aile tarihinden bir yaprak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile tarihinden bir yaprak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.7.09

Bir tane daha yapalım mı?

İletişimci Ali Saydam 62.5 yaşında 4. kez baba olmaya hazırlanırken beş ay sonra dünyaya gelecek Ali Nihat'tan sonra bir çocuk daha istiyor.
Ben Ali Saydam'ın 60 küsur yaşında (tekrar) baba olacağına sevinenlerdenim. Hatta, "Yaşasın!" dedim, bu tür haberler, müjdeler beni çok mutlu ediyor. Renksiz, tekdüze ve korkak hayatımıza renk katıyor, ezber bozuyor. Ama tabii kafamda bir sürü de soru birikmişti. Yakaladım. Soruverdim...
22 haftalık hamile eşi Arın'a da Saydam'ıyla ilgili sorular sordum, (o eşine Ali demiyor, Saydam diyor) maalesef bu sayfaya sığmadı, pazartesiye...

63 yaşında 4. kez baba oluyorsunuz? Neden?

- Ayşecim, daha tamamlamadım yaşımı, ben 62 buçuk yaşındayım.

Aaa çok özür dilerim! Sadece kadınlar bu tür uyarılar yapar bilirdim...

- Öyle deme, çok önemli. Bu yaşta her yıl önemli. Aralık'ta 63 olacağım.

Peki. 62.5 yaşında 4. kez baba oluyorsunuz. Neden: a) Çok çocuk seviyorsunuz. Ölüp bitiyorsunuz çocuklara. Bu mu?

- Hayır, hayır. Ben aslında çocuk sevmem. Sosyal bir iletişime girince, yani çocuk biraz büyüyünce daha çok tat alıyorum. Sebep bu değil yani.

b) "Eşimin çocuğu yoktu. Bu onun hakkı..."

- Bak bu olabilir. Zaten çocuk yapma kararını ben vermedim. Eşim verdi. Evlendiğimizde Arın 37 yaşındaydı. Çocuk-mocuk umurumuzda değildi. Bir de okuyordu. Gerçi hálá okuyor, master'ını bitirdi, doktoraya başladı. Kendimize böyle bir yaşam tarzı seçmişken, birden bire kararını değiştirdi.

Neden?

- Bilmem. Dünyada büyük aile dönemi bitti. Eğer doğru dürüst bir çocuk yetiştirebilirseniz, o bir güvence de oluşturuyor tabii. Belki bu tür şeylerin farkına vardı. İkimiz de büyük ailelerde büyüdük. Bence çoğalmak istedi. Ben de istedim. Daha da enteresan bir şey söyleyeyim, eğer Arın isterse birkaç çocuk daha doğurabilir benden...

Şaka!

- Yok, hayır. Benim açımdan sakıncası yok. Hem oğlumuz Ali Nihat için de yaşına yakın bir kardeş iyi olur...

Adı Ali Nihat mı olacak.

- Evet, evet. Ali, Arın'ın en sevdiği isim, Nihat da babamın ismi... Belli bir bilinç düzeyine gelmiş çevreler, çocuk yapma konusunda entelektüel bir takıntıyla hareket ediyorlar, çocuk yapmaktan kaçınıyorlar. Öteki taraf da, sürekli çoğalıyor. Bizim tarafın da çoğalmasında yarar var, diye düşünüyorum. Ama şunu peşinen söyledim: "Çocuğa eşit bakacağız diye bir şey yok. Benden katma değer bekleme. Bu biiir. İkincisi de, çocuğu bahane ederek beni ihmal etme. "

Vayyyy...

- Evet, kartları açık oynadım. "Her şeyi uzun uzun konuştuk. "Ne zaman hakkın rahmetine kavuşacağım belli olmaz, onunla yalnız kalabilirsin, böyle şeyler de olabilir" dedim. O da şöyle bir akıl yürüttü: "Bu işlerin kuralı yok. Rahmetli Esat Edin'in İngiltere'de olan çocuğunu düşünsene, babası gencecikti gitti. Böyle bir anlaşma yok yani, Michael Jackson da 50 yaşında öldü..." Buna karşılık Alain Delon, Charlie Chaplin, Julio Iglesias gibi bir sürü benim yaşımda baba olanlar da var, böyle bir hesap kitap yapılamaz.

62 yaşındaki bir adamın, bir kadını hamile bırakabilmesi, kimseye çaktırmasa da ona gurur verir mi?

- Çocuk peydahlama gücü değil de, büyük bir aileye sahip olma keyfi gurur veriyor. Düşünsene, yakında evde üç kişi olacağız, belki bir tane daha yapacağız, dörtleyeceğiz.

Peki "Kararı ben vermedim, eşim verdi, ben cesur değilim, cesur olan o..." demek aynı zamanda "Nasıl olsa çocuğu o büyütecek, o düşünsün!" manasına da gelmiyor mu?

- Hayır. Tamam, geceleri kalkmayacağım. Ama bu, çocuğumun sosyal, ekonomik ve psikolojik sorumluluğunu ölünceye kadar taşımayacağım anlamına gelmiyor.

Huzursuz uyuduğunuz oluyor mu? Bencillik mi yapıyorum diye...

- Tam tersine, keyiften ölüyorum. Ne zaman doktora gideceğiz de, ultrasonda onu göreceğiz diye bekliyorum. Keşke, ilk üç çocuğumda da bu kadar bilinçli ve keyifli olabilseydim.

Bir erkek yaş aldıkça sinir uçları açılıyor, hayatı ve kadını farklı mı algılıyor?

- Aynen. Aynı şey, babalık için de geçerli. Bu son bebek, beni şöyle bir noktaya getirdi, çocuklarımla olan ilişkilerimi tekrar gözden geçiriyorum, hiç olmazsa bu son çocukta, treni yakalayım diyorum. En büyük oğlum 38 yaşında, hálá bütün baba-oğullar gibi itişip kakışıyoruz. O, benim en amatör ve en zayıf olduğum yıllara denk geldi. İnşallah Ali Nihat, diğer çocuklarımla olan ilişkilerimi de daha iyi hale getirir.

Peki onlar "Babamız delirdi!" diyorlar mıdır...

- Bilmem, buldumcuk gibi sevindiğimi görüyorlar. Hoşlarına gidiyor diye düşünüyorum. Ama içlerinden başka şey geçiriyor olabilirler.

En büyük korkunuz, Ali Nihat'ın arkadaşlarının "Babası" yerine "Dedesi" demesi mi?

- Valla, 25 yaşındaki kızımla aramızda 38 yaş var, o da hep "Baba, amma yaşlısın!" derdi. Şansa bak ki, 18 yaşındaki oğlum da öyle derdi. Ali Nihat da öyle diyecek. Yapacak bir şey yok. Her şeyin bir bedeli var, bedeli olmayan bir tek keyif göster şu dünyada!

Siz kadınları böyle felsefi laflarla tavlıyorsunuz değil mi?

- Evet. Fiziğimle tavlamadığım kesin! Kızcağız, yoksa neden 60 yaşında 120 kiloluk bir adama tav olsun?

Bari bu son çocuk şerefine...

- Ayşecim, söylüyorum, bu son olmayabilir...

Biraz kendinize bakın ve zayıflayın diyecektim...

- Kızımla bir anlaşma yaptık, o sigarayı bırakacak, ben de zayıflayacağım.

Eşiniz Arın, sizin için neden vazgeçilmez?

- Ona çok emek verdim. 1991'de Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji'yi bitirdi, bizim şirkete girdi.

Ellerinizle büyüttünüz yani...

- Biraz öyle. O da hem kendine hem de ilişkimize çok emek verdi. Benden iyi bir baba ve koca olmaz ama iyi bir sevgili olur. İyi sevgiliyi, iyi kocaya dönüştürecek o yolu bulmak lazımdı. Arın buldu.

Belki de şu: 22 yaş küçük olduğu için onu istediğiniz gibi eğip bükebildiniz...

- Yahu Ayşe, o mümkün değil! Kimse, kimseyi eğip bükemez. Kimseye bir şey anlatamazsın. Mevlana'nın meşhur lafıdır, "Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır." Emektir her şeyin aslı.
Ayşe ARMAN, Hürriyet, 4 Temmuz 2009

22.6.08

Çukurova Sanayi Şirketi Mersin İplik ve Dokuma Fabrikası’na dair

ÇUKUROVA Holding’in kurucularından, ülkenin en eski at yetiştiricilerinden Sadık Eliyeşil vefat etti. Ailesine ve at yetiştiricileri camiasına başsağlığı dilerim.
Sadık Eliyeşil, vitrinde biri değildi. Kimliği ve kişiliği, mensup olduğu ilginç aile konusunda, iş ortakları ve akrabaları olan Karamehmet’in Gazetesi Akşam yeterince bilgi vermedi.
Peki, ne sanayici ne de at yetiştiricisi olan ben, bu yazıyı neden yazıyorum?

İŞÇİLİK YAPTIM
Çukurova Sanayi Şirketi Mersin İplik ve Dokuma Fabrikası benim hayatımda çok önemli bir rol oynamıştır. 1949-1955 yılları arasında yaz aylarında en az üç ay işçilik yaptım bu fabrikada. Babam romansı hayatının son dönemlerinde bu fabrikada kantar ve ambar kátibi olarak çalışıyordu. O yıllarda "kátip" okumuş adam demekti. Orhan Kemal da kátipti!
Babam bu fabrikada ilkin işçi temsilcisiydi. Daha sonra Tekstil İşçileri Sendikası ve Teksif Federasyonu’nun kurucularından biri oldu.
Çukurova Sanayi İşletmeleri’nin gerçek kurucusu Sadık Eliyeşil’in amcası Şadi Eliyeşil’dir.
İki fabrika vardı. Birini Şeşati ailesinden satın almışlardı. Bu fabrika sonra yandı.
Mersinli tarihçiler, 1950’ler Mersin’ini mutlaka incelemelidir.

468665’İN ANLAMI
12 Mart döneminde gözaltına alındığımda, binbaşı rütbeli savcı, nüfus hüviyet cüzdanımdaki 468665 sayısının ne anlama geldiğini sormuştu. Bilmiyordum. Ürpermiştim. Nüfus cüzdanını alıp baktım: 468665’in önünde "İhtiyarlık Sigortası No:" yazıyordu. Anımsadım ve Sosyal Sigortalar Sicil Numaram olması gerektiğini söyledim. Şaşırdı. Karşısında TRT Türkiye Televizyonları Redaksiyon Müdürü oturuyordu. "Sen işçilik de mi yaptın, hımmm?" diye hayretini gizlemedi.
Süleyman Demirel’in Milliyetçi Cephe hükümetlerinin baskısından bıktığım, her an TRT’den atılacağımı düşündüğüm için oturup Mersin Sosyal Sigortalar Müdürlüğü’ne bir dilekçe yazdım ve 468665 numaraya sigorta primi yatırılıp yatırılmadığını sordum. Kısa bir süre sonra cevap geldi. Çalıştığım her günün karşılığı olarak sigorta primi yatırılmıştı; toplam prim ödenmiş süre 14-15 ayı buluyordu.
Gelen belgeleri Emekli Sandığı’na aktardım ve söz konusu süre emeklilik süreme eklendi. 1982 yılında zorla emekli yapıldığım zaman, emeklilik sürem 25 yıl + 1 gün idi. Gerekli yasal süreden bir gün fazla! Çukurova Sanayi İşletmeleri’nin prim yatırmadığını bir düşünün.

1950’DE KREŞ VARDI
Bu öykü bugün sona ermeyecek. Zaman zaman anlatacağım. Mersin fabrikasında 1950’lerde çalışan kadınların çocukları için kreş vardı; sürekli doktor ve revir vardı. Babama pek iyi davranmamalarına karşın işçilerin sendikalaşmasına pek karşı koymadılar.
Bana gelince: Paranın iktidarına, iktidarın otoritesine karşı tek savunma ve güç kazanma olanağımın yazı ve şiir’de olduğunu bu fabrikanın pamuk tozlu, rutubetli, gres ve makine yağlı ortamında farkına vardım. Makine uğultuları arasında Trabzon kökenli, Sorbonlu kantar kátibi Osman Topaloğlu’ndan biraz Fransızca öğrendim. Çalışma disiplinini de!..
Babamı fabrika bacasına tırmanmaya zorlayan Sadık Eliyeşil, o yıllarda 26-27 yaşında yakışıklı bir genç idi. Allah rahmet eylesin!

Özdemir İnce, Hürriyet, 22 Haziran 2008