22.8.06

Açık Mektup

BİA (Londra) - ABD destekli İsrail saldırısı, Lübnan'ı felç etti, ateşe ve öfkeye boğdu. Kana'daki katliam ve can kayıpları, sadece "orantısız güç kullanımından" ibaret değil. Uluslararası yasalara göre, bu bir savaş suçu.
Lübnan'ın sosyal altyapısının, İsrail hava kuvvetleri tarafından kasıtlı ve sistematik imhası da savaş suçu.
İsrail'in hedefi bu ülkeyi bir İsrail-ABD vilayeti statüsüne indirgemek.
Bu girişim geri tepiyor, zira dünyanın dört bir köşesindeki insanlar olan biteni dehşetle izliyor. Lübnan'da nüfusun yüzde 87'si şu an Hizbullah direnişini destekliyor. Bu destek Hıristiyan ve Dürziler arasında yüzde 80, Sünni Müslümanlar arasındaysa yüzde 89 oranında. Öte yandan, ABD'nin Lübnan'ı desteklediğine inanan Lübnanlıların oranı yüzde 8.
Fakat, İsrail'in bu eylemleri "uluslararası toplum" tarafından kurulmuş herhangi bir mahkeme tarafından yargılanmayacak, zira bu korkunç suçları destekleyen veya bunlara kayıtsız kalan ABD ve müttefikleri böyle bir şeye izin vermeyecek.
Hizbullah'ı yok etmek için yapılan Lübnan saldırısının çok uzun zaman önce hazırlandığı artık açık. İsrail'in işlediği suçlara, ABD ve onun her daim sadık müttefiki Britanya da yeşil ışık yaktı. Blair, ülkesinde kendisine karşı ezici bir muhalefet olmasına rağmen tutumunu değiştirmedi.
Lübnan'ın tadını kısa süreliğine çıkardığı barış sona erdi ve felç edilmiş bir ülke unutmayı umduğu bir geçmişi hatırlamaya zorlanıyor. Lübnan'a dayatılan devlet terörü Gazze gettosunda da tekrarlanıyor; "uluslararası toplum"sa bir köşede durmuş, olan biteni sessizce izliyor. Bu arada Filistin'in geri kalanı, ABD'nin doğrudan katılımı ve müttefiklerinin üstü örtülü onayıyla ilhak edilip parçalanıyor.
Bu vahşetin kurbanlarını ve ona karşı direnenleri destekliyoruz. Hükümetlerimizin bu eylemlerdeki suç ortaklığını teşhir etmek için elimizdeki bütün araçları kullanacağız. Filistin ve Irak işgalleriyle Lübnan'a yönelik geçici olarak "durdurulan" bombardımanlar sürdükçe, Ortadoğu'da barış da olmayacak. (TK)

Tarık Ali, Noam Chomsky, Eduardo Galeano, Howard Zinn, Ken Loach, John Berger ve Arundhati Roy'un dün Guardian gazetesinde yayınlanan ortak mektubunun Türkçesi, Radikal gazetesinde yer aldı.


* * *

Mültecilerin öfkesi İsrail'i bulacak
İnsanlar yakıcı yaz güneşinin altında tozlu, paramparça yollarda yürüyor, boş binaların zemin katlarına sığınmaya çalışıyorlar. Gazze ve Lübnan'da, Han Yunus, Refah ve Cebaliye mülteci kamplarında, Sur ve Beyrut'ta, Nebatiye ve Sidon'da yüz binlerce erkek, kadın ve çocuk saklanacak yer arıyor. Kaçarken, yatıştıralamayan bir varoluş manyaklığına kapılmış bir düşmanın ayrım gözetmeyen gazabına maruz kalma riskiyle karşı karşıyalar. Ambulanslar, insani yardım konvoyları ve BM gözlemcileri vuruluyor. İnsanlara evlerini terk etmeleri çağrısı yapan bildiriler yağıyor gökyüzünden, aynı 1996, 1982, 1978, 1967 ve 1948'de olduğu gibi. Gazze ve Lübnan'da bugün cevaplanması imkânsız bir soru soruluyor: Bir mülteci nereye gider?

Beyaz haça rağmen bomba
Temmuz 1982'de Beyrut'ta, hemen yanı başımda yedi katlı bir apartmanı yerle bir eden ve orada saklanmış 40'tan fazla insanın canını alan bombadan sağ kurtulduktan sonra bazılarımız çatıda yatmaya başlamıştı; bu terörden kurtuluş mümkün değildi, sadece direnebilirdiniz. Kana'da pazar günü öldürülen 37 çocuktan 15'i engelliydi; Lübnanlı milletvekili Bahya Hariri'ye göre, aileleri onları daha kuzeye götürememişti.
1982 Haziran'ından ağustosuna kadar geçen sürede Lübnan üzerinde uçan İsrail uçakları Şatila kampındaki çocuk hastanesine, Gazze ve Akre hastanesine ve ülkedeki 11 yetimhaneye 'akıllı bombalar' atmış, onlarca engelli çocuğu öldürmüştü. Kaçacak başka yeri yoktu o çocukların. Üstelik çatılara yukarıdan rahatça görülebilen büyük beyaz haçlar boyanmıştı.

Kaçış yolları bile bombalanıyor
O savaş, İsrail'e elde etmeye çalıştığını öne sürdüğü güvenliği sağlamadı ve bugünkü de sağlamayacak. 1948'de Filistinliler Hagana güçlerinin yaptığı katliamları duyduktan sonra evlerini terk etmişti ve onlara da gökyüzünden, hayatta kalmak istiyorlarsa kaçmalarını söyleyen bildiriler atılmıştı. Bu hafta içinde, o mültecilerin torunları ve torunlarının torunları Gazze'de sıkışıp kaldıkları mülteci kamplarında pervasızca öldürüldü. Sadece geçen cuma 30'dan fazla Filistinli öldürüldü ve bir tek uluslararası kınama gelmedi, olay basında da pek az yer buldu. Kana'da da sıkışıp kalmışlardı. "Mahallemizden çıkamadık, çünkü dışarıya açılan sadece iki yol var ve İsrailliler her iki yolu da günlerce bombaladı" diye anlatıyordu 41 yaşındaki engelli Mahmud Şalhub.
ABD ve Britanya, uluslararası güç BM'nin 1559 sayılı kararını uygulamak üzere konuşlandırılmadıkça ateşkesin mümkün olmadığını iddia ediyor.
Yine de, Lübnan Başbakanı geçen hafta Roma'da yedi maddelik bir plan sundu; uluslararası hukukla tutarlı ve Hizbullah da dahil Lübnan'daki bütün taraflarca kabul edilen bir plandı bu. İlk şartı acil ve koşulsuz ateşkesin sağlanmasıydı.
Bu çatışmayı durduracak olan, İsrail'in, ABD'nin ve artık Britanya'nın koruması altında 50 yıldır ihlal ettiği onlarca BM kararını uygulaması.
İsrail'in yasadışı olarak elinde tuttuğu binlerce Filistinli ve Lübnanlı esirin kurtarılması için Gazze'de işgal ordusuna mensup bir askerin, Lübnan sınırında da yerel direniş hareketi tarafından iki askerin kaçırılmasına verilecek yanıt, uluslararası savaş hukuku çerçevesinde, orantılı güç kullanımıyla olmalıydı. İsrail bunun yerine halihazırdaki devasa saldırıyı başlattı ve egemen bir ülkenin sosyal ve ekonomik altyapısını imha etti; aynı işgal altındaki Filistin'de demokratik yollardan seçilmiş bir yönetimin altyapısını imha ettiği gibi.

Savaş suçları saymakla bitmiyor
Bu savaş, direnişi devralacak yeni mülteci kuşakları üretiyor. Lübnan'daki elektrik santralları, köprüler, kilit önemdeki üretim ve gıda fabrikaları yerle bir edildi, Gazze'nin bütün endüstriyel varlığı çökertildi. Nablus'un eski kent merkezi dümdüz edildi. Güney Lübnan'daki köyler ve Gazze'deki mülteci kamplarının belli kısımları bütünüyle haritadan silindi. Bunlar da savaş suçları.
Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını öngören 1559 sayılı BM kararını uygulamaya çalışmaktan önce 242 ve 338 sayılı kararların uygulanması için elden gelen yapılmalı; bu kararlar, İsrail'in 1967 savaşı sonrası yasadışı biçimde elinde tuttuğu topraklardan, yani Golan Tepeleri, Doğu Kudüs de dahil Batı Şeria ve Gazze'den derhal çekilmesini istiyor.

BM meşruiyetini geri kazanmalı
Bugün dünyada, İsrail'in dayattığı terörü durdurmanın dışarıdan müdahaleyle mümkün olduğunu göremeyen bir tek vatandaş veya devlet adamı bulmak zor. Acil ve koşulsuz bir ateşkes çağrısında bulunmak ve bu çatışmayla ilgili BM kararlarının uygulanması için çaba göstermek, uluslararası toplumun savaş suçlarının kınanmadan ve dizgilenmeden sürmesine göz yumarak kaybettiği meşruiyetini tekrar kazanmasını sağlayacak.
İsrail bir halkı yerinden edip kurban pozu takınamayacağını, komşularını işgal edip buna direnen herkese terörist damgası vuramayacağını, kendisini bölgesel bir süpergüç olarak silahlandırıp iki halkın endüstriyel dokusunu yok ederken ilerleyen yıllarda onların çocuklarının öfkesiyle yüz yüze kalacağını anlayamadı.

Karma Nabulsi, Oxford Üniversitesi'nde öğretim görevlisi, 2 Ağustos 2006