordu, Jandarma ise kimyasal savaş eğitimi
dâhil olmak üzere, askeri lojistik, olay yeri danışmanlığı ve eğitim
sağlıyordu.” 2013 baharında Türkiye’nin rolünün artırılması, bölgede
yaşadığı sorunlara çözüm olarak görülüyordu. Erdoğan, cihatçılara
verdiği desteği keserse her şeyin biteceğini biliyordu. Aradaki uzun
mesafe ve silah ve mühimmat sevkiyatının zorlukları nedeniyle, Suudiler,
savaşı lojistik olarak destekleyemiyordu. Erdoğan’ın ümidi ise, ABD’yi
kırmızı çizgiyi aşmaya zorlayacak bir olayı kışkırtmaktı. Ancak Obama,
buna Mart ve Nisan’da bir cevap vermedi.
Obama ve Erdoğan, 16 Mayıs 2013’te Beyaz Saray’da görüşürken herhangi
bir fikir ayrılığı belirtisi yoktu. Görüşmeden sonra yapılan basın
toplantısında, Obama, “Esad’ın gitmesi” gerektiği konusunda
anlaştıklarını söyledi. Suriye’nin kırmızı çizgiyi geçip geçmediği
sorulduğunda ise, Obama, bu silahların kullanılmış olduğu yönünde
kanıtlar olduğunu bildirirken, şunu ekledi: “Bizim için önemli olan,
orada gerçekte neler yaşandığına dair daha detaylı bilgiler alıyor
olduğumuzdan emin olmaktır.” Kırmızı çizgi hala aşılmamıştı.
Washington ve Ankara’daki yetkililerle düzenli olarak görüşen bir
Amerikalı dış politika uzmanı, bana Obama’nın, Mayıs’taki ziyaret
sırasında Erdoğan için verdiği bir iş yemeğinden bahsetti. Yemeğe,
Türklerin, Suriye’nin kırmızı çizgiyi aştığına dair ısrarları ve
Obama’nın bu konuda bir şeyler yapmak için gönülsüz olduğuyla ilgili
şikâyetler damga vurmuştu. Obama’ya John Kerry ve daha sonra istifa
edecek olan ulusal güvenlik danışmanı Rom Donilon eşlik etti. Erdoğan
ise, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile
katıldı. Erdoğan’a olan yakınlığı ve sadakatiyle bilinen Fidan, önceden
beri Suriye’deki radikal isyancı muhalifleri destekliyordu.
Dış politika uzmanı, Donilon’dan duyduklarından bahsetti. Bu olay,
üst düzey bir Türk diplomattan haber alan eski bir ABD yetkilisi
tarafından daha sonra teyit edildi.) Uzmana göre, Erdoğan, toplantıda
Obama’ya kırmızı çizginin aşıldığını göstermeye çalışırken, olayı
anlatması için Fidan da yanında oturuyordu. Erdoğan, Fidan’ı görüşmeye
dâhil etmeye çalışırken, Fidan konuşmaya başladığı sırada, Obama bir kez
daha sözünü kesip, “Biliyoruz” dedi. Tam o sırada, Erdoğan kızmış bir
halde, “Ama kırmızı çizginiz aşıldı!” dedi. Ardından uzman şunları
ekledi: “Donilon’un ifadesine göre, Erdoğan, Beyaz Saray’ın içinde o
kahrolası parmağını Başkana sallıyordu.” Daha sonra Obama, Fidan’a
dönerek şöyle demiş: “Suriye’de radikallerle beraber neler yaptığınızı
biliyoruz.” (Geçtiğimiz Temmuz’da, Dış İlişkiler Konseyine katılan
Donilon, bu hikâye hakkındaki sorulara cevap vermemişti. Türk Dışişleri
Bakanlığı da, yemekle ilgili soruları yanıtlamadı. Bir Ulusal Güvenlik
Konseyi sözcüsü, söz konusu yemeği teyit ederken Obama, Kerry, Donilon,
Erdoğan, Fidan ve Davutoğlu’nun yemek masasındaki bir fotoğrafını
gösterdi ve “Bunun dışında, görüşmelere dair detayları paylaşmayacağım”
diye ekledi.
Ancak Erdoğan eli boş dönmedi. Obama, Türkiye’nin, ABD’nin İran’a
karşı yaptırımlarının bir parçası olarak İran’a altın ihracatını
yasaklayan yasal düzenlemedeki boşlukları kullanmaya devam etmesine izin
veriyordu. Mart 2012’de, AB’nin de İran bankalarına yaptırım uygulaması
sonucunda, sınır ötesi ödemelere imkân tanıyan SWIFT elektronik ödeme
sistemi, İran’a ait onlarca finans kurumunu devre dışı bıraktı ve bu
ülkenin uluslararası ticaret kapasitesini önemli ölçüde kısıtladı.
Haziran’da bir kararname daha çıkaran ABD, “altın boşluğu” denen bir
yasal boşluk bıraktı ve İran’daki özel kuruluşlara altın sevkiyatı devam
etti. İran petrolünün ve gazının önemli müşterilerinden biri olan
Türkiye, enerji yatırımlarını Türkiye’deki bir İran hesabına Türk lirası
şeklinde yaparak bu boşluktan yararlanmış oldu; daha sonra bu paralar,
İran’daki müttefiklere altın ihraç etmek amacıyla Türk altını almak için
kullanıldı. 13 milyar dolar değerindeki altının, Mart 2012 ve Temmuz
2013 arasında İran’a bu şekilde girdiği bildirildi.
Bu program Türkiye, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde adı yolsuzluğa
karışan siyasetçiler ve ticaret adamları için kısa sürede gelir kanyağı
haline geldi. Eski istihbarat yetkilisi, şunları söyledi: “Aracılar,
her zaman yaptıkları işi yaparlar: İşin % 15’ini almak. CIA, ortada
dolaşan paranın yaklaşık 2 milyar dolar olduğunu tahmin ediyor.
Parmaklara altın ve Türk Lirası yapışıyordu.” Ortadaki yasadışı paralar,
Aralık ayında Türkiye’de “altın karşılığında gaz” skandalını ateşledi
ve önemli iş adamları ve hükümet yetkililerinin akrabaları dâhil, 24
kişi hakkında suçlama yapılmasına ve üç bakanın istifasına yol açtı; bu
bakanlardan biri, Erdoğan’ı da istifaya çağırdı. Türk devletine ait bir
bankanın genel müdürü de skandalın içindeydi ve polis tarafından evlerde
yapılan aramalarda ayakkabı kutularında bulunan 4,5 milyon dolardan
fazla bir paranın vakıf bağışları olduğunu iddia etti.
Geçtiğimiz yılın sonlarında, Foreign Policy’den Jonathan Schanzer ve
Mark Dubowitz, Obama yönetiminin, altın boşluğunu Ocak 2013’te
kapattığı, ancak “yasanın altı ay boyunca yürürlüğe girmemesi yönünde
lobi faaliyeti yürüttüğü” şeklinde bir haber yaptı. Yönetimin, aradaki
zamanı, İran’ı nükleer program konusunda pazarlık masasına çekmek için
bir teşvik olarak ya da Türk müttefikini Suriye’deki iç savaş konusunda
yatıştırmak için kullandığını iddia ettiler. Erteleme, İran’ın,
“yaptırımları daha da zayıflatarak, milyarlarca doları altın bazında
biriktirmesine” olanak sağladı.
ABD’nin, CIA’nın Suriye’ye silah sevkiyatı desteğini kesme kararı,
Erdoğan’ı siyasi ve askeri açıdan savunmasız bıraktı. Eski istihbarat
yetkilisi şöyle konuştu: “Mayıs zirvesindeki gündemlerden biri de,
Suriye’deki isyancılara tedarik sağlanacak tek hattın Türkiye olduğu
gerçeğiydi. Bu iş, Ürdün üzerinden yapılamazdı, çünkü güneydeki bölge
çok açık ve Suriyelilerin kontrolü altında. Lübnan’daki vadilerden ve
tepelerden de yapılamazdı, çünkü diğer tarafta kiminle karşılaşacağınız
kesin değil. ABD’nin isyancılara verdiği askeri destek olmadığı sürece,
Erdoğan’ın Suriye’yi uydu devlet yapma rüyası buharlaşmakta ve buna
neden olanın da biz olduğunu düşünmektedir. Suriye savaşı kazandığı
zaman, isyancıların kendisine geleceğini biliyor. Başka nereye
gidebilirler ki? Yani şimdi Erdoğan, arka bahçesinde binlerce radikal
bulmuş olacak.”
ABD’li bir istihbarat danışmanı, 21 Ağustos’tan birkaç hafta önce,
Dempsey ve savunma müsteşarı Chuck Hagel için hazırlanan gizlilik
derecesi yüksek bir brifing gördüğünü söyledi. Brifingte, Erdoğan
yönetiminin güç kaybeden isyancılar hakkında büyük endişeye
kapıldığından bahsediliyordu. Değerlendirmede, Türk yönetiminin, “ABD’yi
askeri cevap vermeye sevk edecek bir şeyler yapma ihtiyacından”
bahsettiği yönünde bir uyarıda bulunuluyordu. Eski istihbarat
yetkilisinin söylediğine göre, yaz sonuna doğru, Suriye ordusu
isyancılar karşısında hala avantajlıydı ve bu durumu yalnızca Amerikan
hava kuvvetleri tersine çevirebilirdi. Sonbaharda ise, 21 Ağustos
olayları üstünde çalışmaya devam eden Amerikalı istihbarat analistleri,
gaz saldırısını Suriye’nin yapmadığını düşünüyorlardı. Ancak ortada bir
fedai vardı, olay nasıl olmuştu? Birincil şüpheli Türklerdi, çünkü bu
olayın gerçekleşmesini sağlayacak her şeye sadece onlar sahipti.
21 Ağustos saldırılarıyla ilgili kesitler ve diğer veriler bir araya
getirilince, istihbaratçılar, şüphelerini destekleyen kanıtlar gördüler.
Eski istihbarat yetkilisi şöyle diyor: “Bunun, Erdoğan’ın çevresi
tarafından Obama’nı kırmızı çizginin ötesine geçmesini sağlamak için
planlanan gizli bir eylem olduğunu biliyoruz. Daha önceki gaz
kullanımını incelemek üzere 18 Ağustos’ta Şam’a giden BM denetçileri
oradayken Şam’da veya Şam yakınlarında bir gaz saldırısı yapılmasını
teşvik etmeliydiler. “ Görkemli bir gösteri planlanmıştı. Savunma
İstihbarat Örgütü ve diğer istihbarat birimleri, yüksek komutanlarımıza,
sarinin Türkiye tarafından temin edildiğini ve yalnızca Türk desteğiyle
elde edilebileceğini söylediler. Türkler, sarin üretimi ve kullanımı
konularında da eğitim verdiler.” Bu değerlendirmeyi destekleyen birçok
unsur, saldırının hemen ardından kesintiye uğrayan konuşmalar üzerinden,
Türklerin kendisinden geliyordu. “Temel kanıt, saldırı sonrasında Türk
yetkililerde görülen memnuniyet ve bir araya gelişlerde gözlenen
karşılıklı övgülerdi. Operasyonlar, planlama aşamasındayken her zaman
son derece gizli tutulurlar, ancak iş kibirlenmeye geldiği zaman her şey
pencereden uçup gider. Faillerin başarı için övgü dilenmesinden daha
acınası bir şey yoktur.” Erdoğan’ın Suriye’de yaşadığı sorunlar yakın
bir zaman içinde sona ermeyecek: Gazı at, Obama kırmızı çizgi aşıldı
desin ve Amerika, Suriye’ye saldırsın. En azından düşünceleri buydu,
fakat plan o şekilde ilerlemedi.”
Saldırı sonrası Türkiye ile ilgili istihbarat, Beyaz Saray’a gitmedi.
Eski istihbarat yetkilisi ise şöyle diyor: “Hiç kimse bu konu hakkında
konuşmak istemiyor. Hiç kimse Başkana karşı çıkmak da istemiyor.
Bombardıman saldırısı askıya alındığından beri, Suriye’nin sarin
saldırısında parmağı olduğuna dair tek bir kanıt bile yok. Hükümetim
hiçbir şey söyleyemiyor, çünkü çok sorumsuz davrandık ve Esad’ı
suçladığımız için, şimdi de kalkıp Erdoğan’ı suçlayamıyoruz.”
Türkiye’nin, Suriye’deki olayları kendi çıkarlarına göre manipüle
etme konusundaki istekliliği, geçtiğimiz ayın son günlerinde, yerel
seçimlerden birkaç gün önce Erdoğan ve yakın çevresiyle ilgili YouTube’a
düşen bir tape ile sergilenmiş oldu. Tapede, yapılacak bir yanıltıcı
harekâtın (‘yanlış bayrak’ harekâtı), Türk ordusuna Suriye’ye girmesi
için bahane sunacağından bahsediliyordu. Operasyonun merkezi, Suriye’nin
Fransız mandası altında olduğu 1921 yılında Türkiye’ye geçen, Osmanlı
İmparatorluğu’nun kurucusu I. Osman’ın dedesi Süleyman Şah’a ait olan ve
Halep yakınlarından bulunan bir türbeydi. İslamcı örgütlerden biri,
türbeyi putperestlik mekânı diye yok etmekle tehdit ederken, Erdoğan
yönetimi de, türbeye bir zarar gelirse açık açık misilleme yapmakla
tehdit ediyordu. Sızdırılan görüşme ile ilgili bir Reuters haberine
göre, Fidan olduğu iddia edilen kişi, provokasyon yapıyordu: ”Şimdi
bakın komutanım şimdi biz gerekçeyse gerekçeyi, ben öbür tarafa 4 tane
adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım. Problem değil o!
Gerekçe üretilir.” Bunun, Suriye’den kaynaklanan tehditlerle ilgili bir
ulusal güvenlik toplantısı olduğunu kabul eden Türk hükümeti, kaydın
manipülasyon olduğunu ifade etti. Daha sonra hükümet, YouTube’a erişimi
yasakladı.
Obama’nın izlediği politikada önemli bir değişiklik olmazsa,
Türkiye’nin, Suriye’deki iç savaşa yönelik müdahalesi devam edecektir.
Eski istihbarat yetkilisi, şunları söyledi: “Meslektaşlarıma, özellikle
şu anda çok yanlış bir seyir izleyen Erdoğan’ın isyancılara yaptığı
desteği durdurmanın bir yolu olup olmadığını sordum. Cevap şöyle oldu:
‘Her şeyi berbat ettik’. Erdoğan değil de, bir başkası olsaydı, durumu
kamuoyuyla paylaşabilirdik, ancak Türkiye özel bir konu, NATO
müttefikimiz. Türkler, Batıya güvenmiyorlar. Türklerin çıkarlarına
uymayan bir tutum alırsak, bizim yanımızda durmazlar. Erdoğan’ın gaz
olayındaki rolü hakkında bildiklerimizi kamuoyuyla paylaşsaydık, tam bir
felaket olurdu ve Türkler bize şöyle derdi: ‘Bize ne yapıp
yapamayacağımızı söylerseniz, size karşı nefret duyarız.’”
solPortal
* Seymour Hirsch için bak: http://en.wikipedia.org/wiki/Seymour_Hershhttp://en.wikipedia.org/wiki/Seymour_Hersh