5.4.20

Küreselleşmenin enkazı

“Bu pandemi tipik bir tarih kazası” diyor Berlusconi yıllarının liberal ekonomi bakanı Giulio Tremonti ve sözlerine I. Dünya Savaşı’na yol açan   “Saraybosna gibi tıpkı” diyerek devam ediyor:
“Saraybosna (Avusturya-Macaristan İmparatorluğu velihatı Arşidük Ferdinand’ın öldürülmesiyle) kıvılcımı çaktığında, kimse bunun eski Avrupa’nın sonunu getiren bir Dünya Savaşı yaratacağını beklememişti. Ne ki öyle oldu. Saraybosna ile (20. yüzyıl başındaki gelişme ve iyimserlik dönemi) belle-epoque/altın çağ kapandı. Şimdi Covid-19 da günümüzün bir nevi Saraybosna’sı. Saraybosna da olduğu gibi tıpkı bu salgın da altın bir çağı, küreselleşmenin altın çağını bitirdi. Pazar ekonomisine kutsallık atfeden 20. yüzyılın son ideolojisi ‘piyasacılığa’ son verdi. Pandemi elbette bilim tarafından alt edilecek. Ama yaşanan trajedi küreselleşmenin sınırları ve zaaflarını göz önüne koydu. Sokağa çıkma yasağı bitip, dışarı çıktığımızda kendimizi büyük bir enkaz önünde bulacağız.”
Bu sözlerin liberal ekonominin İtalya’daki en büyük gururlarından birisi tarafından telaffuz ediliyor olması, çok şaşırtıcı ve çarpıcı.
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”ci Berlusconi düzeninin bir numaralı ismi dahi bunları bugün söylüyorsa, varın gerisini siz hesap edin...

Doktorlar şokta
Bir buçuk aydır Tremonti’nin “yeni Saraybosna” olarak nitelendirdiği salgının pençesinde inim inim inleyen İtalya’da gerçekte nasıl bir enkazla karşı karşıya olduğumuzu anlamak için, sokağa çıkma yasağının sona ermesini beklememize gerek yok.
Sağlık sektöründeki enkaz her gün, her saat gözümüzün önünde: Covid-19 hastaları için hastanelerde yeterli yatak sayısı yok, yeterli yoğun bakım ünitesi, yeterli hemşire, yeterli doktor, yeterli ventilatör/solunum cihazı yok...
Bunları geçtik. Korona kurbanı hastalara bakan doktorları koruyacak en basit donanım araçları -koruyucu tulum, gözlük, maske- yok. Niye?
Maske üretimi çünkü küreselleşme nedeniyle Çin, Hindistan gibi ülkelere bırakılmış. Bu ülkeler kendi salgın tedbirleri veya bürokrasi gibi nedenlerle maske ihracatını askıya alınca, sağlık çalışanları maskesiz kalıyor.
Bu sebeple en ön saftaki doktorlar sapır sapır dökülüyor.
Benim bu yazıyı yazdığım saatlerde koronaya kurban verilen doktor sayısı 77’yi bulmuş idi. “Yazıyı yazdığım saatlerde” diyorum çünkü yarın bu rakkamın  artacağını biliyorum...
Sadece İtalya değil, Almanya dışındaki tüm gelişmiş Batılı ülkeler, süper güç ABD başta olmak üzere İngiltere, İspanya ve Fransa da korona krizinde bugün aynı “enkaz”la yüz yüze.
New York Times’da “Doktorlar Vasiyetlerini Yazıyor” başlıklı okuduğum inanılmaz bir makalede (28-29 Mart) kelle koltukta görev yapan Amerikalı doktorların yaşadığı şok anlatılıyor:
“ABD’li doktorların günün birinde araç gereç temini için sosyal medyadan medet umacağını, yalvar yakar olacağını kim düşünebilirdi?” diyor yazı ve ekliyor:
“Birinci Dünyanın tıp ortamında belli malzemelerin var olduğu düşünülür. Bu, musluğu açtığınızda suyun akmasını beklemek kadar doğaldır. Yokluklarla karşılaşmak doktorlar için şimdi çok büyük bir şok.”

Her yer İtalya oldu
Yalnız doktorların değil hepimizin yaşadığı duygu, pandeminin başından beri bu.
Korkudan çok devamlı bir dümur hali içindeyiz.
Akşam TV’de haberleri izlediğimizde, Batı’daki tüm kriz merkezlerinin her geçen gün İtalya’laştığını görüyoruz.
Ülkelerin salgınlarla baş etme direncini ölçen “Dünya Sağlık Güvenliği Endeksi/Global Health Security Index”e bakıldığında sözüm ona yüz üzerinden 83.5 puanla 195 ülke içinden 1. sırada olan ABD ve onu 77.9 puanlamayla hemen 2. sırada izleyen İngiltere-şok... şok... şok- dünyanın gözleri önünde dökülüyor. 
Aynı listede 68.2 puanla 11. sırada bulunan Fransa ve 65.9 puanla 15. sırada olan (salgının Avrupa’daki yeni merkez üssü!) İspanya da, 31. sıradaki İtalya’dan artık farksız; hatta daha beter halde.
Covid-19 tüm bu sıralamaları anlamsızlaştırmış ve son otuz yılda, tasarruf, özelleştirme... şu bu nedenlerle hastanelerindeki yatak sayısını yarıya indiren İtalya ile eşitlemiş durumda.
Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 05 Nisan 2020

Kadınların adam sayılması

 
Değerli okurlar, yazının italik olarak yazılmış bölümü zuladan çıktı. Araştırdım: Yayımlanmamış... Herhangi bir yazımın içinde de yer almıyor. Eksik yazı, eksik bir cümleyle sona eriyor: “Bakalım kaç kadın örgütü, türbanlı-türbansız kaç kadın yazar bu büyük günü bir...” diye sona eriyor. Yazıyı kaldığı yerden sürdüreceğim:

***

Türk kadınını adam sınıfına sokan ve tam vatandaş olmasına olanak sağlayan iki önemli günü vardır: 3 Nisan ve 5 Aralık. 
3 Nisan 1930 tarihli “Belediyeler Kanunu” ile kadınlara yerel seçimlere katılma hakkı verilmişti. 
5 Aralık 1934 tarihinde ise anayasanın 10 ve 11. maddelerinde yapılan düzenlemeyle 22 yaşını bitiren her Türk kadınına seçme ve 30 yaşını bitiren her kadına milletvekili seçilme hakkı verildi. Türk Kadınlar Birliği 7 Aralık 1934’te düzenlediği büyük bir mitingle bu büyük devrimi kutladı.
“Kadınlara seçme ve seçilme hakkı” veren yasa 8 devrim yasası içinde yer almasa da bu bütünlüğün, atılımın ayrılmaz bir parçasıdır.

***
 
Değerli okurlar, çoğu özgürlüğüne kavuşmamış, sömürge durumunda olan Müslüman ülkeleri bir yana bırakalım, 5 Aralık 1934 tarihinde dünyanın birçok uygar ülkesinde kadınlara henüz seçme ve seçilme hakkı verilmemişti.
1934’ten önce kadınlarına seçme ve seçilme hakkı veren ülkeler: Yeni Zelanda, Avustralya, Finlandiya, Norveç, Danimarka, Sovyetler Birliği, Avusturya, ABD, Birleşik Krallık.
Kadınların Türkiye’den sonra seçme ve seçilme hakkına kavuştuğu ülkeler: Fransa (1944), Japonya (1945), İtalya (1946), Çin (1947), İsviçre (1971).
Bildiğim kadarıyla, Cumhuriyet devrimlerine karşı çıkanlar, kadınlara verilen bu hakka “İstemezük!” diye karşı çıkmadılar. Gene de TBMM tutanaklarına bakmak gerek!
Ancak, Türk kadınının seçme ve seçilme hakkı için mücadele vermediğine, bu hakkın kendisine tepsi üzerinde sunulduğuna ve bu nedenle de haklarına sahip çıkmadığına dair bir safsata vardır. Cumhuriyet, kadınlara seçme ve seçilme hakkını 1934 yılında vermemiş olsaydı ve uygun toplumsal koşulların oluşması beklenseydi, kadınlar daha çok uzun süre bu hakka kavuşamazlardı.
Kadınlarımız, seçme ve seçilme hakkına sahip olmasına karşın, devrim yasaları hedef ve amaçlarına ulaşmadan gerçekten özgürleşemezdi. Özgürleşemedi! Özgürleşemiyor!

***
 
Düşünsenize, Cumhuriyetin gözünde kadının köleleşmesinin simgesi olan türban, 2010 yılında kadının özgürleşmesinin ve rüştünü kanıtlamasının simgesi olarak yutturulmaktadır. 2011 yılında başı türbanlı kadınlar milletvekili seçimlerinde aday gösterilirse, sadece kadın oldukları için değil fakat türban taktıkları için aday gösterilecekler.
5 Aralık (1934) kadınların en büyük özgürleşme günü! Geçmişle ve tarihle yüzleşme ve hesaplaşma sadece geçmişi kötüleme olmamak gerekir. Şapka devriminde İskilipli Hoca benzeri, her devrim hareketine karşı kendilerine bir kahraman yaratan mürteci tayfası 5 Aralık (1934) için ne yapacak? Bir başka merak konusu: Türbanı kendilerine özgürlük simgesi yapanlar, 5 Aralık 1934 tarihinde nenelerinin, annelerinin, teyze ve halalarının kazandığı bu büyük özgürlük hakkını tıpkı onlar gibi Beyazıt Alanı’nda kutlayacaklar mı? Bakalım kaç kadın örgütü, türbanlı-türbansız kaç kadın yazar bu büyük günü bir...

***
 
Cümleyi tamamlıyorum:
Bakalım kaç kadın örgütü, türbanlı-türbansız kaç kadın yazar bu büyük günü bir toplantıyla, bir gösteri yürüyüşüyle kutlayacak? 

***
 
Cumhuriyet de aralarında olmak üzere, gazetelerde, kadınlara yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı veren yasayı (1930) anan bir habere ve yazıya rastlamadım. Koronavirüs insanların aklını başından almış. Cumhuriyeti “Cumhuriyet” yapan yasaları böylesine telaşlı günlerde mürteci iktidara inat mutlaka hatırlamak ve hatırlatmak gerekir. Virüs geçer ama irtica kalır!
Kadınlarımızı adam yerine koyan yasalar Türbanlı kadın” / “Başı açık kadın” ayrımı yapmıyor. Bu yasalar bütün Türk kadınlarını özgürleştirdi. Artık kadınların kullanacağı, içine sığınacağı yasalar var. Belki, “Vardı” dense daha doğru olur. Kullanılmayan hak, hak olmaktan çıkar!
Bu yasaları çıkaran çağının çağdaşı devrimciler çok iyimserlerdi: Aydınlanmanın ürünü olan bu yasalara düşman olabilecek, Cumhuriyet karşıtı bir siyasal partinin ülkemizde iktidara gelebileceğini düşünmemişlerdi. Ama geldi! 
Özdemir İnce, Cumhuriyet, 05 Nisan 2020

1.4.20

Sosyal Bilimcilerin Çağrısı





SOSYAL BİLİMCİLERİN
ÇAĞRISI

Dünya ve ülkemiz ciddi bir virüs salgınıyla zor bir dönemden geçiyor. Halkımız yaşama hakkını koruyabilme savaşımı içindedir. Öncelik, ne kadar süreceği belli olmayan bu dönemi en düşük can kaybıyla atlatmaktır. Ancak salgının olumsuz sonuçları bundan ibaret kalmayacaktır. Halkın, yaşam koşullarını bir bütün olarak gören haklı talepleri de zorlu koşullar içinde bir bir ortaya çıkmaktadır.

Çağrımıza Kulak Verin

Bugün tüm dünya sağlığın, eğitimin, temel ihtiyaç maddeleri üretiminin piyasa süreçlerine terk edilmesinin bedelini ödüyor. Artık neoliberal ezberlerin terk edilmesinin; kamuculuk, planlama, toplumsal dayanışma gibi kavramların tekrar benimsenmesinin zamanı geldi de geçiyor. Aşağıdaki talepler listesini meslektaşlarımızın katkısıyla zenginleştirip geliştirmenin, yukarıda ifade edilen anlayış çerçevesinde imzalarınızla topluma bir mesaj vermenin çok anlamlı olacağına inanıyoruz.

SOSYAL BİLİMCİLERİN ÇAĞRISI

Dünya ve ülkemiz ciddi bir virüs salgınıyla zor bir dönemden geçiyor. Halkımız yaşama hakkını koruyabilme savaşımı içindedir. Öncelik, ne kadar süreceği belli olmayan bu dönemi en düşük can kaybıyla atlatmaktır. Ancak salgının olumsuz sonuçları bundan ibaret kalmayacaktır. Halkın, yaşam koşullarını bir bütün olarak gören haklı talepleri de zorlu koşullar içinde bir bir ortaya çıkmaktadır.

Biz Sosyal Bilimciler halkın taleplerini kendi önerilerimiz olarak kabul ederek kamuoyuna sunuyoruz.

Bugün tüm dünya sağlığın, eğitimin, temel ihtiyaç maddeleri üretiminin piyasa süreçlerine terk edilmesinin bedelini ödüyor. Artık neoliberal ezberlerin terk edilmesinin; kamuculuk, planlama, toplumsal dayanışma gibi kavramların tekrar benimsenmesinin zamanı geldi de geçiyor. Aşağıdaki talepler listesini meslektaşlarımızın katkısıyla zenginleştirip geliştirmenin, yukarıda ifade edilen anlayış çerçevesinde imzalarınızla topluma bir mesaj vermenin çok anlamlı olacağına inanıyoruz.

Gösterdiğiniz dayanışma için şimdiden teşekkür ederiz.
  • Salgından kaynaklanan ekonomik ve toplumsal krizde merkezi devlet, olağandışı bir harcama programı tasarlamalıdır. Bu program sadece sağlık harcamalarından ve salgın ortamında sade yurttaşlara, emekçilere dönük doğrudan ayni ve nakdi desteklerden oluşmalıdır.
  • Acil ve zorunlu mal ve hizmet üretimi dışında bütün işlerin 15 gün süreyle durdurulması acilen değerlendirilmeye alınmalıdır.
  • Tüm işyerlerinde, hamileler, yasal süt izni kullananlar, engelliler, 60 yaş ve üzerinde olanlar koronavirüs salgını süresince idari izinli sayılmalıdır. 12 yaşından küçük çocuğu olanlara talepleri halinde ücretli izin verilmelidir.
  • En az 14 gün olmak üzere, salgın süresince yenilenmek kaydıyla, çalışanlara (yıllık izinlerine dokunulmadan) ücretli izin hakkı tanınmalıdır.
  • Tüm işyerlerinde risk değerlendirmesi ve acil durum planları yenilenmeli, tüm çalışanlara koronavirüs salgını bilgilendirmesi ve eğitimi yapılmalıdır. İşyerlerinde koronavirüs testinin yapılması dahil tüm sağlık önlemleri arttırılarak azami düzeye yükseltilmelidir.
  • Bütün bunların yapılmaması ve/veya işyerinde koronavirüs riskinin ortaya çıkması halinde çalışanların “çalışmaktan kaçınma hakkı”nı kullanacakları ve üretimi durduracakları ilan edilmelidir.
  • İşten çıkarmalar koronovirüs salgını süresince yasaklanmalı, işten çıkarmalar ve ücretsiz izinler yerine kısa çalışma ödeneği kullanılmalıdır. Kapanan işletmelerde çalışanların ücretlerini tam veya tama yakın almaları sağlanmalıdır.
  • Koronavirüs salgını süresince bütün işçiler süre koşulu aranmaksızın işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmalıdır. Esnek ve yarı zamanlı çalışanlar da bu fondan yararlanabilmelidir.
  • İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki paralar sadece işsizlik ödemeleri için kullanılmalı, işsizlik ödeneğinden ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanma süresi ve miktarı arttırılmalıdır.
  • Salgın boyunca doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır. Doğalgaz ve elektrikte dağıtım hizmetleri kamulaştırılmalıdır. Yerel yönetimlerin temiz ve atıksu başta olmak üzere hizmetlerinin aksamaması için onlara merkezi bütçeden daha çok kaynak aktarılmalı, dış borçlanmaları konusunda ihtiyaç duyacakları Hazine garantileri verilmelidir.
  • 100’den fazla işçi çalıştıran şirketlerde istihdamı korumak amacıyla, bu kuruluşların kapanmasına izin verilmemeli, gerekirse kamulaştırma yoluna gidilmeli, bu amaçla KİT gibi kuruluşlar eski işletmeci işlevlerini üstlenmelidir.
  • Krizle beraber zora giren sivil havacılık, enerji, finans gibi stratejik sektörlerde kamulaştırma bir zorunluluk haline geldiğinde tereddüt edilmemeli, bu kuruluşlarda özyönetim uygulaması benimsenmelidir.
  • Atıl duruma gelen bazı işkollarındaki fabrikaların, solunum cihazları, hızlı sonuç alıcı tanı kitleri, maske/filtreli maske ve sağlık çalışanları için koruyucu giysi vb. sağlık ürünleri üretimine ayrılması sağlanmalıdır. Bu ürünler ücretsiz veya maliyet fiyatlarından sunulmalıdır.
  • Temizlik ve sağlık ürünlerinin stoklanması, karaborsası, fiyat artışları mutlaka önlenmelidir. Temel gıda maddelerinin temini, gerekirse ücretsiz dağıtımı ve fırsatçı zamların engellenmesi kamu otoritesi tarafından sıkıca kontrol altında tutulmalıdır. Kolluk güçleri ve gönüllü siviller, yaşlı ve riskli nüfusa gerekli gıda ve sağlık malzemelerini ulaştırmak için seferber edilmelidir.
  • Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” kişi başına aylık net 500 TL yurttaşlık geliri ödenmeye başlanmalıdır.
  • Öğrenci borçları silinmeli; çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
  • Devlet hastaneleri ve özel hastaneler ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır.
  • Bütçe açığı kaygısı, salgın sürdükçe geçerli olamaz. Merkezi bütçe harcamalarının gerekirse TCMB avanslarıyla karşılanması sağlanmalıdır.
  • Bütçe gelirleri azalırken giderlerinde büyük sıçramalar ortaya çıkmasına getirilecek çözümlerden biri de, gerçek bir servet vergisi olmalıdır. Hedef grup olarak özellikle son 20 yılda rant gelirleriyle palazlananlar seçilmelidir.
  • Sermaye hareketleri kontrol altına alınmalıdır. Yurt dışına servet kaçırmak önlenmeli; yabancılara dönük TL yükümlülükleri (hisse senedi, tahvil, mevduat vb) için döviz tahsis edilmemelidir.
  • Kamu Özel Ortaklığı isimli projelerin kamulaştırılması hedeflenmeli; bu arada projelere dönük ödentiler TL'ye dönüştürülmeli ve kriz kaynaklı düşük performanslar nedeniyle oluşabilecek garanti ödemeleri iptal edilmelidir. Böyle bir dönemde Kanal İstanbul gibi üzerinde toplumsal uzlaşma sağlanmamış projelerden vazgeçilmeli, kamu ihaleleri ve kaynaklar sağlık sektörüne yönlendirilmelidir.
  • Sonuncusu belki de en önemlisi, devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, daha otoriter ve baskıcı bir devlet aygıtının kalıcılaştırılması için fırsat kabul edilmemelidir.
Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle örgütlerinin (sendikalar, meslek örgütleri) toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı toplantılarda ve kurullarda temsili sağlanmalı, salgına karşı mücadele kapsamında benimsenen bilim kurulu yöntemi sürdürülmelidir.
Korkut Boratav - Seyhan Erdoğdu - Aziz Konukman - Hayri Kozanoğlu - Bilsay Kuruç - Oğuz Oyan - Mustafa Sönmez - Sinan Sönmez - Serdar Şahinkaya - Taner Timur - Oktar Türel - İşaya Üşür - Galip Yalman - Ergin Yıldızoğlu - Erinç Yeldan


Ahmet Alpay Dikmen - Ahmet Saltık - Algan Hacaloğlu - Ali Tigrel - Alper Duman - Alper Dumun - Alper Taş - Anıl Aba - Aslı Aydın - Atilla Göktürk - Aylin Özman - Aynur Soydan Erdemir - Azamet Yazıcı - Aziz Çelik - Aziz Ekşi - Berk Vapur - Betül Yarar - Can Cemgil - Cengiz Arın - Çiçek Çatalkaya - Çiğdem Boz - Denizcan Kutlu - Dilek Çetindamar - Emin Koramaz - Erhan Yıldırım - Etkin Güneş - Fatih Yaşlı - Fevziye Sayılan - Fikret Başkaya - Filiz Zabcı - Fuat Ercan - Fuat Keyman - Funda Başaran - Gökçe Çataloluk - Gülay Toksöz - Güven Gürkan Öztan - Haluk Yurtsever - Handan Koç - İlknur Başer - İzzettin Önder - Kemal Kumkumoğlu - Mehmet Cemil Ozansü - Meltem Kayıran - Methiye Acar - Muhteşem Kaynak - Murat Kubilay - Mustafa Durmuş - Mustafa Türkeş - Nazmi Algan - Nergis Mütevellioğlu - Nilgün Erdem - Nilgün Toker - Orhan Bursalı - Ozan Gündoğdu - Ozan Zengin - Ömür Birler - Önder İşleyen - Özgür Orhangazi - Özlem Albayrak - Pelin Bektaş - Ramazan Günlü - Raşit Kaya - Refia Yıldırım - Sefa Feza Arslan - Selin Pelek - Sevilay Parlas - Sibel Özbudun - Şiir Yılmaz - Şule Daldal - Tamer Akgökçe - Tarık Şengül - Tayfun Özkaya - Temel Demirer - Tevfik Kızgınkaya - Yaşar Sucu - Yavuz Yaşar - Yunus Yener - Yüksel Akkaya - Zülküf Aydın

27.3.20

"Korona virüsün tedavisi traktör!" mü?


Bazı insanlar, dünyada GDO diye bir vaka olduğunu, bitkilerin genetiğinin değiştirildiğini, hayvanların kopyalandığını bilmelerine rağmen virüslerin genetiğinin insan eliyle değiştirilmiş olma ihtimalini tamamen yok sayıyor! Virüs üzerine çalışan merkezlerden yayılan iddialara inanmayı tercih ediyor. Kendileri bilir!
Bu arada, "Dünya Sağlık Örgütü gelsin, Türkiye'de hastane açsın" gibi öneriler de yapılabiliyor! Bu mantığa göre, "Birleşmiş Milletler askerleri gelsin, güvenliğimizi sağlasın" da denilebilir!
Gerçi Türkiye'de "şehir hastaneleri projesi" de zaten Prof. Dr. Raşit Tükel'in ifade ettiği gibi Sağlık Bakanlığı ile "İngiliz Hazinesi Kamu Özel Ortaklığı Tanıtım Birimi"nin yaptığı toplantılar sonrasında başlatılmıştı! Yalnız Tükel'e göre Recep Akdağ döneminde "entegre sağlık kampüsleri" kurulmaya başlanırken, İngiltere'de 2017 yılında hazırlanan bir raporda kamu-özel ortaklığı uygulamalarının İngiliz sağlık sistemini çökerttiğinden söz ediliyordu.

***

Korona virüs krizi, zaten Afrika'da var olan açlıktan ölümleri, bütün dünyada yaygın hale getirebilir. BBC'nin haberine göre Hindistan'da halka evlerinden çıkmamaları söylendi ama yevmiyeyle çalışan güvencesiz işçiler bu durumda hastalıktan önce açlıktan ölümle karşı karşıya kalabileceklerini söylüyor. Bütün dünyada aynı tehlike var ama Hindistan'ın nüfusu malûm...
BBC'nin başka bir haberine göre korona virüs salgınını umursamayan tek Avrupa ülkesi Belarus... Bu ülkede normal hayat hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Sınırları açık, insanlar işe gitmeye devam ediyor, sinema ve tiyatrolar açık, futbol maçları oynanıyor.
Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko ise "Korona virüsün tedavisi traktör" diyerek tarım alanında çalışmaların teşvik edilmesi gerektiğine işaret etti.
Lukaşenko, aşırı kaygı ve psikozun, virüsün kendinden çok daha tehlikeli olduğunu söyledi ve ülkesinin istihbarat servisine halk arasında panik yayan "alçakları yakalama" talimatı verdi.

***

CHP'li Umut Oran'ın değerlendirmesi önemli:
"Korona virüs nedeniyle yaşanan olayların tamamı, tarihin akışını da değiştirecek ve yarınların 'yeni dünya düzeni'ne etki edecektir. 1970'li yıllardan itibaren 'devlet kumaş mı üretir, devlet süt mü üretir' diye diye halkın tüm servetini gasp edenler, bugün aşı geliştirecek bir devlet kurumunun, acil durumlarda tüm gücüyle ihtiyaç duyulan ürünleri üretecek devlet kurumlarının eksikliğini hissetmektedir. Covid-19, neo-liberal ekonomi politikalarının tüm maskesini düşürdü. Yapılması gereken şey, içi boşaltılmış, eski teknolojiye dayalı şirketleri millileştirmek değil, yeni teknolojiye dayalı, modern milli şirketleri bizzat devlet eliyle kurmak ve ekonomiyi topyekûn planlamaktır. Siyaset kurumu bu süreçte güven kaybetmiştir. Virüs tehlikesi ortadan kalktığında İtalya, İspanya, Fransa başta olmak üzere tüm dünyada mevcut siyasi partilerin ve süreci yönetemeyen siyasi liderlerin tarih sahnesinden çekileceği, tüm siyasi partilerin dönüşeceği görülecektir. Türk milleti bu kötü günleri de aşacak ve yaşanılan bunca sorunun sebebi olanlarla 'hesaplaştıktan' sonra yepyeni bir ufka hep beraber yol alacaktır." dedi
***

Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Baki Remzi Suiçmez'in son uyarısı ise özetle şöyle:

"Kıtlık ve açlık sorunu yaşamamak için ülkemizde derhal tarımsal üretim seferberliği ilan edilmelidir. Unutmayalım ki bir aylık ekim sezonunu kaçırırsak, bir yıllık mahsulü kaybederiz. Üretmezsek beslenemeyiz. Üretemezsek tüketemeyiz. Üretemezsek kıtlık ve açlık yaşarız. Dışalım, normal zamanlarla birlikte, özellikle salgının dünyayı tehdit ettiği günümüzde de çözüm değil. Unutmayalım, boş rafları gıda maddeleri ile doldurmanın tek yolu, her koşulda tarımsal üretime devam etmektir."

Arslan Bulut, Yeniçağ, 27 Mart 2020

2.2.20

Böyle buyurmuş Kılıçdaroğlu!

Kılıçdaroğlu, “CHP İktidara Yürüyor” (24.1.2020) başlıklı yazı ile tasvir ettiğimiz ziyafet masasında, “Bugün Türkiye’de bizce sağ-sol siyaseti yok. Demokrasiden yana olanlar-demokrasiye karşı olanlar, otoriterlikten yana olanlar var. Temel ayrım bu” demiş. Hz. Ali’nin kılıcı gibi kestirip atmış: “Türkiye’de sağ-sol siyaseti yoktur.” Böylesine veciz ve aciz cümleyi ancak Başyüce söyleyebilir. Kafası kızarsa bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi de yayımlayabilir. Anladığıma göre Kılıçdaroğlu bazı kavramları karıştırıyor: Demokrasi zaten sağ-sol mücadelesini solun kazanmasıyla gerçekleşir. Sağı / solu belli olmayan siyaset ancak geri kalmış tek adam rejimlerinde olur.

***

Demokrasiyi sağcı ne yapsın? Sağ çaresiz kalınca demokrasiye katlanır. Demokrasi solun oksijenidir, sol da demokrasinin oksijenidir. İsterseniz, kabadayı ağzıyla “harbi ve yekten” söyleyeyim: Kılıçdaroğlu’nun ziyafet masasına oturmak gafletinde bulunduğu yaratıklarla ortak demokrasi mücadelesine girmek bir yana onların gittiği helaya bile girilmez.

***

Kemal Kılıçdaroğlu elbette sol gelenekten gelmiyor. Türkiye İşçi Partisi’nin mücadelesini de bilmiyordur ve belki de gerçek, eski TİP’e kafa ve gönül yakınlığı da duymuyordur. Olabilir! Olabilir de vahşi kapitalistlerin en büyük hatası Marx ve marksizmi bilmemelerinden kaynaklanır. TİP’in tarihi tam anlamıyla siyasal arkeolojik kazı yapılması gerekli ve zorunlu bir “sit” alanı sayılmalı ve öyle bilinmeli. “Kimden, nasıl oy koparabilirim” amentüsü ile siyaset yapılamaz!
Bir hatırlatma yapmak için Cumhuriyet gazetesinin en eski yazarlarından Işık Kansu’nun Yurt Kemiricileri (*) adlı kitabından bir alıntı yapacağım. Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’de ilk kez TBMM’ye temsilci sokabilen sosyalist parti olan TİP’in genel başkanı Mehmet Ali Aybar’ın, 29 Ekim 1964’teki Cumhuriyet Bayramı bildirisi, bu açıdan tarihsel bir belgedir:


“Türkiye Cumhuriyeti, bir Milli Kurtuluş Savaşı sonunda kurulmuş ilk Cumhuriyettir. Bundan dolayı sömürgecilik ve sömürme sistemleri üzerine kurulmuş öteki Cumhuriyetlere benzemez. Bunların insanlık hazinesine mal olmuş değerlerini benimsemekle beraber, bizim Cumhuriyetimizin, Milli Kurtuluş Savaşı’ndan doğmuş olmanın verdiği özellikleri vardır. Bizim Cumhuriyetimiz, emperyalizme karşı, her türlü sömürücülüğe karşı, devrimci, dünya barışından yana, kıskançlıkla bağımsız, halkçı bir idare şeklidir. Böyle olmak gerekir.
Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin 1920 Kasımı’nda yayımladığı ‘Halkçılık Beyannamesi’ ve ölümsüz Başkumandan Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı yıllarındaki birçok söylevleri, yeni devletin özelliklerini, halkçı karakterini ve daha önce kurulmuş devletlerden hiçbirine benzemediğini kesinlikle belirtmiştir. Savaştan sonra kurulacak Cumhuriyetimizin ne çeşit bir Cumhuriyet olacağını göstermiştir.
Fakat Cumhuriyetimizin halkçı karakterini gerçekleştirmesi için sosyal yapıda köklü dönüşümlerin yapılması zorunludur. Bu dönüşümleri emekçi halkımız, yurt işlerinde söz ve karar sahibi olarak gerçekleştirecektir.
Cumhuriyetimizin 41. yıldönümünü kutlarken, Kurtuluş Savaşı Türkiyesi’nin amaçlarına ve değerlerine dönmek, bunları günümüzün şartları içinde yeniden canlandırmak, hepimize şevk ve heyecan veren bir ülkü haline gelmelidir. Cumhuriyet Bayramımız emekçi halkımıza mutlu olsun, kutlu olsun.” (1964, Sosyal Adalet dergisi, Sayı: 8)

1948 doğumlu Kemal Kılıçdaroğlu, Sosyal Adalet dergisini yaşı icabı okuyamamıştır. Ancak Sosyal Adalet ve Yön gibi dergileri okumadan “Halkçı Karakterli Cumhuriyet”i kuran bir siyasal fırkada (partide) siyaset yapılamaz. Kılıçdaroğlu’nun ziyafet masasına birlikte oturduğu o “rate” zevatın neredeyse tamamı TİP’in içinde yer almış ve ona “meclis dışı muhalefet” safsatasıyla ihanet etmiştir.

***

Yozlaşmışlarına bakıp karar verilmesin: Her Cumhuriyet ilke olarak soldadır. Çünkü halkın kendi kendini yönetim tarzıdır. Dolayısıya da Cumhuriyetin cumhuriyet olması için demokratik olmak ve de solda (halkın içinde ve yanında) olmak zorundadır. Kısacası, CHP’nin 1923 yılında kurduğu Cumhuriyet bir sol rejimdir. Durum böyle iken siz kalkıp sağsız-solsuz bir Cumhuriyetten söz edeceksiniz. Bu, CHP’yi ıskartaya çıkarmak anlamına gelir.
(*) Telgrafhane Yayınları, Kasım 2018, s. 53.
 Özdemir İnce, Cumhuriyet, 02 Şubat 2020 Pazar

5.7.19

Unutmamak için (2)

 bianet'ten naklen

Aralarında akademisyen, akademisyen, hukukçu, hak savunucuları, sanatçı ve gazetecilerin bulunduğu 300 kişi, Ergenekon davasının karartılmaması, tersine derinleştirilmesi isteğiyle bir bildiri yayımladı.
"Ergenekon iddianamesi ahtapotun kollarından birini yakalamıştır. Ancak, diğer kollara ve gövdeye ulaşmakta kendini sınırlamış kaygısı uyandırmaktadır" diyen aydınlar bu davayla Susurluk ve Şemdinli'de kaçırılan fırsatı yakalama olanağı doğabileceğini söylüyor.
Kazananın yurttaşlar, "demokrasimiz ve geleceğimiz" olacağını ifade eden aydınlar, demokratik, özgür, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına dayalı bir ülkede yaşamak isteyen herkesi davanın takipçisi olmaya çağırdı.
Bildirinin tam metni şöyle:
Yıllardır gözlerimizin önünde cereyan eden faili meçhul cinayetlerin, siyasi suikastlerin, devletin içine yuvalanmış çetelerin, halkı birbirine düşürmeyi amaçlayan hain provokasyonların, açık ya da örtülü darbelerin ülkemiz üzerine yaydığı karanlığın bir ucundan da olsa delinmesi olanağı Ergenekon davası ile Türkiye demokrasi güçlerinin önüne çıkmış bulunuyor.
Eleştirilebilecek yanlarına, eksikliklerine ve bazı tartışmalı kurgulamalarına rağmen Ergenekon İddianamesi özünde çok önemli suç iddiaları ve belgeleri içermektedir. Bu suçlar bütün derin bağlantılarıyla ortaya çıkarılabildiği takdirde, temiz toplum olma yolunda Susurluk’ta, Şemdinli’de elimizden kaçırdığımız fırsatı yakalama olanağı doğabilir. Yıllardır apaçık bildiğimiz olayların ve bu olayların ardındaki mihrakların aydınlatılarak adalet önünde hesap vermelerinden kazançlı çıkacak olan ne günün siyasi iktidarı, ne de şu veya bu siyasal çevredir. Kazanan biz yurttaşlar, demokrasimiz ve geleceğimiz olacaktır.
Ergenekon İddianamesi ahtapotun kollarından birini yakalamıştır. Ancak, diğer kollara ve gövdeye ulaşmakta kendini sınırlamış kaygısı uyandırmaktadır. Bu kaygı giderilmelidir. Örneğin askeri yargı, savcılığın gönderdiği belge ve bilgileri dikkate alarak yargılama sürecini işlettiği ve gereğini yerine getirdiği takdirde, Türkiye’yi kuşatan ve giderek derinleşen karanlığın aydınlanmasında önemli bir adım daha atılmış olacaktır. Ergenekon davasının, her türlü uzlaşmanın ötesinde toplumsal ve siyasal ufkumuzun aydınlanması davası haline gelebilmesi için siyasi irade şimdi her zamankinden daha gereklidir. Asker-sivil bütün kurum ve kuruluşlar da davanın karartılmaması ve mutlaka derinleştirilmesi için aynı kararlılığı göstermelidir.
Bu davanın hayati önemine inanan bizler, hukuki / adli sürecin kamu vicdanını her yönden rahatlatacak şekilde, yargı bağımsızlığı çerçevesinde, adil ve titiz yargılama ilkelerine sonuna kadar uyularak sürdürülmesini diliyoruz. Türkiye demokrasi güçlerinin, karşılarında bir siyasal kanadın değil devlet içine yuvalanmış çetelerin ve darbeci zihniyetin bulunduğunun bilinciyle Ergenekon davasının derinleşmesi ve öze varması için ortak mücadele vermeleri gereğine inanıyoruz. Demokratik, özgür, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına dayalı bir ülkede yaşamak isteyen tüm yurttaşları, aklının ve vicdanının sesini dinleyerek davanın takipçisi olmaya çağırıyoruz.
İmzacılar:
Abdi Özdiken (Bilişimci), Abdullah Keskin (Sinemacı), Adalet Dinamit (Yönetici), Adnan Özyalçıner (Yazar), Adnan Tonguç (Yazar), Ahmet Aykaç (Prof. Dr.), Ahmet Çakmak (Prof. Dr.), Ahmet Dindar (Avukat), Ahmet İnsel (Prof. Dr.), Ahmet İsvan, Ahmet Kardam, Ahmet Telli (Yazar), Ahmet Ümit (Yazar), Akşin Somel (Prof. Dr.), Ali Akay (Küratör), Ali Deniz Ceylan (Avukat), Ali Kerem Saysel (Akademisyen), Ali Nesin (Prof. Dr.), Ali Uçansu (Diş Hekimi), Arif Ali Cangı (Avukat), Aslı Erdoğan (Yazar), Ayda Arel  (Prof. Dr.), Aydın Cıngı, Aydın Engin (Gazeteci), Ayetullah Sevgir, Ayhan Aktar (Prof. Dr.), Ayhan Bilgen (Mazlum, Der), Ayhan Çabuk (Van Baro Bşk.), Ayhan Kaya (Akademisyen), Ayhan Ongun (İSİDEF Gn. Sek.), Ayla Gürsoy (Prof. Dr.), Aylin Aslım (Müzisyen), Ayşe Berktay (Çevirmen), Ayşe Buğra (Prof. Dr.), Ayşe Erzan (Prof. Dr.), Ayşe Gül Altınay (Akademisyen), Ayşe Hür (Tarihçi, Yazar), Ayşe Kadıoğlu (Akademisyen), Ayşe Soysal (Prof. Dr.), Ayşegül Devecioğlu (Yazar), Ayşegül Kaya (Avukat), Ayşen Anadol (Çevirmen), Bahri Bayram Belen (Avukat), Barış Pirhasan (Yönetmen), Baskın Oran (Prof. Dr.), Bennu Yıldırımlar (Oyuncu), Beral Madra (Küratör), Beril Dedeoğlu (Prof. Dr.), Betül Tanbay (Prof. Dr.), Bircan Yorulmaz, Burhan Şenatalar (Prof. Dr.), Bülent Arınlı (Belgesel yönetmeni), Bülent Atamer (Kimya mühendisi), Bülent Aydın (Gazeteci), Bülent Erkmen (Tasarımcı), Büşra Ersanlı (Prof. Dr.), C. Murat Özgünay, Celal Yıldırım (Dişhekimleri Birliği Bşk), Celalettin Can (78'liler Vakfı), Cem Terzi (Prof. Dr.), Cemal Polat (Sendikacı), Cengiz Aktar (Akademisyen), Cenk Soyer (Mühendis), Cevdet Uçungan (Kars Baro Bşk.), Cuma Boynukara (Tiyatro yazarı), Cüneyt Ozansoy (Akademisyen), Çağatay Anadol (Yayıncı), Çiğdem Mater (Gazeteci), Çiğdem Yalçın Pamukçu (İHOP), Derya Sazak (Gazeteci), Dilara Kahyaoğlu (Eğitimci, sanatçı), Dilek Özcengiz (Prof.Dr.), Doğu Ergil (Prof. Dr.), Emel Ataktürk (Avukat), Emine Uşaklıgil (Yönetici), Emre Gönen (Akademisyen), Enis Rıza (Belgesel yönetmeni), Enver Sezgin , Ercan Karakaş (SODEV)            , Erdağ Aksel (Akademisyen), Erdal Karayazgan, Erdal Yavuz (Akademisyen), Ergin Cinmen (Avukat), Ergun Gümrah (Yönetici), Erkan Şen, Erol Katırcıoğlu (Prof. Dr.), Erol Kızılelma (SODEV), Ersin Kalaycıoğlu (Prof. Dr.), Ersin Salman (İletişimci), Ertuğrul Cenk Gürcan (Akademisyen), Ertuğrul Kürkçü (Yazar), Esra Güçlüer, Esra Koç, Esra Mungan (Akademisyen), Fahri Aral (Yayıncı), Faruk Arhan (Gazeteci), Fehim Caculi (Yönetici), Feray Salman  (İHOP), Ferdan Ergut (Akademisyen), Ferhat Kentel (Akademisyen), Ferhunde Özbay (Prof. Dr.), Fethiye Çetin (Avukat), Feza Kürkçüoğlu, Fikret Adaman (Prof. Dr.), Fikret Adanır (Prof. Dr.), Filiz Kardam  (Akademisyen), Filiz Kutlar (Sanatçı), Fuat Keyman (Prof. Dr.), Füsun Çeliköz, Füsun Üstel (Prof. Dr.), Gencay Gürsoy (Prof. Dr.), Gonca T. Demir (Avukat), Gül Efem (Akademisyen), Gülay Günlük Şenesen (Prof. Dr.), Gülay Toksöz (Prof. Dr.), Gülen Aktaş (Prof. Dr.), Gülseren Onanç (Kagider), Günay G. Özdoğan (Prof. Dr.), Gündüz Mutluay (Yayıncı), Gürol Irzık (Prof. Dr.), Hacer Ansal (Prof. Dr.), Hakan Tahmaz, Haldun Sural (Akademisyen), Hale Bolak Boratav (Akademisyen), Halil Berktay (Prof. Dr.), Halil Ergün (Sanatçı), Haluk İnanıcı (Hukukçu), Hasan Kuruyazıcı (Mimar), Hasan Öztoprak (Yazar), Hasan Yazıcı (Prof. Dr.), Haydar Ergülen (Şair, yazar), Huri Özdoğan (Prof. Dr.), Hülya Gülbahar (Avukat), Hürriyet Karadeniz, Hüseyin Çakır, Hüseyin Öntaş (Avukat), Hüsnü Öndül (İHD Gn. Bşk), Ilgın Su, Işıl Gürsoy Uyar, Işıl Kasapoğlu (Tiyatrocu), Iştar Gözaydın (Akademisyen), İbrahim Betil, İbrahim Kaboğlu (Prof. Dr.), İhsan Çaralan (Gazeteci), İlhan Tekeli (Prof. Dr.), Jale Parla (Prof. Dr.), Jülide Kural (Oyuncu), Kadri Salaz (İşadamı), Kemal Gökhan Gürses (Karikatürist), Koray Çalışkan (Akademisyen), Koray Doğan Urbarlı, Kuvvet Lordoğlu (Prof. Dr.), Lale Mansur (Oyuncu), Lale Tayla (Gazeteci), Levent Korkut (ai Türkiye Başkanı), Leyla İpekçi (Yazar), M. Ali Özel (Siirt Baro Bşk.), M. Zait Söylemez (Muş Baro Bşk.), Macit Koper (Sanatçı), Mahir Günşıray (Sanatçı), Mahmut Güven (Mardin Baro Bşk.), Mahmut Ortakaya  (Dr.), Manuel Çıtak (Fotoğraf sanatçısı), Markar Eseyan (Gazeteci), Mebuse Tekay (Avukat), Mehmet Ali Aslan (Avukat), Mehmet Altan (Prof. Dr.), Mehmet Dağ, Mehmet Demir (Gazeteci), Mehmet Görgeç (Malatya Baro Bşk.), Mehmet Güleryüz (Ressam), Mehmet Karaca, Mehmet Salmanoğlu, Melek Göregenli (Prof. Dr.), Melek Ulagay (Belgesel yönetmeni), Meral Danış Bektaş (Avukat), Meral Okay (Sanatçı), Meral Tamer (Gazeteci), Meryem Kavak (Avukat), Mesut öztürk (Van eski Belediye Bşk.), Mesut Yeğen (Akademisyen), Meşher Yürek (Bitlis Baro Bşk.), Mete Çubukçu (Gazeteci), Mete Tuncay (Prof. Dr.), Mithat Sancar (Prof. Dr.), Muharrem Erbey (İHD Diyarbakır Bşk.), Murat Aksoy (Gazeteci), Murat Belge (Prof. Dr.), Murat Çelikkan (Gazeteci), Murat Morova (Ressam), Murat Paker (Akademisyen), Murathan Mungan (Yazar), Müfit Erkarakaş (Yönetici), Müge İplikçi (Yazar), Müslüm C. Akalın (Urfa Baro Bşk.), Nabi Yağcı, Nail Satlıgan (Akademisyen), Nazan Aksoy (Prof. Dr.), Necip Korkmaz (Hakkari Baro Bşk.), Necmiye Alpay (Yazar), Nedim Hazar (Yönetmen), Nesrin Sungur (Prof. Dr.), Neşe Erdilek (Sosyolog), Nihal Saban (Prof. Dr), Nil Mutluer (Akademisyen), Nuray Uzunören (Prof. Dr.), Nurcihan Hamişoğlu (HYD), Nurdan Arca (Film yönetmeni), Nurhan Yentürk (Prof. Dr.), Nuri Ödemiş (Bilişim uzmanı), Nurşirevan Elçi (Av. Şırnak Baro Bşk.), Nüket Esen (Prof. Dr.), Nükte Devrim Bouvard (Gazeteci), Okan Akhan (Prof. Dr.), Orhan Alkaya (Şair), Osman Kavala, Osman Köker (Yazar), Oya Baydar (Yazar), Oya Köymen (Prof. Dr.), Ozan Erözden (Akademisyen), Öget Öktem Tanör (Prof. Dr.), Ömer Faruk Gergerlioğlu (MazlumDer Gn. Bşk.), Ömer Laçiner (Yazar), Ömer Madra (Açık Radyo), Ören Altmışyedioğlu (Avukat), Özlem Dalkıran (HYD), Özlem İşbilir (Editör), Pelin Batu (Sanatçı), Pınar Selek (Sosyolog), Ragıp İncesağır (Sanatçı), Raşit Tükel (Prof. Dr.) , Rauf Kösemen (Tasarımcı), Reşat Apak (Prof. Dr.), Reşit Canbeyli (Prof. Dr.), Rezzan Tuncay (Prof. Dr.), Rıdvan Akar (Gazeteci), Rojbin Tugan (Avukat), Sami Evren (KESK Gn. Bşk), Sedat Özevin (Batman Baro Bşk.), Sefa Feza Arslan (Akademisyen), Selim Badur (Prof. Dr.), Selim Mahmutoğlu, Sema Kılıçer (HYD), Semih Kaplanoğlu, Semra Somersan (Akademisyen), Sennur Sezer (Şair), Serap Aksoy (Sanatçı), Serdar M. Degirmencioglu (Akademisyen), Sermet Koç (Prof. Dr.), Serra Yılmaz (Oyuncu, çevirmen), Sezgin Tanrıkulu (Diyarbakır Baro Başkanı), Sibel Irzık (Prof. Dr.), Sinan Gökçen (Gazeteci), Sungur Savran (Yazar), Şaban Dayanan (İHD), Şahika Yüksel (Prof. Dr.), Şanar Yurdatapan (Müzisyen), Şebnem İşigüzel (Yazar), Şebnem Korur Fincancı (Prof. Dr.), Şehbal Şenyurt (Belgesel yönetmeni), Şevket Pamuk (Prof. Dr.), Şeyhmus Diken (Yazar), Tahsin Yeşildere (Prof. Dr.), Tan Oral (Karikatürist), Taner Akçam (Yazar), Tanıl Bora (Yazar), Tarhan Erdem (Yazar, araştırmacı), Tarık Ziya Ekinci (Dr.), Tatyos Bebek (Diş Hekimi), Teoman Pamukçu (Akademisyen), Timur Akçalı (Akademisyen), Timur Demir (Ağrı Baro Bşk.), Toktamış Ateş (Prof. Dr.), Tuba Çandar (Yazar), Tuğrul Eryılmaz (Gazeteci), Turgut Tarhanlı (Prof. Dr.), Tülay Ateş (Avukat), Umur Coşkun (Yönetici), Ümit Fırat (Yazar), Ümit Kardaş (Avukat), Ümit Kıvanç (Yazar), Ümit Şenesen (Prof. Dr.), Ünal Ünsal (Emekli Büyükelçi), Vasıf Kortun (Sanatçı), Vecdi Sayar (Gazeteci-Yazar), Vedat Yılmaz (Dr.), Veysel Eşsiz (Akademisyen), Viki Çiprut (Gazeteci), Yakın Ertürk (Prof. Dr.), Yalçın Ergündoğan (Gazeteci), Yaman Aksu (Yazar), Yılmaz Ensaroğlu (Mazlum Der), Yiğit Bener (Yazar), Yusuf Alataş (IHD), Yücel Sayman (Avukat), Yüksel Selek, Zafer Kıraç, Zakarya Mildanoğlu  (Mimar), Zeynep Ekener (HYD), Zeynep Gambetti (Yazar). (TK/EZÖ)

25.6.19

An Open Letter to the 2020 Presidential Candidates: It’s Time to Tax Us More

The following is an open letter from a group of wealthy Americans who should be affected by a wealth tax. It does not imply an endorsement for any candidate.
A CALL TO ACTION:
A LETTER IN SUPPORT OF A WEALTH TAX*
JUNE 24, 2019
Note: The following nonpartisan letter is written in support of a policy solution, and cosigning this letter does not represent an endorsement of any presidential candidate.
TO: 2020 Presidential Candidates

We are writing to call on all candidates for President, whether they are Republicans or Democrats, to support a moderate wealth tax on the fortunes of the richest 1/10 of the richest 1% of Americans — on us. The next dollar of new tax revenue should come from the most financially fortunate, not from middle-income and lower-income Americans.
America has a moral, ethical and economic responsibility to tax our wealth more. A wealth tax could help address the climate crisis, improve the economy, improve health outcomes, fairly create opportunity, and strengthen our democratic freedoms. Instituting a wealth tax is in the interest of our republic.
Polls show that a moderate tax on the wealthiest Americans enjoys the support of a majority of Americans — Republicans, Independents, and Democrats.[i] We hope that candidates for President will also recognize the force of the idea and join with most Americans in supporting it. Some ideas are too important for America to be part of only a few candidates’ platforms.
The concept of a wealth tax isn’t new: Millions of middle-income Americans already pay a wealth tax each year in the form of property taxes on their primary form of wealth — their home. The kind of moderate tax on the richest 1/10 of 1% that we support just asks us to pay a small wealth tax on the primary source of our wealth as well.
Several candidates for President, including Senator Elizabeth Warren, Mayor Pete Buttigieg, Representative Beto O’Rourke, and Representative Tim Ryan are already supportive of the idea. The first specific candidate proposal, introduced by Senator Warren, would provide millions of families with a better shot at the American dream by taxing only 75,000 of the wealthiest families in the country.[ii] The proposal is straightforward: It puts in place a tax of 2 cents on the dollar on assets after a $50 million exemption and an additional tax of 1 cent on the dollar on assets over $1 billion. If you have $49.9 million or less you are not paying the tax. It is estimated to generate nearly $3 trillion in tax revenue over ten years.[iii][iv]
This revenue could substantially fund the cost of smart investments in our future, like clean energy innovation to mitigate climate change, universal child care, student loan debt relief, infrastructure modernization, tax credits for low-income families, public health solutions, and other vital needs.
That a moderate tax on a minuscule number of Americans could raise so much revenue simply reflects historic levels of wealth among America’s richest.[v] The top 1/10 of 1% of households now have almost as much wealth as all Americans in the bottom 90%. Those of us signing this letter enjoy uncommon fortunes, but each of us wants to live in an America that solves the biggest challenges of our common future.
We are in favor of a wealth tax for at least six key reasons:

A Wealth Tax Is a Powerful Tool for Solving Our Climate Crisis. In addition to better rules on carbon pollution, more American investment is needed now to tackle climate change.[vi][vii] This could both accelerate innovation and speed implementation of solutions that create a clean energy economy and a low-carbon future. A wealth tax asks those of us who have benefitted most from our economic system to help fix one of its most devastating and fatal flaws.

A Wealth Tax Is an Economic Winner for America. It would be a powerful instrument for greater economic growth and success. Reinvested both across America and among those less wealthy than ourselves, a wealth tax would extend prosperity. Along with resources for climate crisis investments, America needs a revenue source for other public investments in addition to private investment and philanthropy. Greater public investment in America’s aging infrastructure, child care, and education will not only solve important problems but will also increase productivity in the long run and promote sustained and broad-based economic growth.[viii] Easing student debt would boost entrepreneurship and homeownership rates, which have significantly declined as the costs of higher education have skyrocketed.[ix] A wealth tax could help with innovation and job creation — America’s entrepreneurial economy, despite its many successes, needs strengthening.[x] Put simply, a wealth tax would strengthen the American economy in ways that benefit all Americans.

A Wealth Tax Will Make Americans Healthier. America’s most experienced public health experts point out that more resources are needed for major public health challenges like cardiovascular disease, the nation’s top killer, and high levels of opioid addiction.[xi] High rates of inequality have been linked to lower life expectancies.[xii] The wealthiest Americans are now estimated to live up to 15 years longer than the poorest Americans, and individuals living in disadvantaged communities are more likely to die before the age of 75, regardless of their income level.[xiii] With a modest tax on the most wealthy families to fund investments creating opportunities for lower-income and middle-income families, we can improve public health outcomes and extend life expectancies.

A Wealth Tax Is Fair. A wealth tax would help close the large gap in effective tax rates between very rich families and everyone else. Warren Buffett has pointed out that he is taxed at a lower rate than his secretary. The top 1/10 of 1% are projected to pay 3.2% of their wealth in taxes this year, while the bottom 99% of households are projected to pay 7.2%.[xiv] This imbalance creates resentment and makes it harder for working-class Americans to achieve social mobility. Taxing extraordinary wealth should be a greater priority than taxing hard work. The most fortunate should contribute more.

A Wealth Tax Strengthens American Freedom and Democracy. It would slow the growing concentration of wealth that undermines the stability and integrity of our republic. Countries with high levels of economic inequality are more likely to concentrate political power and become plutocratic.[xv] The founders of America knew this, and feared that an economic elite might become ensconced as leaders and erode the effectiveness of the republic.[xvi] Today, major policies seldom come to pass without the prior support of wealthy elites or other wealthy interests.[xvii] Division and dissatisfaction are exacerbated by inequality, leading to higher levels of distrust in democratic institutions — and worse.[xviii] That’s one reason we don’t view a wealth tax as a sacrifice on our part: We believe instituting a wealth tax would lead to political, social, and economic stability, strengthening and safeguarding America’s democratic freedoms.

A Wealth Tax Is Patriotic. In our republic, it is the patriotic duty of all Americans to contribute what they can to the success of the country, and the wealthiest are no exception. Others have put far more on the line for America. Those of us in the richest 1/10 of the richest 1% should be proud to pay a bit more of our fortune forward to America’s future. We’ll be fine — taking on this tax is the least we can do to strengthen the country we love.
What about the arguments against a wealth tax? They are mostly technical and often overstated.
Some raise important questions about implementation and enforcement. But as the Warren proposal shows, we can limit potential evasion and reduce tax cheating by building on lessons learned in the United States and other countries. Others question whether assets owned by many ultra-millionaires and billionaires, including private equity and art collections, can be accurately assessed for tax purposes. But such assets are frequently valued — upon resale, donation, bankruptcy, divorce, or death.
Some have argued that a federal wealth tax is unconstitutional. But here again, some of the country’s most prominent constitutional scholars — including two former heads of the Office of Legal Counsel at the Department of Justice — have argued convincingly that a wealth tax is constitutional.[xix]
Far-reaching policy proposals nearly always require considerable effort to iron out complexities — and that effort has always been made when the cause is important enough. The process of instituting a wealth tax would in itself likely improve the measurement tools to facilitate implementation.
Those of us who have signed this letter believe it is our duty to step up and support a wealth tax that taxes us. It is a key to both addressing our climate crisis, and a more competitive, stronger economy that would better serve millions of Americans. It would make America healthier. It is a fair way of creating opportunity. And it strengthens American freedom and democracy. It is not in our interest to advocate for this tax, if our interests are quite narrowly understood. But the wealth tax is in our interest as Americans.
That’s why we’re joining the majority of Americans already supporting a moderate wealth tax. We ask that you recognize its strong merit and popular support, and advance the idea to tax us a little more.
Thank you,
Louise J. Bowditch, Robert S. Bowditch, Abigail Disney, Sean Eldridge, Stephen R. English, Agnes Gund, Catherine Gund, Nick Hanauer, Arnold Hiatt, Chris Hughes, Molly Munger, Regan Pritzker, Justin Rosenstein, Stephen M. Silberstein, Ian T. Simmons, Liesel Pritzker Simmons, Alexander Soros, George Soros, and Anonymous

[i] Morning Consult and Politico. “National Tracking Poll #190202.” February 2019. Per Morning Consult, “61% of the 1,993 voters surveyed in the Feb. 1–2 poll favored Warren’s ‘ultra-millionaire’ plan, which is an annual tax of 2% on household wealth more than $50 million and a 3% levy on wealth in excess of $1 billion.”; Ben Casselman and Jim Tankersley, “Democrats Want to Tax the Wealthy. Many Voters Agree.” The New York Times. February 19, 2019. A poll conducted in February for The New York Times by the online research platform SurveyMonkey found that 61% of respondents (75% of Democrats, 57% of Independents and 51% of Republicans) approve of a 2% tax on wealth above $50 million.; Quinnipiac University National Poll. April 30, 2019. 60% of voters support an annual 2% tax on any individual wealth over $50 million
[ii] Elizabeth Warren, Ultra-Millionaire Tax.
[iii] Emmanuel Saez and Gabriel Zucman, Letter to Senator Warren. January 18, 2019.
[iv] Emmanuel Saez and Gabriel Zucman, How Would a Progressive Wealth Tax Work? Evidence from the Economics Literature. February 5, 2019.
[v] The Washington Center for Equitable Growth. “The Return of the Roaring Twenties.”
[vi] Fourth National Climate Assessment, Volume II: Impacts, Risks, and Adaptation in the United States. 2018.
[vii] United States Mid-Century Strategy for Deep Decarbonization. November 2016.
[viii] On infrastructure effects, see: Ward Romp and Jakob de Haan. “Public Capital and Economic Growth: A Critical Survey.” Perspektiven der Wirtschartspolitik (Volume 8): 6–52. 2007; James Heintz, “The Impact of Public Capital on the U.S. Private Economy: New Evidence and Analysis.” International Review of Applied Economics (Volume 24, Issue 5): 619–632. 2010. On child care effects, see: Judy A. Temple and Arthur J. Reynolds. “Benefits and Costs of Investments in Preschool Education: Evidence from the Child-Parent Centers and Related Programs.” Economics of Education Review (Volume 26, Issue 1): 126–144. February 2007; W.S. Barnett and Leonard N. Masse. “Comparative Benefit-Cost Analysis of the Abecedarian Program and Its Policy Implications.” Economics of Education Review. (Volume 26): 113–125. 2007. Mark Zandi and Sophia Koropeckyj, “Universal Child Care and Early Learning Act: Helping Families and the Economy.” Moody’s Analytics. February 2019.
[ix] Jung Choi et al. “Millennial Homeownership: Why Is It So Low, and How Can We Increase It?” Urban Institute. Updated January 2019; Laura Checovich and Tom Allison, “At the Extremes: Student Debt and Entrepreneurship.” Young Invincibles. June 2017.
[x] Dan Kopf, “The US Startup is Disappearing,” Quartz. June 2018.
[xi] Thomas R. Frieden, “U.S. Life Expectancy Is Dropping. Here’s How to Fix It.” The Washington Post. January 11, 2018.
[xii] Eric Neumayer and Thomas Plümper. “Inequalities of Income and Inequalities of Longevity: A Cross-Country Study.” American Journal of Public Health (Volume 106, Issue 1): 160–165. January 2016. Lenny Bernstein, “U.S. Life Expectancy Declines Again, a Dismal Trend Not Seen Since World War I.” The Washington Post. November 29, 2018.
[xiii] Samuel L. Dickman, David U. Himmelstein, and Steffie Woolhandler, “Inequality and the Health-Care System in the USA.” The Lancet (Volume 389, Issue 10077): 1431–1441. April 8, 2017; Margot Sanger-Katz, “Income Inequality: It’s Also Bad for Your Health.” The New York Times. March 30, 2015.
[xiv] Thomas Piketty, Emmanuel Saez, and Gabriel Zucman, “Distributional National Accounts: Methods and Estimates for the United States,” Quarterly Journal of Economics 133(2), 2018, 553–609. Data online at http://gabriel-zucman.eu/usdina/
[xv] Branko Milanovic, “The Higher the Inequality, the More Likely We Are to Move Away from Democracy.” The Guardian. May 2, 2017.
[xvi] Joseph J. Ellis, American Dialogue: The Founders and Us (New York, 2018), 71–115.
[xvii] Martin Gilens and Benjamin I. Page, “Testing Theories of American Politics: Elites, Interest Groups, and Average Citizens.” Perspectives on Politics (Volume 12, Issue 3): 564–581. September 2014.
[xviii] Sung Min Han and Eric C. C. Chang. “Economic Inequality, Winner-Loser Gap, and Satisfaction With Democracy.” Electoral Studies (Volume 44): 85–97. December 2016.
[xix] See Bruce Ackerman et al, Letter to Sen. Elizabeth Warren, Jan. 24, 2019; Dawn Johnsen et al, Letter to Sen. Elizabeth Warren, Jan. 24, 2019; Dawn Johnsen and Walter Dellinger, “The Constitutionality of a National Wealth Tax,” Indiana Law Journal, vol. 93 (2018).





13.6.19

Geçenlerde biriyle arabada

Keyifli bir umursamazlıkla hırpalanan doğa, hırsız politikacılar,
 adaletsizlik, insanların bencilliği ve para hırsı... 
Bunlar beni de rahatsız ediyor ama onu ettiği kadar değil


Geçenlerde birisiyle arabada giderken, ona yasaklamış olmama rağmen, politika konuşmaya başladı.
“Bir, çevre çapulculuğundan şikâyet etme,” demiştim ona. “İki, politika konuşma.”
Belirli bir rezillik, niteliksizlik, utanmazlık, gülünçlük sınırı aşıldı mı eleştiriye, yoruma, tartışmaya falan yer kalmaz.
Utanç duyulacak şeyleri sıkılmadan yapmayı bir karakter özelliği hâline getiren birini terbiyeye davet etmek boşunadır.
Bunları ve birçok başka şeyi tekrar tekrar söylemiştim ona, ama gene de konuştu.
“Adama bak,” dedi. “Ne istediler de vermedik diyor. Milletim beni affetsin diyor. Ama başkalarını hapse tıkıyor. Onların suçu ne o zaman?”
Diyorum ki, “Adama bakma. Dağlara, bulutlara, ağaçlara, güzel şeylere bak. Bırak ne derse desin, ne yaparsa yapsın. Sonunda varacağı yer bellidir. Sadece ne zaman varacağı bilinmiyor.”
Dünya hep böyle idi, diyorum. Hep böyle kalacak. “... Karanlık içinde, kişinin yapabileceği tek şey kendisine ait, aydınlık yerlere çekilmektir,” diyorum, Ayşegül Savaş’ın romanından aşırdığım bir bilgelikle.

Beni dinlemiyor.
Ben de onu dinlemiyorum.
Konuşup duruyor.
Düşünüyorum.
O neden böyle, ben neden böyleyim?
Aslında ben de onun gibiyim ama umursamamayı, fazla bir şey beklememeyi... Ne “fazla” bir şey? Hiçbir şey beklememeyi öğrendim.
Keyifli bir umursamazlıkla hırpalanan doğa, hırsız politikacılar, adaletsizlik, insanların bencilliği ve para hırsı... Bunlar beni de rahatsız ediyor ama onu ettiği kadar değil.
“Biz buyuz, başka türlü olamayız,” diyorum ona.
Kafasını sallıyor ama hâlâ bir şeyler olabilir diye ümit etmeye devam edecek.
“Ümit, olacak olanı olması istenenle karıştırmaktır,” diyorum ona.
 “Bu bir kültür meselesidir,” diyorum.
"Kültür de bir toplumun var olduğundan beri biriktirdikleridir. Biz de bu kadar biriktirebilmişiz,” diyorum.
Kafasını sallıyor ama değişmeyecek.
Aslında onu değiştirmeye niyetim de yok.
Ne isterse o olsun. Ne düşünürse düşünsün, ne yaparsa yapsın.
 Özgür değil miyiz?
 Hiç olmazsa benim arabamda özgürüz!
 Ama düşündüklerini, eğer bunlar politika ve diğer yasak konuda ise, bana söylemesin.
 Şunu da düşünmüyor değilim: Belki o haklı, ben haksızım. Belki doğrusu onunki: Bileği taşına sürtülen bıçak gibi hayatın akışına sürtülmek ve bilenmek.
 Ama neyi kesmek için?
Belki doğru veya eğri yoktur. Veya neyin doğru neyin eğri olduğunu hiç kimse bilemez. Veya bilen birisi varsa da o ben değilim.
Acaba Pisagor’dan bir cümle çalıp ona “Ya sessiz kal ya da söyleyeceğin şey sessizlikten daha iyi olsun,” mu desem?
Metin Münir, T24, 13 Haziran 2019

16.4.19

Sadece kitlelerin talepleri önemlidir

Doğuştan karışık olan kafam ne zaman yakın geleceğin olaylarını öngörme çabasıyla daha da karışsa, kendimi Engels’in 1890 yılından kalma şu sözlerini mırıldanırken bulurum:
"Tarih öyle bir tarzda gelişir ki, nihaî sonuç daima pek çok bireysel iradenin çatışmasından çıkar ve her bir irade belirli hayat koşullarının çokluğu tarafından oluşturulur. Bu nedenle, birbiriyle kesişen sayısız güç, bu güçlerden oluşan sonsuz sayıda paralelkenar vardır ve bunlar, tek bir sonucu, tarihsel olayı meydana getirirler. Bu ise, bir kez daha, bir bütün olarak bilinçsizce ve iradesiz işleyen bir gücün ürünü gibi görülebilir. Çünkü her bireysel irade bir diğeri ile engellenir ve ortaya çıkan şey, kimsenin önceden tasarlamadığı bir şey olur."
Tarihsel olayın oluşum diyalektiğini bundan daha iyi anlatan başka bir paragraf yazılmış mıdır? Geleceğin tarihsel olayını bugünden bakarak kesin olarak göremiyoruz. Neden? Çünkü tarihsel olay "belirli hayat koşullarının çokluğu tarafından oluşturulan" iradelerin, toplumsal ve siyasî güçlerin çatışmasından doğuyor. Toplumsal olaylarda, otobüs şu saatte şu durağa gelecek ve ben orada bekliyor olacağım gibi bir şey yok. Mücadele hâlinde olan, birbirinin iradesini engelleyen güçler var. Demek ki iyi mücadele edeceksiniz, inisiyatifi kaybederim diye genişlemekten korkmayacaksınız.
Lafı uzatmadan hemen somut duruma gelecek olursak, İstanbul’daki beklenmedik tarihsel olay Türkiye’nin yakın geleceğini belirleyecektir. AKP bu şehirde bundan sonra dikiş tutturamaz. İlk kez siyasî iktidarın iradesine karşı kitlesel bir irade, seçim gibi yasal ve meşru bir zeminde oluştu ve AKP’nin kumaşı İstanbul’dan sökülmeye başladı. Seçimin neticesi ne olursa olsun, bu sökülmenin bütün ülkeyi kaplayacağı neredeyse kesindir. Bu yüzden AKP İstanbul’u vermemek için direnecek, vermek zorunda kalırsa belediyeyi çalışamaz hâle getirmek için her şeyi yapacaktır.
"Yoklama çekmek" diye bir tabir var. Mesela "CHP organize bir suç örgütü gibi çalıştı" der ve kimlerin tepki gösterdiğine, kimlerin sessiz kaldığına bakarsınız. Bunlar çok tehlikeli hareketlerdir. Siyasî iktidarın her türlü muhalefete polis mantığıyla yaklaşması ve bu mantığı kendi kitlesine aşılamaya çalışması hiç öngörülmeyen yıkıcı sonuçlar doğurur.
Reklamdan sonra devam ediyor
CHP yönetimindeki liberallerin, özellikle bu partinin İstanbul il yönetiminin dünya görüşünü biliyoruz. Fakat iktisadî krizin yönlendirdiği seçmen, seçim fırsatını değerlendirerek, kendisine en sempatik görünen adaya oy verdi. Eskisi gibi yaşamak istemeyen bunalmış halk kitlesinin önüne tahtadan bir totem ya da bir pinokyo koysanız onun peşinden gider. Pinokyoyu mahkûm edeyim derken kitlenin taleplerini görmezlikten gelmek, farklı gündemlerle dikkatleri başka yöne çekmek faydasızdır.
Bazen hiç istemediğiniz insanlar halkta umut yaratırlar. Şimdi burada, çok uzak geçmişten bir örnek vererek, Lenin’in Kanlı Pazar olayında (Ocak 1905) binlerce insanı peşinden sürükleyen Papaz Georgiy Gapon’u Menşeviklere karşı nasıl savunduğunu, Cenevre’de onunla buluşup neler konuştuğunu da anlatırdım ama konu dağılır.
Benzetmek gibi olmasın ama Sayın İmamoğlu tek bir programatik ve ilkeli tavır sergilemeden herkesi kucaklamaya çalışan bir karakter: Anıtkabir’e gidiyor, Eyüp Camisi’nde gizlice namaz kılarken gazetecilere poz veriyor, Türkeş’i tazimle anıyor, aynı ses tonuyla hem Yasin-i Şerif hem İzmir Marşı’nı okuyabiliyor, Sayın Reis’ten ve Bahçeli’den yardım istiyor. Biz bu karakteri turuncu devrimlerden tanıyoruz. Böyle bir karakteri Türkiye’nin yeni lideri, geleceğin cumhurbaşkanı olarak tanıtmak saflığın çok ötesinde, bir tür aymazlıktır. Fakat bütün bunlar İstanbul halkının yarısının İmamoğlu’na oy verdiği gerçeğini değiştirmez. Bu da her türlü solcu, ulusalcı ve Atatürkçünün şapkayı önüne koyup düşünmesini gerektirir.
Paranoyak olmamız takip edilmediğimiz anlamına gelmez. Fakat bunu da abese vardırmamak gerekir. CIA, Sayın İmamoğlu’nu yıllarca Beylikdüzü’nde gizlice eğitip turuncu bir devrimin liderliğine hazırlayacak kadar içimize girmişse, biz zaten ölmüşüz demektir. Pinokyoyu tahtadan oyan Geppetto’nun kim olduğunu yakında anlarız ya da kitlenin mücadele içinde yontarak ona nasıl bir şekil vereceğini görürüz.
Hocaefendi kulağına üflemiş, PKK ona umut bağlamış gibi muhabbetleri bırakarak, AKP’ye karşı oluşan, son tahlilde laik ve Cumhuriyetçi kitlenin taleplerine kulak vermek, kitle hareketini içeriden izlemek, bu arada hukukun üstünlüğünü ve seçim adaletini kararlı bir tutumla savunmak gerekir. Kitle hareketinin bir ucundan tutmaz, en azından seçmenin hakkını savunmaz ve olay yerinde yer almazsanız size kulak veren insanların sayısı giderek azalır ve Engels’in dediği gibi, "kimsenin önceden tasarlamadığı bir şey" ortaya çıkar. Suyun akışını değiştirmek istiyorsanız giderek taşkına dönüşeceği anlaşılan suya yakın duracaksınız.Sadece kitlelerin talepleri önemlidir.
AKP’nin yarattığı tahribatı gidermek için hayatın her alanında devrim yapmak gerektiğini hep söylüyoruz. Ancak devrim kitlelerle yapılır. İktidar odaklarıyla birleşerek yapılan şeye devrim değil, karşıdevrim diyoruz. Elbette sınıfsal bir devrimden değil, demokratik ulusal devrimin bir evresi olarak siyasî İslam’ın gücünü kıracak bir devrimden söz ediyoruz. Sonrasına bakarız.
Yavuz Alogan, Aydınlık Gazetesi, 13.4.2019